53. MECLİS

Bu konuşma salı günü öğlende yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî Ramazan 545, Milâdî 1150.

Deneme ve tecrübe yollu iptila gereklidir. Bilhassa iddia sahipleri için… İptila ve deneme olmasaydı halkın çoğu velayet iddiasında bulunurdu. Bu sebeple bazı büyükler; “Velayet iptila iledir. Ta ki iddia olunmaya…” demişlerdir.

Veli kulun başlıca işareti halktan gelen eziyete sabırla karşı koymasındadır. Bir de onların hatalarına göz yummasında…

Evliya zümresi halktan gördükleri şeye göz yumarlar. Ve onlardan gelen sese kulak vermezler. Ve halkın arzusunu halka bırakırlar.

Bir şeyi sevmen seni kör ve sağır kılar. Onlar Hakk’ı sever, bu yüzden başkasının hatası onlara gözükmez. Halka güzel söz söylerler. Onlarla iyi geçinirler. Yumuşak davranırlar. Bazen Allah için darıldıkları da olur. Bu darılmaları Hakk’ın öfkesine uyar.

Onlar doktorlardır. Her hastalığı ve şifasını bilirler. Doktor bütün hastaları tek ilaçla tedavi etmez.

Onlar kalp ve mana ciheti ile daima Hakk’ın elinde olurlar. Ashâb-ı Kehf’e benzerler. Sanki onları Cibril bir sağa bir sola çevirir. Sevgi eli onların kalbini hâlden hâle geçirir. Dünyayı dünya isteyenlere verirler. Âhireti âhiret dileyenlere bağışlarlar. Hak Teâlâ ise kendilerine kalır. Hiçbir hâlde cimrilik etmezler. Ellerinde dünyalık varsa verirler. Âhiret sevabına dair bir şeyleri varsa onu da esirgemeden verirler. Dünyayı dünyalıktan mahrum fukara zümresine dağıtırlar. Âhireti ise onu aramakta kusurlu kimselere verirler.

Olan işleri yapana bırakırlar. Olmuşları da halka verirler. Kabuk sayılanları halka hibe ederler. Hakk’ın zatında gayri her şey kabuk sayılır. Hakk’ı aramak ve O’na yakın olmak ise özdür.

* * *

Bazı büyükler, “İçi bozuklara ancak irfan sahipleri güler yüz gösterir.” der.

Evet o gülen yüzün bir hikmeti vardır; emir verir, yasakları yaptırmaz. Bunlar kolay iş değildir. Bu ağır işe ancak irfan sahibi dayanabilir. Zahid geçinenler, kulluk ediyorum sevdasına düşenler ve kendilerini Hakk’ı arayıcı olarak kabul ettirme hevesine kapılanlar; iyiliği söylemek ve yasakları yaptırmamak zahmetine katlanmazlar.

İrfan sahipleri merhamet üzeredirler. Hâl böyle olunca niçin asi insanlara rahmet ve şefkat nazarı ile bakmasınlar. Onların makamı tevbe ve istiğfar makamıdır.

İrfan sahibi Hak ahlâkı ile huy güzelliğini bulur ve bütün çabası ise isyankârı, şeytanın ve nefsin elinden kurtarmaya bakar. Sizin biriniz yavrusunu kâfir eline düşmüş görünce nasıl kurtarmak isterse irfan sahibi de hatalı kulu aynı şekilde kurtarmak ister. Halkın cümlesi irfan sahibinin evladı sayılır.

İrfan sahibi halka hitap ederken hikmet dilini kullanır. Her iyiliği söyler. Sonra kullara bakar, kader ve kazanın hükmünü onlardan, görünce hâllerine acır. Hakk’ın fiil tecellisini onlarda seyreder. Kullara rahmetle bakmaya başlar. Her gördüğünü ilim ve hikmetler kabına aktarır; lakin bu hâlinden kimseye söylemez. Hâl böyle devam ederken yine de hikmeti icabı kullara emri yasağı söyler, ilim cihetine gitmez, yani işin sır yolunu açıklamaz.

Hak Teâlâ hikmeti icabı peygamberler gönderdi, kitaplar indirdi, korkuttu, çekindirdi. Sebebi kullara bir hüccet yüklemekti. Hâl böyle iken onları cümle hâli ona malum idi.

Burada dur fazla ileri gitme. Hakk’ın hikmetli işlerine itiraz etme. Bunda hikmetler vardır. Bu işte tekrarlar ve kaçmalar olur. Bunu bilmek ve sebat etmek gerek. Sen ve başkaları için hüküm müşterek olur. Bir şeyler bilmek istersen has ilimle yetişmen gerek.

Sizden biriniz zahir ilimle amel ederse Peygamber (s.a.v) Efendimiz ona batın ilmini gayret beklemeden verir. Kuş yavrusunu beslediği gibi Peygamber de (s.a.v) o şahsın iç âlemini hikmetleri ile besler. Kul Peygamber’in sözünü doğrular ve getirdiği ile işler tutarsa, Peygamber de ona hikmetler kaynağını açar. Zaten kulun hikmet âlemine geçip nasip almasına Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in zahirdeki kelamı, yani şeriatı ile iş tutması sebep olur.

Ademoğlu bir defa ruh sıhhatine ererse artık sıhhat vereni olmaz. O bir defa safa âlemine geçerse başka safa âlemi olmaz ve bir defa Hakk’a yaklaşınca artık ona kimse yakınlık vaadinde bulunmaz.

Cahil baş gözü ile bakar. Akıllı kişi akıl gözü ile görür. İrfan sahibi ise kalp gözü ile… O, cevher ve âlimdir. Halkı tümü ile bir lokma gibi yutar. Halkın cümlesini içi âlemine gömer. O irfan sahibin katında Hak’tan gayri her şey yok olur. O anda o kul şöyle der: “Evveli O, âhiri O, zahiri O, batını yine O!”

Hak, onun zahiri, batını, evveli ve âhiri olur. O kulun yanında O’ndan başkası olmaz. Böyle olunca da dünya ve âhiret O’nun sevgisini benliğinde devam ettirir. Bütün hâlde ona uyar. O’nun hoşnutluğunu diler, başkaları ona darılsa da aldırmaz. O kulu hiçbir kınayıcı yolundan alamaz. Bazı büyükler der: “Halkı Hakk’a uyar kılmaya bak. Hakk’ı kullara uyar kılmaya çalışma.”

Şeytandan nefisten ve şahsî şeylerden hangisi olursa olsun, yıkmak isteyeni yık. Kahra uğratmak isteyenlere kuvvetini göster.

* * *

Düşmanların… Onlardan çok sakın, onlar seni helake atmasın­lar…

İlme çalış, öyle bir ilme çalış ki, düşmana nasıl karşı konacağını bilesin… Onlardan sakınma şekline aklın ere… Ve Rabb’ine ibadet na­sıl edilir, onu bilesin… Çünkü cahilin ibadeti makbul olmaz. Pey­gamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Cehalet hâli ile ibadet edenin, ifsadı ıslahından çok olur.”

Cahilin işi, hiçbir şeye denk gelmez. O tam manasıyla fesat için­dedir. Baştan sona karanlık içindedir. İlimsiz yapılan ibadet böyle olur. İlim sahibi de amel etmezse onun da hâli perişandır. Ayrıca ya­pılan amelin ihlâsı olmayınca, onun da hayrı yoktur. Hangi iş olursa olsun, ihlâs olmayınca ne faydası olur, ne de kabul olur. Ve bilip de amel etmezsen, o bilgi boynuna yük olur. Peygamber (s.a.v) Efendi­miz şöyle buyurur: “Cahil bir defa azap çeker, âlim ise yedi.”

Cahile, niçin öğrenmediği sorulur, âlime ise bilgisi ile niçin amel etmediği… Öğren, amel et ve öğret… Senin için hayır böyle toplanır. Bir kelime öğrenir, onunla amel eder ve öğretirsen, iki yoldan mü­kâfat alırsın. Biri öğrendiğin, öbürü de öğrettiğin için…

Dünya karanlık içindedir; ilim ise onun nurudur. O kimse ki, ca­hildir, şu zulmet âleminde batmaya mahkûm sayılır ve yıktığı yap­tığından çok olur.

Ey ilim iddiasında bulunan; nefsin, tabiî arzularını ve şeytanın elini bırak. Kendi vücudunu da at. Riya, nifak hâlini bir yana it. Dıştan zâhidlik gösterisi yaparsın, ama iç âleminde her şeyi toplamak hevesindesin. Bu boş bir zâhidliktir. Ve böyle bir zâhidlik sana mükâfat değil, ceza getirir. O, senin içindekileri, saklıda yaptığın ha­taları bilir. Kalbinde olan şeyler O’na örtülü değildir. O’nun için ne açık, ne de kapalı vardır.

Hem söyle, hem de ağla. “Vah, uyanmazlığıma! Vah yüzsüzlüğüme! Vah, felâketime!” diyerek. “Eyvah! Hak, her hâlime vâkıf. Gece gündüz yaptığım cümle iş, O’na ayan! Hâl böyle iken O’ndan nasıl oluyor da utanmıyor­sun?” diye kendini kınayarak.

Yaptığın edep dışı hareketleri terk et. Farz ibadetleri yap; ya­sakları da bırak ve O’na yakın ol. Bunlar seni yaklaştırır. İç ve dış hataları bırak. Açık olan hayırlı işleri yap. Ancak O’nun kapısına böyle varabilirsin. O’na yakın olursan, seni sever, kullara sevdirir, halkın ötesine de sevdirir. Sonra halkın arasına katar.

Seni Allah ve melekleri severse, bütün halk sever. Yalnız kâfir ve münafıklar seni sevmez. Çünkü onlar, Allah sevgisinde sana iştirak etmezler. Her kim ki, kalbinde iman taşır, o iman sahibini sever ve her kim ki, küfürle doludur, o da iman sahibine öfke duyar.

Kâfirlerin birçoğunda fikir denen şey yoktur. Münafıklar ve şey­tanlar fikirsiz ve dilsiz olurlar. Ancak küfür, nifak ve şeytanlık dili ile lâf ederler; onlar insandan azma şeytanlardır.

İmanını kalbine yerleştiren tam mü’min, kalbi, sırrı ve manası halktan ayrıdır. O öyle bir hâle gelir ki, nefsi için bile halktan ge­len zararı atmaya gücü yetmez, hiçbir iyiliği celbe kadir olamaz. Hakk’ın kudreti önünde, güçsüz ve kuvvetsiz olarak serilir. Kendine has ne kuvveti, ne kudreti vardır. Bu hâli bulan iman sahibine her şeyden iyilik yağar.

* * *

Canları ve başları ile Hak yola girenlere zahmet verme, mücer­ret iddia ile onların karşısına çıkma. Uzlete geçmek ve boş temenni etmekle bu hâl elde edilmez. Sebeplerden kör oluncaya kadar söz yok. Halkın kapısına gitmeye karşı ayakların kesilinceye ve onlara koşmaya karşı kötürüm oluncaya kadar sus. Kalbin, aklın ve yüzün halktan ayrılıp Hakk’a dönünceye kadar sesini çıkarma. Halka ar­kanı, Hakk’a ise yüzünü vermedikten sonra sana söz hakkı yoktur. Dış varlığın zahirdeki şekli, kullara olacak, iç âlemin ve özün ise Yaratan’a… İşte hâlin böyle olunca, kalbin meleklerin kalbi gibi olur. Kalbini peygamberler doyurur, içtikleri mana şarabını içirir ve o cins taamları yedirirler.

Söylenen bu işler, kalp, sır ve mana âlemini ilgilendirir, dışla anlaşılmaz ve bilinmez.

Allah’ım, halkın aklı ötesinde cereyan etmekte olan, Zât’ınla ara­mızdaki işleri safiyete erdir. Ve sırlarımızı temizle, kalbimizi de pak eyle.

* * *

Ey burada hazır olanlar ve olmayanlar, yarın kıyamet olduğun­da, münafıkların dahi hakkı için münazaraya tutuşacağım. Onlar için münazara ettikten sonra iman sahipleri için nasıl yapmam; on­ların hakkını nasıl görüşmem? Bu hâlimi çok tuhaf bulacaksınız orada.

* * *

Allah’ım, beni Seninle zengin eyle, başkasına terk etme. Mual­limi çocukların eline bırakma. Öğretmenler yavruların evindekine göz dikmesinler. Öğretmenin evi öğretme yeri olmakla beraber, her cins maddî nimetlerle de süslü olsun.

* * *

Allah’ım, sana ayan, bu sözler beni alt etti, söyledim. Ağzımdan çıkıp ortaya saçılan bu sözlerdeki hâlimi mazur gör. Bunları çocuk­lara has sayıyorum. Yolcuların ve uyanların faydası için bunları söyletirsin. Bunları söyleten sensin. Bulunduğum hâlin kolay olma­sını içimden gelerek gönül rahatlığı ile senden diliyorum.

* * *

Ey cemaat! Siz öyle sanırsınız ki, alacağımı sizden alırım ve sizi görürüm. Hayır, bildiğiniz gibi değil. Bütün alacaklarımı Aziz ve Celil olan Allah’tan alırım, sizden değil… O, elinizde olan şeye baktı­ğımda, kalbim kayarsa, beni ikaz eder.

Sizinle birlik olduğum an sizi bilmem; sizi bir yana atıp aranız­dan ayrıldığımda anlarım.

Ben münafıkları suya daldırırım, irfan sahiplerini denerim. İçi bozukları bıçakla vurup kesmem, su ile terbiye ederim.

Soframı sizin için sererim; siz ayrıldıktan sonra yemeğimi yerim. Nevalem sizinkine uymaz. Siz çıktıktan sonra, hizmetini yap­makta olduğum Sahibim, yemek tabaklarını bana sunar.

Ey basiret sahipleri, hâlimi bilmez misiniz? Kollarım sıvalı, sa­lman elbisem de bir yanda bağlıdır; böylece efendime hizmet ederim.

“Hak Teâlâ’nın peygamberlere elçisi Cibril idi. Velîlere kim el­çilik eder?” diyene şöyle denir: “Açıktan vasıta yoktur. Rahmet, lütuf ve iyilik tecellileri, O’ndan gelen manevî ilham ve onların kalbine konan şefkat nazarı, başlı başına birer Hak elçisidir. Velîler tecelliye her zaman erer. Ayık hâlleri devam ettikçe, iç âlemleri temiz oldukça, kalp gözleri O’nu görür.”

* * *

Ey cemaat! Dünyaya olan hırsınız ve onu sevmeniz, sizi Allah sevgisinden ve O’nun dostlarına bağlı olmaktan alıkoydu. Dünyada çoğalma ve ondan çok şey alma sevdası, sizi yıktı. Kerem sahibinin iyiliğine güvenerek dünyayı bırakınız ve âhireti düşününüz.

* * *

Allah’ım, güzellik ve cömertlik senin sıfatındır. Bizler de senin kölelerin… Onlardan bir zerre olsun bize ihsan eyle. Âmin!

 Yukarı Çık

 

 

Fethu'r Rabbani

 

free web stats