60. MECLİS

Bu konuşma, salı günü öğlende yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 3 Recep 546, Milâdi 1151.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:

“İnsanın, İslâmiyet’ine dair iyilik alâmeti şudur ki: Dünya ve âhirette iyiliğini görmeyeceği işleri terk ede.”

Her kim ki, İslâmiyet’i cihetiyle güzelleşir, özüne yararı olan şey­lerle meşgul olur. Hiçbir faydası olmayan işleri bırakır. Lüzumsuz işlerle uğraşmak, battal ve heves düşkünlerinin işidir.

Mahrum odur ki, Hakk’ın emrine göre hareket etmeye ve hu hâ­linden de rıza isteye. Ayrıca, Hakk’ın yasakladığı şeyle de amel ede. Bu amel mahrum olmanın tâ kendisidir; ölüm buna derler; ilâhî dergâhtan tart budur.

Dünya ile uğraşıyorsan, iyi niyet sahibi olmalısın; iyi niyet bes­lemeden dünyaya sarılmak, felâketin tâ kendisidir. Bölük pörçük iş­lerle uğraşmak, işin kabulünü sağlamaz. Kalbin kirli olduğu hâlde dışının temiz olması fayda veremez. Dış yönünü Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in sünneti ile beze; kalbini de Kur’ân’a göre ayarla. Kalbi­ni kötü şeylerden esirge; tâ ki, duyguların esirgene.

Akıllı ol. Yaptığın iş, ölüme inanan ve onun geleceğini bilen kim­senin yapacağı şeyler değil. Hakk’a kavuşmayı bekleyen ve O’nunla muhasebeye oturmaya inanan, işlerin karşılıklı görüşüleceğini bekle­yen ve O’ndan korkan kimsenin işi değildir.

Sağlık sahibi bir kalp, tevhid, tevekkül ve yakin doludur. Onda başarı, ilim ve iman vardır. O sahih kalbe Hak yakınlığı verilir. Bu vergi ile halkın âciz, zayıf durumunu görür ve bilir. Ayrıca onları, ellerinde maddî şey bulunmayan fakir kişi görür. Bununla beraber en küçük yavruya bile kibirli ve gururlu olmaz. Ama Allah’a isyan eden kâfir ve münafıkla karşılaşırsa, aslan gibi pençeleşir. Bu işte yalnız Allah için gayret eder. Bu şahıslar, iman sahibinin gözünde birer et parçası hükmünü taşır. İman sahibi, sâlih müttakî kimseler önünde tevazu gösterir ve engin gönüllü olur. Verâ sahiplerine de tevazu gös­terir. Bu Hak yolcularını Hak Teâlâ anlatırken şöyle buyurur: “Onlar, aralarında merhamet ve şefkatle dolu olup küffar kar­şısında şiddetli ve kuvvetli olurlar.” (el-Feth, 48/29)

* * *

Ey bidat yoluna sapan, Allah’tan başka hiç kimse: “Ben Allah’ım” demeye güç yetiremez. Bu kelâm Rabb’imiz olan Allah Teâlâ’ya hastır. O, dilsizler gibi, kulların kelâmı gibi laf etmez; açıktan konuşur: “Muhakkak ben Allah’ım.” (Tâhâ, 20/14)

Derken, Musa Peygamber’e tekitli konuştu. Hak Teâlâ, Musa Peygamber’le olan konuşmasını şöyle anlattı: “Allah, Musa ile tam bir konuşma yaptı.” (en-Nisâ, 4/164)

Hak Teâlâ’nın işitilen ve anlaşılan kelâmı vardır. Allah Teâlâ Musa Peygamber’e şöyle hitapta bulundu: “Yâ Musa, muhakkak ben âlemlerin Rabbi Allah’ım.” (Tâhâ, 20/14) Bunun manası şöyledir: “Ben ne melek, ne cin, ne de insim; âlemlerin Rabb’iyim!” Bu kelâmla Firavun’un: “Ben sizin yüce Rabb’inizim” sözünü yalanlamış oldu. Ve onu, ulûhiyyet iddiasında boşa dü­şürdü: “Benden gayrisi ulûhiyyet iddiasında bulunamaz, çünkü Allah benim.” Her kim bu davaya kapılırsa yalancı olur; bu yalan davaya ne Firavun, ne de halktan biri yetkili olabilir.

O yüce kelâmın Musa Peygamber’e tecellisi aşağıda bir nebze an­latılacaktır.

* * *

Musa (a.s) Peygamber, karanlık gecenin ve doğum sancısı çe­ken hanımının üzüntüleri içinde idi. Bu sıkıntılar içinde Musa Pey­gamber’in iman kuvveti kendini belli etti. Hak Teâlâ ona bir nur gös­terdi, iman kuvveti icabı gördüğü nurun harika cezbesine kapıldı. Yanındakilere dedi ki: “Oturunuz, bir ateş seziyorum, ben bir nur gördüm. Onu kal­bim, sırrım, mana âlemim, özüm gördü. Hakkımda verilen ezelî hü­küm geldi. Hidayet yolum açıldı. Halktan bana bir gına geldi. Vela­yet ve hilafet geldi. Esası buldum, teferruat gitti. Esas mülke erdim, mülk sahibi olmaktan azat oldum. Artık Firavun’dan korkmuyorum, önce bende bulunan korku şimdi Firavun’a geçti.”

Bu sözlerden sonra nura doğru yürüdü. Onlar, artık arkada kal­mıştı. Aramadı, sormadı. İşte iman sahibi böyledir.

Hak Teâlâ, onu kendine yakın kılmıştı. Yakınlık kapısına davet etmişti. Bu hâli pek kestiremedi. Sağa, sola, öne ve arkaya bakmaya koyuldu. Bu bakışı kalpten oluyordu. Her ne kadar baktıysa da Hak’­tan gayri her yanın kapalı olduğunu gördü. Bu kere nefsini, hevâyı ve duygularını, alışmış olduğu şeyleri, ehlini, bulunduğu hâlin cüm­lesini karşısına aldı, konuştu:

“Ben Rabb’imin nurunu sever oldum. Ona gidiyorum. Benim için avdet nasip olursa gelirim.” dedi.

Dünyaya, içindekilere ve sebeplere, şehvet arzularına, bütün yaratılmışlara, sonradan olmuşa ve yapılmışa veda etti. Onları yapana koştu. Bunları yaparken ehlini, yavrusunu ve bütün sebepleri Hakk’a ısmarladı.

Bazı helâl olan şeyler vardır ki, uzak kalanlara saklı tutulur. Buğz ehli ondan uzak kalır, sevgi ehli onu bulur. O helâl şey, nadi­ren değil, ekseri saklı durur. Bu helâl dediğimiz iş Hakk’ın kelâm te­cellisine mazhar olmaktır.

Şu kalp sıhhat bulur, temiz olursa, her yerden Hakk’ın kelâmını işitir. Bir yönden değil, şeş (altı) cihetten görür, işitir. O kalp, her nebinin, rasûlün, sıddîkın ve velî kulların gayplerinden gelen kelâmı işitir. Kalp kelâm tecellisine erince, Hakk’a yakın olur. Bu yakınlık hayat verir, ölümü de, onlardan ayrılıkla başlar. Hoşnut olduğu şey, onunla münacat hâlidir. Hiçbir şeye susuzluğa, çıplak kalmaya, sonradan olan bazı şeylerin elden çıkmasına aldırış etmez.

Hakk’ı dileyen kimsenin hoşnut olması tâatle hasıl olur. İrfan sahibi ve Hak tarafından arzulanan kimsenin sevdiği ise Hak yakın­lığıdır. Ey yapmacık işlerle yetinen, anlattığımız işler, içinde bulun­duğun şeylerle olmaz. Bu iş nefsin, hevânın, tabiatın varlığı, gece namazı ve gündüz orucu ile bulunmaz. Halka gösteriş ve cehaletle tutulan oruç fayda vermez; böyle yapılan işlerin yararı bulunmaz.

Yazık oluyor sana; kurtulmak istiyorsan ihlâs sahibi ol. Kuru ekmek yemek ve kaba libasla işler elde edilmez. Doğru ol, erersin. Hakk’ın yakın olursun. Himmetini yüce tut, yükselirsin. Teslim ol ki selâmet bulasın. Uyar ol, sana da uyulur. Razı ol, senden de razı olur­lar. Süratle yerinden kalk. ötesini Hak Teâlâ senin için bitirir.

Allah’ım, dünya ve âhiret işlerimizi sen idare et. Bizi, ne nefsi­mize, ne de halktan birine bırak.

* * *

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, bir kudsî hadîsi şöyle anlatır: “Hak Teâlâ Cibril’e hitaben şöyle der: Yâ Cibril, falanı ayılt, falan da uyusun.”

Bu kudsî hadîs iki şekilde tefsir edilir:

“Hakkında ayıltma emri verilen, sevgi ehlidir; uyutulması iste­nen ise, sevilmiştir.

Şu adam muhabbetimi iddia eder, onu ayılt. Onunla münakaşa etmek dilerim; tâ ki, Benden gayrisi onun gözünde kalmasın. Onu kaldır; tâ ki, iddia ettiği şeylerin şahitlerini getirsin. Ve sevgi babın­da hakikati bulsun.

Öbürünü uyut. O yolumda hayli yorgunluk çekti. Zâtımdan gay­rinin varlığı onda vücut bulmadı. Sevgisi uğrumda oldu. Dâva ve şa­hidini kazandı. Ahdimi yerine getirdi. Şimdi sıra Bende. Ona yaptığım vaadi yerine getireceğim. O Benim misafirimdir. Misafirden hiz­met talep edilmez; yorucu işlere sokulmaz. Onu lütuf köşemde uyu­tacağım. Fazilet soframda oturtacağım. Yakınlık işimi ona verece­ğim. Zâtımdan gayri her şeyi ondan yok edeceğim. Onun sevgisi tam­dır. Sevgi işini ikmal eden için, zorluk kalkar.” Bir başka mâna daha:

“Onun sesini sevmiyorum; uyut ki, sesini işitmeyeyim. Öbürünün sesini duymak istiyorum, onu da ayılt.”

Seven kimsenin, Hak tarafından da sevilmesi için kalbini Mev­lâ’dan gayri her şeyden arî tutması gerekir. Seven kimse, iman, te­vekkül, tevhid ve ikan bakımından kemale ererse mahbûb olur. Güç­lük gider, rahatlık gelir. En güç iş, Hak tarafından sevilmiş olmakta, O’nun sevgisi kazanıldıktan sonra her şey kolay olur.

Meselâ, bir kimse düşünelim, gece gündüz yol kat eder. Sebebi, bir şahsın sevgisidir. Yolda bin türlü korkulu dakikalar geçirir, ye­meye ve içmeye önem vermez, tâ, o şahın kapısına varıncaya kadar böyle devam eder. Şahın bu gelişten haberi olunca, hizmetçilerini ona karşı çıkarır, ağırlatır. Özel bineklere bindirirler. Sonra hamama gö­türür, temizler, güzel elbise giydirir, koku sürerler. Daha sonra şahın huzuruna çıkarırlar. Şah da onu karşısına alır, hâlini hatırını sorar. Mülkünde olan en güzel nimetleri ona verir. Ve onun mahbûbu olur. O seven kişi, bu güzel hâli bulup şahın sevgilisi olduktan sonra yor­gunluk, korku duyar ve geldiği yere dönmek diler mi? Nasıl dilesin, dilemez. Çünkü orada yerli oldu. Hayatı emniyet altına alındı. İşbu misal bir kalbedir. Kalp, Hakk’a vasıl olduktan sonra Hak yakınlı­ğından bir yer alır, Hakk’a münacat eder. O’nun yanında emin olur. O’nu bırakıp başkasına gitmeyi artık istemez.

Kalbin bu makama çıkması için farzları eda etmesi gerek. Ha­ram ve şehevî şeyleri yapmaması icap eder. Mubah ve helâl olan kıs­mı ise, varlıkla, şehvetle, hevâ ile almaması gerekir. Bu hâle ermek için şifa veren verâ hâlini bulmak, tam bir yeterlik duygusuna sahip olmak lazım olur. Zühd ve verâ, bu yolda önce yapılması gere­ken küçük işler sayılır. Büyüklerine gelince, onlar da, Hakk’ın zâtın­dan gayri şeyleri bırakmak ve nefse, boş arzulara ve şeytana muha­lif olmaktır. Baştan sona nefsin halk denen nesneden temiz olması da birinci derecede gelir. Sonra, övülmek, kötülenmek, verilmek, alın­mak gibi şeyler o kul için eşit olmalıdır.

Bu yol için bir iki cümle daha söylenir ki, onları da şöyle anlat­mak mümkün olur: Bir işin evveli şehadet getirmek, sonrası da se­vilmeyi ve kovulmayı bir görmektir. Bu hâlde kalmak kalbin sağ olmasına bağlıdır. Bir kimsenin kalp âlemi sıhhat bulur, Yaratan’ı ile birleşirse, onun için kovulmakla, kabul olunmak aynı mana taşır.

Övülmek, kötülenmek bir olur. Hastalık ve afiyet aynı olur. Zengin­likle fakirlik fark taşımaz. Dünyanın gelmesi veya gitmesi eşit olur.

Anlattığımız hâller bir kimsede tam olursa, nefsi yok olur. Ta­biat ateşi söner. Şeytanı, önünde boynu bükük olur. O sarih kalp için dünya ve onun sahipleri küçük görülür ve âhiret büyür. Sonra, esas nura kavuşur, ikisini de bırakır. Mevlâ’ya döner. O sahih kalp için halk arasından Hakk’a vardıran bir yol açılır. Hakk’a oradan yol alır. Sağ, sol onun için ayan olur, yollar o kalp için temizlenir. Her zararlı şey, o iman sahibinin doğruluk ateşinde yanmaktan kaçar ve özün­le mevcut heybetten korkar.

Bu hâle eren için Hak kapısından çevirecek ve yoldan alıkoyacak kimse olamaz. Bu hâli benliğinde bulunduran kimsenin savaş erleri, zaferden geri edilemez. Ordusu hezimete uğratılamaz. Kuşu susturulamaz. Tevhid kılıcı için bir hudut çizilemez. İhlâs adımları yürümek­le yorulmaz. Hiçbir iş ona güç gelmez. Hiçbir kapı, önünde kapalı durmaz; açılınca da kapanmaz. Önünde kapılar uçar, kilitler açılır, yönler fethedilir. O, Hak Teâlâ’nın huzuruna varıncaya kadar, kimse durdurmaya güç yetiremez. Bu hâl, Hak tarafından ona bir lütuf olur. Bu lütfu bulduktan sonra onun köşesinde uyur. Hak ona fazlın­dan yedirir; ülfet hâlinden içirir. Bunları bulduktan sonra beşer kal­binin hatırlamadığını bulur. Kulakların işitmediğini duyar. Gözle­rin görmediğini görür.

Hak Teâlâ’nın fazlını, keremini bulduktan sonra, o büyük in­san halk arasına yine katılır. Sebebi; onlara hidayet yolunu göster­mesi ve mülk sahibi kılması… Çünkü o kul, sonsuz manevî bir mülke sahiptir. Elinde bulunan cümle şeyi bütünü ile halka dağıtır. Bu öyle bir kuldur ki, Hakk’a vasıl olmuş, onu görmüş ve masivâ denen Hakk’ın zâtından gayri şeyleri bilmiştir. Artık işi, yâni yeni vazifesi, halkla uğraşmaktır. Onlarla uğraşır, düzeltmek için başlarına vu­rur. Halka önderdir. Hakk’ın kapısını gösteren bir elçidir. Bu zâta melekût âleminde “Azîm” ismi verilir. Bütün yaratılmışlar, onun kalp ayağı altında durur. Ve ondan gölgelenir.

Bu hâlleri işitip heyecana kapılma. Sen, bir iddiacısın. Sana ait olmayan ve yanında bulunmayan şey için iddia peşindesin. Nefsin seni istilâ etmiş. Halk, dünya hep birden kalbini sarmış. Dünya ile halk, sana göre Allah’tan -hâşâ- daha büyük… Sen, Allah yolcula­rına karşı haddini aştın ve onların sayısına katılamadın. İşaret etti­ğim şeylere ermek dilersen bütün fâni şeylerden kalbini temizleme­ye bak. Emirlere imtisal et. Yasakları yapma. Kaderin getirdiği şey­lere sabırla bak. Dünyalık işleri kalbinden at. Bunları yaptıktan son­ra bana gel. Bu hâlden sonra seninle konuşabilirim ve sonrasını an­latırım. Buna erebilirsen, her arzun yerine gelir. Bu hâli taşımadan laf etmek, ancak hezeyan olabilir.

Yazık, elinden bir lokma çıksa, bir tane kaybetsen yahut bir olacak işin olmasa kıyameti koparırsın. Allah’a kızarsın. Hırsını, evinde duran zavallı zevceni dövmekle, yavruna vurmakla çıkarmak istersin. Dinine söversin. Peygamber’e küfredersin. Eğer ayık kimselerden, akıllı ve Hakk’ı murakabe eden kimselerden olsaydın, Allah’ın huzurunda olduğunu bilir, sükûtu tercih eder, O’nun fiil tecellisini görür, olan işlerin cümlesini kendine birer nimet kabul ederdin.

Eğer niza çıkarmadan dursaydın, şükür yolunu tutsaydın, küfür yolunu tutmayıp razı olsaydın. O’na darlık göstermeden sessizce dursaydın ve şikâyet etmeseydin, sana şöyle denirdi: “Allah kuluna kâfi değil mi?” (ez-Zümer, 39/36)

* * *

Ey aceleci, sabırlı ol, nasibim rahat ve kolay alır yersin. Sen Al­lah’a karşı irfan sahibi değilsin. Eğer O’na karşı irfan sahibi olsay­dın, hiç kimseye şikâyet etmezdin. O’nu gayrıya kesme arzusu duy­mazdın, O’nun önünde sessiz durur ve bir şey istemezdin. O’na ısrar­la dua etmezdin. Sana daha çok uyan hâlini alır, onunla sabır yolu­na girerdin.

Akıllı ol. Yapılan her işte tezkiye edilmeye ihtiyacın var. Olage­len hemen bütün işlerde tecrübe edilirsin. Nice işler ettiğine bakılır. Ettiğin ahde vefalı olup olmadığın denenir. O’nun daima sana baktığını ve hâlini bildiğini neden bilmez oluyorsun?

Öğrenmedin mi, keşkülünü omuzlayıp şahın evine giren: “Şunu da ver, bunu da ver.” derse derhal kapı dışarı edilir. Her­hangi bir istek sahibi, kötü hırsla arzularını tatmine çalışmamalı.
Gerçi: “Her ihtiyaç taleple görülür.” derler ama buna hırs karışmamalı.

İman sahibinin kalbinde hırs, saldırma ve boş talep olursa iman kemale ermez. İman sahibi, yalnız Allah’tan korkmalı ve yalnız O’ndan talep etmeli; aksi olursa iman sahibinin imanı kemale ermez. Böyle olmak, derin bir düşünce sahibi olmak ister. Peygamberlerin ve sâlih kulların hâline derinden derine bakmak lâzım, Hak Teâlâ, onları düşmanın elinden nasıl aldı ve işlerinde nasıl kurtuluş yolla­rını gösterdi? Bunları hep düşünmek gerek…

Doğru düşünce ile tevekkül hâsıl olur ve dünya kalbe girmez. Cinler unutulur. İnsanlar düşünülmez ve bütün halk fena bulur ve Hak anılır. Böyle olan bir kalbin sahibi, yaratılan yalnız kendisiymiş gibi kalır. Sanır ki, emirler yalnız kendisine… Sanır ki, yasaklar yal­nız kendisine… Halkın hiçbirine değil… Sanır ki, bütün nimetler üze­rine yağıyor; halka bir şey gelmiyor. Ve öyle bilir ki, bütün teklifler ve zor işler omzunda. Teklif dağlarına bakar, her cinsi ile görür; teklif sahibinden bir risale olarak kabul eder; hepsini yüklenir. Bu güçlüğe tahammül etmesinin sebebi, kullukta ve tâatte hakikate ermek içindir. Cümle halkın işini yüklenir; Hak Teâlâ da ona ait iş­leri üzerine alır. Kullara tabip olur; Hak Teâlâ da onun tabibi. Hakk’ın kapıcısı olur. Hak ile kullar arasında elçilik vazifesi yapma­ya başlar. Güneş olur, halka ışık salar. Yollarına o ışıkla devam eder­ler. Halkın yemeği, içmeği olur; ondan bir lâhza ayrı olmazlar. Elinde ne varsa halkın iyiliğine harcar; nefsini unutur. Sanır ki, nefis yok, nevası kalmamış, tabiî arzuları da ölmüş. Yemesini, içmesini, giyme­sini bile unutur. Kendi özünü bir yana atar, Hakk’ın yarattığı kul­ları düşünür, onların iyi olmasını diler. Halktan iyilik ummak aklına bile gelmez; hele böyle şeyi kalbine sokmak, asla… Bu mevzuda Yaratan’ı ile kalır. Hak Teâlâ nasıl kulların iyiliğini diliyorsa, o da aynısını ister.

Özünü, Hak Teâlâ’nın kaza ve kaderine teslim eder. Bütün var­lığını Hakk’a ısmarlar ve her şeyini O’nun dilediği yere bırakır.

İşbu anlatılan vasıflar, halkı Hakk’a celb makamında durmayı dileyen kimsenin vasıflarıdır.

Sen hevese kapılmışsın. Allah’a, peygamberlerine ve sâlih kulla­rına karşı cahilsin, Zâhidlik iddia edersin; ama herkesten çok arzu sahibisin. Zühd hâlin kötürüm olmuş, ayakları yok. Bütün arzun dünyaya… Halka… Yaratan için hiç bir arzun yok… Hiç bir talebin kalmamış.

Bana yakın ol. Önümde durmak sana uzak değil. Yaklaş. Hüsn-ü zan ve edep getir ki, sana Rabb’in yolunda delil olayım; O’na vardı­ran yolu anlatayım.

Kibir libâsını üzerinden çıkar, tevazu elbisesini giy. Engin gö­nüllü ol ki, izzet sahibi olasın. Tevazu göster ki, yükselesin. İçinde bulunduğun ve üstüne aldığın bütün hâller, hevesten ibaret. Hak Teâlâ onlara bakmaz. Anlatılan işler, yalnız kalıbın yaptığı şeylerle elde edilmez. Onlara biraz da kalbin karışması gerek… Evvelâ kalp, sonra kalıp…

Peygamberimiz, kalbini şöyle işaret eder: “Zühd burada, takva burada, ihlâs burada.”

Her kim ki, felah ister, büyük zâtların ayağı altına toprak olsun. Onların sıfatı nelerdir, anlatalım: Büyük zâtlar, dünyayı ve cümle yaratılmışı bırakmıştır. O zâtlar, Arş altından yerin dibine kadar dünyalık işleri ve halkı bırakmış­lardır; hepsine veda etmişlerdir.

Onlar eşyayı öyle bırakmış ve öyle veda etmiştir ki, bir daha dönmemek ve bir daha almamak şartı ile… Onlar halkı ve nefsi bırak­tılar, Yaratan’ları ile var oldular… Bütün hâlleri, Yaratan ile oldu.

Her kim ki, nefsi ve mevhum varlığı ile Hak sevgisi ister, boş arzu ve hezeyan içindedir. Zâhid geçinenlerin ve ibadet iddiasında olanların çoğu, halka kulluk eder ve onları Hakk’a ortak koşar.

* * *

Sebepler üzerinde konuşup onları Hakk’a ortak etmeyiniz. Hak Teâlâ size darılır. Çünkü sebeplerin Yaratıcısı O’dur. Sebepler üzerin­deki tasarruf O’na aittir.

Allah’ın Kitabı’na uyanların ve Peygamber’e tâbi olanların itika­dı odur ki: Kılıçta kesme kuvveti yoktur; ondaki kesici kuvvet Hakk’a aittir. Ateşte yakıcılık yoktur; onda yakan kuvvet, Hakk’ındır. Ye­nen yemek, gıda olmak vasfını haiz değil; onu Allah gıda yapar. Su aslında kandırıcı değildir; o kuvveti Allah verir. İşte bütün zahirdeki sebepler böyle… Cinsleri her ne kadar ayrı da olsa, hepsinde Allah tasarruf eder. Bütün sebepler birer âlettir; Hak, onlarla dilediği işi yapar.

Hâl böyle iken ve bütün işlerde fail O olunca neden O’na dönmez­siniz? Neden bütün işlerinizi O’na havale etmez, muhtaç olduğunu­zu O’ndan dilemezsiniz? Ve neden tevhid âlemini hâllerinize yerleş­tirmezsiniz. Onun bütün işleri aşikârdır. Gizli tarafı yoktur. Her akıl sahibi bunu bilir, anlar.

O ki, kuldur, sahibi asa ile onu döver. O ki, hürdür, ona bir işa­ret yeter.

O’na itaat ediniz. O, sizden itaat edeni aziz kılar. İsyankâr ol­mayınız. O, isyan edeni zelil eder. Yardım da, rüsva etmek de O’nun elinde… Dilediğine yardım eder, aziz olur. Dilediğini rüsva eder, o da zelil olur. Dilediğine ilim verir, aziz olur. Dilediğini cahil kılar, o da zelil olur. Dilediğini zâtına yakın kılar, aziz olur. Dilediğini zâtın­dan uzak eder, o da zelil olur.

 Yukarı Çık

 

 

Fethu'r Rabbani

 

free web stats