20. MECLİS

Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 12 Şevval 545, Milâdî 1150.

Ey şu beldenin halkı, sizde nifak çoğaldı, ihlâs azaldı. Sözler çok; fakat onlara uygun iş yok. İşi olmayan söz, hiç bir şeye yaramaz. Sahibine felâket getirir, kurtuluş getirmez. Önüne iş gelmeyen söz, kapısız eve benzer, merdivensiz binadır. İçinden iyilik geçmeyen ha­zineye benzer. Yalnız söz, kuru davadan ibarettir. Boş söz, ruhsuz ka­lıba benzer, o bir put gibidir. Ayağı yoktur, eli yoktur, bir şey tuta­maz. Yaptıklarının çoğu ruhsuzdur. İşlerin ruhu ihlâs, tevhid ve Al­lah’ın Kitabı’na yapışmaktır. Peygamber’in (s.a.v) âdetlerine uymak­tır. Gafil olmayınız. Şu anda yaptığınız kötülükleri iyiliğe çeviriniz, isabet olur. Emirlere uyunuz. Yasakları bırakınız; kader karşısında uysallık gösteriniz.

Halktan çok azı Mevlâ şarabını içer. Ülfet ve müşahede âlemine pek azı geçebilir. O’na yakın olan az bulunur. Mevlâ’nın yakınlığına eren, kader ve belâ üzüntülerini bilmez, günleri darlıkla geçer; ama farkında değildir. Allah’a hamd eder, şükreder.

Vasfı anlatıldığı gibi olan büyükler, Mevlâ’ya itiraz etmediler. Hâllerine şükrettiler, ereceklerine bunun için erdiler. Bu hâle erene her şey lâyık.

Size gelen belâ Allah yolcularına da gelir. Onların bir kısmı sab­reder. Diğer kısmı sabrı da bırakır. Kendinden geçer. Belâdan darlanmak iman zayıflığındandır. O anda iman çocuktur. Belâ zamanı sabretmek, imanın gençlik çağıdır. Belâ geldiği zaman, kaderin bir icabı bilip uymak imanın yetişkin çağıdır. Belânın getirdiği bütün hâllere razı olmak, Hak ilmine ermekten, O’na yakınlıktan ileri ge­lir. Kalp ve sır Hakk’a yakın olduğu zaman belânın hiç bir şeyi do­kunmaz. Bu durum, müşahede ve hâl dili ile konuşma âlemidir. İman sahibi iç âlemini dış varlığına ve yaratılmış bütün varını Hakk’a ile­tir. Mevlâ katında bütün varlığını eritir. Mevlâ dilerse onu tekrar halka gönderir. Dağınık işlerini bir araya getirir. Kıyamet günü hal­kın cesedini dirilttiği gibi onun dağınık hâllerini de toparlar.

Kıyamet günü insanların bütün azaları tümü ile dağılır. Sonra İsrafil’e emrolunur; sûra üfler, her şey yerli yerine gelir. Bu, halka göredir. Allah yolcuları, halktan ayrı bir hâl taşırlar. Hak’tan gelen bir nazarda ölür, bir nazarda dirilirler.

Sevginin şartı, sevilene karşı irade sahibi olmamaktır ve onu de­ğil, dünyayı, âhireti ve halka dair cümle şeyi bırakmaktır. Allah sev­gisi kolay değildir. O iddia ile olmaz. Sizden herhangi biri bu hususta iddia sahibi olursa, sevgiden uzaktır. Birçok iddia sahibi olmayanlar vardır ki, Hak katında mekân tutmuştur.

* * *

İslâm dinine girmiş olanlardan hiç birini hakir görmeyiniz. Hak sırrı onlarda boldur. Nefislerinizi, onlara karşı tevazua alıştırınız. Allah’ın kullarına büyüklük satmayınız. Gaflet hâlinden uyanınız. Siz büyük bir gaflet içindesiniz. Sanki hesabınız görülmüş, sıratı geçmişsiniz ve cennetteki yerinizi görmüşsünüz! Bu aldanış nedendir? Her birinizin Allah’a karşı çok isyanı vardır. Bu isyandan kimse tevbe etmiyor ve hâlini düşünmüyor, öyle sanıyor ki, hataları unutuldu. Halbuki, yerine ve tarihine göre onlar defterinize yazılıdır. Onların azı da çoğu da sorulacak, ona göre ceza veya mükâfat verilecek.

Ayılınız, ey gafiller! Uyanınız, ey uykudakiler! İlâhî rahmete varlığınızı atınız. Bir kimsenin hatası çoğalırsa onun hâli fenadır. Bunlar üzerinde ısrar ederse küfre gidebilir. Yaptığına pişmanlık duymayanın sonu acı gelir. İşini derlemeyecek olursa sonundan korkulur.

Ey dünyası ile âhiretini elden çıkaran kişi; ey halkı alarak Hâlık’ı bir yana bırakan adam, korkun yalnız maddî ihtiyaçtan. Zen­ginlik çabası dışında işlediğin bir şey yoktur.

Yazık sana! Neler düşünüyorsun? Rızkın vaktiyle ayrılmıştır; artmaz ve eksilmez. Öne alınmaz, sonraya kalmaz. Hakk’ın kefaletine inanmıyorsun. Bütün hırsın, sonu olmayacak şeyi aramakta. Bu kö­tü hırsın seni hakikî bilgi sahiplerinin huzurunda olmaktan alıkoy­du. Hayır işlerde bulunmak sana nasip olmuyor. Çünkü hırsın var. Kârın eksilecek diye korkuyorsun. Zararının azalacağını sanıyorsun, bilâkis artar.

Yazık sana, ana karnında seni kim besledi biliyor musun? O hâl­de iken sen neydin, şimdi nesin? Kendi varlığına ve halka dayanmak­tasın. Parana ve puluna itimat ediyorsun. Ticaret işindeki bilgine güvenmektesin. Bölgenin şahı bugün var, yarın yok olabilir; ona gü­venmek akıl kârı değil, sen, ona güvenmektesin. Allah’tan başka her kime itimat edersen o senin ilâhın olur. Her kimden korkuyorsan, ona tapıyorsun demektir. Her kimden, iyilik ve zararı görüyorsan onların asıl yürütücüsü olana inanmıyorsun, küfürdesin ve onlar sana ilâh oluyor.

Yakında belgeni verirler. Aziz ve Celil olan, senden gözünü, ku­lağını, malını, kuvvetini alır. Bütün güvendiğin şeyler gider, kaybo­lur. Kullarla aran açılır. Onların sana karşı kalbi katılaşır. Ellerini senden çekerler. Seni işinle baş başa bırakırlar. Kapılarını yüzüne vu­rurlar. İcabında seni kapı kapı dolaştırırlar. Bu arada bir lokma da­hi vermezler. Çağırsan yardımına koşan olmaz. Bunlara sebep, senin şirk ehline karışmış olmandır. Hakk’ın gayrına güvenmiş olmandır. O’nun nimetini başkasından görüp bilmendir. Ve O’ndan gayri kimselerden yardım talebinde bulunmandır.

Anlattığım hâlleri halkın çoğunda görüyorum. Hele isyankâr olanların hemen hepsinde oluyor. Onlardan tevbe edenler kurtulu­yor, işi anlıyorlar, hatalarından çekiliyorlar. Bu kez rahmet nazarı onlara yetişiyor ve lütuf kapısı açılıyor.

* * *

Ey Allah’ın yaratmış olduğu kimseler, tevbe ediniz. Ey bilginler ve fıkıhçılar, sizin her biriniz tek tek tevbeye muhtaç. Ölüm ve di­rim haberiniz bende. Sizin ilk hâliniz bana açıldığı zaman, son du­rumunuzu gördüm. Benden bir şey saklayamazsınız. Malınızı nasıl kazandığınızı saklamış olsanız, onun helâl veya haram olduğunu an­larım. Eğer sadaka verirseniz, fakir kimselere mal dağıtırsanız, yav­rularınıza bol yedirirseniz, o malınız helâldir. Aksi oluyorsa değildir. Doğru kimselere ve seçme insanlara malınız nasip oluyorsa, onun aslı tevekkül ve ihlâsla kazanılmış demektir.

Sokaklarda aranıza girmem. Sizden ayrı dururum. Lâkin, Mevlâ bana bütün hâlinizi bildirdi. Malların hangi yollardan kazanıldığını öğretti.

* * *

Ey evlat! Sakın, Hak, kalbinde başkasını bulmasın. Başkasının korkusu kalbinde yer tutmasın. Başkasından bir ümide kapılma. Baş­kasını sevme.

Kalbinizi temizleyiniz. İyiliği ve kötülüğü O’ndan görünüz. Siz, O’nun evinde ve sofrasındasınız.

* * *

Ey evlat! Her görüp sevdiğin güzel yüz sana sevgi duygusu verir. Ama esas sevgini azaltır. Çünkü o, tam sevgi değildir. O sevgiden so­rulacaksın. Hakikî sevgiye sahip olan, Allah sevgisini başkasına de­ğişmez. Büyük insanlar kalp gözü ile onu görür ve öyle severler. On­lar inanarak severler. Bu sevgi yüzünden kalplerindeki perdeler açı­lır. Gizli âlemde olanları görürler. Açıklanması kabil olmayan şeyleri sezerler.

Allah’ım, bize sevgini nasip et. Afiyet ver; affını ihsan eyle.

* * *

Alacağınız dünyada durur; vakti gelince alırsınız. Onu almamak kimsenin haddi de değildir. Gelecek şey vakti gelince sahibine güle­rek gelir. Nasibi olmayan bir şeyi isterse, o şey onun aklını alır. Kıs­meti olmadan istemek, isteneni kendisi ile alay ettirmektir. Hakk’ın emri olmadan bir şey istemek de böyledir.

* * *

Ey cemaat! Kısmet kapılarını bırakınız. Mevlâ kapısına dönünüz. Kısmetiniz o kez sizi aramaya koyulur. Allah’tan başınıza akıl iste­yiniz. Dünya, Allah sevgililerine döndüğü zaman onlar, dünyaya hi­taben; “Git, bizden başkasını aldat, biz seni tanırız ve yaptıklarını gör­dük” derler. “Bizden bir şey bekleme. Seni göndereni biliyoruz. Bize öğünme. Senin paran güzeldir. Süsün hoştur. Fakat içi boşalan puta benzersin. Malın da böyle. Kuru ağaçtan ibaretsin. Sende mâna yok­tur.” deyip kovarlar onu.

Allah yolculuğuna çıkanlara dünyanın ayıbı belli olduğundan, durmadan ondan kaçarlar. Çekilir giderler. Dünyanın elinden kaçıp kurtulmak isterler. Sahralara açılırlar. Harabe yerlere gider, mağa­ralara sığınırlar. Cin tayfası da onlara arkadaş olur. Yeryüzünde ge­zen melekler de onlara gelir.

Melekler ve cinler şekil değiştirerek onlara gelir. Kimi bir zâhid gibi, kimi de ağaç kovuğunda yaşayan bir ruhban gibi görünür. Asıl şekilleri ile gelmezler. Bazen de vahşi hayvan şeklinde. Cin ve me­lekler için şekil değiştirmek önem taşımaz. Sizin elbise değiştirdiğiniz gibi onlar şekil değiştirirler.

Allah yolunda sadık olan, ilk defa Hakk’ın arzusuna tâbi olur. Halktan işittiği her söz onu sıkar. Onların hiç bir şeyini görmek iste­mez. Dünyanın zerresini bile görmek arzu etmez. Yaratılmış olanlara hiç biri ilgi ile bakmaz.

Allah yolcusunun kalbi ötelerde olur. Aklı kaybolmuş gibidir. Gözü tek noktaya dikilmiştir. Kalbinin başına rahmet eli gelinceye kadar bu hâli devam eder. O geldiği zaman sükûna kavuşur. Mevlâ yakınlığı korkusunu alıncaya kadar sarhoşlukları geçmez. Ona kavu­şunca ayıklık bulurlar.

Her kim ki, tevhid, ihlâs ve marifet âlemine geçer, hak bilgiye ererse, ayrıca kalbinde sevgi beslerse, ona sebat gelir. Halkı görme­den benliğinde genişlik duyar. Allah ona kuvvet verir. Bu kez kulla­rın ağırlığını alır. Bunu yapmakta bir darlık bilmez. Mevlâ’sından ay­rı olmadan kullarla uğraşır, onlar için iyi işler yapar.

Zâhid, ilk başta dünyadan kaçar. Bu yolda olgunluk elde eden kimse dünyaya önem vermez, dünyadan kaçmaz. Dünya ve içindeki­leri yola getirmek için kendine davet eder. Çünkü o her şeyi inceliği ile bilir. İrfan sahibi hiç bir şeyden kaçmaz, Allah’tan gayri hiç bir şeyden korkmaz.

Allah yoluna ilk giren, âsi kulları ve fasık kimseleri bırakır. Ama irfan sahibi onları arar. Çünkü onların hastalığını bilir. Onları kur­tarmak için ilâç kendinde vardır. Bu sebeple bâzı irfan sahipleri şöy­le der: “Fasıkların yüzüne yalnız Allah arifleri güler.”

İrfan babında kâmil olan, Hak yolunun delili olur. Bir ağ gibi olur. Halkı dünya denizinden çeker. Kâmil olan imanlıya kuvvet ve­rilir, o kuvvetle şeytanı hezimete uğratır.

Ey cahil olduğu hâlde benden uzak olan, yanaş ve işit. Bak ne­ler söylüyorum. Ey yeryüzünde zâhidlik yapanlar, ibadetler yerinizi yıkınız, bana yanaşınız. Siz esastan mahrum yaşamaktasınız. Bana geliniz, hikmet meyvelerini toplayınız. Allah’ın rahmeti üzerinize ol­sun. Benim için gelmenizi istemiyorum, sizin için gelmenizi istiyo­rum.

* * *

Ey evlat! Sanat için yorulman gerek. Onu öğrenmek dileyen yorulmalıdır. Yap ve yık. Tâ en iyisini yapıncaya kadar. O evin içinde yok olduktan sonra artık bir şey yapamazsın. Eksiğin kalırsa onu da Hak Teâlâ yapar. Onun yaptığı bina eksiksiz olur.

* * *

Ey cemaat! Ne zaman aklınızı başınıza alacaksınız? Ne zaman işaret ettiğim şeyi anlayacaksınız? Hakk’ı dileyenlerin etrafında dö­nünüz. Onları bulduğunuzda bütün varlığınızla teslim olunuz. Allah yolcularının özel kokuları vardır. Onların kendilerine has işaretleri bulunur. Yüzlerinde nurları parlar. Lâkin asıl belâ sizin gözünüzde. Bu sebepten onları ayırt edemiyorsunuz. Helâl ile haramın arasını da ayıramıyorsunuz. Zehirli ile şifalı olanı ayırt etmeniz kabil olmuyor. İman sahibi ile müşriki fark edemiyorsunuz. İsyankârla itaat edeni bilmeniz mümkün olmuyor. Hakk’ı arayanla halkı arayanı sezmek size nasip olmuyor.

Bilgisi ile iş tutanlara hizmetçi olunuz. Onlar büyük insanlardır. Size her şeyi olduğu gibi anlatıyorlar. Hakk’ı bilmekle irfan sahibi olmaya çabalayınız. Siz onu bilirseniz, o da sizi bilir. Ondan başka­sını da anlarsınız. Onu anlayınız, sonra seviniz. Onu baş gözünüzle göremezsiniz, kalp gözünüzle bakınız. Nimetleri ondan bilirseniz, zaru­rî olarak onu seversiniz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Allah’ı sizi beslediği için seviniz, Allah sevdiği için de, beni seviniz.”

* * *

Ey cemaat! Siz, ana karnında ve sonra O’nun nimetiyle beslen­diniz. Dünyaya geldikten sonra size kuvvet verdi. Size tâatini nasip etti. Sizi Müslüman eyledi. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e uymayı nasip etti. Peygamber’e uyan ve bu hâline sevinen, Allah’a şükretmiş olur.

Elinizdeki iyilikleri Allah’tan bilirseniz, halka karşı aşırı sevgiyi kalbinizde bulamazsınız; irfan sahibi, O’nu sever, O’na bakar. Kalp gözlerini O’na yöneltir. İyiliği ve kötülüğü O’ndan bilir, öyle bir hâ­le gelir ki, cümle halk gözünden silinir. Kimseden iyilik görmez. Kö­tülük beklemez. Halktan bir iyilik gelse, Mevlâ tarafından gönderil­diğini anlar. Onlardan yine bir hata gelse, onun da yine Mevlâ kuv­vetiyle olduğunu bilir. O sevgili kulun bakışı, halktan Hâlık’a döner. Bu hâller arasında, İslâm dininin hükümlerini yapmaktan geri dur­maz.

İrfan sahibinin kalbi, hâl değiştirir. Her zaman değişir. Hiçbir hâli diğerine uymaz. Dünyasını, fazla şeylerini bırakmaya alışıncaya kadar hâl değiştirmesi devam eder. Hakk’a tam bir rağbet sahibi oluncaya kadar muayyen bir hâl gösteremez. Dünyalık şeyleri aldığı zaman, Hakk’a karşı huzuru bozulmazsa hâlinde yerleşir ve aklı tam olur. Halkla müşterek olan aklını o zaman kullanır. Daha fazlasını da Mevlâ’sı verir.

* * *

Ey halka dert yanan zavallı, onlar Hakk’a şirk koşan çaresizler­dir. Bulunduğun hâlde ölmekten kork. Bu hâlinde ölecek olursan ru­huna ilâhî rahmet kapıları açılmaz, Allah ona rahmet nazarı ile bak­maz. Çünkü şirk ehlini sevmez, onlara dargındır. Kendinden başka şeylere güvenen kimselere küskündür.

Sana, önce nefsi bırakıp halvete geçmek gerek. Sonra halktan uzaklaşmak. Sonra dünyadan., sonra âhiretten, sonra Mevlâ’nın gayri sayılan her şeyden.

Hak’la olmak istiyorsan varlığından soyun, tedbirini terk et. Boş sözlerini bir yana at.

Yazık sana, ibadethanende oturmaktasın, kalbin ise halkın ka­pılarını dolaşmakta. Onların sana gelişini ve hediyelerini bekliyor­sun. Zamanın bitti. İç âlemi kaybettin, dışla kaldın.

Allah’ın lâyık görmediği şeyi nefsine verme. Allah’ın vermek is­temediğini vermeye senin gücün yetmez. Allah bir şeyi vermek iste­mezse, cümle cihan bir olsa onu vermeye güçleri yetmez. O, bir şeyi dilerse sana verir.

Esas varlığında doğruluk yoksa, kalbin doğru değilse, ruhunda saflık bulunmuyorsa yalnız dıştan halkı bırakıp ötelere geçmek seni kurtaramaz, faydasını göremezsin.

Allah’ım, söylediklerimden beni faydalandır. Kullar da bundan fayda alsın. Bütün dinleyenlere, benim söylediğim ve kendi işittikle­ri şeylerden iyilik bulmayı nasip eyle. Âmin!

 Yukarı Çık

 

 

Fethu'r Rabbani

 

free web stats