61. MECLİS

Bu konuşma, medresede yapıldı.

Ko­nuşma tarihi: Hicrî, 20 Recep 546, Milâdî 1151.

Geylânî Hazretlerine biri, hatıradan sordu. O da: “Hatıraların neler olduğunu sana ne anlattı?” diyerek devam etti:

Sana gelen hatıralar, şeytandan, tabiattan ve boş arzular­dan. Hangi şeyin lüzumuna inanırsan ona gayret sarf edersin. Dolayısıyla hatıraların, uğruna gayret sarf ettiğin şeylerden ibaret kalır. Hakk’a dair hatıralar, sivâdan -Hakk’ın gayrından- hâli olan kalbe gelir; işlerini orada görür. Nasıl ki, Yusuf Peygamber’in ağzından şöy­le buyrulur: “Biz metanınızı kimde bulursak ancak onu alırız.” (Yûsuf, 12/79)

Bunun gibi o temiz kalp kimde olursa Hakk’a dair hatıra onu sarar. Hakk’ın fikri, zikri sende olursa kalbin Hak yakınlığı ile dolar ve şeytanî arzu, heves kaçar gider. Dünyalık şeyler de sende kalmaz.

Her şeyin kendine göre hatıraları, düşünceleri var. Dünyanınki ayrıdır. Âhiretin de kendine has düşündürücü şeyleri var. Malın, mülkün, nefsin ve kalbin de hatıraları var. Hak Teâlâ’nın hatırası hepsinden üstündür. Ey candan Hakk’a talip olan, bütün hatıraları atıp Hak hatırası ile kalmaya muhtaçsın.

Nefsin verdiği kötü düşünceden, boş arzulardan, vehimlerden, şeytan tarafından gelen iğvadan, dünya ve âhiret işlerine ait bazı ev­hamdan halâs bulursan, meleklere has bir hatıraya kavuşursun. Sonra bu da geçer, Hakk’ın hatırası seni sarar. Bu hâl, son olur ve işin neticesi sayılır.

Kalbin sıhhat bulunca, gönlüne düşen hatıranın yanına dur ve sor: “Sen nesin, kimden geliyorsun?” de.

Ben şu ve şuyum; Hak’tan geldim, doğru bir hatırayım, diye­cek. Daha sonra şöyle diyecek: ”Ben Hak’tan gelen bir öğütçüyüm. Aziz ve Celil olan Hak Teâlâ seni seviyor, ben de O’nu seviyorum. Ben Hak’tan gelen sefirim ve peygamberliğin manevî hâlinden senin için aziz bir duyguyum.”

Ey evlat! Kendini ilâhî marifete arz et, çünkü bütün hayrın te­meli ondandır. Marifet âlemine geçmek dilersen tâat ehli ol; o sana marifet hâlini verir. Bu mevzuu teyit için Peygamber (s.a.v) Efendi­miz’in şu hadîs-i şerifini zikredelim: “Kul Yaratan’ına tâat kılarsa, Hak Teâlâ ona karşılık marife­tini ihsan eder. Kul tâati bıraktığı zaman, Hak Teâlâ o hâli geri al­maz, kalpte bırakır. Kıyamet günü oldukça tâatsiz kula şöyle der: Seni marifet hâli ile kullar arasından ayırdım, birçok ihsanda bulundum. Bu hâlleri sen de bildin. Bilginin gereğini niçin yerine ge­tirmedin?”

* * *

Ey evlat! Nifakınla, fasih konuşmanla, dilden gelen güzel sözler­le, yüzün sararması ile olmaz. Ve bu hâl, yamalı libâsın başa çekil­mesi, omuzların birleştirilmesi ve bel bükmekle elde edilmez. Bu gibi şeylerle, anlattığımızı alacağını sanıyorsan aldanıyorsun. Böyle bir zanla yaptığın işlerin nefisten, şeytandan, halkı Hakk’a ortak koş­mandan ve onlardan dünyalık beklemenden, geldiğini bilesin.

Nefsini tahkir et. İç âlemine dair oları işleri gizli tut. “Rabb’inin nimetini anlat!” deninceye kadar gizlilik hâline devam et.

İbn-i Şem’un, elinden manevî bir keramet zuhur ettiği zaman: “Bu şeytanî bir duygudur.” derdi. Tâ ki, ona Hak tarafından: “Sen kimsin, baban kim? Hepsi bizim, üzerindeki nimetleri
anlat.” deninceye kadar o manevî hâline sahip çıkmaz, gizlemeye ça­lışırdı.

Musa (a.s) bazı münacatında Hak Teâlâ’dan talep etti: “Yâ Rabbi, bana bir tavsiyede bulun.” Buna karşılık şu cevabı aldı: “Sana, Beni ve Beni talep etmeyi tavsiye ederim.” Musa (a.s) Peygamber talebini dört defa tekrarladı, hepsinde aynı cevabı aldı. Ona, ne dünyayı arama emredildi, ne de âhiret tav­siye edildi. Bunun mânası şuydu: “Sana tâatimi tavsiye ederim. Bana isyan etmemeni isterim. Yakınlığımı aramanı arzu ederim. Beni tevhid etmeyi, gereği ile ameli dilerim; bilhassa Zât’ımdan gayri her şeyden uzak durman ge­rektiğini bildiririm.”

Bir kalp ki, sıhhat bulur ve irfan sahibi olur, o, Hakk’ın Zât’ından başka her şeyi bırakır. O’nunla ünsiyet eder… İstirahatını ancak Hak’la bulur.

Allah’ım, şahit ol, kulların ıslâhı için vaazlarıma aralıksız de­vam ederim.

* * *

Bilesiniz ki, içinde bulunduğum hâl, beni gurura kaptıramaz. Ben, o hâli bilmiyorum bile… Az değişik olarak siz, ondan nasıl yaya iseniz, ben de ondan ayrı dururum. Mâna ve sır âlemi cihetiyle hâlim böyle. Hakk’ın tasarrufu beni sararsa, bende bana has ne kalır; hepsi O’nun.

Ey mabetlerde ve gizli yerlerde ibadete dalanlar, geliniz, bir harf dahi olsa sözlerimden tadınız. Benimle bir gün veya bir hafta arka­daş olursanız yıllarca faydasını bulacağınız şeyi öğreneceğinizden eminim.

Sizlere yazık oluyor; çoğunuz heves içinde… Hevesle dolusunuz. Bulunduğunuz ibadethanenizde halka kulluk edersiniz. Bu yüce hâl­ler, gizli yerlerde cehaletle kalmakla elde edilemez ki…

Yazık oluyor sana, bu hâlden kurtulmak için yürü. Bu yürüyü­şünde, ilmi, ilim sahiplerini ve ilmi ile âmil olanları ara. O kadar ara ki, aranmadık yer kalmasın. Yorulasın ve oturasın… Dizlerinde ta­kat kalmasın. Yorulduğun o dem otur, sırrınla yürü, sonra kalbinle, mâna âleminle yürü. Bu yürüyüşle yine önceki gibi güçten düştüğün dem, Hak yakınlığı seni bulur.

Bu yolda kalp adımlarının kuvveti kesildiği, tümden kuvvetin gittiği an, yakınlık bulunmuş demektir. Zaten yakınlığın alâmeti, gücün, kuvvetin gitmesidir. Bu hâlinde, sana gereken teslimdir. Tes­lim ol; onun önünde seril. Düşünme öteyi. O dilerse yeryüzünde sana bina inşa eder ve dilerse bir harabe yerde oturursun. Dilerse mamur bölgelerde sana yer ayırtır; dünya, âhiret, insan, cin, melek ve bütün ruhlar âlemi de hizmetine koşar.

Bir kul için Hak yakınlığı doğru olursa ona velayet hâli gelir ve şaha nâib olma hâli nasip olur. Hazinelerde saklı cümle eşya ona gös­terilir. Yer, semâ ve onlarda yaşayan cümle halk ona şefaatçi olur. Çünkü o, mülkün sahibidir ve iç âlemi paktır. Sırrı temiz, kalbi nur­ludur.

Çalış. Çalış ki, İslâm ve iman yanında emanet durmaya. Emanet iman taşımadığın belli olursa, namazından hâsıl olacak nur artar. Orucun bereketini bulursun ve Hak’tan çekinme duygun arttığı için uyanık olursun, hatalı işlere kolay yakın olmazsın.

İşte bundandır ki, Allah yolcuları, yüzlerini çevirmeden yırtıcı ve zehirli yaratıklara karıştı, vahşi hayvanlar arasına çekinmeden daldı, yer bitkilerine büründü ve onlara katıldı. Onlar, gün ışığını geceye alâmet saydı. Ay ve yıldızlar, onlara lâmba, gece karanlığı gün oldu.

Boş lafları bırakınız. Dedikodu ile uğraşmayınız. Malınızı boş ye­re harcamayınız.

Ortada mücbir sebep olmadan konuşmayınız. Yakınlarınız, dos­tunuz ve tanıştığınız kimselerle fazla oturmayınız. Sebepsiz yere on­larla olmak bir hevesten ibarettir. Lüzum hâsıl olmadan onlarla ol­mak yalan söyletir ve gıybet ettirir size. İki kişi birleşince hatanın ve gıybetin şartı tamam olur ve iş başlar. Ama yalnız hâlinde bu olmaz. İnsan, yalnız başına kimseyi çekiştiremez, gıybet edemez.

Zaruret olmadan evinizden çıkmayınız. Her biriniz, kendinin ve evinin zarurî ihtiyacını gidermek için çarşıya, pazara çıksın.

Çalış, çalış ki, söze ilk başlayan sen olmayasın. Sözün cevaptan ibaret olsun. Herhangi bir şey sorulduğu zaman sana ve sorana fay­dası varsa cevap ver, aksi hâlde verme.

Allah yolcuları, Yaratan’dan korkarlar. Bütün hâllerde çekin­dikleri şey yapacakları bir hata yüzünden, Hak Teâlâ’nın dargınlığı­na uğramaktır. Onlar, ellerine geçen her şeyi dağıtırlar, kalpleri uçar. İmanlarının bir emanet gibi durması, onları çok korkutur; bu yüzden bütün gayretlerini onun yerleşmesi için harcarlar. O yolcuların hep­si Hak Teâlâ’nın tam yakınlığını bulmuş sanmayınız; onların da için­de ayırmalar olur. Hakk’ın nimetini tam olarak belki binde biri an­cak alabilir. Ve Hak yakınlığına kalplerini dâhil edenler bazı fertler­dir. Pek az kısmı, ilâhî yakınlığa geçmek izni alabilir. O makama gi­ren için artık korku yok sayılır. Onlara Hak sahip olur, ülkelere şah kılar. Onlar velî kul olur. Onların her biri peygamberlere bedel ve hal­kın gözbebeği sayılır.

Hak Teâlâ, o büyük insanları kulların büyüğü, sultanı eyler. Yer­yüzünde bir nâib olarak bırakır. Ve Zât’ına halife kılar. Bu büyüklük, önce seçilen sevgili kullar arasından birkaçına nasip olur. O nasibi alınca, seçmenin seçmesi olurlar. Hak Teâlâ bilgi hazinesinden onla­ra ilim ihsan eder, hikmetiyle konuşturur. Keremi, kerameti ve ver­diği kuvvetle onları konuşturur. Leh ve aleyhlerine olan cümle şeyi onlara öğretir. İman ayağını onların kalbine yerleştirir. İman başla­rına marifet tacını kondurur. Kader onlara hizmet eder. İns, cin ve melekler, onlara kıyam durur. Bütün vukuat önlerine serilir. Her hâ­dise, sırlarına ve kalplerine geçer.

Onların her biri, nefsine hâkimdir. Ve nefsi ülkesine şahtır. On­ların her biri özel tahtına oturur, memleketin idaresine el atar, as­kerlerini yeryüzüne yayar. Bu sayede halkın ıslâhını temin etmeye çalışır. Ve iblisin işlerini bozmaya bakar.

* * *

Ey cemaat! Allah yolcularının izine uyunuz. Bütün kastınız, yemek, içmek, giymek olmasın. Dünyalık toplamaya koşmayınız. On­lar, bu gibi bayağı işlere önem vermezler. Onların bütün gayesi Al­lah’a kul olabilmektir. Onlar âdet olan birçok şeyi bırakır.

Hakk’ın kapısını arayınız; bulunca orada otağınızı kurunuz. Bu yolda bazı tecrübe yollu belalar gelince kaçmayınız. Hak, sizi onlarla gafletten uyandırmak ister. O’nun, bela, âfet, açlık ve çeşitli hastalık­lar göndermesindeki hikmet, sizi Zât’ından ayırmamak ve gaflet çu­kuruna düşürmemektir.

Yeryüzünde, Hakk’ın arzusunu bilmeden gafil gezen kimselerden olmayasınız. Onlardan Hak Teâlâ ne ister; bunu hiçbiri bilmez.

Hakk’a ibadet yoluna önce giriniz, sonra o yolda ihlâs sahibi olmaya bakınız. Hakk’ın ne buyurduğunu duymadınız mı? O hâlde dinleyiniz: “İnsanları ve cin tayfasını ancak bana kulluk edeler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 51/56)

Artık bu gerçek hepinizce malum, o hâlde neden kulluğu terk edersiniz? O’nun yolunda niçin böbürlenirsiniz?

Her kim ki Yaratan’ına kulluk etmez; o, hilkat sahibini bilmiyor demektir. Hak ve hakikat üzere olanlar, yaratılışlarındaki hikmetleri bilirler, ibadet için yaratılmış olduklarını anlamışlar. Onlar ölür, sonra dirilirler. Herhâlde onlar kullukta tahakkuk etmişlerdir.

* * *

Ey evlat! Sonra iç âleme ait işler başlar. İç âlem Hakk’a vasıl olmadıktan sonra açılmaz. O’nun kapısına vasıl olmayınca manevi bir hâl beklemek yersiz temenniden ibaret kalır. Bu yolda tek olanların yani seçilmişlerin ve tevbe yolu ile Hakk’a bağlı olanların yeri O’nun kapısıdır.

Hakk’ın kapısına varır, iyi edeple orayı beklersen, boynunu eğer O’ndan gelecek emre intizar edersen, O’nun yüce kapısı kalp yüzüne açılır. Ve cezbe işlerini elinde tutan kalbine bir kıvılcım atar. Kalpleri zatına yaklaştıran senin kalbini de yaklaştırır. O âlemlerin hoşluğunda uyutmaya güçlü olan sana da atlı uykular verir. Kalpleri süsleyen O olduğu için kalbini süsler, kalp gözüne sürmeler çeker ve tatlılık ihsan eyler. Ve ferah emniyet konuşma duyguları verir. Çünkü bunları vermek O’nun elindedir.

Ey gafiller, siz neredesiniz. İşaret ettiğim şeye sizin kalbiniz ne kadar uzak duruyor? İşi kolay sanmaktasınız. Yapmacık hareket, zorlama ve nifakla elde edilir kanaatindesiniz. Hâlbuki öyle değil.

Bu anlatılan hâlin elde edilmesi için kader çekici altında sabra ve doğruluğa ihtiyaç vardır.

Kendini bir dene. Hâline bak. Hakk’a muhtaç olmadığını sanan sıhhatli ve O’na isyan eden biri olsan da sonradan tevbe edip hatalara nadim olsan istediğin hemen verilmez. Hakk’ı aramak kastı ile sahralara düşsen yine O’nu elde edeceğini sanma. Bu hâllerinde sana tecrübeler gelir. Bela ve afetler her yanını sarar. Bunlara da dayanmak kolay değil. Allah’ın kolay ettiğine kolaydır. Tecrübe edildiğin zaman nefsin içinde bulunduğu dünyalık şeylerin hiçbirini talep etmemelisin. Ancak böyle olursa bir şeyler elde etmen kabil olur. İmtihan günlerinde nefsin hiçbir arzusunu kabul etme ve ona bir şey verme. Bu uğurda sabrı elden bırakma. Sabra devam eder, nefsini alıştığı kötü itiyatlardan alırsan, dünya ve âhiretin mülkü senin olur. Nefis sabrını kaybettiği an hepsini kaybeder, çektiği zahmetli işler boşa gider.

Ey tevbekâr! İbadetlerinde sebat et, ihlâslı ol ve nefsini şuna alış­tır: Hâdiseler değişebilir, belalar gelebilir.

Ve nefse şunları da öğret ki; Allah, geceyi gündüz ve gündüzü de gece yapar. Evdeki çocuklara, komşulara, dostlara ve irfan sahiple­rine nefis hakkında çeşitli vukuat koyar. Dilerse hiçbirine nefsi sev­dirmez. Hiç kimseyi yakın etmez. Her şey, ama her şey O’ndan kaçar. İşte, bunları nefse söyle. Olması mukadder olan bu işlere alışsın. Ve desin: “Evet, bunlar olur, kabul ediyorum.”

Eyyûb (a.s) Peygamber’in hikâyesini işitmedin mi? Hak Teâlâ, onu, Zât’ına has kılmak ve sevgi yönünden hakikate erdirmek iste­mişti. Ve dilemişti ki, o peygamber için Zât’ından gayrisi kalmaya… Dinle ki, onu nasıl ehlinden ayırdı, malını yok etti, çocuklarını kaçır­dı. Bir mezbele köşesine bıraktı; yanında yalnız hanımı kaldı. Onun için ne mamur şehir vardı, ne de başkası.

O kadıncağız gündüzleri hizmetçilik eder; kazandığı para ile ko­casının gıdasını temin ederdi.

O peygamberin eti, derisi ve kuvveti yok olmuştu; yalnız gözü, kulağı ve kalbi sağdı. Hakk’ın acayip kudretini görür, dilden zikreder, kalbi ile de Hakk’a münacat ederdi.

Hak Teâlâ ona kuvvet ve kudretinin hikmetli yönlerini gösterdi.

Melekler ona salât eder, her zaman ziyaretine gelirdi. O, insan­larla ilgisini kesti; Hak’la ünsiyet etti. Sebeplerden, güçten, kuvvet­ten elini çekti. Hak sevgisinin esiri oldu. O’nun kaderine uydu. O’nun iradesine tâbi oldu. Ezelde yazılan yazıya bağlandı. Hakk’ın ona emri, yalnız: “Sabret” olmuştu.

O, bunu yaptı. Sonrası açıktan belli oldu. Öncesi acı idi, sonra tatlı oldu. Çektiği bela içinde bir hoş geçim vardı. İbrahim Peygam­ber’e de aynısı olmuştu; ateş içinde hoş şeyler bulmuştu.

Allah yolcuları bela anında sabra sarılırlar. Sizler gibi bağırıp ça­ğırmazlar.

Belanın çeşitleri vardır, her zaman değişik, muhtelif şekillerde gelir. Bazen insanın vücuduna gelir, bazen kalbine… Bir kısım bela halkla olur, bir kısmı da Yaratan’la… Gelen bela bir yönden gelmediği gibi tek şekilde de görülmez. Onun gelişinde hikmetler vardır. Sab­retmek, dayanmak gerekir. Belayı görüp onun zahmetine katlanmayanda hayır yoktur. Belalar, Hak Teâlâ’nın kapışılması gereken ni­metleridir. Âbid, zâhid ve takva yolunda olan kimseler için bela dünyada en büyük keramettir; bu zâtların öbür âlemdeki nimetleri cen­net olur.

İrfan sahipleri için en büyük ganimet, inandıkları gibi kalmak­tır. Onlar için dünyada bundan büyük nimet olmaz. Öbür âleme ge­çince ateşten halâs bulurlar. Orada her arzuları yerine gelir; istedik­lerini önlerinde bulurlar. Bela güçlüğü onlar için ne önem taşıyabilir ki? Hak tarafından onların kalbine bela anında şöyle denir: “Sakin ol, bunda ne var ki… Bulunduğun hâlde sabit kal…
Sende iman var, her hâlinde iman nuru parlar. İman sahipleri sen­den nur almaya, imanlarını canlandırmaya koşarlar. Burada hâlin böyle; öbür âleme gidince şefaatçi olursun; sana da zaten şefaat edil­miştir. Sözün tutulur. Halktan çok kişinin nârdan kurtulmasına sebep olursun. Şefaatçilerin efendisi olan peygamberin elinde durursun. Belanın gelmesine üzülüp onunla meşgul olma. Bunlar imanın yer­leşmesini sağlar. Marifet hâlini geliştirir. Sonunda da selâmet gelir. Peygamberlerin yolunda yürümüş olursun. Rasûller arkadaşın olur. Doğru kimselerle sohbet sana nasip olur. Onlar halkın gözdeleridir.”

Yukarıdaki kelâm, irfan sahiplerinin kalbine defalarca söylenir. Her tekrar ancak onun çekinmesini, korkusunu edebini çoğaltır. Ve fazlaca şükretmesine sebep olur. Allah yolcuları, Hakk’ın buyurduğu şu yüce âyetleri bilip anlarlar: “Allah dilediğini yapar.” (el-Hac, 22/14)

“O yaptığından sorumlu olmaz; hâlbuki cümle kullar, sorum­ludur.” (el-Enbiyâ, 21/23)

“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (et-Tekvîr, 81/29)

Ve o Hak yolcuları bilir ki, Allah ancak kendi dilediğini yapar, kulların dilediğini değil… Ve o, her an bir şan alır. Hemen yapar, sonraya bırakır. Yücelere çıkarır ve düşürür. Aziz kılar, zelil eder. İstediğine velayet verir ve dilediğini azleder. O hem öldürür, hem de diriltir. Zenginlik ve fakirlik O’nun elinde bulunur. Vermeyi ve al­mayı O yapar.

Allah yolcularının kalbi için karar yoktur. Hepsi Yaratan’ın kudretindedir. O dilerse değiştirir tebdil eder. Yakınlık verir ve uzaklara atar. Ayağa kaldırır ve oturtur. İzzet sahibi kılar ve zillete düşürür. Aniden bütün feyzini keser ve birden yine verebilir.

Allah yolcularının hâli daima şekil değiştirir. Ama hâl ne olursa olsun onlar ibadet ayağını hakikati takipten geri almazlar; edepli ve başları eğik olurlar.

Allah’ım Zât’ında iyi edepli olmayı bize nasip eyle. Hele seçme kullarına karşı edebimizi hiç bozma. Sebeplerle ilgilenmek ve onlara dayanmak hâlini bizden uzak kıl. Tevhid hâlimizi senin için sabit eyle. Sana tevekkülümüz tam olsun. Seninle zengin olalım. Her der­dimizi sana açma duygusunu bize nasip eyle. Sözümüzle, işimizle bizi belaya atma onlar için bizi sorguya çekme. Bize kereminle muamele et. Hatalarımızdan geç ve müsamaha ile karşıla. Âmin!

* * *

Hak yolda, halk yoktur. Orada sebebin lafı bile olmaz. Orada ma­lûm olan bir nesne de yoktur. Orada ne kapı, ne de bir yön bulunur. Halkın varlığı diye bir mefhumun sözü edilmez.

İnsanın dış yapısı dünyadan, kalbi öbür âlemden, sırrı Mevlâ’dan ayrı olmaz. Bunların biri nerede ve ne ise öbürü de onunla ve odur. Sır kalbe, kalp itminan derecesine çıkan nefse ve bu dereceyi bulan nefis ise bütün bünyeye, yâni duygulara hâkimdir. Duygular bu yol­da sıhhat bulurlarsa bütün halka hâkim olurlar.

Anlatılan hâller, bir kulun benliğinde mevcut olursa, ins, cin ve melek onun kudret ayağı altına serilir. Her şey ona kıyama durur. Hâlbuki o, Hak yakınlığını bulmuş olur ve yakınlık eli onu ayakta tu­tar.

Ey içi bozuk adam, bulunduğun hâlle bu gibi işleri elde edeceği­ni sanma. Nifak hâlinde, yapmacık hareketlerinle, anlatılan yüce iş­leri elde edeceğini sanmayasın.

Sen kendine göre bir şeref payı saydığın işi geliştirmeye bakar­sın. Halka kendini kabul ettirmeyi bilirsin; onların gelip elini öpme­lerini beklersin. Sen nefsini dünya ve âhirette kötülük içine attın. Terbiye etmekte olduğun kimseleri de aynı yola atmaktasın.

Terbiyesini üzerine aldığın kimsenin sana uymasını emredersin. Hâlbuki sen, deccâl, gösteriş meraklısı ve sanki halkın mülküne tah­sildarsın. Bu hâlinle bilmen gerekir ki, hiçbir çağrına icabet olmaz ve doğruların kalbi sana yer vermez. Allah seni ilim yolu ile dalâlete attı. Yakında kasırga diner, bindiğin eşek mi, yoksa at mıdır, görür­sün. O toz dindiği zaman Hak erlerini at üstünde bulur ve sen, topal eşek üstüne binmiş, onları arkadan takip ederek, uzaklarda kaldığını anlarsın. İşte o zaman, iblislerin ve şeytanların kapanına kapıldığını daha iyi bilirsin.

Çalışınız, tâ ki, kalbinize O’nun yakınlık kapısı kapanmasın. Akıllı kimselerden olunuz. Şu anda içinde bulunduğunuz hâl, hiçbir işe yarar değil. Aklı başında olan, büyük kimse ile olunuz. Allah’ın hükmünü bilen ve O’nun bilgisine inanmış olan zâtla sohbete devam ediniz. Felahı bulmuş kimseyi görmeyen, felah yolunu bulamaz. O kimse ki, âlim ve ilmi ile âmil olan zâtlarla olmaz, o ancak bir kesek­ten -kurumuş çamur parçasından- ibarettir. Onun ne önderi, ne de bir ana merkezi vardır. O ki, Hak ile sohbet eder, onu bulunuz.

Sizden kim olursa olsun, ortalığı gece karanlığı kapladığı zaman, halkın sesi çekildiği ve uyudukları anda kalksın. Abdest alsın ve iki rekât namaz kılsın. Ve desin: “Allah’ım, kullarından sâlih olan, Zât’ına yakınlık bulan birini bana göster. O, beni Sana iletsin ve Zât’ına varan yolu göstersin.”

Her biriniz anlatılan zamanda kalkmalı ve bu duayı okumalı. Çünkü sebep gerek. Sebepsiz yol, alınmaz. Bununla beraber Allah, ku­luna peygambersiz ve öndersiz doğru yolu nasip eder. Akıllı olunuz. Bulunduğunuz hâlin hayrı yoktur. Dalmakta olduğunuz gafletten ayık durunuz.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kimse kendi görüşü ile yetinirse yoldan sapar.”

İman çehrene ayna olacak birini ara. Bir aynaya baktığın zaman yüzündeki rengi, başındaki amâmeyi -dinî kisveyi- ve saçlarının akını, karasını gördüğün gibi o imanlı kimsenin de yüzüne baktığın­da iman hâlini öylece görürsün. İşte o iman sahibini ara.

Akıllı ol, bu heves neye? “Benim muallime ihtiyacım yok” dersin.

Hâlbuki Peygamber (s.a.v) Efendimiz herkesin bir öğreticiye mut­laka muhtaç olduğunu anlatmak için şöyle buyurur: “Bir imanlı, öbür imanlı için aynadır.”

Bir iman sahibinin imanı kemal bulursa, cümle halka ayna olur; din çehrelerini onda görürler. İmanlı, bir konuşma yapsa, halk, ona yakın oldukça kötü hâllerini iyiye çevirebilirler.

Bu nasıl arzudur ki, her yanınızı sarmış. Her an Allah’tan dile­diğiniz, yemek, içmek, giymek ve evlenmek… Allah’tan daim bunla­rın artmasını ister oldunuz.

Hele rızık babındaki talepleriniz, hiç de yerinde bir hareket de­ğil. Bir defa bu, ne artar ne de eksilir. Yeryüzünde duası kabul olan herkes bu hususta duaya sizinle beraber katılsa, rızkın, ne zerresini artırmanız kabil olur, ne de aynı miktar azaltmanız! Bu işin sonu gelmiş. O baptaki yazı yazılmış, kâtip istirahata çekilmiş. Sizin meş­gul olmanızı icap ettiren şimdiki şey emir ve yasaklardır. İşte, onla­ra koyulun, emri tutun, yasaklardan kaçının.

Mutlaka gelmesi mukadder olan işlerle neden meşgul olursunuz? Hak Teâlâ gelmesi gereken işte kefilinizdir. Kısmetler, belli zamanla­rında gelir. Onlarda, hem acı, hem de tatlı vardır. Sevmediğiniz veya sevdiğiniz şeylerin hepsi, belli anlarda kendiliğinden gelir.

Allah yolcuları namazlarını öyle bir hâl içinde kılar ki, orada ne bir talep ne de bir dilek var. Onlar iyiliğin gelmesi için bir talepte bulunmazlar. Onların duası bir emir icabıdır. Bu emir kalp cihetin­den gelir. O emre uyar, bazen halk için bazen de kendileri için dua ederler. Onlar, yaptıkları bu duada kendilerinden geçmiş bir hâl için­dedirler, yaptıkları duadan haberleri olmaz.

Allah’ım, bütün hareketlerimizde, Sana karşı iyi edep sahibi ol­mayı bize nasip eyle.

Oruç, namaz, zikir ve bütün tâat, Hak yolcusunun varlığına iş­lenmiştir. Bu hâller, onun etine, kanına karışmıştır. Bu hâli bulduk­tan sonra Hak onu cümle hâlinde esirger. Hüküm bağı o kulu bir an bile bırakmaz. O, bu hâlinde her şeyin ötesinde yaşar. Sanki o, hük­mün gereğini taht yapıp üzerine oturmuş, Hakk’ın kudret denizinde yüzüyor. Evet, o kul, âhiret, lütuf denizi sahiline ve yakınlık iline va­rıncaya kadar böyle devam eder.

Bu yolculuğunda o kul bazen Hakk’a döner, bazen yaratılmışla­ra… Kullarla uğraşır, yorulur. Yaratan’a dönünce de rahat bulur.

Yazıklar sana, ey münafık; anlatılan işlerden senin haberin bile yok… Yaptığın işlerin hiç birinde bu hâlleri bulamıyorum. Ey ibadet­hanelerinde tek duranlar, hâlbuki halkı kalbinize doldurdunuz. Le­hinizde ve aleyhinizde söylediğim hiçbir sözü duymaz oldunuz. Dil­siz ve sağırsınız. Kalkınız, bana geliniz. Yapmakta olduğunuz edep dı­şı hareketler dolayısıyla sizi sorguya çekmem. Allah’ın izni ile ve O’nun verdiği duygu gereğince size şefkat gösteririm; çünkü siz hasta­sınız. Sert sözlerim sizi korkutmasın ve sohbetimden kaçırmasın; bunlar benden değil, O ne konuşturursa onu konuşurum.

* * *

Ey evlat! Allah yolcuları karanlığa ışıkla girerler. Onların ışığı, Hakk’a kulluktur. Onlar korku ve çekinme içinde olurlar. Sonlarının kötü gelmesi ihtimali onları korkutur. Hakk’ın ilmi acaba neyi ge­rektiriyor, malûmları değildir. Sonları nice olur, bilmezler. Bütün bunları düşünerek karanlığı ibadet ışıkları ile delmeye çalışırlar. Çe­kinme, bazı zor işler, ağlamak, onların hâlidir. Namazlarını, oruçları­nı, haclarını ve bütün ibadetlerini gerektiği gibi yaparlar. Hem dil­leri, hem de kalpleri ile Hakk’ı zikrederler. Dünyadaki hâlleri böyle geçip gider. Sonra öbür âlemin en güzel yeri olan cennete giderler. Orada Hakk’ın rahmet yüzünü görür, iyiliğini bulur, bu hâllerine şükür ederler: “Allah’a hamd olsun, bizden kederi giderdi.” (el-Fâtır, 35/34)

Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar üstat sayılırlar. Ayrıca bun­ları yetiştiren şahlan, reisleri, emirleri, sahipleri de vardır. İşte bun­lar, hep birlikte yukarıda beyan edilen duayı, öbür âleme göç etme­den burada da okurlar.

Hak Teâlâ’nın o yüce kulları O’nun kapısına vardıkları zaman kapıyı açık bulurlar. İlâhî süvariler onları orada bekler. Hepsi o yüce kulların gelmesini gözetliyordu zaten… Görünce selâm verir ve o sevgili kullar önünde baş eğer, emir beklerler.

Sâlih kullar, o kapıdan içeri girince hiçbir gözün görmediği, ku­lağın işitmediği, beşer kalbinin hatırlamasına imkân olmayan kutsî varlıklar görür, şöyle duaya başlarlar: “Allah’a hamd olsun; Zât’ından ayrı kalma üzüntüsünü biz­den aldı. Aramızdaki perdenin verdiği kederi kaldırdı. Bizi Zât’ı için seçti, yakınlığına erdirdi. Bilhassa Zât’ından gayri şeylerle meşgul ol­ma derdini bizden aldı. Bizi bütün fâni varlıklardan beri edip Zât’ı ile olmayı nasip ettiği için Allah’a hamd olsun; Rabb’imız hem Gafûr, hem de Şekûr’dur. Yaratan’ımız, hatalarımızı bize göstermeden siler
ve yaptığımız az kulluğa karşı bol iyilik eder.”

* * *

Ey evlat! İman babında kuvvet bulursan, marifet âlemine geçer­sin. Oradan da ilim deryasına… Oradan fâni varlığını bırakır, halkın mevhum varlığını geçer, halkın, şu veya bu gibi bir varlığın bulun­madığı bir âleme göç edersin. Orada ne sen varsın, ne de halk… Yal­nız O var…

İşler bu minval üzere devam ederse, senin için keder lafı olmaz. Hakkın Hafız (Esirgeyen) sıfatı, sana hizmet eder. O’nun himayesi altına girersin. Bütün işlerin başarı ile sona erer. Melekler önünde, baş eğer, çevrende yürür. Ruhlar sana gelip selâm verir. Hak, kulları içinde seninle övünür. Bütün işlerin O’nun emri altında yürür; seni yakınlığına cezb eder. Zât’ı ile ülfet ve daima O’na münacat etme zevkini duyarsın.

Hiçbir özür beyan etmeden meclisimi terk eden, çok şey yitirdi.

Yazık sana, makamımı bana çok görmektesin. Hâlbuki Hak ta­rafından bana verilen makamı takdir edebilmek, sana hayli güç… Beni darıltmakla eline ne geçer ki? Bu, öyle bir iştir ki, gökten yere iner… Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Hangi şey olursa okun, onun hazinesi katımızda bulunur. An­cak ondan malûm bir miktar indiririz.” (el-Hicr, 15/21)

Semâdan yere yağmur yağar, ondan bitkiler biter. İşte bunun gibi yücelerden inen rahmet tecellisi temiz kalplere gelir, geldiği ye­ri güzel kılar. Her hayrın nebatını yeşertir. Sırlar büyür. Tevhid ge­lişir. Tevekkül âlemi açılır. Hakk’a münacat ve O’na yakın olma hâ­li hâsıl olur.

İlâhî rahmetin indiği kalpte, ağaçlar ve meyveler olur. Orada çıplak ovalar, geniş yaylalar vardır. Denizler, ırmaklar da bulunur. Ayrıca dağlar da var. Hâsılı orası bir temaşa yeri olur. İnsan, cin, me­lek ve bütün ruhların içtima olduğu yer orasıdır.

Bu anlatılan şeyler akılların ötesine aittir. Yalnız kudret işidir ve ilâhî iradenin tesirinden başka değildir. Bunu bilmek ve anlamak, Hakk’ın, kulları arasından seçtiği fertler içinde bazı kimselere nasip olur.

Sözlerimdeki tuzağa düşmeye çalışınız. Oturmam ve konuşmam birer tuzaktır. Sizden herhangi birinin oraya düşmesini beklerim. Önünüze serdiğim sofra Hakk’a aittir, benim bir şeyim yok.

İlâhî rahmete ermek için davetime geliniz ve bana uyunuz ki, sizi Hakk’ın kapısına götüreyim. Doğru odur ki, Hakk’a çağırır. Ya­lancı odur ki, şeytana çağırır.

Hak da görünür, bâtıl da; her biri başlı başına birer şeydir. İman nuruyla nazar eden iman sahibi ikisini de görür ve bilir.

Ey Bağdat ehli, akıllı ve zeki olduğunuzu iddia edersiniz. Hâliniz öyle gariptir ki, yalancı ile doğru birbirine karışır da ayırt edemezsi­niz. Hak hangisi, bâtıl nerede, bilemezsiniz.

Hakk’ı tekzip etmenizin cezasını yine siz çekeceksiniz. Benim için bu önemli değil.

Hakk’ı dileyen, cenneti ummaz, cehennemden korkmaz, yalnız Hakk’ı diler. Bu dilek de ona yeter. Hakk’ı dileyen, ondan yakınlık umar ve uzak kalmaktan korkar.

Sen şeytana esir oldun. Boş arzular çevreni sardı. Dünya, hâlini perişan etti. Tabiî arzular seni yıktı. Bunlardan haberin yok. Kalbin kötü tuzağa düştü, ama halâ anlamıyorsun.

Allah’ım, o çaresizi tam manasıyla kurtar; bizi de kötü işlerden halâs eyle.

Biraz gayretli olunuz, kolay işleri bırakınız; size bu yaraşır. Bir kimse, gayreti bırakır, kolay işler peşine takılırsa, yolunu kaybetme­sinden korkulur. Gayret sahibi olup, çalışmak, erkeklere hastır; çün­kü onda bazı güçlükler vardır. Emir almak ve kolay işlere girişmek ise, kadınlara yarar, çocukların harcıdır; çünkü bunda güçlük yok­tur.

* * *

Ey evlat! Ön safa geç. Kahramanlar ve bahadır kişiler orada bu­lunur. Geride kalma, orası korkak olanlara has bir yerdir. Nefsini hizmetçi eyle. Onu gayret gereken işlere sok. Ona yük vurmazsan, en ağır yükü o sana vurur. Onun başından sopayı kaldırma. Sopa kalk­tığı an uyur ve sırtındaki yükü yere vurur. Ona dişlerin beyazlığını gösterme, gözlerini ona açarken heybet göster ki, bakıp içindeki be­yazlığı görmeye. O kötü bir köledir, yalnız sopa zoruyla iş tutar. Onu doyurma, ancak doyurmakla onu azdırmayacağına inanırsan doyur istediği kadar yesin. Yediği gibi iş görmesi de gereklidir.

Süfyân-ı Sevrî, çok yer ve ibadet ederdi. O, midesini doyurduğu zaman bir zenci gibi yerdi. Onu gören doymak bilmeyen bir yaratığa benzetirdi. Sonra ibadete kalkar, sonsuz hazzını ondan alırdı.

Bazı büyükler, Süfyân-ı Sevrî’nin yemek yeyişini gördükleri za­man kızdıklarını ve ibadet anındaki ağlamasını, sızlamasını gördük­leri zaman da acıdıklarını söylerler.

Sen ona yemek işlerinde uyma; ibadet bahsinde onu izle. Sen Süfyân gibi olamazsın. O nefsini doyurduğu için sen de doyurma. O nefsine hâkim olurdu, ama sen belki olamazsın. Haram işlerden ka­çınmaya devam et, helâlin de oldukça azını al. İmanın kuvvet buldu­ğu an, her şeye karşı bir yeterlik duygusuna sahip olmaya bak. Hele ikan derecesine gelince bu hâli daha çok taşı. Söylediklerimi yapar­san Allah’ın tam kullarından olursun. Zâhidlik hâlin iyi olursa Hak sana, dilerse vasıta ile, dilerse Tekvin sıfatı tecellisi yolu ile vereceği­ni verir. Bu durumda maddi bir gayret sarfı olmadan kalp elin ala­cağını alır.

Ne konuşursun, henüz Allah’ın has kullarından olmadın ki! Hal­kın değil, Hakk’ın has kulu oluncaya dek ses etme. Hele sebepler… Onların da bendeliğinden çıkmak gerek.

Bu yolda sana kolayca söz hakkı tanımaz; tâ ki, dünyaya kul olmayasın. Şehvetler ve şeytanlar çevreni sarmaya. Kulların yanında bir şöhret kapma hevesi seni yere sermeye. Onların varışı ve terki sen bağlamaya. Övmeleri ve zem eylemeleri yolunu Hak’tan çevirme­ye. Bu hâller, sâlih kullarda olmaz.

Kalbini Hakk’a bir adım bile attırmadan; nefsinle, değersiz ar­zunla oturmakta ve tabiî isteklerine uymaktasın.

Ömrün asra yakın. Bütün ömrü, halka bağlanmak, sebeplere gü­venmekle geçirmektesin ki, bu hâlini görmekteyim. Onlara dayan­makla daha nice ömür tüketeceksin? Bana gel, onların kaydından halâs yolunu sana göstereyim, öğreteyim.

Ey cahil, kalbin Hakk’ı nasıl görebilir ki, halk onu doldurmuş. Cami kapısını nasıl görebilirsin ki, evinde oturmaktasın. Evinden çı­karken yavrularını, ehlini bir yana atar, camiye doğru yol alırsan o caminin kapısını görürsün. Demek ki, bir grubu arkaya atmadıktan sonra ikincisini görmek kabil olmuyor.

Halkla olduktan sonra Hakk’ı görmen mümkün olmaz. Dünyayı gördükten sonra âhireti bilmen nasip olmaz. Bir yanında dünya bağı, öbür yanında âhiret sevgisi olursa, onların Yaratan’ını bulmayı nice umarsın? Her fâni varlıktan tamamen sıyrılırsan, sır âlemin Rabb’inle karşılaşır. Bu dıştan anlaşılmaz, iç âlemin hâlleridir.

Yapılan iyi işler kalbe yarar, mâna âlemini bulmak sırra hastır, Allah yolcuları, kendi yaptıkları iyi işi görmezler. Yaptıkları güzel işe onlar karşılık beklemez. Şüphesiz bu hâlle onlar, en güzel ma­kama erdiler; Hakk’ın fazlı yetişti, onları yüce makama götürdü. O makamda ne bir yorgunluk, ne de bir geçim derdi bulunur. İnsan orada ne kesiklik bilir, ne de bir zayıflama… Orada kazanç derdi ve çalışma yoktur. “O makamda, bize nasab değmez.” (el-Fâtır, 35/35)

Bu âyetteki “nasab” kelimesini, bazı tefsirci zâtlar: “Ekmek gai­lesi, onu kazanma derdi ve ayal geçindirme sıkıntısı…” olarak açık­larlar.

Cennet, faziletle, hayırla doludur. Rahat, oranın ayrılmaz vas­fı sayılır. Orada hesapsız ihsan yapılır.

Bütün mesele, kalbin huzura ermesindedir. Bu huzur, dünyaya âhirete dayanan bir iş için olmamalı. Hele halka ait bir dilek için hiç olmamalı. Kalbin tam huzura varması için ölüm gerek. Hakk’ın zik­rinde hakikate varmak lâzım. Hakk’ı zikirde öyle bir hakikat bulu­nur ki, neye baksan onu asıl şekli ile görürsün. Herhangi bir şeyi dü­şünmek de öyledir. Devamlı ölümü düşünsen, baktığın her şeyde onu görürsün; işittiğin her şeyde onu duyarsın. Asıl ölümü düşünmek ayıklığın tâ kendisidir; bunu da unutma. Ölümü düşününce, şehvet arzun azalır. Herhangi bir aşırı ferah anında duygularına sahip ola­bilirsin. Size düşen daima ölümü düşünmek, çünkü ondan kurtuluş yoktur.

Kalp sağlık bulursa Hakk’ın Zât’ından başkasını unutur. Bilir ki, ezelî, ebedî, daimî var olan yalnız Hak’tır; O’nun Zât’ından gayri her şey sonradan yaratıldı.

Kalp sağlık bulunca konuştuğu her kelâm hak olur, doğru olur. Onu kimse reddedemez. Onda kalpten ileri bir kalp konuşur. Sırrın sır­rı hitap eder. Açıktan açık konuşur. Mânanın mânası, özün özü, doğ­runun doğrusu onun varlığından kelâm eder. İşte bu zattan çıkan sözler, kalplere işler. Onun her sözü yerine ekilen bir tohumdur. O to­humun ekildiği yerler, yumuşak topraklı ve mümbit bir arazidir; ona saçılan hiçbir tohum boşa gitmez.

Sağlığını bulan kalpte bir ağaç olur; onun dalları, yaprakları ve meyveleri bulunur; halk ondan faydalanır.

Bir kalbin ki, sağlığı olmaz, o hayvanattaki kalbe benzer… İçi ol­maz, dışı olur. İçinde su taşınmayan ibrik o kalbe misal getirilir.

İnsan olsun, melek olsun, sağlam kalbi bulmadıktan sonra, mey­vesiz ağaç gibidir. Kuşu olmayan kafes, içi boş eve benzer. İçinde al­tın, gümüş dolu olan ve kimseye verilmeyen hazine ne ise sıhhati ol­mayan kalp de öyledir. Kalbi sağ olmayanlar, ruhsuz cesede benzer ve kuru taş gibidir. Taşın dış görünüşünden gayri neyi olabilir ki?

Allah’tan yüz çeviren ve Hakk’ı inkâr eden bir kalp esas şeklini yitirmiştir. Allah kâfirlerin kalbini taşa benzetti ve şöyle buyurdu: “O taş gibidir; hayır, ondan da katıdır.” (el-Bakara, 2/74)

Bu âyet-i kerime, Beni İsrail’i anlatır. Onlar Tevrat ahkâmına göre amel etmedikleri için Hak Teâlâ onların şeklini değiştirdi; rah­met kapısından uzak etti.

Ey Muhammed ümmeti, siz de Kur’ân’a göre amel etmez ve onun hükmünü benimsemezseniz kalbiniz iyi şeklini yitirir; Hakk’ın rah­met kapısından uzak olursunuz. Bildiği şeyler yüzünden sapıtanlardan olmayınız. Allah, birçok kimseleri ilim yolunda şaşırttı; sizi onlara karıştırmaması için dua ediniz.

Her işini Allah için yap. Bir işe kimin için başlarsan neticesi yine onun için olur. İlmini halk için tahsil edersen eline halk geçer. Allah için ilim yoluna koyulursan sonunda O’nu bulursun. Dünyaya dair bilgi toplarsan, dünyayı bulursun. Âhiret işlerini öğrenirsen ona ka­vuşursun. Hâsılı neye çalışıyorsan ona nail olursun. Her şey böyle… Yaptığını görür, ettiğini bulursun. Her kap, içindekini sızdırır. Kabı­nı neft yağı ile doldurunca, gül yağı akmasını beklemek olur mu?

Sende hayır yok. Dünyada dünya için amel edersin. Dünya oğul­ları uğruna çalışırsın, ama âhiret âlemini de talep edersin, olur mu? Bugün bütün işlerini halka tahsis ettin; yarın için de Yaratan’ı bul­mak emelindesin; bu nasıl olur? Sana göre olur, çünkü varlığında iyilik kalmamış.

O’na bakmak ve O’na yakın olmak için hiç iyi yönün yok.

Söylediklerimiz dış hükümleri ilgilendirir ve galip olan budur. Ama Hak dilerse, bu hâlinle birçok şeyleri sana ihsan eder, hataların­dan geçer; bu O’na ait… Bize göre tâat cennetlik iştir, isyan da ce­hennemlik. İşin bundan ötesi sahibine… Hak Teâlâ’ya… Dilerse yapı­lan işe karşılık verir; dilerse azap eder. Bizden herhangi birinin Hak tarafından ceza vermek ve dargın yüz göstermek babında işlerimiz bir önem taşımaz. O yaptığımıza bakmadan hem döver, hem de sever. O dilediğini yapar; yaptığından sorguya maruz kalmaz. Şayet o bir peygamberi ve sâlihlerden birini ateşe atacak olsa zalim olamaz; âdil olur. Mal, mülk, hüküm onun olduğuna göre kim karışır? Herkes mülkünde istediği tasarrufa sahip değil mi? Bu hâllerde bize düşen, Hakk’a ait işlerin doğruluğunu tasdiktir. Bizim için, bu nasıl olur, neden ve niçin gibi sözler ve bunun olması caizdir veya değildir gibi laflar yaramaz.

Allah, bir işi yapıyorsa o adalettir ve haktır. “Allah bu gibi işleri yapamaz ve böyle işler olamaz” gibi lafla­rın bize ne yaran olabilir?

Sözlerimi işitiniz. Ağzımdan çıkan her kelâmın mânasına akıl er­dirmeye çalışınız. Şunu katî bilesiniz ki, ben, evvel zamanda gelip geçen büyük zâtların çocuğuyum. Onların kudreti ve kuvveti önünde dururum. Onların metaını satmaya çalışırım. Bağırmam, çağırmam, onlarını malını satmak için. O mallara hıyanet etmem, kendiminmiş gibi göstermek de istemem. İşlerime onların sözüyle başlarım. Onla­rın metaını överim. Yaptığım işlerin bereketini Allah verir.

Peygamber’e (s.a.v) uyduğum, anama, babama iyilik ettiğim için Allah bu işlere beni ehil kıldı. Allah, anamın babamın üzerinden rah­metini eksik etmesin.

Babam zengindi, dünyalığı vardı. Fakat ona karşı bir yeterlik duygusuna sahipti. Annem de ona uydu. Yaptığı her işe razı oldu. Hiçbir zaman babamın yaptığına anam itiraz etmedi.

Babam ve annem ehl-i din olup daima iyilik ederlerdi. Kalplerin­de halka karşı bir şefkat duygusu vardı. Üzerimde gördüğünüz iyilik onlarındır, başkalarının değil. Allah’ın ve Peygamberin (s.a.v) huzu­runa onlarla birlikte varacağım. Onları ben götüreceğim… Zaferimi onların sayesinde bulacağım. Her hayrım ve bulunduğum nimet on­ların sayesinde oluyor. Her iyiliğimi onların yanında görüyorum. Hazret-i Rasûl (s.a.v) hariç halkın hiç birinden beklediğim şey yok. Esas Yaratıcı’mdan gayri kendini yaratıcı tanıtanların hiç birinden um­duğum bir şey yok.

* * *

Ey bilgin kişi, sözün sadece dilde; kalbinden akıp gelen bir şey yok. Her şey suretten ibaret, için bozulmuş. İçinde yararlı hâl taşıyan kalp, dilden gelen, içsiz sözü bırakır, kaçar. İyi kalbe sahip olan, manasız sözü duyunca âdeta kafese konmuş gibi çırpınmaya başlar. Mü­nafık mescitte nasıl darlık duyarsa o iyi kalp sahibi de, o sözleri din­lerken o hâli duyar.

Bir mecliste, doğrulardan biri münafık bilginlerden birini gö­rürse, hayat emniyetini oradan kaçmakta bulur. İçi temiz ve doğru olan zât, deccâl kılıklı, bidatçi ve Allah’ın, Peygamber’in düşmanı ile nasıl oturabilir? Allah yolcuları içi bozuk münafıkları tanır. Onla­rın çeşitli alâmetleri vardır. Allah yolcusu, münafığı yüzünden ve sö­zünden tanır. İçi bozuk adam: “Bir sâlih kimseye teslim olup halâs bulmaktansa, aslanın ağ­zına yem olayım!” der.

Şayet bir münafık kişi gelecek olsa, sâlihin nuru onu yakar. Me­lekler, içi bozukları, sâlih kullardan uzak tutar. Onların, doğrular arasında yeri yoktur. Varsa bir geçici payeleri, o da avam halk ara­sındadır. Avam halk, onları belki bir adam sanır, ama Allah yolcuları katında onlar, yırtıcı bir kediden daha aşağıdır, zerre kadar değer ta­şımazlar.

Doğru kimse, ilâhî nurla bakar. Baş gözündeki görme duygusu güneş ışığı ve ay aydınlığı onun için önem taşımaz. Güneş ışığı, ay aydınlığı ve gözündeki görme duygusu olmasa da görür. Bu nur, bir nevi umumî sayılır. Bir de özel nur vardır ki, onu ancak Hak, seçtiği kimselere verir. Bu nuru almak için hükümlere uymak, onlara tam iman sahibi olmak Kitab’a -Kur’ân’a-, Sünnet’e -Peygamberin âdet­lerine- göre amel etmek gerekir. Hem kim ki, Kitap ve Sünnet’e göre amel etti. Allah Teâlâ ilmin nurunu ona verdi.

Allah’ım, bizi hilmine ve yakınlığına nasip eyle. Âmin!

Ey içi bozuk münafıklar! Allah size meymenet vermedi. Hayret ne kadar da çoksunuz? Bütün telâşınız, halkla iyi geçinmeyi temin için… Dolayısıyla de Hak’la olan bağlarınızı koparmak… Bundan baş­ka hiçbir çabanız yok.

Allah’ım, beni o münafıkların başına sal. Tâ ki, yeryüzünü on­lardan temiz kılayım. Şu zamanda münafık adamın işareti odur ki: Yanıma gelemeye ve bana selâm veremeye… Selâm vermek zorunda kalsa, ancak zorlukla vere… O içi bozuk adam ister ki, bu dini çökerte.

Allah’ım, din binasını yapmak için bana yardımcılar ver.

* * *

Ey içi bozuklar, bu din elinizle yapılmaz. Sizde onu yapacak iyilik yoktur. Onu nasıl yaparsınız ki, bina işinden anlamadığınız gibi, onu yapacak âletiniz de yok. Ey cahiller! Din evinizi yapınız. Size elzem olan önce bu binadır; sonra başkaları.

Bana düşmanlık etmeyiniz, bunu yapacak olursanız, ben de size yaparım. Sonra felah bulamazsınız. Çünkü Allah’ın, Peygamber’in yardımı bana kuvvet verir. Yapacağım her işi onlarla yaparım. Düş­manlık etmeye kalkmayınız: Allah yapacağı her işte galiptir. Hatır­layınız. Yusuf Peygamber’i… Kardeşleri öldürecekti; ama güçleri yet­medi. Nasıl öldürebilirdi ki, Hak katında o bir şahtı ve hak peygam­berlerden biriydi. Doğrulardan bir zâttı. Hak Teâlâ ezelde öyle yaz­mıştı ki, halka onun vasıtasıyla iyilikler ola.

Ey şu zamanın münafıkları bu hikâye sizedir. Beni öldürmek is­tersiniz, ama bu olmayacak. Böyle bir iyiliği (!) bulmanız kabil değil. Bu bapta elleriniz kusurlu. Ezelde verilen bir hüküm olmasaydı, sizi teker teker hesaba çeker, azarlamayı da bilirdim. Her işin kökü hü­kümledir. Ayakta durmak da hükümle olur, ilmin gereğini yapmak da o ezelî hükme bağlıdır.

Allah yolcuları halktan korkmaz. Çünkü onları Allah kefaletine almıştır. Onları Allah saklar ve idare eder, her kötülükten esirger.

Allah yolcuları da buna inanır; bu sebeple halktan gelecek bir yara­maz işe aldırmaz. Bilirler ki, yakında halkın eli tutamayacak, ayak­ları yürüyemeyecek ve dili de söz edemeyecek. Halkın âciz olduğuna ve yokluk içinde bulunduğuna inanmışlardır. Bilirler ki, halk öldüremez ve bir paye veremez. Bilirler ki halkın elinde ne fayda ne de zarar vardır.

Hak yolcuları mülk olarak yalnız Hakk’ın varlığını bilirler. On­dan başkasında güç olmadığına, veren, alan, faydalı olan ve zarar veren yalnız O olduğuna inanırlar. Bu imanlarıdır ki onları şirk yü­künden alır.

Onları Hak öz olarak seçmiştir. Dolayısıyla daima huzur içinde ve Zât’ı ile ülfet hâlinde olurlar. Rahatları O’nunladır. O’nun verdiği rahatlık içinde kalır, lûtfuna uğrar, kalpten O’na münacat ederler. Bu hâli bulduktan sonra dünya olmuş veya olmamış aldırmazlar. Âhiret ister olsun, ister olmasın bir şey ummazlar. Hayra şerre aldırış et­mezler.

Allah yolcuları kötü işleri bırakmak için ilk zamanda kendileri­ni biraz zorladılar. Sonraları Hak onlara acıdı. Kötülüğü terki tabiî kıldı ve bu duyguyu bir hibe olarak verdi.

Hakkın verdiği hedefe varınca, zühdün özüne erdiler. Tabiatın da ne demek olduğunu anladılar. Her şeyi Hak’tan öğrendiler.

Her şeyi o büyüklerden belleyiniz. Şimdilik ibadeti, içinizden gel­mese bile zorla yapınız. Kötü işleri terke gayret ediniz. Yasaklara ya­kın olmayınız. Bir zaman sonra göreceksiniz ki, zorla yaptığınız işler tabiî bir hâl almış.

Rabb’inizin kelâmını anlayınız; anladığınızla amel ediniz; amel­lerinizde ihlâsı bırakmayınız.

* * *

Ey evlat! Sen nefis, tabiat ve boş arzudan ibaret kaldın. Yabancı sıbyanla ve yabancı kadınlarla oturmaktasın. Sonra da “Ben onlara aldırış etmem, kalbim bozulmaz” dersin.

Bunu nasıl dersin bilmem; yalancı oluyorsun. Bu sözlerinde sana ne din uyar, ne de akıl. Yakında konuk olacaksın. Nereye biliyor mu­sun? Bir ateşten öbürüne… Bir odundan öbürüne…

Din ve iman evin, İslâm yolunu inkârla ışıldamakta. Bunu in­kâr etmeye kimsenin dili varmaz. Hâlin böyle olduğunda herkes itti­fak eder. Ve derler ki: “Şunun her yanı inkârla dolu”

Önce iman ve Hak Teâlâ’ya karşı irfan sahibi ol. Sonra Hakk’a nâib olarak halkı tedavi et, onlara tabip ol.

Yazık sana… Yılanlarla geleceksin. Hâlbuki Havva validenin sanatını da bilmezsin. Onların öldürücü zehrine karşı tiryak da ala­madın. Bu hâlde halkı nasıl tedavi edersin? Gözü kör olan halkın gözünü nasıl tedavi edebilir? Dilsiz halka nasıl laf öğretebilir? Bilgi­den yoksun olan, dinin emirlerini nasıl yerine getirebilir? Şaha kapı­cı olmayan, halkı ona hangi hakla götürebilir?

Sen Allah’ı bu hâlinle anlayamazsın. O’nun kudretini sezemezsin; yakınlığını bilemezsin ve halkı idare şekline aklın ermez. Hakk’ın siyasetini ben de bilemem. Onun kudretini benim de aklım zaptede­mez. Bunlar ancak teville anlaşılır ki, tevilini de ancak Hak Teâlâ bilir.

Sözlerimi işitiniz ve bana dönünüz. Ben şahın davetçisi ve Pey­gamber’in vekili olarak aranızdayım. Halkı dine yerleştirmeye gayret ederim. Allah’ın ve Peygamber’in (s.a.v) emrini yaparken sizden utan­mam. Ben onların fermanı ile çalışan bir tahsildarım ve işlerimi on­ların kudreti ve kuvveti içinde görmekteyim; intisabım onlaradır.

Şu dünya fena bulup gidecek. Burası âfet ve belalarla doludur. Hiç kimsenin onda geçimi hoş olmaz. Hele hâkim bir Zât’ın onda hiç de rahatı iyi değildir. Derler ki: “Hâkim Zât’ın gözü, dünyada bir an bile aydın olmaz, onun gözü ölümü bekler.”

Bir kimsenin ki, karşısına yırtıcı hayvan dikilir, yaklaşır ve ağ­zını açar ondan nasıl kaçılır ve göz yumulup uyunur?

Ey gafiller! Kabir ağzını açıyor. Ölüm canavarı ve ejderhası da ağzını açmış. Şu hanın cellatları kılıcı ellerine almış, emir bekler. Hâl bu iken, nedir bu gafletiniz? Bu işleri tam mânası ile anlayıp gerek­tiği gibi ayık olan ancak milyonda bir kişi çıkar.

Bulunduğun hâlden kurtulup ayık kimse olman için bazı şartlar lazım. İlk defa kazanıp yemek için bir sanat sahibi olmalısın. İma­nın tam kuvvetini buluncaya kadar bu lazım. Çalışmaya devam eder, sebat bulursan, Hak Teâlâ seni tevekkül yoluna atar; sebepleri bildir­meden yedirir ve içirir. Ey sebeplerle Hakk’a şirk koşan, tevekkül yo­lu ile alıp yemenin hoşluğunu tatmış olaydın Hakk’a eş koşmazdın. O’nun kapısında oturur, tevekkül eder, kaynaktan akıp geleni alır yerdin.

Dünya geçimi için iki şeye aklım erer: Biri dış sebepler yolu ile çalışmak, öbürü de tevekküle dayanmak. Yazıklar olsun, çalışmı­yorsun, halka yük olup gitmektesin. Bu hâlin için utanç duyduğun yok. İşin başı çalışmak, sonrası da tevekkül, yâni işi oluruna bırak­mak. Sende ne sonu var, ne de önü.

Ben daima gerçeği söylerim; bunu yaparken senden utanmam. Sözümü işit ve kabul et. Bilgisiz hâlin için benimle çekişme, öyle yersiz çekişme yaparsın ki, görenler, gerçek senin tarafından olduğunu sanacak.

Halktan yana bir yeterlik duygusuna sahibim. Onların elinde olana göz atmadığım gibi övmelerine ve yermelerine de aldırış etmem. Sizden bir şey alacak olsam, benim için değil, başkası için alırım.

Sözlerim tam yerinde ve zamanında söylenir. Hangi sözü eder­sem o bana emredilmiştir. Ağzımı açınca, söyleyeceğim sözün gerçek olduğunu önceden kestirmiş olurum. İlâhî hükümleri değiştirecek bi­ri olmadığı gibi onun yerine gelmesini önleyecek biri de çıkmaz.

Yazık oluyor sana. Halkın iyi demesi seni aldatıyor. Halk sana iyi der; hâlbuki içinde bulunduğun hâlin gerçeğe uymadığını bilir­sin. Bu hususta Hak Teâlâ şöyle buyurdu: “İnsan, nefsini çok iyi bilir.” (el-Kıyâme, 75/14)

Tuhafsın. Avam halk arasında o kadar güzel (!) oluyorsun ki, hepsi seni övüyor. Ama ilâhî nurla münevver zatlar arasında hiç de öyle değil. Onlar senin saklamakta olduğun gerçek yüzü bilir. Öbür tarafta iyi gözüktüğün kadar burada kötüsün.

Ey dünyaya dalıp gidenler ve onunla ferah duyanlar, hâliniz ne­reye varır? Dünyaya dalanlar, akıllı olduklarını iddia ederler. Her şeyi iyi kavradıklarını sanırlar.

Yazık oluyor, yapmayın. Siz, Rabb’inizin şu kelâmını duymadınız mı: “Biliniz ki, dünya yalancı oyuncak ve geçici süstür.” (el-Hadîd, 57/20)

Cıncık boncuk, kadınlara, mümeyyiz olmayan yavrulara yaraşır; aklı başında olan erkekler onları neyler ki?

Size anlatmak isterim ki, dünya metaı, aklı kıt olan cahil kişiler için olur. Şunu da anlatmak isterim ki, Hak Teâlâ sizi oyuncak için yaratmadı. Âhireti bırakıp dünyanın geçici işleri ile meşgul olan, öm­rünü boşa harcamış sayılır. Dünyalığınızı şehvet, nefis ve nefsin eli ile alırsanız, yılan, akrep almış olursunuz. Âhiret işlerine dönünüz. Kalpten Rabb’inize yöneliniz. Onunla olunuz; sonra onun fazlı ve ihsanı icabı size gönderdiğini de alınız.

Hem dünyayı, hem de âhireti düşününüz, anlayınız; sonra ikisi arasında tercih yapınız.

Öğrendiğini mi sanırsın; ne öğrendin ki? Bende bilmediğin daha çok şeyler var, onları da bellemeye çabala.

Ektiğim şeyler yetişti, kol attı. Seninki, bittikçe yanar.

Akıllı ol, baş olmayı bırak; ayrıl. Yanıma gel, cemaatimden biri gibi şurada otur. Sözlerimin, kalbinde yeşermesi için böyle yap. Aklın olsaydı sohbet için yanımda otururdun. Benimle yetinmiş olsaydın, her gün bir lokmacık alır ve sert sözlerimi sabırla dinler, fayda bulur­dun.

Her kimin ki imanı var, o yanımda oturur, sözlerimi dinler ve her kimin ki imanı yok, o da kaçar.

 Yukarı Çık

 

 

Fethu'r Rabbani

 

free web stats