54. MECLİS

Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 10 Ramazan 545, Milâdî 1150.

Ey evlat! İki adımdır, onları at, muhakkak erersin… Birinci adımı, dünyadan at; öbürü âhiret olur. Bir adım nefsinden, bir adım yaratılmışlardan… Ötesi malûm. Şu dışı bırak; hemen iç âleme geçer­sin. Bu işin bir başlayışı, bir de bitişi vardır. Sende başlar, tamamı Allah Teâlâ’dan biter. İpini, seleni bir yere at; amel kapısına otur. Bir talep sahibi olursan yapılan işten daha yakın olursun.

Yatağında oturma, yorganın altından çık ve kilitli kapılarını aç. Sonra amel etmeyi iste ve çalışma yolunu ara. Kalbini zikre yaklaştır. Ona en çok dirilme gününü hatırlat. İnsana bir ibret levhası olan kabirleri düşün. Düşün: Hak Teâlâ bu kulları o gün nasıl bir araya toplayacak ve kudreti önünde durduracak? Bu düşüncelere devam edersen kalbinin karartısı gider, kederli hâli temizlenir. Bina, sağlam temel üzerine kurulursa sabit olur ve yerleşir. Herhangi bir bina sağlam temel üzerinde değilse onun yıkılması mukadderdir.

Hâlini zahir hükümlere göre yaparsan kulların hiç biri onu yık­maya güçlü olmaz. Şayet zahir hükme bağlı değilsen, yani dinî emir­lerin dış hükmünü yerine getirmez isen hiçbir hâlin sebat bulmaz ve hiçbir makama sahip olamazsın. Doğruların kalbi, sana dargın bakar ve seni görmeyi istemezler.

Yazık sana ey cahil, sana göre din oyuncak. Karışık bir şey… Hayır, anladığın gibi değil. Kafanda keramet yok.

Ey karıştırıcı ve korkutucu adam, kendini söze haklı gördün. Hâlbuki sende öyle bir ehliyet yok. Bu ehliyet, insanlar arasında sa­yılacak kadar tek olanlara verilir. Bu hak ayrıca iyiler arasında bazı fertlere tanınır. Onlar ehliyet sahibi olmadan konuşmazlar. Aksi hâl­de âdetleri susmak olur. Onlar şifreli konuşur. Söze pek önem ver­mezler. Onlar arasında söylemek emrini alan nadirdir. Emir alınca konuşur, konuşmaya başlarlar, ama ne hâllerle… Artık o konuşma sonunda haber olarak verilen şeyler, açık bilinir. İşlerin, sırrına ve kalbine izafesi zevahiri kurtarmak için olduğu anlaşılır. İşte bun­dandır ki, Hazret-i Ali (r.a) şöyle buyurdu: “Perde açılsaydı, yakinim artmazdı.” Yine buyurur: “Görmediğim Allah’a kulluk etmem.” Yine söyler: “Rabb’im, kalbimi gösterdi.”

* * *

Ey cahiller, bilgin kişilere karışınız ve onlara hizmet ediniz. Ve ilmi onlardan belleyiniz. İlim Hak erenlerin ağzından alınır. Bilgi sahipleri ile otururken edebinizi takınınız. Onlara itirazda bulunma­yınız. Onlardan maddî şeyleri talep etmeyiniz ki, bilgilerinden fayda alasınız. Ve bereketleri üzerinize yağsın… Ve yararlı hâlleri sizi sar­sın… İrfan sahipleri huzurunda susarak oturunuz. Zâhid kişilerle otururken kalp âleminizi güzel tutunuz.

İrfan sahibi öyle kimselerdir ki, her an mesafe alır; bir an önce­sini geçer. Onun, her dem Yaratan’a karşı korkulu saygısı artar. O’nun varlığı önünde boynunu eğer. O daima kendini gözetenden çe­kinir; başkasından korkmaz. Onun saygılı korkmasındaki artma, ya­kınlık duygusunun artmasından ileri gelir. Fazla susması, onun mü­şahede hâlinin fazla olmasındandır. Hak Teâlâ’nın kudsî sıfatları, arif olan kimsenin nefsini, tabiatını, şahsî istek ve âdetlerini, hattâ mevhum olan varlığını dahi yokluğa batırır ve artık konuşamaz hâle getirir. Kalp hâli ve makam dili ise konuşur, ama kendisi yoktur. Nimetlerin inzalini anlatır. Elinde mevcut nimetleri kendine mal et­meden, Hakk’ın nimetlerini belirtir. Onlar, hazır nimetten fayda al­mak için sessiz oturur, kalplerinden akıp gelen şarabı içerler.

Bir kimse, irfan sahipleri ile oturmaya fazla rağbet ederse nef­sini anlar. Yaratan’ına karşı boynu eğik olur. Bu yüzdendir ki, derler: “Nefsini bilenin Rabb’ine karşı boynu eğik olur.”

Yine bundandır ki, nefsini bilen, anlayan, Rabb’ini bilir.

Nefsinin ne olduğunu anlayan zât, Allah Teâlâ’ya ve O’nun ya­rattığı kullara karşı gönlünü engin kılar. O nefis, kulla Yaratan ara­sında bir hicap sayılır. Onu iyi anlayan çekinir ve Yaratan’ının şükrü ile uğraşır. Şükrünü devam ettirdikçe Hak Teâlâ, nefsi hakkında o kula yeni bilgiler ihsan eder. Ve o insan bilir ki, Yaratan, ancak dün­ya ve âhiret için hayrı emreder ve onu öğretir. Bundan sonra, o iman sahibinin dış âlemi şükürle meşgul olur; iç âlemi ise hamde devam eder. Dış hâli her ne kadar dağınık olsa da iç âlemi topludur. Bu­lunduğu iç hâli örtmek kastı ile dıştan hüzünlü görünür, ama iç âle­minde sevinçlidir. İman sahibi için durum böyle olsa da, irfan sahibi için böyle olmaz; onun içi hüzünle doludur. Sevincini dıştan göster­mek ister. Çünkü o şiddetli bir arzuya sahiptir; kapıyı bekler. Hâl böyle iken neler geleceğini bilemez, üzülür. Ve düşünür ki: “Yaptığı ret mi olur, yoksa makbul mü? Acaba kapı açılacak mı, yoksa yü­züne mi vurulacak?”

Nefsini anlayan iman sahibinin hâli, irfan sahibine benzemez. İman sahibi bir hâle sahiptir, o hâlle avunur. Hâlbuki hâl daima de­ğişir. O, bunu pek anlayamaz.

İrfan sahibi makam ehlidir; makam ise sabit olur. İman sahibi, hâlinin değişmesinden korkar, imanı zevale erecek diye üzülür. Bu sebeple kalbinin hüzne boğulduğu olur. Bu arada dıştan güler yüz gösterdiği de olur. O, korku anında içinde saklı hüznü göstermemek için güler, konuşur. Yüzü güler, ama kalbi korku ile kesilir gibi olur. İrfan sahibi, bazen halka sert ve hüzünlü yüzle çıkar. Sebebi onlara emir ve yasakları bildirmek içindir. Halka emri ve yasağı bil­dirirken bir Peygamber vekili olarak konuşur.

Allah yolunda olan büyük zâtlar, işittikleri iyi şeyleri yaparlar. Yaptıkları iş onları Hakk’a yaklaştırır.

* * *

Yaptıkları yararlı iş sonunda kalp kulakları ile vasıtasız O’nun öğüdünü dinlerler. Bu hâl, uyku gibi bir hâle geçip yaratılmışlardan uzak, Hak ayıklığına erdikleri zaman olur.

Kalbin sıhhat bulursa halkı kaybeder, onlara gözünü yumarsın ve Hak tarafından sana ayıklık hâli gelir; O’nu dinlersin. Bu hâl giz­lide ve aşikârede devam eder.

Açıkta olursun, ilâhî varidat sana gelmeye başlar. Ve O’nun hükmü sır âlemi yolu ile sana gelir. Ve kalbi sırlarla doldurur. O hikmetli işler, kalpten iyileşen nefse, oradan da dile gelir. Dilden ise, halka… Halka konuşmak isteyen bu yoldan konuşmalı, bu yol kapalı ise susmalı.

Allah yolunda can koyanların cinneti, tabiata kulluk etmemek, nefse ve hevaî şeylere akılsız olmak, şehvet ve geçici tatlara karşı kör olmaktır. Onların deliliği budur. Bayağı aklını yitiren delilere benzemezler; ama onlara da deli denir.

Bir soruya cevap veren Hasan-ı Basrî (r.a) şöyle der: “Siz onları görseydiniz, deli derdiniz, onlar da sizin bu hâlinize baksalardı, bir an bile Allah’a inanmamış olduğunuzu söylerlerdi.”

Halkı bırakıp halvete çekilme hâlin iyi olmadı. Burada halvetin asıl mânası kalbi bütün fâni şeylerden temiz tutmak, iç âlemi, dün­ya, âhiret ve Hakk’ın zâtından gayri her şeyden temizlemektir. Bu hâl, geçmişteki velîlerin, iyilerin ve peygamberlerin hâlidir. Onların gittiği yol budur. Tek başına emr-i ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmak, bin kişi ile gizliye geçip ibadet etmekten benim için daha sevimlidir.

İman sahibi nefsine baktı; gözlerini yumdu. Ümitlerini kesti ve uygunsuz arzusunu reddetti. Tâ ki nefsin görüşleri kendi helakine sebep olmasın. Nefsin yaşaması, ancak kalp ve sırra uyması sonunda olabilir. Nefse ve sırra uyulması, görüşlerinin dışına çıkılmaması ve her bakımdan birlik olunması şartı ile olur. Sır ve kalbe uyan nefis onların emirleri gereğince emreder, yasak bildiklerini yasak sayar ve onların seçtiği dışında bir seçme yapmaz. İşte bu nefse, mutmainne nefis denir. Bu nefis, sır ve kalp bir talepte birleşirler. Her üçünün de bir maksadı vardır. Nefis bunu kazanınca ona gereken şey de­vamlı mücadelenin azaltılmasıdır.

Hak Teâlâ’nın sende ve diğer yaratılmışlarda yaratmakta oldu­ğu fiil tecellisi dolayısıyla münazara etme; kendi şahsî görüşlerini ortaya atma. Hak Teâlâ’nın şu ulvî kelâmını duymadın mı? “O, yaptığı işten sorumlu değildir; öbürleri yaptıklarından sorumludur.” (el-Enbiyâ, 21/23)

Hakk’a tâbi olmak senden hayli uzak… Edebini takınırsan pekâlâ; aksi hâlde şu hoş yerden kötü bir şekilde atılırsın. Edebim iyi eder, uyar olursan, o güzel yerde yerli olur, ikram edilirsin. Allah Teâlâ’yı seven, O’nun katında misafirdir. Misafir, hiç bir zaman için ev sahibinin arzusu dışında herhangi bir şey yemeye, içmeye ve hattâ giymeye yetkili değildir. Bütün hâlinde onlara uyması, sabır­la, uysallıkla onun emrini dinlemesi icap eder. O, bu hâle devam edince denir ki: “Her gördüğün şey sana müjdecidir ve daima Hakk’a arif olan­larla karşılaşacaksın.”

Bu hâli devam ettikçe o kulun kalbinde dünya, âhiret ve Hakk’ın gayri her şey yok olur.

Bütün konuşman Allah için olmalı, aksi hâlde susmak senin için daha iyidir. Yaşaman Allah için olmalı. Olmuyorsa ölüm senin için daha hayırlıdır.

Allah’ım, bizi tâatinde diri eyle; Öbür âlemde tâat ehli olanlarla dirilt. Âmin!

* * *

İman sahibi, nefsini itici olur. Sonra, terbiye eden ve öğreten bir eren kişi ile de sohbet eder, küçük yaşından ölüme kadar onun elin­de bilgiler edinir ve terbiye alır.

O eren kişi, iman sahibine ilk zamanda Allah’ın Kitab’ını okutur ve ezber ettirir. İkinci hâlinde ise, Peygamberi’nin sünnetini öğret­meye başlar. Bunları yaparken o iman sahibini daima başarı takip eder. Bu yüzden bildiği ile amel eder. Yaptığı her iyi amel Hakk’a yaklaştırır. Her ne zaman ki, bildiği iyi işi yapar, Allah Teâlâ ona bilmediği şeylerin tılsımını ihsan eyler. Bu yapılan ameller içinde kalp, daima Hakk’ın kuvvet kademinde durur. İman sahibinin ihlâsı onu Hakk’a yakın kılar.

Yaptığın her ibadet seni Hakk’a yakın eylemeli. İbadetin tadını almalısın. Hak’la aranda ünsiyet peyda olmalı. Bunlar olmuyorsa, bilesin ki, ibadet edemiyorsun. Yaptığın ibadetlerde karışıklık var. O karışık şeylerin ne olduğunu bilir misin? Onlar, gösteriş ve nifak alâmetidir. Dıştan Allah için yapar görünüp kalbinde halka gösteriş ve onlardan maddî bir talep bulunmasıdır.

Ey amel sahibi, sana ihlâs gerek, bu yoksa boşuna yorulma.

Sana daima Hakk’ı murakabe ve O’nun varlığını özüne yakın bilmek düşer. Gizlide aşikârede bu hâli benimse. Bilhassa halktan ayrı kaldığın zaman Hakk’ın yakınlığını düşün. Yalnız halk arasın­da olunca Hakk’ın yakınlığını anlatmak, içine kurt düşen nifak sa­hiplerine has olup bilhassa gizli ve halkın bulunmadığı yerde O’nun yakınlığını duymak ihlâs sahiplerinin hâli olur.

Güzel bir kadın veya seni yoldan alacak herhangi bir şey gör­sen, gözlerini yum. Bilhassa şahsî arzu ve tabiat gözünü… Hakk’ın sana nazarını hatırla. Şu âyeti düşün: “Hangi hâlde bulunursan bulun ve ondan, yâni Kur’ân’dan ne okursan oku. Ve sizler hangi ameli işlerseniz işleyin, ki o işlerden birine daldığınız zaman Şahid olarak üstünüzdeyiz. Yerde ve gökte, zerre ağırlığında bir şey Rabb’inden gizlenmez. Hatta, daha büyüğü de… Daha küçüğü de… Hepsi Kitabı Mübin’de yazılıdır.” (Yûnus, 10/61)

Haram olan şeylere bakmaktan gözünü yum. Bir an bile nazarı senden ayrılmayan, bilgisi bütün hâlini kuşatanı daima an.

Hak’la görüş teatisine girişmez ve niza yoluna kapılmazsan yap­macık kulluğun ölür; yerini hakikî kulluk alır ve şu âyet-i kerime­de bahsedilen zümreye katılırsın: “Muhakkak, kullarıma senin sultanlığın olamaz.” (el-Hicr, 15/42)

Daima Hakk’a şükret; O’na karşı yaptığın şükür tahakkuk eder­se halkın kalbi seni sever ve dilleri seni över. Seni herkese karşı sena ederler. O zaman şeytan ve yardımcıları, sana sataşma yolu bulamazlar.

* * *

Dua etmemek güçtür; dua ile olmak bir ruhsat yoludur. Dua, batan kişi için bir nefestir; zindan ehli için bir pencere hükmünü ta­şır. Batmak üzere olanlar, bir nevi zindan hayatı geçirenler, kurtulup şahın huzuruna çıkıncaya kadar dua ile olurlar.

Akıllı olunuz. Siz duayı terkle iyi etmiş olmuyorsunuz. Dua et­mekle de iyi bir iş tuttuğunuzu sanmayınız. İyi niyet, akla, ilme ve maruf olan şeye muhtaç olmayan hiçbir iş yoktur. Dua etmek ve etmemekte niyetinize bakınız, ancak ilme ve maruf şeylere tâbi ol­mak gerekir.

Siz, Allah’ın katında ve iyi kulların elinde neler vardır, bilemez­siniz; bu yüzden edebinizi iyi etmeniz mümkün olmuyor. Kötüleşiyorsunuz. Ve onlar hakkında kötü zanda bulunmaktasınız.

Dinî reislerinize karşı neticesi kötü olacak şeylere girmeyiniz. Onlarla olan hâllerinizi düzeltmeye gayret ediniz. Onların hiçbir ta­sarrufunu itirazla karşılamayınız. Şeriat onlara hata isnat etmiyorsa siz hata çıkarmaya kalkmayınız. Onlar her an iç ve dış cephe ile Hak Teâlâ’nın kuvveti, kudreti önündedir. O kulların hangisi olursa olsun, daimî bir korku taşır. Bu korkunun dehşeti, ona ne maddî bir sükûnet verebilir, ne de şahsına özel bir selâmet yolu seçebilir.

Ey Allah’ın kulları, bana geliniz; öyle şeyler öğreteyim ki, sizde onlardan hiçbir haber mevcut değildir. Kitabımın hükmüne katılı­nız; öyle şeyleri belleteyim ki, onlardan sizde bir parça bile yoktur.

Her şey için bir kitap vardır. Kitap var, kalpler için… Kitap var, sırlar için… Kitap var, nefisler için… Kitap var, duygular için… Bun­lardan her biri, derece ve makama bağlı olup sayılı kademeleri var­dır. Biri bitmeden öbürüne geçmek kabil olmaz. Senin için henüz bi­rinci makam sahih olmadı; ikinciye nice varırsın? Henüz İslâm olu­şun sahih değil; iman faslına nasıl varırsın? İmanın kuvvet bulma­dı; ikan hâlini nasıl bulursun? İkan hâlin kâmil olmadı; marifet ve velayet hâlini neyle bulursun?

Akıllı ol; henüz hiçbir şey değilsin; hiçbir hükme sahip olma­dan her biriniz halka baş olmak sevdasında; bu nasıl olur? Halka baş olmak için onların elinde bulunan şeylere göz atmamak, nefse, tabiî ve şahsî arzulara uymamak ve onları tümden bırakmak gere­kir. Bilhassa insanın benliğini gösteren, ıslah olmadığı takdirde kötü yola saptıran iradeden masun olması şart. Halka baş olmak emri yücelerden gelir. Yerden bitmez. Velayet hâlini Hak verir, kullar böyle şey yapamaz.

Riyaset sevgisini kalbine yerleştirme. Uymaya bak. Sana uyul­masını dileme, bekleme… Sahip olmaya bak; herkesin sana sahip çık­masını bekleme. Zillete ve nefsini alçak görmeye razı ol. Hakk’ın ka­tında bunun aksi senin için mukadderse o zamanı gelince sana eri­şir. Sana gereken teslim olmak ve bütün işleri O’na bırakmak. Sana, gücü kuvveti terk gerek. O’na itiraz etmek, halkı O’na karşı çıkar­mak, nefsi şirke belemek senin için iyi olmaz.

Senin için en yararlı iş kulluğa devamdır. Kulluk, emri tutmak, yasakları bırakmak, şu âlemin bir icabı olan âfetlere sabırla karşı koymakla olur. Bu işlerin, temeli ise Tevhid olup, onu sebata erdi­ren ise, iyi işlerdir.

Henüz temeli kuvvetle oturtmadın; ne üzerine bina çıkarsın? He­nüz niyetin temiz olmadı; ne konuşursun? Sessizlik devren bitmedi; ne söylersin?

Bu söylenen sözler, peygamberlere vekâleten halka söylenir. Peygamberler, ilâhî hatipler idi; onlar gidince Hak Teâlâ ilmi ile âmil olan bilgin kişileri onların yerine getirdi, makama oturttu, onların maneviyatına vâris kıldı.

Her kim ki, Peygamber makamına oturmak diler, ona, halkın en temizi ve zamanın en üstünü olmak düşer. Ve o zamanda ilâhî hü­kümleri en iyi bilen kişi olması gerekir. İlmi ve ameli ile zamanında temayüz etmesi, birinci derecede şart olur. Bu işi siz kolay sanırsınız, fakat bildiğiniz gibi değildir.

Ey Allah’ı, Peygamberi’ni, sâlihleri ve velîleri bilmeyenler! Ey nefsini, tabiatını, dünyasını ve âhiretini bilmeyenler. Size yazıklar olsun! Susunuz, konuşmayınız; söz hakkı alıncaya, omuzlar üstüne çıkıncaya, ayağa kaldırılıncaya ve yürütülünceye kadar olduğunuz hâlde oturunuz.

Bir kimsenin ki, ilmi, şahsî arzularına galip gelir, o faydalı bir ilimdir. O ilim, niçin faydalı olmasın ki, halk kapısını kapadı. Hak kapısını açtı. İşte, en büyük kapı orasıdır ki, ona da erdi. Bu kapan­ma ve açılma bir kulun benliğinde sıhhat bulursa ondan zahmet gi­der, halk içinde halksız yaşama zevkini anlar. O kalbe süsler gelir, rahmet saçılır. Ve o kulun kalbinde durmadan fetihler (açılmalar) olur. Kabuklar dağılır, öz meydana çıkar. İyi olmayan hevâ yolları, kapanır, kahra uğrar ve mağlup olur. Hak yolu açılır ve hakikatin bulunduğu cadde aydın olur. O cadde, Hak Teâlâ’nın dilediği cadde­dir. Ve o cadde, peygamberlerin ve velî kulların yürüdüğü yoldur. Onlar, hep aynı yoldan gittiler.

O ulvî yolu biraz anlatayım: Orası kedersiz bir safa yoludur. Orası halkın olmadığı bir Hak yoludur. Orada şirk olmayan bir tevhid vardır. Orada teslimiyet olur, niza olmaz. Orada yalnız doğruluk yaşar, yalan bulunmaz. Orada yalnız sebepleri Yaratan’ın hükmü geçer, sebeplerin sözü olmaz.

Ve nihayet o cadde, din şahlarının ve sultanlarının yürüdüğü yoldur ki, onlar marifet âleminin de sultanlarıdır. Dinin sahibi, ma­rifetin ehli onlar olup Hak erleridirler. Onları Hak seçer, kullar ara­sından çıkarır. Onlar Hak dinine yardım ederler ve onda durmadan ilerlerler. Hakk’ı severler. Yazık sana, onların yolunda olduğunu na­sıl iddia edersin? Sen halkı, nefsini ve başkalarını nasıl O’na ortak edersin. Senin imanın yoktur. Yerdekilerden korkarsın ve onlardan bir şeyler beklersin! Bu sıfatı taşıyanlar iman iddiasında buluna­mazlar. Senin için zühd lafı edilemez; dünyalık talebindesin. Senin için tevhid lafı da boş; yolunda ondan başkasını görmektesin. İrfan sahibi bir başka hâl içindedir; dünyada ve âhirette o bir garip kişi­dir. Hak’tan başka hiçbir şeye rağbeti yoktur. Hem dünya hem de âhiret işlerinde yeterlik hissine sahiptir.

* * *

Ey cemaat! Beni iyi dinleyiniz! Kalbinizde töhmet altına alacak bir şey varsa atınız. Beni nasıl itham eder ve gıybetimi yaparsınız? Hâlbuki size çok şefkatli davranmaktayım. Bütün ağırlığınızı alırım; yapmakta olduğunuz işlerin açığını kaparım. Yaptığınız iyi işlerin kabul olması, hatalarınızdan geçilmesi için Hak katında şefaatçi olu­rum. Beni anlayan, ölünceye kadar yanımdan ayrılmaz. O’nun lez­zeti, arzusu, yemesi, içmesi, giymesi olurum. Onun her şeyi olurum. Benimle yetinir, başkasına gitmez.

* * *

Ey evlat! Beni nasıl sevmezsin? Seni senin için isterim; benim için değil. Şu öldürücü ve aldatıcı dünyanın elinden kurtulmanı di­lerim. Daha ne kadar onun ardından gideceksiniz? Yakında size dö­necek ve öldürecek. Hak Teâlâ zatını seveni bir lahza bile dünyaya bırakmaz. O, sevdiği kulları dünyaya emanet etmez ve ona ısmarla­maz. Hattâ zâtından gayrına da bırakmaz. Belki O, sevdiği kullarla beraberdir ve o kullar da O’nunladır. Onların kalbi, ebedî O’nu anar. Ve O’nun önünde hazır olur. Onların kalbi başkasından kaçar, yal­nız O’na ikbal eder. Hak onlarla bile olup muhafaza eder ve onlara ülfet hâlini verir.

Allah’ım, bizi de onlar gibi eyle; onları esirgediğin gibi bizi de esirge! “Dünyada bize iyilik ver. Âhirette iyilik ver. Ve bizi ateşten koru.” (el-Bakara, 2/201)

* * *

Ey münafık! Allah Teâlâ dilerse kulların arasından herhangi birini izhar eder. O dilerse, kullarını zâtına çağırır. Ve o dilerse, bü­tün kulların kalbini bir kulu üzerinde toplar. Yaratılmışları dilediği kulun emrine veren O’dur. Sen bu nifak hâlinle kulları emrine almak dilersin; bu boş temenniden bir fayda gelmez.

* * *

Ey evlat! Şehvetini ayakaltına al. Bütün kalbinle ondan geç. Şehvet kısmından sana bir nasip varsa vakti olunca gelir, üzülme. O gelince istememek bir şeye yaramaz. Allah Teâlâ’nın bilgisi değişmez; kısmetini, senin yerine başkasına vermez. Vakti gelince, sa­na kısmet olan, yeterince rahat ve temiz olarak gelir. Onu, izzet eli ile alırsın, zilletle değil… Bununla beraber, gelen şeyden yeterlik duygusuna sahip olduğun için, Hak katında mükâfata lâyık olursun. Ve iyilik nazarı ile sana bakılır. Çünkü sen, herhangi bir şeyin gelişi için hırsa kapılmadın, ısrar etmedin. Kısmet olan şeyden ne kadar kaçsan sana takılıp peşinden gelir. O gelen şeyi almamak ve bir nevi zâhidlik taslamak makbul olmaz; çünkü kısmettir. Bununla beraber, gelmeden önce istememek, hatta kaçmak doğru olur.

Zühdü ve geleni alıp yemeyi benden belle. Köşene geçip cehale­tinle oturma. Her şeyi gereği gibi bil… Hayrını, şerrini öğren, sonra köşene çekil. İlâhî hükümde derin bilgiye sahip ol, onunla amel et. Sonra her şeyi bırak, ayrıl. Ancak, Allah için bilgi sahipleri vardır ki, bir tek ve bir fert olur; işte onlarla ol. Onlarla sohbet et. Onlara ka­rışman ve onlarla sohbet etmen, bir köşeye çekilip oturmaktan daha iyidir.

Büyük insanlardan birine rastlarsan, hayrı ve şerri ondan öğren, ona yapış, bırakma. Hak Teâlâ’nın ilim sonsuzluğuna ve marifet âle­mine o vasıta ile varabilirsin. Onlardan bir şey dinlediğin zaman iyi anla ve derine in. Şunu bil ki, bilgi o büyüklerin ağzından alınır. Bil­gi, ilâhi hükümle ve bildiği ile âmil olan zâtlardan alınır. Bunlardan alacağını aldıktan sonra ayrıl. Nefsi, şeytanı, şahsî hevâyı, tabii âdeti ve halka gösterişi bir yana at; bunda da başarı kazanırsan, melekler, sâlih kulların ruhları seni sarar. Halkı bırakacaksan, bu hâli bul­duktan sonra bırak. Bu hâli bulmadan ayrılman nifak alâmeti sayı­lır; boş şeyle ömrünü geçirmiş olur, dünya ve âhiretin ateşinde ya­narsın. Dünyada bela ateşi seni yakar; öbür âlemde ise münafık ve kâfirlere hazırlanan ateşte yanarsın.

Allah’ım, bize affı, gufranı, hatalardan bağışı, suçlarımızın gizli kalmasını ve tevbeyi ihsan eyle! Hicabımızı yırtma. Günahlarımız­la bizi sorguya çekme. Yâ Allah! Yâ Kerim! “Kulların tevbesini O kabul eder ve kötülükleri affeder.” (eş-Şûrâ, 42/25) diye buyuran Sen’sin. Tevbeyi nasip eyle. Hatalarımızdan geç!

Yazık sana, bilgi iddiasındasın; fakat cahiller gibi darılır ve on­lar gibi sevinirsin. İman sahibinin ferahı yalnız Allah’la olur; başka­sı iman sahibini sevindiremez. Dünyada ferahlanacak bir şey varsa, sevin. Şayet dünyayı Hakk’ın tâatinde kullanıyorsan ve dünyalık sayesinde Hakk’a hizmet yolunu tutuyorsan sevin. Kulları, yaptık­ları tâatte iyiye yöneltebilirsen sevin. Gece gündüz korkuyu bırak­ma. Tâ sırrına ve kalbine, “Korkmayın, ben sizinleyim; işitiyorum ve görüyorum.” (Tâhâ, 20/46) müjdesi gelinceye kadar korkmayı bırakma. Bu kelâm, Harun ve Musa Peygamber’e Hak tarafından söylenmişti.

Sen o büyüklerden olamazsın; çünkü öğrenirsin, amel etmezsin. Şüphesiz bu hâlde o büyüklere vâris olman kabil değil. Veraset, an­cak bilgi ve amelle olur. İhlâsla gelişir. Haddini bil. Kısmetinde ol­mayan şeylere uzanma. Hakk’ın takdir ettiği şeylere uy. O şüphesiz, seni iyi şeylere ulaştırır ve başarı verir. Sana lütfünü yağdırır, omuzundan ağırlığı alır. Dünyada ve âhirette şefkatini eksik etmez.

İman sahibinin imanı kuvvet bulursa; artık ona, “İkan sahibi” denir. İkanı kuvvetli olursa ona, “Arif” denir. İrfanı sağlam olana, “Âlim” denir. İlmi son haddine varana, “Muhabbet ehli” derler.

Muhabbeti tam olan ise “Mahbûb” olur. Bu da sağlam olursa cana yakın ülfet ehli olur. Hak ona bu kere hikmet ve ilim sırlarına karşı anlayış verir. Zât âlemine geçme bilgisini, emir ve kader gizlilikleri­ni o kula belletir. Bu hâller, kulun kabiliyet ve istidadına göre tecel­li eder. Kalbin kuvvetine ve genişliğine göre bu hâller kula verilir. Bu hâlleri benliğinde bulan o kul, Hak’la kaim olur. Kalbi ile halk âle­minden ayrılır.

İlâhî bilginin ezelî sırrı, bir kula ezelden mukadder olan nasiple gelir. Bu nasip; yemek, içmek, giymek ve evlenmeye dair olabilir.

Hangi kul için gelmiş ise onu bulur. Bir nasibin gereği hangi kulda infaz edilecekse onu bulur. Başkasına gidemez. Nasip sahibi nerede olsa, Hak Teâlâ onu bulur. Bulamadığı takdirde, ilâhî bilginin hük­mü iptal olunur ve kıymeti kalmaz; bu da imkân harici bir şeydir.

Kulun kısmeti gelince, Hak tarafından verildiği için alır, yer. Yersiz varlığı yok olur. Ve yeni baştan dirilir. Manevî bir hayat dahi yaşasa, geçmişte hüküm veren bilginin gereği için diriltilir. İlâhî il­min icabına noksan gelmemesi için bu işler böyle yapılır. O kul irade ve arzularını kaybetmiş bir durumda ise, bir sibyana yedirilen lok­ma gibi yedirilir. Nasıl bir ana, hurma ezmesini yavrusuna yedirirse o kulun kısmeti de kendisine öyle yedirilir. Kısmetler iner, o iradesiz yemeğe devam eder. O kulun hâli, hasta adamın habersiz ilaç içip kuvvet aldığı gibidir. Nasibini yer, içer, kuvvet alır. Bu hâllerde iman sahibini ezelî ilim terbiye eder.

İş bu sıfatlar; iman, irfan, ikan sahibi olan ve Hakk’ın zâtına varan, iyilik ve kötülüğü almaya ve atmaya gücü yetmeyen bir kişi­nin sıfatıdır. O kişiyi rahmet eli çeker. Sağa ve sola o el çevirir… Daha açık tabirle, onu sadece lütuf coşturur ve her yanını ihata eder.

Eyvah! Hak irfanına sahip olmayanın heybetine… Ve O’nun rah­met eteğine yapışmayanların acıklı hâllerine…

Vah! Hak’la muamelesini kesen ve güya sırrı ile O’na bağlan­mak isteyen, O’nun rahmetine, iyiliğine güvenen zavallıya…

* * *

Ey cemaat! Allah Teâlâ doğruların terbiyesini uhdesine almış­tır… İlk devirlerinden son demlerine kadar onları terbiye eder. Her ne zaman onlara bir iyilik etmek dilerse, bir bela ile dener ve yakın­lığı zevkini ihsan eyler; sabırlı hâllerine bakınca zâtına daha çok ya­kın kılar. Bela onları kahretmez. Ve içinde boğmaz. Bela geçer, on­ların kalbi ise meleklerin kanadı üstünde uçar. Kalpleri eziyet diye bir şey duymaz.

Vah! Kalbini eziyete düşürenlere… Vah! Allah’ın dargınlığına çarpılanlara… Vah! İlâhî öfkenin pençesine düşenlere…

* * *

Ey evlat! Allah yolcularının çocuğu ol. Onların önünde hizmet­çi ol. Bu hâle devam edersen efendi olursun. Bir kimse, Allah ve O’­nun iyi kullarıiçin engin gönüllü olursa, Hak Teâlâ onu dünya ve âhirette yükseltir. Bayağı bir topluluğa hizmet eden, günün birinde onlara baş olur. Bu böyle olunca, sâlih kullara hizmet edenin hâli nasıl olur, düşün…

Allah’ım, dilimizden ve elimizden hayırları akıt. Bizleri lütuf ve yardımına erenlerden eyle… Âmin!

 Yukarı Çık

 

 

Fethu'r Rabbani

 

free web stats