57. MECLİS

Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 17 Ramazan 545, Milâdî 1150.

Evlatlar! Zerre miktar dahi olsa, sözlerimi tasdik ediniz. Siz evi­nizde ve mülkünüzde istediğiniz gibi hareket etmekte serbestsiniz. Sizden yalnız doğruluk ve ihlâs istiyorum. Bunun yararı sizedir. Sizi, sizin iyiliğiniz için istiyorum; benim için değil.

İç ve dış konuşmalarınızı bir kayda bağlayınız. Çünkü sizi daima gözeten melekler var. O melekler daima dışınızı murakabe eder. Hak ise içinizi…

Ey daireler ve köşkler yapan, ömrünü dünyayı tamirle geçiren adam! İyi niyete sahip olmadan hiçbir iş görme. Dünya binasını yapmanın temeli, iyi niyettir. Nefsinle, kötü arzunla yaptığın binadan hayır gelmez. Cahil kişi, binasını, kötü arzusu, tabiî isteği, nefsi, iyi olmayan alışkanlığı ile yapar; hikmete, ilâhi hükümlere, kazaya ve ilâhî fiil tecellisine uymaz. Bu yüzden iyi bir arkadaşa sahip ola­maz. Yaptığı evde de rahat edemez. Kendisi yorulur, yapar, başkaları oturur. Sonra, kıyamet olunca onu: “Bunu niçin yaptın, kime iyilik ettin, ettinse neye ettin?” diye iğneden ipliğe hesaba çekerler.

Razı olma yolunu ara. Hâl-i hazır kısmetinle yetin. Senin olma­yanı arama. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Allah Teâlâ’nın, kuluna dünyada en büyük cezası; kulun kendine has olmayanı aramasıdır.”

Yanıma geliyorsun; fakat hakkımda iyi düşüncen yok. Bu yüz­den sözlerimle felaha ermen kabil olmuyor.

Yazık sana, Müslüman olduğunu iddia edersin, hâlbuki Hakk’a karşı itirazların var. Ve Allah’ın iyi kullarına karşı duruyorsun; dolayısıyla davanda yalancısın.

İslâm demek, Allah’ın kaza ve kaderine teslim olmak ve O’nun fiil tecellisi önünde sessiz durmaktır. Ayrıca kitabın hüküm hududu­nu aşmamak ve Peygamberin (s.a.v) âdetlerine uymaktır. Peygambe­rimiz’e salât ve selâm olsun. Kitab’a ve Sünnet’e uyman sahih olduğu takdirde İslâm kelimesi sana yakışır.

Uzun emelli olmanın şomluğu odur ki: Seni Allah’a isyana ve O’nun emrine muhalif hareket etmeye iter. Ümitlerini her ne zaman kırarsan hayır gelir; ona yapış. Kurtuluş, felah istiyorsan, emelini kısalt ve hayrı görünce de yapış, bırakma.

Kader hangi şeyi getirirse onu almak, azına çoğuna bakmadan razı olmak iyidir. Ki, şeriatın da buna uygun şekilde bir emir vermiş olması elzemdir. İslâm dininin hoşnut olduğu bir işte, nefse, hayvanî arzulara, hevese ve şeytana yer yoktur. Bu sözle nefsin tamamen yok olacağını kast etmiyorum. Nefis ve diğer hayvanî arzular baki kalır. Ancak kula bu uğurda yardım gelir; nefsini ve diğer iyi olmayan duyguları yener. Çünkü içimizde peygamberlerden sonra masum olan kimse yoktur.

Hak Teâlâ’dan yardım gören kimsenin nefsi, hak isteklere uyar olur. Tabiat ateşi söner. Şeytanı hapse atılır, eline bir şey verilmez. Ve o kulu kandırmak için çevresinde gezemez.

Tevekkülün asıl mânası odur ki, sebeplere vukuf olmaya… Yâni işlerde sebebin sözü geçmeye… Tevhidin de hakikî manası odur ki, iyilik ve kötülükte Hakk’ın kudretinden gayri kimsenin sözü geç­meye…

Sen ki, nefis, boş arzu ve bir sürü yersiz âdetle dolusun; ne tevhidden haberin olur, ne de tevekkülden… Önce acılık, sonra tatlı… Kırılmak… Sonra cebir, sonra ölüm, daha sonra sonsuz hayat… Önce zillet, sonra izzet; önce fakirlik, sonra zenginlik… Tam bir yokluk, sonra icat… Şu hâlde sana bir şey yok. Ancak saydıklarımız bitince olagelen bu hâllere sabırla karşı koyarsan Hak’tan istediğin her di­lek yerine gelir. Aksi hâlde senin için bir şey olmaz.

Hangi şey ki, seni Hak’tan ayrı kılar, o senin için şomdur. İster­se namaz ve oruç nevinden olsun… Ancak farz ve sünnet bundan ha­riç… Farz olan orucu yerine getirdikten sonra, nafile olarak kalbin­de huzur olmadan, aç ve susuz kalarak oruç tutarsan, sana fayda sağlamaz. Hakk’ı daim kendine yakın bilmeden ve O’nunla hoş hâl bulmadan, O’nun sohbetinde kendini toparlamadan her işin boş olur: Perdelere, halka, nefsine ve harama köle olursun.

İrfan sahibi olmaya bak. Marifet âlemine geçen insan, Hakk’ın yakınlık bayrağı altında bulunur; ilmi ve sırrı, O’nun kaza ve kade­rinde deveran eyler. Güçsüz durumda kendi hareketi olmadan işleri çevrilir, hareketi olmadan hareket ettirilir. Kendi isteği olmadan sü­kûna erdirilir. Hulâsa o kul, haklarında: “Biz onları sağa ve sola çeviririz.” (el-Kehf, 18/18)

Buyrulan zümreye dâhil olur. O kullarda bir acizlik olunca, he­men hareket kudreti verilir. Hareket kudretle olur. Güçsüzlük anın­da teslim olmak ve sessiz durmak icap eder; Hakk’ın kudreti o za­man yetişir.

Varlığın varsa hareket edersin; yoksa sükûna gömülür bekler­sin. Beklemen de olmaz. Hükümde hareket vardır; bilgide ise sessiz­lik…

Nefsi, hevâyı, tabiatı, bütün halkı bırakırsan, özün sıhhat bulur.

Senin kârına ve zararına malik olmayan halka bağlanma. Rabb’inden başkası sana nasip veremez. Sonuna kadar O’nun hizmetinde kal. O’na itaat et. Yasaklarını sakın yapma, Hak’tan gayrisi kalmasın; böylelikle halkın en zengini hâline gelirsin. Ve herkesten aziz, Âdem Peygamber gibi olursun. Her şeye emir verilir, sana secde eder­ler. Bu, halkın ötesinde bir iştir. Avam halkın buna aklı ermez; bu iş onların aklının ötesindedir. Avamın aklı ermediği gibi havastan da çoğunun aklı ermez. Bu hâl Âdem’deki varlığın bir zerresi olup onun tüm varlığından bir parçadır.

Ey aklı az, her şeyi derinliğine düşün, anla, sonra al. Allah yol­cuları halka karıştı, öğrendi; sonra onlardan ayrıldı. Yanlış anlama; kalpleri ile ayrıldılar. Halkın ıslâhı için onlar halkla olur, dış yönle­rini halka verirler. İç âlemlerini ise Hakk’a hizmet için harcarlar. Onlar, hikmet icabı halkla yaşar, onlarla olur ve onlarla tevbe ederler; ama kalp âlemleri onlardan tamamen ayrıdır. O zâtların kalbi, halk­tan ve bütün eşyadan soyunmuştur. Zahirdeki meşgaleleri, hikmet­lerin hükmüdür. Her ne zaman giydikleri kirli olsa yıkarlar, temizler ve koku sürerler. Ve her ne zaman bir yerleri yırtık olsa, diker ve iliştirirler. Onlar halk arasında hoştur. Sanki düz ovada yükselen bir dağ… Kalpleri daima Yaratan ile… Kendilerini Hakk’ın kudret eli önüne serer, O’nun ilim deryasında yüzerler.

Allah’ım, gıdamız zikrin olsun. Zenginliğimiz ise yakınlığın. Âmin!

* * *

Sen ölü kalplisin; keza sohbetin, kalbi ölmüşlerle. Sana diriler, necib insanlar ve varlığını bir başka varlığa değiştirenler lazım.

Bir mezara benzersin; gittiğin kimseler de senin gibi… Ölüsün, senin gibi ölüye gidersin. Ayakların kötürüm, aynı şekilde bir kötürüm kişiye gidersin. Körsün, seni yola götüren de kör. Bu hâllerden kurtulmak için iman, ikan sahibi ve sâlih kimselerle ol. Onlardan ge­len acı söze dayan. Sözlerini tut, dediği ile amel et, iflah olursun. Bü­yüklerin sözünü dinle. İşlerini ona göre ayarla. Onlara saygı göster, saygı göstermekte kusurlu olma. Kurtuluş istersen yol budur.

Benim bir büyüğüm var. Hangi iş beni güç duruma soksa ve kal­bime bir şey gelse, onların yolunu bana anlatır, söz etmeme hacet bı­rakmaz. Bu hâl, ona karşı edepli ve saygılı olmamdan ileri geliyor.

Tasavvuf ehli cimri olmaz. Çünkü cimrilik yapması için elinde bir şeyi yoktur. Çünkü o, her şeyi bıraktığı iddiasındadır. Birine bir şey verse Hakk’ın rızası için verir; kendisi için değil. Onun kalbi, varlıklardan ve suretlerden temizlenmiştir. Tasavvuf ehlinin verdiği kendi malı olsa cimrilik eder. Hâlbuki o, bütün varını bir başkasına adamıştır. Kendisine ait olmayan şeyde nice cimrilik eder? Onun dostu da, düşmanı da olmaz; bu yüzden ne övenin sözüne sevinir, ne ­de sövene üzülür. Vermek, almak onun için bir mâna taşımaz; zarar ve kâr onun için önemli değildir. Hepsini Allah’tan bilir. Yaşamakla ferahlık duymadığı gibi ölümle de üzüntü çekmez. Ona göre ölmek Hakk’ı darıltmaktır, hayat ise onu hoşnut etmek manasını taşır. Halk arasına girdiği zaman sıkılır, çekinir, yalnız kaldığı zaman ferahlar ve Hak ülfetine geçer. Onun gıdası Hakk’ın zikri olup içkisi ise ülfet şarabıdır.

Şüphesiz o, dünya malı için cimrilik etmez. Çünkü onun yanında dünya malından çok üstün şeyler var; onlarla zengin olur.

“Rabb’imiz, bize dünyada iyilik ver; âhiret âleminde de ver. Ve bizi ateş azabından koru.” (el-Bakara, 2/201)

 Yukarı Çık

 

 

Fethu'r Rabbani

 

free web stats