51. MECLİS

Konuşma tarihi: Hicrî, 20 Şaban 545, Milâdî 1150.

Dünya, önden sona hikmetle doludur ve çalışma yeridir; âhiret ise, kudret âlemidir. Dünya hikmete mebni olup âhiret ise kudrete… Hik­met âleminde çalışmayı bırakma. Kudret âleminde işleri Hak görür, O’nun kudretini küçümsemek aklına gelmesin.

Bu hikmet âleminde O’nun hikmetine göre çalış; işlerin görül­mesini O’nun kudretinden bekleme. Kadere güvenip nefsin hatası için özür arama. Kaderi bir hüccet sayıp iş yapmayı bırakma. Kade­rin hükmünü öne sürmek tembellere hastır. Kadere geçmek, ancak emir ve yasaklar dışında olur. Herhangi bir emre bağlı olmayan işle kadere uyman olur.

İman sahibi, dünyaya kapılmaz, onda olan geçici şeylere bak­maz. Ancak ondaki kısmetini alır, kalbini Hakk’a verir. Burada işi bitinceye kadar durmak zorundadır. İş tamam olursa göçer, gider. Dünyanın ateşli işleri ondan beridir.

Yakıcılığa giden dünyaya kalbin girmesi için izin verilir.

İman sahibinin iç âlemi, elçiler evine benzer. Sır kemâle erince, kalbi himayesine alır. Kalp de, bu yolda ergin olursa maddî telâşı bı­rakmış olan nefsi emrine alır. Ayrıca bütün duygulara da fermanını geçirir.

Bu işler böyle devam ederken iman sahibinin beslemek zorunda olduğu kimseler, muhtaç durumda olmazlarsa onlardan ayrılır. Böy­lece halkın şerrinden kurtulur. Hattâ onları Hakk’a itaat bile ettirir.

Bu iman sahibinin, maddî bakımdan kullarla arası açık olur. Bu sebeple tek başına Hakk’a kulluk yolunu tutmaya bakar. Bir kendi, bir de Rabb’i kalır. Bu da geçer, O’nunla olur. Sanır ki, halk hiç yara­tılmamış. Tabiî bu duygu o iman sahibine göre olur. Zamanda öyle duygulara kapılır ki, iç âleminden Hak yalnız kendisini yarattı sanır ve yalnız kendisi var gibi hisseder. Kendisini ezelî varlığın akıntısına atar. Yapan Hak, kendisi ise bir âlet… Ortada bir matlup kalır, ken­disi ise talip olur. Görünürde bir asıl vardır, kendisi de onun uzanmış bir kolu… Bu hâlde, O’nun gayrini anlamaz ve O’ndan başkasını gör­mez.

Hak Teâlâ iman sahibini halktan beri alır. Sonra dilerse gönde­rir. Onların arasında değilmiş gibi meydana atar. Aralarına girince iyiliklerini düşünür ve onlara yarayan ne ise onu yapar. Onları hida­yete götürür. Zahmet verirlerse sabra devam eder. Çünkü Yaratan’ın rızasının bu yolda olduğunu bilir.

Velayet makamına tam sahip olan zâtlar, kalbi erin ve sır âle­minin bekçileridir. Onlar Hak’la kaim olur, başkasını bilmezler. İşle­rini başkaları için değil, Hak için yaparlar.

Ey içi bozuk, bunlardan haberin var mı? İmandan ne haber? O da yok… Hak’la ülfet kabilinden bir şey bildiğin var mı? O da yok. Yakında öleceksin; ölümden sonra yaptıklarına pişman olacaksın. İyi kelâm etmek seni aldattı. Dilin güzel söze alıştığı için söyledin ve al­dandın; halbuki kalbin hiç bir şeyden anlamaz ve kekeme. Bu hâl seni kurtaramaz. Fesahat ve güzel konuşmayı kalp yapmalı. Dilin iyi lâflar etmesi faydasızdır. Bu hâlde nefsin üstüne eğil ve ona bin de­fa ağla; halka da bir defa…

Ey ölü kalpli, Allah yolcularını bulamayan ve kendi başına işler açan, tedbirler kuran, fâni varlığını ve yaratılmışları Hak varlığına perde eden adam, ağla; bin defa ağla. Halka bir acırsan, kendine bin defa acı ve ağla…

İlâhî, ben dilsizim, konuşturanım Sensin… Halka sözümden fay­da ver; onların iyiliğini elimde bitir. Aksi hâlde beni yine lâl eyle…

* * *

Ey cemaat! Sizi, kırmızı gül kadar renkli ve tatlı ölüme davet etmekteyim. Bu ölüm; nefs, renk, tabiat, şeytan ve dünya ile savaş; Hakk’ın zâtından gayri sayılan şeyleri terk ve halkın arasından ma­nen sıyrılmaktır. Bu hâllerde savaşa devam ediniz. Mağlup olma ümi­di sizi sarsmasın. Aziz ve Celil olan Hak, her an yeni bir tecelli ile kâinata nazar eder. O’nun kudreti sonsuzdur; o sonsuz kudretten vardım dileyiniz. İşin hikmet tarafını değil, kudret tarafını isteyiniz, isteklerinizi sizin bilginize değil, onun bilgisine göre ayarlayınız. Arzularınızı O’ndan isterken sır âleminiz ve kalbinizle isteyiniz; dil gürültüsüne dalıp bir talepte bulunmayınız. Sizin bilginiz dışında ka­lan ve gücünüz yetmeyen şeyleri isteyiniz. O’nun karşısına iflas aya­ğı ile çıkınız. Yaptığınız iyi işleri O’na saymayınız. Gücünüzü, kuv­vetinizi O’na anlatmak arzusuna kapılmayınız. Hakk’a akıl öğretmek hevesine düşmeyiniz. O’nun tedbirini bir yana atarak kendi tedbirle­rinizi cahillere beğendirmek sevdasına kapılmayınız.

Bilgi ile iş yapmayan cahildir. Hafızası kuvvetli de olsa, içinden gelen bazı şeylerle amel de etse, yine cahil sayılır.

İş yönünü tutmadan kuru bilgiye kapılmak, seni ancak halka ile­tir. Halbuki bildiğinin gereğini yapmak, seni Hakk’a götürür. Bilgi­nin icabına göre hareket, kalbe dünya sevgisini koymaz, iç âlemini sana gösterir. Bilgi ile amel, dış âlemin süsünden geçirir, kalbe süsler verir; kalp güzelliği yolunu gösterir. Kalbiniz temiz, için nurlu olun­ca, Hak’tan sana saltanat gelir. Çünkü sen Hakk’a lâyık bir kul ol­dun. Ve yararlı bir hâl aldın. Bir âyet-i kerimede bu mâna şöyle an­latılır: “Sâlih kulları, Hak idaresi altına alır.” (el-A’râf, 7/196)

Hak Teâlâ iyilerin dışını ve içini saltanatı altına alır, dışlarını da hikmet eliyle terbiye eder. Hâl böyle olunca onlar, yalnız Hak’tan korkarlar. Başkasında herhangi bir işi ümit etmezler. Alacaklarını Hak’tan alırlar. Bir şey verecekleri zaman O’nun rızası için verirler. Hak’tan gayri her şeyden kaçarlar. Hak’la ülfet ederler. Bütün sükûn hâllerini O’nda bulurlar.

* * *

Bu zaman sona ermekte… Çeşitli değişik hâller ortalığı sardı. Adeta bir fetret devri… Nifak zamanı oldu. İç bozukluğu her yanı sar­dı. İşler de bozuk, içler de…

Ey içi bozuk, sen dünyanın kölesi oldun. Halka da gösteriş ya­parsın; işlerini onlara göre tutarsın. Hak Teâlâ’nın sana nazarını unutuyorsun ve âhiret için işler yaptığını göstermek yolundasın. Bu hâlinde ne yaparsan hepsi dünya için olmakta ve bütün gayen o… Bu mevzuda, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadîs-i şerifi ne ka­dar kesindir: “Bir kimse, kalbinden istemediği ve gönülden dilemediği halde âhirete dair işleri dıştan yaparsa, ismi ve künyesi okunarak gök ehli tarafından lanetlenir.”

Ey içi bozuk münafıklar, sizi anlarım; bu anlayışı ilim ve hik­met yönünden elde ederim. Lâkin ayıbınızı yüzünüze vurmam, Al­lah’ın emri ile örterim.

Yazık sana, görünür duyguların hatayı bırakmadı, dıştaki kirleri atamadın, ama iş temizliğinden anlatırsın. Kalp temiz olmayınca sır âlemi nice temiz olur? Kullarla dahi iyi geçinme yolunu bulamıyor­sun. Hak’la nasıl geçinirsin? Kulların yanında iyi edep takınmayan, Hakk’ın katında nasıl edep yolunu bulur?

Öğreten senden hoşnut değil, O’na edepli davranmıyorsun: O’nun emirlerini tutmaz oldun. Yastığa yaslanır, göğsünü çıkarırsın. Sözü bırak. Tevhid imanın ayak üstüne duruncaya kadar sözü terk et. Ta ki sen, vücut yumurtasını kırasın; çıkasın; lütuf ve kerem hücre­sine giresin. Ülfet kanatları altına sığınasın, ihlâs sevgisini bulasın, doya doya müşahede suyundan içesin ve bu hâlde bir beka bulasın. İşte o zaman çevresine ses işittiren biri olursun. Etrafına sevgi aşı­larsın ve çevrenin muhafızı olursun. Tâbir caizse, etrafını iyi kolla­yan ve himayesine alan, her varlığı esirgeyen bir varlık olursun.

İşte bu anlatılan hâller sende başlarsa söyle, konuş. Çünkü sen yüce kimse oldun. Halkı uyandırırsın. Onlara ezan okursun. Gaflete düştüklerinde ayık kılarsın. Gecen ve gündüzün, insanları ayıktırmakla geçip gider. Halkı Hakk’a tâata davet eylersin.

* * *

Ey cahil, elinden defteri at, bana gel. Tek başına dize gel. Bilgi, Hak erenlerinin ağzından alınır, defter köşelerinden değil… Hemen her çeşit bilginin esası, bilgi sahibinin hâlinden alınır, sözünden de­ğil. Tam bilgi, halktan geçen, Hak varlığı ile var olandan alınır.

Asıl önemli iş, kendini yok etmekte, halkı yok görmekte ve Hak varlığı ile vücut bulmaktadır.

O’ndan gayri her şeye karşı yok ol. Sonra O’nda var ol ve O’nunla diril. Hakk’a hizmetçilik eden erlere arkadaş ol. Onlar Hakk’ın kapısından gayri durmazlar. Bütün işleri O’nun emrine uymak ve ya­saklarını yapmamak. Ve O’nun kaderine sığınmak.

Hak yola hizmet edici olanlar, Hakk’ın dilemesi ile halk arasına girer ve fiil tecellisi ile kullarla olurlar. Onlar için kullara dalıp Hak’­la niza çıkarmak usulü yoktur. Az oldu veya çok oldu gibi şeyler için itiraz etmek onlara yakışır şey değildir. Yüksek olmak veya altta kal­mak onlar için önem taşımaz. Bu yüzden, verene çıkış yapmazlar.

Hak yola hizmeti bir yana itip nefsinle olma. Nefsin arzularını tatmin için Hakk’a kulluktan yan çizme.

Velî kullar, halka hizmet buyurunca şahsî arzularını katmazlar. Onlar için halka bir iş yapmak veya yaptırmak, bir rahmet ve şefkat eseridir. Yapılacak bir iş, onlara işaret yolu ile bildirilir de öyle ya­parlar. Hiç bir velî, nefsi için kullardan bir iş talebinde bulunmaz. Onun nefsi itminan derecesini bulmuş, yaramaz inadı ve kötü isteği kalmamıştır; dünyaya meyilli hâli yoktur. Sen nefsini onlarınki gibi sanır, hizmet edersin. Halbuki senin nefsin cahildir, bir şey anla­maz. Hâl böyle iken sen ona uymaktasın ve tasarrufunu onun dile­ğine, kötü arzularına harcamaktasın.

Senin için en uygun iş odur ki; nefsin her uygunsuz arzusunu cevapsız bırakmak gerektiğini bilesin ve onun ses duvarına perde çekesin. Onu elde etmek dilersen böyle yap.

Nefsin sözünü dinlerken ona aklı olmayan bir deli nazarı ile bak. Şehvet, lezzet, atak kelâmlarını işitme. Senin ve nefsin helaki ondan gelen sözü dinlemekte, dediğini yapmakta olduğunu keza bilesin.

Nefis, Allah Teâlâ’ya itaat ederse rızkı bol gelir; elini her attı­ğı yerde rızkını bulur. İsyan eder, zulüm yolunu tutarsa sebepler on­dan yüz çevirir; zahmet verici işler başına çullanır. Bu hâlinde o, dünya ve âhiretin yaramaz metaı hâline gelir.

Bir nefis ki, itaatli ve yeterlik duygusuna sahip olur, onun sahi­bi her yerde sevilir ve elini attığı yerde, yüzünü çevirdiği yönde kıs­metini bulur. Böyle bir nefse sahip olan hâlinden memnun olduğu gibi her şey de ondan razı olur. O zât farzı eda eder. Farz ibâdetleri yaparken gönlü hoştur. Yaptığı ibâdeti özüne bir külfet olarak kabul etmez. Kalbi, masivâdan âri olur. Dünyalık toplamaya koyulmaz.

Dünyanın ne artığını, ne de eksiğini kalpten talep eder; bu bapta cümle duygusu sakindir.

Ey nimete belenen, eline girenleri şükürle karşıla. Aksi hâlde hepsini yitirirsin. Nimet kanatlarını şükürle bağla; yoksa uçar, elin­den gider.

Asıl ölü, dışta diri de olsa, Yaratan namına arzuları yönünden ölebilendir. -“Ölmeden evvel ölünüz” hadîs-i şerifine işaret- İn­sana, dış varlığı ne önem verir? Bir insan ki, hayatını boş şeylere, maddî lezzet, şehvet uğruna harcar, onun hayat tadı nasıl olur? Ha­yatının ne mânası kalır? Asıl diri olması gereken iç âlemi ölüdür. Su­reti yerinde durur, ama neye yarar?

Allah’ım, bizi seninle diri kıl; Zâtından gayri şeylere karşı öldür.

* * *

Ey yaşta büyüyen, ama huyca çocuk kalan adam, bu çocuksu tabiatın ardından daha nice sene yol alacaksın? Dünyanın yaramaz huylarını daha ne kadar izleyeceksin? Bütün kastını o kötülüklere harcadın. Neden anlamaz oldun? Himmetini önemli olana harcaman gerek. Yakayı kime kaptırır, peşinden gidersen onun kölesi olursun. Dünyaya kapılırsan onun kölesi olursun. Hakk’a kapılırsan O’nun bendesi ve kulu olursun. Nefsin arzularına kapılırsan halka düşersin, onların kölesi, hizmetçisi olursun. Kendini izle; kime bağlı isen onun oldun sayılır.

Sizin çoğunuz dünyayı diler, pek azı da âhireti. Dünya ve âhiretin Rabb’ini isteyen ise nadir sayılır. İşte sana bu zümreyi bulmak düşer. Onları bul ve edepli ol. Onlarla çekişme ve niza çıkarma. On­ların hâlini eksik bilme, sonra mânevi hâlinde noksanlık ortaya çı­kar. Onlara karşı kötü edep tavrı takınayım deme, helak olursun.

Akıllı olunuz; siz yaptığınız işlerde Hakk’a düşmanlık taslamak­tasınız. Halbuki O’nun yanında değeriniz, bir sinek kanadı kadar kıymete dahi değmez. Meğer ki, bütün hâlinizde, bilhassa yalnız kal­dığınızda, işleriniz ihlâslı olsun. İşte o zaman değeriniz artar.

Bitmeyen bir hazine var. O da doğruluk, ihlâs, Allah Teâlâ’dan korkmak. Ve O’ndan ümitli olmak… Ve O’na dönmek… Bütün hâl­lerde bunlar olmalı.

Sana iman gerek… Seni, Hak erlerine iman götürür. Onlara var­dığın zaman kanatlarını ser. Onu hâline bırak, olduğu gibi kabul et. Onun önünde sus. Kötü edeple O’na eziyet etme. Bilmediğin şey önünde ses etmemen ilimdir. Ve ilminin yetmediği şeyde, o bilgin kişiye teslim olman, İslâmiyet sayılır. Bilgiyi ve İslâmiyet’i o sana belletir. Yeter ki noksanını bilme irfanına sahip olasın.

Ey imanı zayıf adam, dünya yok, âhiret yok. Sana göre varsa iyi edepli değilsin. Bilhassa, büyük zâtlara vardığın zaman bunları gönlünden at. Dünyayı sevmek, âhirete gönül kaptırmak, Hakk’a karşı iyi edepli olmamak sayılır, velî kulları ve Peygamber makamına kaim olan bedelleri töhmet sayılır. Onları Peygamber makamına Hak çıkardı. Peygamberlerin vazifesini onlara verdi. Onları bildikleri ve işleri ile bırak. Hak Teâlâ onları nefis şerrinden ve kötü arzudan te­mizledi; zâtıyla kaim eyledi ve daima huzurunda tutar. Zâtından gayri her şeyden kalplerini beri etti. Dünya, âhiret ve halkı onların idaresine verdi. O büyüklerin görüşü, Hakk’ın kudretidir. Bildikleri O’nun hükmüdür, ilmidir. Onlar için Hak’la kuvvet şu kelimenin sağ mânasından gelir: “Şiddet ve kuvvet, bizzat ulu ve bizzat yüce olan Allah’ındır.” İşte o büyükler bu sözü tasdik ettiler. Bütün güçlerini, kuvvetle­rini bu uğurda harcadılar. Halkın kuvvetini de o kuvvete verdiler. Sıkı bir şekilde Hakk’ın kuvvetine ve kudretine sarıldılar. Muaz -Ashâp’tan olan Muaz değil- şöyle dedi: “Allah’ım, beni istediğim gibi yapmazsan, dilediğin hâle çe­vir.”

Allah ona rahmet eylesin.

* * *

Ey evlat! Bir sürü çekişme sonunda, dünyadan hırsla lokma almaktansa, ilâhî hükme boyun eğip kısmete düşeni almak hepsinden evladır. Kazaya rıza lokması, doğruların kalbine en tatlı gelen şey­dir. Bu hâl, dünya malı almak için kalbi hırsla doldurmaktan üstün­dür. Çünkü dünya geçimine en çok tat katan bu hâldir. Bütün deği­şen cinsler için kazaya boyun eğmekten gayri ne çare var ki?

İnsanlara, ilim, ihlâs ve amel ile konuş. Onlara amelsiz ilimle konuşma. Çünkü bu konuşma ne sana, ne de başkasına fayda sağlar.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurur: “İlim amele uzaktan nida eder, duyar da cevap verirse, pekâlâ, aksi halde göç edip gider.”

İlim, bereketini alır; sana da yükü, vebali kalır. O kez sen, ilmi yüzünden fitne fesada uğrayan olursun. Ağaç sende kalır, onun mey­veleri uçar gider.

Allah Teâlâ’dan, kendi katında hâl ve makam vermesini iste. Bunu nasip eylemesini dile. Ve sen, o bulduğun hâlin açığa çıkmasını sevmeyesin. Hak’la aranda olan işlerin dışa çıkmasını seversen hela­kine sebep olmuş olursun.

Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevî hâlde kendini görmeyesin, büyüklük satmayasın. Bu hâl, sahibini azdırır ve Hak Teâlâ’nın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Bu da sana zarar getirir, fay­da getirmez.

Hak tarafından bir nur almadan ve o nur kalbinden diline çık­madan ve işlerini de ona göre yürütmeden hiç bir kelâm sarfında bulunma. Sen, evinde sofraları hazır etmedin; halkı neyinle yemeğe çağırırsın? Bu işler önce temel ister, sonra üzerine bina.

Kalbin derinliğini kaz ki, oradan hikmet gözleri kaynasın. Sonra ihlâs, mücahede ve iyi işlerle yükselt. İşte bundan sonra halkı o köş­ke davet et.

Allah’ım, Zâtından gelen ihlâs ruhu ile amel kalıplarımıza can kat.

Halkın sevgisini kalbinde taşıdıktan sonra, onlardan ayrı yaşa­man ne fayda sağlar? Kalbin onların arzusu ile dolu oldukça ne sen­de, ne de yalnız kalmanda bir iyilik olur.

Halvet -huzur için yalnız durmak- hâlinde halkı kalbinde sak­larsan tek başına ve huzursuz sayılırsın; Allah ile ünsiyet sana uzak sayılır. Bu hâlde senin ünsiyet ettiğin, nefis, şeytan ve kötü arzula­rın olur.

Allah ile ünsiyet etmeye bak; O’nunla olmayı arzula. Kalbine O’nun sevgisini yerleştir. Kalbin Hak’la olup halktan temiz olunca, dış cephen ehlin ve akraban arasında olmuş, ne zararı var?

Kalbinde hakikî ünsiyet yerleşirse vücut yapını yıkar, basiret gözlerini açar, Hakk’ın fazlını ve fiil tecellisini görmeye başlarsın. O’nunla razı olur, başka bilmezsin.

Bir kimseye manevî hâllerden biri geldiğinde, dinî emirleri ye­rine getirerek o hâlin kalmasını, gitmesini, aşağısını veya üstünü is­temezse, ona rıza makamı verilmiş sayılır. Muvafakat ona nasip ol­muş olur ve kulluk, onun bulunduğu hâl demektir.

Sana yazık oluyor; yalan söyleme. İlâhî hükme razı olduğunu söylersin, ama bir lokma, bir kuru ot ve kendine has saydığın bir şe­ref mevzuu şeklini değiştiriyor.

Yalan söyleme, yalan sözlerini işitecek hâlim yok. Onunla iş tut­maya da niyetli değilim. Hele hiç bir yalana doğruluk damgasını katiyen basamam.

Halk arasında, kalbine hayır ve şer cinsi şeylerin ilhamı gelen bir tek veya bir ferttir. Kalplerine hayır ve şer cinsini bilmek için il­ham yollu kelimeler düşen azdır. Bu ilhama lâyık olan büyükler ek­sik olmaz. Niçin lâyık olmasınlar ki, onlar sözde, işte ve bütün ahval­de Peygamber’e uymuşlardır. Peygamber’e melek vahiy getirirdi; bu aşikâr gibiydi, herkes bilirdi. Ama bunlara gelen ilhamdır; gizli gelir. Kalpleri o ilhama lâyıktır. Çünkü peygamberlerin vekilleri, vârisleri olmuşlardır. Ve her hâlde ona uyarlar. Peygamber’e uymanın sahih olması için ölümü hatırla. Ölümü hatırlamak nefsi yenmekte sana yardım eder. Şeytanı yıkar, kalbinden dünyalık hevesini çıkarır, ölümden öğüt almayan için azat yolu yoktur. Peygamber (s.a.v) Efen­dimiz bu mânayı şöyle anlattı: “Öğüt için, ölüm yeter.”

Kısmet için üzüntünün ne yeri var? Ondan uzakta da olsan ge­lir, yakında da… Kalbini kısmet sevgisinden yana alırsan aziz olur­sun; kısmetin de gelir, Kalbini dünyalığa bağlarsan aziz olamazsın. Dünyalığı da sıkıntı ile alırsın.

Münafık, halk yanında Allah’tan korkar gibi görünür ve hare­ketlerini öyle ayarlar. Ama, halktan ayrılınca Hakk’a karşı elinden geldiği kadar kötülük yapmaya bayılır.

Sana yazık; imanın sağ olsaydı, Hakk’ın sana nazır olduğuna inansaydın, sana yakın olduğunu ve daima seni görmekte olduğunu bilseydin, O’ndan utanırdın.

Şunu katî bilesiniz ki, ben daima hakkı söylerim. Sizden ne kor­karım, ne de bir şey beklerim. Bana göre siz, bir sinek kadar küçük, zerreler kadar da ufaksınız. Ben hakikaten hayrı ve şerri Allah’tan görürüm; sizi bu hususta yetkili göremem. Köle ve efendileri ya­nımda eşittir.

Kötülemeniz gerekeni, dinin emri ile kötüleyiniz. İster sizin ister başkasının olsun, dinî bir hüküm olmadan nefse, şeytana, kötü is­liklere ve tabiatın kuvvetine dayanarak herhangi bir şeye karşı dur­mayınız. İslâmî emirler bir şey için konuşuyorlarsa ona uyunuz, su­suyorsa siz de onunla susunuz.

* * *

Ey evlat! Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nef­sinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri iman yıkar. Yakîn ise bütün pislikleri giderir. Rabb’in ise işlerinde sana yardımcı olur. İyiliğe yönelirsen, sana yardım eder ve meleklere över. Anlatılan mânalar aşa­ğıdaki âyet-i kerimelerle şöyle ifade edilir: “Eğer Allah yardımcı olursa, size galip gelen olmaz.” (Âl- i İmrân, 3/160)

“Hak işlerde yardımcı olursanız Allah yardımcınız olur, bu uğurda dizlerinize kuvvet verir.” (Muhammed, 47/7)

Bir kötülük gördüğünde, kalbine düşen ilâhî bir gayretle onu yok etmek istersen, Allah sana yardım eder. O kötülüğü yok etmen için sana arkadaş olur. Kötülükleri senin için ezer, yok eder. Ve her­hangi bir işi, nefsine kapılarak, desinler ve keyif için gidermek sev­dasına kapılırsan rezil olursun, Hak yardımcın olmaz. Bu yüzden onu yok etmeye güçlü olamazsın.

İman, kötülükleri yok eder. Hangi kötülük imanla yok edilmezse o mevcut kalır. Yâni, kötülüğün giderilmesinde iman ölçüleri kulla­nılmazsa, kötülük yıkılmazsa, kuvvet bulur ve devam eder. Belki de öncesinden daha fazla şahlanır.

Kötülüğün yok edilmesinde, senlik dâvası olmayacak; Allah için isteyeceksin. Gerçi bir kötülüğün giderilmesi kulların yararınadır, ama sen onu Allah için dileyeceksin. O’nun yolu için olacak, nefsin için değil. Her işin O’nun için olsun, senin için değil. Hevesi bırak, işlerinde ihlâs sahibi ol.

Ölüm seni bekliyor. Onun sıkıntılı izini takip etmek elbette ge­rekli, senin için elzem. O hâlde seni rüsva eden bu hırsı bırak. Sa­na gerekli olan, seni bulur. Sana ait olmayan, sana varmaz. Allah Teâlâ ile ol. Senin için olanı arama. Başkasına olacak şey, sinene sı­kıntı yağdırmasın. Hak Teâlâ Peygamberi’ne (s.a.v) şöyle emretti: “Onlardan bir sınıfa, fitneye düşürmek için verdiğimiz dünya ziynetlerine gözlerini dikme.” (Tâhâ, 20/131)

İşlerin en zoru, irfan sahibi olduktan sonra, avam tabakası ile oturmak ve onlarla konuşmaktır. Bir ülkede belki bin kadar irfan sa­hibi olur, ama içlerinden ancak biri konuşabilir. O da peygamberle­rin gücüne sahiptir. Ona elbette peygamber gücü lâzım olur, çünkü halkın her cinsi ile oturur ve aklı erenine, ermeyenine anlatır. Her çeşit mü’min ve münafıkla oturur, konuşur. Bu hâl büyük güçlük getirir. Ama o, sabra devam eder. Mahfuz olduğu için onların kötülü­ğü o irfan sahibine zarar vermez. Allah Teâlâ kötülüğe girmemesi için o irfan sahibine yardım eder. Çünkü o, kullara iyi şeyleri tebliğ ederken Hakk’ın emrine uyar. Nefsi, isteği, şahsî düşüncesi ve iradesi ile konuşmaz. O, konuşmak için manen zorlanır, bu yüzden kötülük­ten esirgenir.

Allah Teâlâ’ya arif olmak dilersen, halkın kıymetini gönülden sil. Evet, onlardan gelecek iyiliği de, kötülüğü de… O’na karşı ancak böyle yakınlık elde edebilirsin.

Yazık, dediklerimi anlayamıyorsun. Dünyalık elde olur, cepte olur. İyi ve yararlı binalar yapmak için caiz… Ama onları kalbe sok­mak olmaz. Dünyalığın kalp kapısında beklemesi olur, ama içeri gir­mesi asla… Dünyalıktan geçici şeyleri kalbin köşesine yerleştirirsen, sende de hayır kalmaz.

Anlattığımız vasfı benliğinde taşıyan bir kul, varlığını siler, halkı yok bilirse, yokluğa ve mahva ulaşır. Bu ulaşmada, iç âlemine gelen âfet ve kederler onun ruh âlemine zarar vermez. Bir âfet geldiği za­man onda ilâhî bir emir olursa yapışır, yasak görürse çekinir. Her hangi bir şeyin gelmesini temenni etmez ve bir şeye karşı da hırs bes­lemez. Kalbine Tekvin sıfatının tecellisi gelir. Her şeyin aslındaki oluşu ve şekil değişmesi, ona teslim edilir.

Ey ilim ve amel yönünden hıyanete dalanlar, sizinle o büyükler arasında dağlar var. Ey Allah’ın ve peygamberlerin düşmanları ve Allah’ın kullarını kesenler, siz açık bir zulüm içindesiniz. Nifakınız açık. Ey bilginlik taslayanlar, bu nifak hâli ne zamana dek sürer? Ve ey zâhid geçinen zavallılar, dünyalık kapmak için valilere ve sul­tanlara daha ne kadar nifak alâmeti ile boyun bükeceksiniz? Dünya­nın geçici lezzeti ve aşağılık şehveti için onlara daha ne kadar ağız eğeceksiniz? Şu zamanda yaşayan şahlar ve sizin çoğunuz zulüm çarkını çalıştırmaktasınız, zalimsiniz. Allah’ın kullara verdiği malı gasbetmektesiniz.

Allah’ım, münafıkların saltanatını yık. Ve onları yaptıkları kö­tülük için utandır ve onlara tevbe yolunu göster. Zalimlerin belini kır, onları, yeryüzünden temizle, ya da ıslâhlarını kolaylaştır. Âmin!

* * *

Ey efendiler ve hizmetçiler, ey zalimler ve âdiller, ey ihlâs sahip­leri ve münafıklar, dünya bir zamana kadar uzar, âhiret ise sonsuz­dur.

Hak’tan gayri her şeyden ayrı ol. Mücahede ve zühdünle, kalbini Rabb’inden gayri cümle eşyadan temiz eyle. Sakın, seni Hakk’ın gay­ri hapse koymasın; O’ndan gayri bir avcının tuzağına kapılmayasın ve seni O’ndan alıkoyan olmasın. Kısmetlerin gelince emir ve uyar­lık yolu ile al, ye. Alacağın herhangi bir şeye hırsla sarılma; yeterlik duygusunu kalbinden atma. Dünyalık şeyleri seçme ve kalbini dün­yalığa sevgi ile verme.

Zühd hâli bir kimsede devam ederse, kalbe manevî bir hüzün do­lar, bünyede uçukluk hasıl olur. Bu uçukluk ve hüznün sonunda, Hak tarafından kurtuluş ve ferahlık gelir ve ona karşı irfan duygusu hâsıl olur; hüzün ve keder kaybolur, gider.

İman sahibi, kalbini yaratılmışlardan, ehilden, evlattan ve mal­dan almıştır. Onun kalbi, şahın elçisini bekler, dışı ise dünyalık şey­lerle meşgul olur. O şehrin kapısını geçmeyi özler. O ehli arasında oturduğu hâlde hepsini kalbinden atıp Hakk’a emanet etmiştir. İman sahibi, sonuna kadar varlığını emanete vermiştir ve elinde ne varsa onlar da kendisine emanet bırakılmıştır. İman sahibi halk arasında­dır ama onları sahibine bırakmıştır. Kullara bir zerre bağlılığı varsa da asıl bağlılığı Yaratan’adır.

Tevhid hâli kalbe yerleşirse dıştan yapılan işler sahih olur. Tevhid hâli, içi ve dışı eşit eyler. Zenginliği ve fakirliği aynı kalır. Hal­kın gelişini ve gidişini bir gösterir. Övmelerini ve kötülemelerini aynı yapar. Neden halkın övmesini ve kötülemesini kalbinden atmayasın ki, yaptığın büyük kârla kalbin onları sevmez. Sen onları atmak istemesen bile kalp kötü şeyleri sezer, dışa atar. Kalbin Aziz ve Celil olan Allah’la olur. O’nun zikri ve O’nun şevki kalbine yerleşir. İşte bundan sonra orası Hakk’ın saltanat yeri olur.

Dediklerimizi yap; seven olursun, hakikî sevilen olursun, öğre­ten, bilgin, iyi bir hâkim, yakınlık içinde bir yakın bulan ve edepli bir edip olursun. Halktan gına duyarsın; onlara karşı kalbinde yeterlik duygusu bulunur.

Ey cahil! Bilgin, cehlinden geliyor. Öğrenmeyi bir yana attın, öğretmeye kalktın! Yorulma, senden bir şey çıkmaz. Hiç kimse elinle felaha varamaz. İyi olmayan bir kimse, nefsinin dahi terbiyecisi, öğ­reticisi olamaz, nerede kaldı ki, başkalarına muallim olsun.

* * *

Ey cemaat! Allah’ın kudretini âciz görmeyiniz; sonra küfür ehline katılırsınız. Hükümlere göre çalışınız. Bu çalışma sizi ilme ulaş­tırır. İlmin hakikati sizde tahakkuk ederse kudreti görürsünüz. İşte o kez tekvin sıfatı, kalp ve sır elinizle tecellisini gösterir. Şayet kalp cihetinde Hak’la aranda perde kalmamış olursa. O seni tekvin sıfatı için güçlü kılar; sır hazinelerine muttali olursun. Fazilet taamını yer­sin. Ülfet şarabını içersin. O’nun yakınlık sofrasına oturursun. Bu hâller, Kitap -Kur’ân- ve Sünnet’le yapılan amellerin meyvesidir.

Kitap ve Sünnet’le amel et. Onların dışına çıkma. İlmin sahibi, elinden tutup zâtına götürünceye kadar devam et.

Hikmetler hocası hazakatle, kendi kitabına göre iyiliğine şaha­det ederse, ilmin esas kitabına iletir. Onda da hakikati bulduğun tak­dirde, kalbini ve mânanı kıyama kaldırır.

İşbu hâllerde Nebi, kalbin, iç âlemin sohbet arkadaşıdır; elinden tutar, doğruca şaha götürür ve der: “İşte siz; işte Rabb’iniz!”

 Yukarı Çık

 

 

Fethu'r Rabbani

 

free web stats