Ey evlat! Hakk’ın nimetlerini itiraf etmedikten sonra felah bu­lamazsın. O’nun nimetleri seni tevhid denizinde boğar. Daha sonra, fena hâline erersin, O’nun gayrını görmezsin.

Hakkında durmadan şikâyet edilen ve daima cidal yolu aranan zat için sevgi nasıl iddia edilir? Durmadan şikâyet et, onunla nizaya tutuş, sonra da sevdiğini söyle. İşte bu sevgi olamaz. Bu hâlle onun yakınlığı bulunamaz. Bir zat için sevgi sahih olursa verdiği karar elem getirmez. Sevgiyi benliğine yerleştirirsen, onunla çekişme yo­lunu tutmaz ve töhmet yoluna girmezsin.

Attığın her adımla, kabre biraz daha yaklaşmaktasın. Şunu iyi bil ki, her an kabre doğru sefer etmektesin.

Bazı büyükler şöyle der: “O ki, Hakk’a karşı irfan sahibidir, Hak onu halktan gelen iyi­liği görmekten, ayrıca onların reddine, kabulüne bakmaktan ve kö­tülemelerine üzülmekten beri eyler.”

Nefis eriyip gittiği an, ilâhî emir onun yerini doldurur. Kulun gönlünden dünya hırsı kalkarsa, yerini âhiret alır. Âhiret de eriyip gittikten sonra oraya Hak yakınlığı varır, kul onunla ülfete başlar ve rahata erer.

Kılınan namaz, varacağın yolun yarısı sayılır. Oruç kapıya ka­dar götürür. Doğruluk gösterir, sadaka verirsen içeri girersin. Buna göre bazı ermiş zatlar şöyle buyurur: “Yol katetmek için, sabırla, namaz kılmakla Allah’tan yardım talep ediniz.”

Sâlih zat, ne kadar yalnız ve ne kadar garip? Vah onun yalnızlı­ğına, vah onun garipliğine. Hükümlerin esirgenmesi icap eder. İlâhî emirlerin dışına çıkmak doğru olamaz. O ahkâmın önemi olmasaydı, Bünyamin’in yüküne konan ölçek, usulüne göre aranmazdı. Sadece onun yüküne bakılır, bulunurdu. Ama öyle olmadı; hükme, emre uyu­larak arandı ve çıkarıldı.

Her şeyin olmasına ilim yolu ile hükmedilmiştir. Aksi hâlde bü­tün sırlarımız ve gizli işlerimiz açığa çıkar. Hiçbir işin aniden mey­dana çıkmaması için ilim eteği tutulur ve işler ona göre yürütülür.

Büyük insanlar, nimeti perhiz yolu ile bırakır, onu verenle olur. Gelen nimetlerden kalbini koparır ki, sahibinden ayırmaya. Bir Hak yolcusu, her şeyden beri durup Hak’la olursa, yakınlık hâlini bulur ve tekvin sıfatı ona teslim edilir.

Sözlerimi, sizi görmeden söyler gibiyim. Kelâm sarf ederken var­lığınız gözümde küçülür; hatta yok olur ve erir. İşte bu hâlde, dün­yanızdan geçtim. Âhireti bıraktım. Sonra size bir baktım ki, elinizde ne iyilik, ne de kötülük var; ne bir şey vermeniz kabil, ne de aksi. Sizin benliğinizde tam tasarrufa sahip olan zat yalnız Allah. Aklınızca bir şeye zarar vermek istersiniz, ama yapamazsınız. Olursa Hakk’ın izniyle olur. Bunları anladım ve Allah’a döndüm.

Dünyayı gördüm; fâni, geçici, yok olucu buldum. Öldürücü ve aldatıcı olduğuna baktım. Onunla olmaktan tiksindim; çünkü her şeyi çabuk geçmekte. Ne iyiliği devamlı, ne de kötülüğü.

Sonra âhiret âlemine geçtim. Bir an orada durakladım İşlerine baktım; ayıpları gözüme ilişti. Onun sonradan yapılış olduğunu bildim ve herkesin ortak malı gibi geldi. Ve Allah’ın orada, nefsin hoşlanacağı, gözlerin sürur duyacağı şeyleri hazırladığını anladım. Bunu bizzat Hak Teâlâ haber veriyordu: “Orada nefislerin hoşlanacağı, gözlerin seveceği şeyler var.” (ez-Zuhruf, 43/71)

Hâl böyle olduğuna göre, kalbin huzurunu veren nerede diye aramaya koyuldum. Âhirete ait güzellikleri de bıraktım. Onların Mevlâ’sı olan Hakk’a koştum. Cennetteki nimetleri yaratana, onları halk ve icat edene yöneldim.

Bir kul, ittikâ sahibi olursa, cahilken bilgi verilir. Hak varlığa uzaklık duyarken, yakınlık duygusu ihsan edilir. Sessizliği zikre çevrilir Korkusu varsa, ünsiyet hâlini alır. Karanlıkta ise, ışığa çıkar. Ey nefis, hevâ, tabiat ve irade, benden tevhidi kabul etmeli ve verilme kanaat sahibi olmalısınız. Halktan kesilip, Allah’a bağ­lanmanız gerekir. Halkın varlığını görmemeniz icap eder Buna alışmanız gerek. Hakk’ın kuvvetini, kudretini görmeden halkın elinden tek şey almam. Hakk’ı görmeden, halktan bir şey almamaya yeminliyim; bir lokma dahi almam. Ne yerim, ne içerim, öldüğüm zaman da Aziz ve Celil olan Hakk’a uçarım.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in kurduğu din binasının duvarları düşme tehlikesi arz etmekte ve yapıcısından imdat istemektedir. O din denizinin suyuna gelince kurumak üzere. O yüce dinin emri ge­reğince ibadet edilmesi gereken Zât’a gereği gibi ibadet edilmemekte. Eden varsa pek az; çoğu ibadetine riya ve nifak karıştırmakta.

Bu yüce dinin duvarlarını yükseltmek için kim yardım edecek? Küfür ve nifak ehlinin belini kırmaya kim koşacak?

Konuştuğum, bir bilgiye dayanmakta. Öyle bir hâldeyiz ki, hâli­mizi daha açık anlatmaya imkânımız yok. Bu durumu, bir dünyalık sahibine öğretmek kabil olmadığı gibi derdimizi ifşa edecek kimseyi de bulamıyoruz.

Musa (a.s) Peygamber gibi bir hak sahibi olan pek az. Onları kimse göremez. Ne şeytan görüp şaşırtabilir, ne de sultan kahra uğ­ratabilir.

Hak Teâlâ, Tur dağına kasem etti. Dağın bir kıymeti yoktu, ama orada sevdiği peygamberle kelâm etmişti. Böylece bir kalbe Hak ir­fanı yerleşirse orası yüce olur. O, dıştan görünen bir et parçası, ne­lere mazhar olmaz ki. Oraya insanlar, cinler ve melekler tümüyle sığar. Hatta onu Hak’tan alıkoyan hiçbir şey kalmaz, hepsini benli­ğinde eritir ve yok eder. İşitmedin mi, Musa’nın asasını? O, sihir­bazların ipini, değneğini hep birden yutmuştu. Bu yutuşta, hiç de­ğişiklik olmadığı gibi, bir ağırlık da görülmemişti.

Hasan-ı Basrî şöyle demişti: “Bir ilim sahibi, dünyalığa karşı hırslı olur da zâhid olmazsa,
zamanın ehli için bir bela kesilir.”

Bu kelâmın hikmetini Kâmil Milâh adında biri sordu ve şu ceva­bı aldı: “Çünkü o ilim sahibi, ihlâs sahibi değildir. Yaptığı işleri dürüst değildir. Bu yüzden sözü kalplere işlemez. Orada bir yer tutmaz. Din­leyenler gereğini yerine getiremez. Bir kalp ilim nuru ile aydınlanır­sa, onunla halkın isyan ateşini söndürür. İman sahibinin nuru öbür âlemde cehennem ateşini söndürmeye yettiği gibi o ilim sahibinin ışı­ğı da isyan ateşini söndürür.”

İşte, Hasan-ı Basrî’nin buyurduğu kelâmın manası budur. Derler ki: “İnzivaya çekilmek, nefsin, şeytanın ve halkın arzusuna muha­lefeti öğrendikten, zaferi kazandıktan sonra olmalı.”

Ama en önemlisi, sohbet arkadaşını bulup köşeye çekilmektir.

Yalnız kalmak, âhiret yolculuğuna atar. Nefisle yol arkadaşlığı iyi olmaz. Hevâ da insanı azdırır. Şeytan düşmandır. Bunların hiç bi­ri sohbete layık değildir.

Kötü arzulardan sakın. Onların her biri bir felâkettir ki, zekâ gözünü kör eder. Yoldan şaşarsın. Halka da pek aldanma. Onlar, hâl yolunun vurguncularıdır.

Yalnızlık köşesine geçeceğin zaman isteğini bırak, oraya yalnız gel. Bu hâlde dostunu bulursun.

Bir gün Havariler İsa Peygamber’e gittiler: “Bize en büyük ilmi bellet!” dediler. O da, şunları söyledi:

“Allah’tan korkmak, onun hükümlerine boyun eğmek ve Allah sevgisi!”

Sen zındık sayılırsın, yalnız kaldığın zaman isyanla dolar taşar­sın; halk arasına atılınca ibadet, zâhidlik taslarsın. Sanki akıbetinden emin bir hâldesin.

Acırım sana, kısmetlerin tümü Allah’ın kudret elindedir. Hora­san’da biri ölür. Onun tek vârisi Irak’ta bulunur, ölen zattan kalan miras, Iraklının olur. Ve aniden zengin olur. Ölen kimin mülkünde yaşadı, bilir misiniz? Iraklı vârisinin. Sonra o, aniden zengin ola­cağını nereden bilirdi? Elbette bilemezdi.

Siz avam halk tabakası oldunuz. Size has olan, yemek, içmek ve giymek lafıdır. Hâl bize galip gelir, arzunuz dışında konuşuruz, onu da siz anlamaz oldunuz. Hâliniz n’olacak?

Kalp, nefsin maddi taleplerini istemez; sebebi ise seni Hakk’a vardırmak. Kalbine bir kimse için darılmak, diğeri için öfke duygu­su gelse, neylersin? Tabii olarak, duygu ölçülerine vurur, öyle sever­sin veya darılırsın. Bundan hayır çıkmaz.

Her şeyi Kitab’a ve Sünnet’e arz et. Hareketlerin onlara uyarsa iyi, aksi hâlde dön. Onlara uyan hâlleri ara. Kalbini temizle, işlerini O’nun emriyle yap. Yaptığın işin gerçek olduğuna dair fetva dahi ve­rilse, yine kalbine danış.

Bir kalp, Kitap ve Sünnet üzere amel ederse, Hak yakınlığını bu­lur. O yakınlıktan ilim hâsıl olur, o ilmi bulduktan sonra lehine ve aleyhine olan cümle şeyleri bilir. Hakk’a ait olanla batılı sezer. Rah­mânî ve şeytanî işlere aklı erer. Aziz ve Celil olan Mevlâ’yâ yakınlı­ğını âdeta görür ve Hak ona ebedi bir yakınlık duygusu verir.

O kalp, artık ferah hâlini Rahman’da bulur. Artık büyük sulta­nın satın alman malı olur ve halk arasından ayrılır.

Buraya geldiğin zaman ilmî kisveni at, her bakımdan üryan gir. Zühdünü verâ hâlini bize göstermeye bakma. Hâllerini de sakla. Çeşitli kisve ile buraya gelirsen mahcup olursun. Kendini bile bırak.

Her şeyini bir yana at, burada bulunanı al. Sendeki mevcut tükenir, ama buradaki bitmez, tükenmez.

* * *

Bazı büyüklerin yanına vardım, çeşitli hatıralar anlatıyorlardı. İçlerinden biri bana:

“Şu hâlleri seviyor musun?” dedi. Sevdiğimi söyledim. Devam etti:

“Ben her zaman oruç tutarım ve yalnız seher vakti iftar ede­rim. Buranın yemekleri de hoş şeyler değil; onlardan sakın.”

Sırr-ı Sakatî, Cüneyd-i Bağdâdî’yi anlatırdı. Onun hâlinden bah­seder ve bizzat Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in nurundan alarak Hakk’a kelâm ettiğini işaret ederdi. Ve onun, Peygamber’i (s.a.v) rü­yada gördüğünü: “Ancak emrimiz dâhilindeki şeyleri kabul ettin!” dediğini an­latırdı.

Onlar Hazret-i Peygamber’in ruhaniyetinden istimdat ederek ko­nuşurdu. Ama sen bir başka hâlde konuşursun. Bir şeyin sözünü edersin, fakat işin ondan hayli uzak. Ve çömlek karası…

Ben, yalnız Hak’tan korkarım, yalnız O’ndan bir şeyler bekle­rim. Yerdekiler, göktekiler, dünya ve öbür âlemin sakinleri bana bir iyilik veya kötülük yapamaz. Zaten onlardan böyle bir şey ummam.

Bazı büyüklere:

“Rabb’ini görüyor musun?” diye sordular.

“Görüyorum!” cevabını aldılar. Görüş şeklini sorunca da şöyle anlattı:

“O’nu görmesem yerimde duramam. O’nun varlığı gözlerimi kaplar, gözlerim öylece Rabb’imi görür. O cennette nasıl görülmesini diliyorsa, burada da öyle görüyorum. Gözlerim, O’nun varlığını, sıfa­tını, ihsanını, lûtfunu, iyiliğini ve esirgemesini görür.”

Ebu’l-Kasım Cüneyd şöyle derdi: “Benim sofi grubu ile işim yok. Esas mesele insanın kendi varlığından arınmasıdır. O olunca kalben Hakk’a sefir olur. Hiç kimse sofi olamaz. Olması için Peygamber (s.a.v) Efendimiz’i rüyada görme­si, ondan emirleri ve yasakları öğrenmesi icap eder. Bu hâli bulunca, kalbi yücelere çıkar, sırrı temiz olur ve şahın kapısına varır. Eli, Pey­gamber (s.a.v) eli ile bir olur.”

* * *

Âdem (a.s) Nebi’nin ilk konuşma dili Süryani idi. Kıyamet günü halk aynı dille hesap verecek. Cennete girdikten sonra Peygamberi­miz’in dili olan Arapça üzerinden olacaktır.

Bazı büyükler şöyle temel bir kaide zikretmişlerdir: Allah’a taat üzere olan kula marifet hâli verilir. İsyan yolunu tutarsa, o hâli elin­den alınmaz. Kıyamet günü olunca marifet hâlinde iken yaptığı ha­taların cezası kat kat artırılır. Ve o marifet, elde bir hüccet olur.

İman sahibinin kalbine, meleklere has bazı hatıralar gelir. O imanlı Zât’ın kalbi ayık olduğu için, yanına gelip duran hatırayı an­lar ve sorar: “Kimsin, nesin, neredensin?” Buna karşılık o hatıra şöyle der: “Ben peygamberlik makamından nasibinim, Hak’tan geliyo­rum, gerçeğim. Ben sevgilidenim, daima sana yakın olandanım.”

Bu konuşma ve anlaşma sonu, o kulun içi nurla dolar. Gözü O’nu görür, kulağı O’nu işitir.

Artık görür ki, o nur halveti seviyor, bulunduğu ülkeden gider. Bu arada peş peşe bir sürü hâl gelir. Her gelen hâl, bir sıkıntı verir. Ta, sessizlik kaplayıncaya kadar… O geldikten sonra, tümden konuş­ma olur. O daima dinler. Bakıldığı zaman, sanki bir yana kulak ver­miş, bir şeyler dinliyormuş gibi sanılır.

Konuşmalar sırasında zatın biri kalktı ve dünyalık istedi. Geylâni Hazretleri ona oturmasını emretti ve şöyle buyurdu: Dünya ve âhirete ait işlerin cümlesi için gani gönüllü olmanı isterim. Sonra arzuların için Allah’a dua et ve çalış. Alacağın şeyleri hırsa kapılarak alma, zâhid ol, Allah sana ihsanını yağdırır.

Allah, İsa Peygamber’e şöyle vahyetti: “Dikkatli ol; silerim.”

Musa Peygamber, Hakk’a yalvardı ve O’ndan bir tavsiye istedi: “Beni dile” buyurdu.

Yine istedi, aynı cevabı aldı. Bu tavsiye ve dilek dört defa tekrar edildi, aynı cevap verildi.

Sana şimdilik pek söz hakkı tanınmaz; ta, vücudunu kaplayan kabuk kırılıncaya ve şeriat kanatları seni bağrına basıncaya, işinden ulvi sadalar gelinceye kadar. İşte o zaman fazilet danelerini toplar, onları aldığın için de her şeyden üstün tutulursun. Bu sözlerden son­ra, kendini halka üstün tutup onlara karşı sözde yetkili görme. On­ları Allah’a çağırmak için manevî bir cezbeye tutulman ve salâhiyet sahibi kılınman gerekir, öğüt vermek için, manevi bir vazife almış olman icap eder.

Zahiren yapılması icap eden işleri ve dış durumu önce tahkim et, sonra bak, Hak yakınlığı tadından neler duyuyorsun ve O’nunla olan münacatından nasibin nasıl?

Halk, yalnız taamın âşığıdır. Konuşmaya devam ederim, yanım­da yalnız yokluk vardır. Bana göre, yer ve gök yokluk içindedir. Ve onların ne faydasını, ne de zararım umarım. Zararı ve faydayı yalnız Allah verir.

* * *

Geylâni Hazretlerine, biri şöyle sordu: “Bazı büyükler, Hak yolcusunu, fitnet -keskin zekâ- sahibi olmadan yakalayınız.” buyurdu. Manası nedir?”

Şu cevabı aldı: O yolcuyu namazda ve oruçta devamlı etmeye bakınız. Bu hâ­linde o, Hakk’a yakınlığını ve O’nun lûtfuna gark olduğunu bilme­sin. Şayet bilecek olursa tembelliğe sapabilir. Sen şirkinle maddi eş­ya talebinle bunu arzularsın. Rastgele herkesi taşlamakla bu hâlin
elde edileceğini umarsın.

İnsanların her biri maddi ve geçici şeylerle olmaya baktı. Kimi şöhretin kulu, kimi parasına tapmış. Kimi başındaki şaha tapar, ki­mi nefsinin ve giydiği libasın kulu. Bunlar tamamen dalâlet içinde. Bazı ibadet eden kullara bakınca onların da tam halis niyeti bulunmadığı görülür. Onların da kimi orucuna güvenir, kimi kıldığı na­mazın kendini kurtaracağını sanır ve avunur. Bazı kimseler de rivavetlerle geçinir. Bir kısım şahıslar cehennemden korktuğu için necat bulacağını sanır. Diğer şahıslar da, sadece cennet sevgisini bilir ve bunu bir halâs çaresi sayar.

O kimse ki, uyanıktır; kalbi Allah aşkı ile doludur. O’nunladır, varlığını O’na vermiştir, halka karşı ruhen bir istiğna duyar ve di­lencilik etmez. İşte böylesi lazım! Yeryüzünü geziniz. Böylesini bulur­sanız, hemen bağlanınız.

İman sahibinin hüznü yüzünde, sevinci kalbinde olur. Bu hâl za­manla aksine de döner ve yüzde sevinç, kalpte hüzün olabilir.

Yüzden gösterilen keder gösterisi halka edep belletmek için olur. Kalbe dolan sevgi ise, kaza ve kaderden gelen müjde ile olur.

Dünya iman sahibi için bir zindan sayılır. Mademki imanlıdır, hâli öyle olur. Takva hâli devamlı olursa, zindan hâlini Hak açar. Sı­kıntılı hâlini bilmez olur.

İşte hüccetiniz: “Bir kimse Hakk’a karşı ittikâ sahibi olursa, kurtuluş yolunu Hak açar ve ummadığı yönden geçimini gönderir.” (et-Talâk, 65/2-3)

İman sahibi, vücut yumurtasının kabuğunu kırarsa, hikmet danelerini toplar. Hak yakınlığı kanadı onu sarar, o canibe çeker. Onu sofraların ve şenliklerin sahibi eder.

Ey akılsız, sana şimşekler çakar, ama faydalanman kabil değil. Benliğinde onu tutacak ve sebat ettirecek hâlin yok. Bazı şeyler sa­na arz edilir, ama geldiği gibi gider.

Bin defa ölmeye ve yok olmaya muhtaçsın. Sonra hâlinle sebat eder, kalırsın. Geceler olur, gündüzler geçer, sen hâline devam eder­sin ve durumunda değişiklik olmaz.

Yedi kat yeri tutan bir kuvvet olduktan sonra, bazı temennile­rin olabilir ve gölgende gelişmen mümkün sayılır. Ama bugünkü pe­rişan hâlinle, öyle şeyleri beklemen abestir.

Öyle bir hâlin var ki, bir yeşil sebze için, mideni oynatır ve kıya­metini koparırsın. Bir akşamlık sofranda lokma eksik olsa, dünya başına dar olur ve kıyametin kopar.

Olagelen hâlleri serbest kıl, kalbine girsin ve birleşsin. Onlardan hâsıl olan kuvvetle sana uçmak düşer. Bir kuş olursun, şarkı, garbı öyle dolaşır gezersin.

Sen uykudasın. Peygamber (s.a.v) Efendimiz: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” buyurdu.

O, ne kötü uyanıştır ki, ölümden sonra hâsıl olur. Varlığını Hak yolunda hare eden fakir kimseye o gerekir ki, ka­naat örtüsünü örte ve iffet perdesine bürüne. Ta Hakk’a vasıl oluncaya kadar onları açmaya. Ve doğruluk ayağı ile Hakk’a koşa; O-nun yakınlık duygusunu bula. Aynı şekilde dünyadan da, ahretten de geçe. Halkı bıraka, varlığını bir yana ite. Bunları kalben yapmalı, aksi hâlde kurtuluş yoktur.

Kul, kalbini gerçek yola koyar ve ilerlemeye devam arzusunu du­yarsa, Hakk’ın yardımı onu karşılar, O’nun rahmeti, şefkati kucak­lar. O’nun cezbesi çeker ve ilâhî nazarları kavuşur, övgüleri gelir. Peygamber’lerin, meleklerin süvarileri o kulun yardımına koşar. Ve o zata melekler, peygamberlerin ervahı sahip olur. Hakk’ın zevk ve sa­fa âlemlerine götürürler.

Ey kalbi ölüler, cennet arzunuz, sizi Hakk’a karşı bağladı. Ayrılınız, ayrılınız, yaptığınız hatalardan dönünüz.

Kısa emelli olmalısın. Kalbinin Hakk’a yakınlık bulması için maddi emellerden ayrılman icap eder. Sır âleminin halktan temiz ve Hakk’a yakın olması için hemen her arzunun yerine gelmesini dile­me.

Ümitlerini kıs ve ezeldeki yazını okumaya başla Onları okurken satır satır üzerinde dur. Kelime kelime bak. Her harfi incele. Onlar­da vakitlerini, zamanlarını görmeye başlarsın. Hatta saatini, anını dahi öğrenirsin. O vakit gideceğin yerler sana gözükmeye başlar. Se­ni kaplayan her ilâhî korku, Hakk’a iletir. O cezbe anında sana dü­şen, sebat ve olgunluktur. Hiçbir şeyi düşünme, ömrün uzaması veya kısalması, kıyametin kopması veya kopmaması, senin için bir önem taşımasın. Hak sana ister öfke duysun veya dargın kalsın. İster sana bir şey versinler, isterse mahrum bıraksınlar.

* * *

Sonra Geylâni Hazretleri bağırarak ayağa kalktı, yüzünü elleri ile kapadı ve “Ey ateş, selâm ve serin ol!” dedi. Daha sonra dua etti: “Allah’ım, ayıplarımızı yüzümüze vurma.”

Daha sonra oturdu ve öğütlerine devam etti. Daha önce anlattı­ğı gibi, Süfyân-ı Sevri’nin, Fudayl b. İyaz’a söylediği: “Gel, oturalım, Hak katında bilinen hâlimizi düşünelim ve ağ­layalım!” sözünü anlattı. Sonra, öğütlerine devam etti:

Onlar, Hak’tan çekinir ve korkardı. Hak onlara neler verdi ise, onlar da onu dağıtırdı. Kalpleri daima hüzünle dolar ve taşardı. Onlar, yaptıkları işin kabul olmayacağını düşünür ve ağlardı. Son nefeslerinin iyi geçmeyeceği üzüntüsüne kapılır, sızlarındı. İmam-ı Ahmed son nefesle değişen âlemi anlatırken şöyle derdi: “O bir başka libastır, bir başta taamdır ve günler gayet azal­mıştır.”

Ey evlat! Halka minnet kapısını ört, göreceksin ki, o dem Hakk’ın iyilik kapısı sana açılacak.

Geylâni Hazretleri ayağa kalktı; sağa, sola hafif hafif sallandı ve öne doğru eğildi; elini göğsüne koydu ve bastırdı. Sonra oturdu ve devam etti:

Ey gözsüz, işte kapı açık, içeri gir. Kapılar ancak iki tanedir. Onların biri açık, öbürü de kapalıdır. Şu açık kapıdan gir.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in sünnetini ihya için sebepleri bırakma. Bu yoldan yürü ve sebeplerin sahibini bulmaya bak. Bunu yaparken Peygamber’e (s.a.v) uyduğunu bil; onun hâlini benimsediği­ni sez. Çalışmak onun âdeti, sebepleri bırakıp sahibine karşı tevekkül göstermek ise, onun hâlidir. Bunları yaptıktan sonra, varlığını at­maya gücün yeterse yap. Sebepleri bir yana at. Hâli bırak, işlerini Hakk’a ısmarla; o sana yeter. Seni yükseltir, yakınlığını verir. Ve an­lamadığın şeyleri sana anlatır. Her şeyi Allah bilir, hâlbuki siz bile­mezsiniz. Onun kader dalgalarına teslim ol. Artık nerede kalsan, ilâhî fazlı orada bulursun. Ne yana dönerseniz, ilâhî tecelli oradadır.

O’na dön, dönmek iste; yakınlığını, ünsünü ve şefkatini görür­sün.

Maddi bir zenginin misali, bir âmânın misalidir. Yemeği gelir, yer, ama nereden geldiğini bilemez. Geldiği yeri öğrenince o tarafa bakar. Yalnız kısmetinin geldiği ciheti açar, öbür yönleri kapar. İç varlığından, mana zenginliğinden haberi olmayan zengin de âmâ gi­bidir. Alır, yer fakat hazinesini bilmez.

Kul, aslında manen zengindir. Hazinesi vardır. Ama ondan haberi olmadığı için sadece önüne geleni alır. Manevi gözleri açılmadı­ğı için ötesini göremez. Eğer bir kul, her şeyi kolaylaştıran, rahatlık veren, ihsan eden ve kendi varlığına çevirenin yalnız Allah olduğunu anlayabilse, kalbini O’na bağlar, başkalarını bırakır.

Nefsine âşık oldun. Onun sana düşmanlığını anlasaydın, ona uy­mazdın, yanlış hareketlerine karşı yanardın. Onu öldürücü düşman olarak tanımış olsaydın, yemek, içmek bile vermezdin. Ancak hakkı olan miktarı verir, ötesinden mahrum bırakırdın.

Sana bugünkü hâlinle zaviye yaramaz. Bir köşeye çekilip otur­mak seni ıslah edemez. Çünkü sen sokaklardan hoşlanırsın. Bu hâ­linde de sana Hakk’ın sırrı verilmez. Hakk’ın sırrına ittilâ peyda eden kimse, dilsiz olur. Sır saklamayana, sır verilmez.

Sırrını saklamaya güçlü olmayan, halka uzak durmalı; mağara­lara, sığınaklara kaçmalı. Sahillere, ovalara, yabanlara gitmeli.

İlmin ve hikmetlerin asasını bulamayan, her ikisini benliğinde saklama gücüne sahip olmayan, şahın sopasına düşer; ilâhî kamçı ile terbiye alır. Açlık Hakk’ın kamçısıdır. İşler hükme göre yürütülmezse Allah kıtlık verir; şiddetin ve darlığın zuhuru kulların hata­sından ileri gelir.

Yazık, ilâhî sevgiyi iddia edersin, ama dünyalık ararsın ve âhiretin güzelliğine talip olursun.

Ey ahmak, bir taraftan Hakk’a bağlılığını ve sevgini iddia eder­ken öbür taraftan da O’ndan küçük işler talep edersin. Bir zorluk ge­lince ondan sızlanmaya başlar, iyiliğin gelmesini dilersin. Sen, Allah yolcularından olamazsın; onlara yanaşma. Bu hâlinle onlardan uzak ol. İyi olmak için onlar gibi hareket etmen icap eder. Sen halkın kulu ve kölesisin. Nefse taparsın; boş arzuların ardından gidersin. Şehvet duygularını benimsemektesin.

Yanımızda, sizin durumunuzu ölçebilecek âlet var. Nakkadımız var. Kalp ve bozukluğunuzu meydana çıkaracak kuvvetimiz mevcut. Hâlinizi tahlil eder, size anlatabiliriz.

Ey iddiacı, iş iddia ile bitmez. Söylediğin şeylerin hiçbiri yerinde olmuyor. Her şeyin kendine has bir zamanı var. Dua için durumun müsait olması, konuşmak için hâlin olması gerekir. Sessizlik için de daha başka şey gerek. Ona nazar için hâl gerek. Ona karşı göz yum­manın da, ayrı bir manası var. Nerede her şeyi yerli yerince yapan zatlar ki, onlarla sohbet edelim. Bu sözümüz, doğruların bulunmadı­ğı manasına gelmez. Doğru iş tutanlar, her zaman mevcuttur; hatta zamana göre artar bile Onlar için ibadet her hâlde vaciptir. Nimeti gönderene şükür için ibadetten ayrılmazlar. Onlar her nimeti şükürle Çarşılar, taatle mukabele ederler.

Bu yol, sana helâlin azını almayı emreder. Bugün, içinde bulunduğun helâli azalt. Çoğaltırsan herkesin müşterek işi olan mubaha dalarsın; senin bir özelliğin kalmaz. Ona da dalınca, şüphelere gir­men ihtimal dâhiline girer. Şüphelinin sonu ise, insanı harama iter. Haramın sonu ateştir.

Asıl zâhidlik, helâl işlerde kendini gösterir. Zaten haramda, her­kes zâhid sayılır.

Her bakımdan kemal yolunu arayan zatın kalbine bazı varidat gelir. O varidatı almak kolay olmaz. Doğum anında, sancıların verdi­ği acı neticesi üstünü başını yırtan ananın hâline benzer. Akıl onu kolayca idrak edemez. O anda gelen sese dayanılmaz ve onun getirdiği vecde kolay tahammül edilmez.

Bizim hâlimiz, ilâhî vaadi intizardır. Halka karışır, dua ederiz, ama kalbimiz Hakk’a bağlıdır. O’nun vaadini gözetiriz. Ta onun fa­zilet taamını tadmcaya ve orada sebat buluncaya kadar hâlimiz böy­le devam eder.

Hakk’ın arzusuna uyma bahsinde zafer umuyorsan, arzularını bı­rak, dileğini terk et. Sevginin şartı, şahsi iradeden ve arzudan geç­mektir.

Hâlin yukarıda anlatıldığı gibi olursa, dilin söz ettikçe, kulakla­rın ses aldıkça, gözlerin gördükçe ilâhî lütuflar ve keremler sana gel­meye başlar. Ve ruh âleminin temizlik haberi, meyveler ve cevherler hâlinde süzülür gelir. Hizmeti ve hizmetçileri bulursun. Her şey sana hizmet eder ve her şey seni över. Hak Teâlâ, senin iyiliğini bütün varlığa ilân eder.

Hak Teâlâ buyurdu: “Peygamber’in getirdiğini alınız, yasak ettiği şeylerden kaçını­nız.” (el-Haşr, 59/7)

Allah’ın ve Peygamber’in emirlerine yapışınız, onlarla amel edi­niz. Bu yolda benlik davasına kapılmayınız. Hakk’ın emrine uyunuz. Bu yolda ben ve biz yok, Sen, Sen var. Evvel, âhir, zahir, bâtın, hep O.

Hak Teâlâ: “Sema ve yolcusuna yemin olsun ki!” buyurur.

Bu âyetteki sema malûm. Yolcusu da Peygamber (s.a.v) Efendi­miz’dir.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, yedinci kat semaya kadar yükseldi ve Hak Teâlâ’yı baş gözü ile gördü. Kalbi ile bütün varlığı ile gördü. Ve Rabb’i ile orada kelâm etti.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz yükselmeden evvel yeryüzünde onu kalbi ile gördü. Çünkü kalbi sahih olan zatlar, Hak Teâlâ’yı kalpten görür. Perdeler aralanır, semaların varlığı silinir. Hakk’ın Zât’ı kalır. O dem, himmetler yürür, sırlar yola revan olur.

Doğruların kalbi, âlemleri Yaratan’ın nuru ile parlar. Onların si­nesi kâinata ışık saçar.

“Mü’minin ferasetinden sakınınız!” mealine gelen hadis-i şerif bunu anlatır.

Kalp, Hak yakınlığını bulursa sema olur. Orada ilim yıldızları parlar ve marifet güneşi doğar. Onlardan hâsıl olan nurdan melek­ler ışık bulur.

Üzerinde Hak tarafından bir muhafızı olmayan şahıs yoktur, O muhafız, şeytanın kapmasını önler. Bazı fertler vardır ki, onların muhafızı saflar hâlinde durur ve yabancıya kapılmalarını önler. Hak, onların sahibi olup bütün hâllerini kuşatır, başarı ihsan eder.

Güzel konuşmak ve iyi laf etmek evini yıktın. Daima yerinde say­makta ve dar çemberin içinde dönmektesin. Değirmen devesine ben­zersin. Mihverini aşmadan orada dur bakalım; sonun ne olacak? Ga­liba bazı veli kulların intizarını almışsın. Basiret gözün kör olmuş. Hakk’ı unutmuş bir hâlin var. O, seni bir yana bırakmış. Gayret yo­lun, sabit bir yol olmuş; hep aynı şeyi bilirsin. Boşuna olan gayretin artmış. Maksat kanatların kopmuş. Dünya ile âhiret arasında bir et parçası hâlinde kalmışsın. Seni duası ile diriltecek gerçek ere ihtiya­cın var. Onun hayır duasını almak için perişan hâlini itiraf etmelisin.

Hakikaten Allah yolcuları ile ülfete devam et. Sonra meleklere karış, ülfet edersin. Bunlara karışıp anlaşınca, başka kapılar açılır.

Halka karışır, insanlarla sohbete, ülfete devam edersen, netice­de onları bırakır, cin tayfası ile ünsiyet yolunu bulursun. Bunun so­nunda da, mülke düşer, onların tabii havasında boğulursun.

Kâinatın içinde mevcut olan eşya aslında hiçbir iş yapmaya ka­dir değildir. Ateş kendi başına bir şeyi yakamaz; su insanı kandıra­maz; ancak Allah’ın onlara verdiği kuvvet sayesinde vazifelerini ya­pabilirler. Nitekim Nemrut’un ateşi İbrahim Peygamber’i yakmadı, Ebû Müslüm-i Havelâni’yi ateşe attıkları zaman yanmadı. Ateşin içinde yaşayan semender böceği ateşte yanmaz.

Yaptığın işlerde ihlâs olursa, halkın şerrinden halâs bulur, kal­bini onların arasından çıkarırsın. Zaten Hakk’a vasıl olman, halkın arasından manen sıyrılmana bağlıdır; Aziz ve Celil olan Hakk’ı ta­lebine dayanır.

Senin Hakk’ı araman bir garip kişinin hâline benzer. O, bir so­kağa girdi, dostunu arıyordu. Sokağın bir yanından öbür ucuna gidip gelmeye devam ediyordu, bir türlü kapıyı bulamıyordu. Hâli, dostun kapısını tanımamaktan ibarettir. Hâl böyle iken dostu onu gözetli­yordu; şaşkınlığını ve hayretini görünce içini sevgi kapladı. Çıktı, yanına gitti, başını başına dayadı ve ona sarıldı. Yusuf Peygamber de, kardeşi Bünyamin’e aynı şeyi yapmış ve demişti ki: “Ben senin öz kardeşinim.”

Allah, kalp zeminini marifet ve ilim karargâhı kıldı. Hak Teâlâ o zemine gece gündüz üç yüz altmış nazar kılar. Eğer, orası marifet ve ilim karargâhı olmasaydı, az zamanda parçalanır ve dağılırdı.

Kalp sıhhat bulup Hak yakınlığına erdiği an, yollarından ırmak­lar coşar, hikmetler aşar ve yaratılmışlar ondan faydalanır.

Allah’ın büyük kıldığı insanlar vardır. Onlar dini ayakta tutar­lar. Onların en büyüğü Peygamber (s.a.v) makamına yakın, en küçü­ğü ise Sahâbe derecesine yetişkindir. Arta kalanlar ise, tabiin zümre­sine dâhil sayılır. Onlar, söyledikleri her şeyle amel ederler. Sözle işi birleştirirler. Onlar için gizli ve aşikâr aynıdır. Peygamber’ler onlara bakar, sürür duyarlar. Hak Teâlâ onları, meleklere karşı över. O bü­yük zatlara uyana saadetler ola. Dünya ve ayal yükünü onlardan alana ne mutlu!

Bir kısım cemaat vardır, onlar kazanç yoluna pek gitmez, halkın iyiliği için koşarlar. Halk, onlar için evlat sayılır. Onlar, dünyaya bağlanmaz. Dünya, nefsini onlara arz etse de kabul etmezler, kaçar­lar.

Bugün elinde bulunan senin değildir, müşterektir. Komşuların dahi bir nevi ortaklarındır. Elinde bulunan kazanç sorguyu mucip ol­duğu gibi elinden alınır da. Allah yolcuları, bugün onların yerine saklamakta olduğunuz şeyleri dağıtmışlardı. Aslında her şey Hakk’ındır, sizin nice iş tutacağınıza bakar. Elinde olandan, az da olsa kom­şularına dağıt, muhtaçlara ver. Doğruların evi dıştan dar olsa dahi içi geniştir.

Nerede o kimse ki, halka açılan kapıyı kapadı, Hakk’ın kapısına durdu ve bütün dertlerini Yaratan’ına ısmarladı.

Sebepleri kes, putları temizle, sonra neler göreceksin, bekle. O’-nun kapısına dur; sabrı, sıkıntılar üzerine yastık kıl. O’nun kaza ve kaderi keser, fakat sen üzülme. Bunlar olunca hikmetli şeyler görür­sün. Tekvin sıfatı, hâli ne yapıyor, görürsün. Rahmet eli seni nasıl büyütüyor, anlarsın. Sevgi hâli seni nasıl yükseltiyor, bakarsın.

Dönüp dolaşılacak, sonunda gelinecek tek nokta: Sükût. Bu sü­kûn, maddi ihtiyacın hitamında başlamalı, zaruret hâsıl olmadan konuşmamalı. Lüzumsuz laf etmemeli. Kulun lüzum dışı laf etme­mesi Hakk’ın seveceği hâldir. Kul bu hâli benimsedikten sonra Hak Teâlâ, ona halk sütünü emzirmez, sebepleri siler, onu yakınlığa götürür.

Hakk’ın lütuf kucağından ilettiği ulvi koku sana kâfi. Üzüntü anlarında oradan gelen güzellik sana yeter. O’nun rahmeti seni içine alır. Senin için elbette dar anlarında imdada koşan daha hayırlıdır, başkası daha hayırlı olabilir mi? O’na dua et, darda kalınca O’na yalvar, sana yetişir. O, duada ısrar etmeyi sever, Zât’ına her an yalvarıl­masını arzular.

Kapıların yüzüne kapanmasına darılma. Hak Teâlâ, sana yakın­lık kapısını açmak için bunu yapar. O’nun kapısında devamlı kalman için maddi yönleri örter. Sevenler, O’nun kapısını daima açık olarak bulurlar. Yabancılar, oradan içeri giremez. Bir ana evladı için hazırla­dığı şefkat kucağını başkasına açar mı? Bu da ona benzer. Hak Teâlâ, sevdikleri için hazırladığını başkalarına vermez. Yavrusuna tut­kun ana, komşulara tembih eder. Yavrusunu içeri almamalarını ister. Çünkü kendine dönmesini arzular. O yavru, bu hâlde evden kaçsa cümle kapıları kapalı bulur. Ağlar, sızlar, yine anasına dönmek zo­runda kalır.

Hak Teâlâ, bazen kulunu dara atar. Bundan maksadı, kulun kal­bi, yaratılmışlara bağlanmasın ve Zât’ına dönsün.

İçi doğru olan fakir kişiye gerekir ki, nefsine hadden fazla yu­muşak davranmasın. Nefsi için bir şeyler bulması icap ediyorsa, ye­teri kadarını bulup almalı.

Sana bir sıkıntılı hâl geldiği zaman nimet bil ve Yaratan’a ibadet et. Aksi hâlde Hak seni onların içine iyice sokar; bir daha da kur­tulman kabil olmaz. Hakk’ın yakınlık duygusu o dar hâllerin içinde gizlidir.

Maddi eşyaya fazla düşkün olma. Onlara gönül kaptırırsan işle­rin karışır. Her hâlde Hak yakınlığını ara. Şunu bil ki, O’na yakınlık derecen güç hallerdeki sabrınla ölçülür.

Allah’tan korkmayanın aklı yoktur. Tuzsuz ülkede yaşamak kabil olmaz. Çobansız sürü yutulur. Din korkudan ibarettir. Korkan, he­men sahibinin yoluna çıkar. Hiçbir yerde durmaz, yoluna devam eder. Allah yolcularının son durağı Hak yakınlığıdır. Burada anlatı­lan yolculuk, bir köy ve kasabaya taşınma gibi değil, kalp yolculuğu­dur. Sırların yolculuğudur. Asıl yolculuk O’nun yolculuğudur.

Kalp ve sır Hak yolculuğuna çıkıp o yüce kapıya varırsa, içeri girme iznini sır ister, izin verilir. Sonra o âlemde, aldığı ülfet netice­si kalbi de içeri aldırır.

İnsan her hâlini, Peygamber’e (s.a.v) benzetebilmeye çalışmalı. O’nun kalbinde yıldızlar ay, ay da güneş olmuştu. İçindeki nurlar, dışa vurmuş, gizli hâlleri açık olmuştu. Her yan ve yön ona göre tekti.

İnsan, benliğine dikkat etmelidir, o daima bir med ve cezir ha­lindedir. İyilik hâlleri çoğalırsa mana âlemi açılır, aksi olunca ka­panır.

Büyük insanlar, başlarını yakasına eğip sır yuvasına dalınca, bütün varlığı seyre dalar. Deniz dibindeki mevcudu görür ve elini uzatır. Yanındakilere işaretle der ki: “Sen şunu al.” Sonra öbürüne döner: “Şu da senindir, al.” der.

Onlar, sultanlardır. Semanın ve zeminin sultanı onlardır. Hakk’ın kuvvet ve kudret eli önünde dururlar. O’na vekil ve halife olmuşlar­dır.

Ben de şahın kapısındayım. O büyükleri gözetirim. Uykuda ve ayıklık hâlimde size de bakarım. Bu şehirde zahmet çeker, sıkılırım. Onların güç işleri altında sabra çalışırım. Karanlığı ışıkla açmaya bakarım. O ışıkla gamı, kederi gidermeye gayret ederim. Bir sürü fi­kir zahmeti ve susuzluktan ötürü peyda olan yorgunluğa rağmen, yılmadan olanlara tahammül ederim. Ara sıra kaçıp kurtulmayı arzu­larım, fakat attığım her adım geri çevrilir.

İbrahim Edhem’in, çok ağlamaktan gözleri yorgun düşüp ka­panmıştı. Hak Teâlâ ona ilham yollu şu duayı okumasını emretti: “Allah’ım, kazana rıza yolunu göster. Belana karşı sabrımı art­tır. Nimetlerine şükrü kalbime alıştır. Nimetlerin dahasını, afiyetin tümünü isterim. Sevgi işinde bana sebat ver.”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz hani o zaman kalbinde bir ses işitmişti. Ehline haber verdi ve Hira dağına doğru koştu. O dağ, Sina da­ğından bir parça idi.

Orada vahiy nesiminin kokusunu almaya başladı. Orada bir ma­ğara vardı; içinde bir âbid dururdu. İsmine Ebû Kebşe derlerdi.

Peygamber’imiz orada ibadete devam ederken, rüya gibi bir şey gördü. Sanki ortalığa sabah aydınlığı yayılıyormuş gibiydi. Ve şu nida geliyordu: “Yâ Muhammed, yâ Muhammed.”

Bu sese dayanamadı; kaçtı kaçtı. Evine geldi. Orada olanlara: “Beni örtünüz, her yanımı sıkıca kapayınız. Ben ‘Yâ Muham­med’ diye, hatiften -gizliden- bir ses duydum.”

Allah dilediğini yapmaya güçlüdür. O örtünmenin ve bürünme-rıin ne faydası olabilir ki?

* * *

Bu kalp var ya, bir avlu içindeki tohuma benzer. O bir evdir. Oranın dört duvarı bulunur. O duvarlar yıkılmaz. Kışın yağmuru, yazın güneşi oraya girer. Orada bitkiler biter, ama kimse onu göremez. Orada dallar yeşerse, ağaçlar meyve verse ve gelişip olgunlaşsa da kimse farkına varamaz.

Oradan bir şey almaya bakınız, ama yol yok ki oranın güzelli­ğini toplamaya bakınız. Oraya yabancı için yol bulunmaz. Allah di­lerse, öyle kalpleri açığa çıkarır ve herkes oraya yol bulur.

Velayet hâli gizlidir. O öyle bir hâldir ki, padişahın otağı sayılır. Padişah, sergisini yayar ve yatar. O hâlin gitmesi için padişahın ora­dan eşyasını toplayıp bineğine binerek gitmesi icap eder. Allah’a yal­varırken, Zât’ından başkasını isteme. Yemek, içmek, giymek gibi ge­çici şeyleri O’ndan boşuna talep etme; O’nun Zât’ını ister. O zati var­lık senin olunca, senin olmayan ne kalır ki?

İbadetini maddi eşyanın talebi için yapma. Hakk’ı bulunca rah­meti neylersin ki?

Allah’ım, bizi Zât’ınla kıl, başkalarına muhtaç etme. Zât’ından başkası ile uğraştırma. Nedir bu hâl?

Bunu söylerken sert ve haşindi, sonra yüzünü eli ile kapadı, sıç­rayıp kalktı. Sonra oturdu, tekrar kalktı ve devam etti:

En kısa zamanda, durumunuzu öğreneceksiniz. Bazı büyük zatlar vardır ki, onlar Hak’tan bir şey talep etmezler. Hakk’a karşı uygunsuz iş etmesinler diye, O’na karşı bir talepte bulunmazlar. O’na karşı yaptıkları bir yersiz taleple, bağlılığa zarar geleceğini bilirler.

Onlar aşk ve şevk insanıdır. Onların aşkı, adımlarına kuvvet ve­rir. O kuvvet sayesinde Hakk’ın yoluna devam ederler.

Dünyalığa karşı gani gönüllü olursan, ihtiyaç sahiplerine yaptığın ihsanın arkasında gözün kalmaz. Velayet yolu da buradan geçer. Velayet sahiplerinin zatlarına has işleri vardır. Bazı hâller vardır ki, onlara akıl ermez.

Varlığı Hakk’a verip bedel (abdal) makamına varmak için Allah’­ın kullarına yardımcı olmak ve onların yükünü hafif eylemek gerek. Bedel vasfını haiz kullar böyle yapar. Hak da onların güç işlerini alır, hafifletir. Çünkü bedeller için Hakk’a karşı perde yoktur. Onlar dai­ma Hakk’ın huzurunda bulunurlar. Zahirde bakan bir büyük zatın kullara yardım edip yorulduğunu görür, ama aslında ona Hak yar­dımcı olur. Ona yorgunluk yoktur.

Size gereken, anlatılan hâlleri tasdik etmek ve doğruluğuna inanmaktır. Sonra Hakk’a karşı töhmet sahibi olmamaya dikkattir.

* * *

Hak Teâlâ, gece ibadeti için şöyle buyurur: “Nefsin gece ibadetine kalkması ve onda Kur’ân okuması, daha sağlamdır.” (el-Müzzemmil, 73/6)

Bu gece ibadeti, uykudan sonra başlar. O zaman, halk uyumuş olur. Herkes ve her şey derin bir uykuya dalmıştır. İrade dahi uyku­dadır. O zaman kalp yalnız kalır. Onun taamı ve şarabı Hak’la münacat olur. Hele o anda rükû, sücud ve kıyamdan alman tat hiçbir şe­ye benzemez. Her şey tabii âlemin karanlığına dalmışken Hakk’ın huzuruna çıkmak ne hoş olur.

Görmez misin ki, bir zat Hak’tan alıkoymasın diye dünyayı bı­rakır. Zât-ı İlâhî’den alıkoymasın diye âhireti de bir yana atar. O di­ler ki, âhiret yolunda bulunmaya. Çünkü âhiret oldukça tatlıdır; gü­zelliği açıktır ve bir rahmettir. Ola ki sır ve kalp onunla yetine, esas Zât’a varmaktan geri kala.

O Zât’ın iç âlemi bir başkadır. Dışına çıkan her şey kalbindekidir. O’nun dünya sevgisi sizinkine uymaz. O dünyayı Hakk’a ibadet için sever. Bunun için de dünyada kalmak diler. Çünkü ibadet edecektir. Aynı zamanda Hak ile nice işleri vardır. İşte, o işleri için dünyada kalmak diler.

Senin bu hâlin nedir? Hakk’a karşı bir vahşet duygusu taşımak­tasın, yakışır mı? Bu böyle ama halka karşı ne zaman vahşet duygu­sunu kalbinde bulacak, onlardan manen ayrı duracaksın? Ve bütün ülfetin Hak’la olacak? Söyle ne zaman?

Bunlar ne zaman olacak? Kapı kapı dolaşacaksın; O’ndan baş­kası kalmayacak. Bütün ülkeleri dolaşacaksın; ondan gayrini göre­meyeceksin, kalbin için ne bir kapı kalacak, ne yükselecek bir sema. Böylece kıyamet kopacak ve Hakk’ın huzurunda duracaksın. Bunlar ne zaman olacak?

Kalp orada iyiliğini ve kötülüğünü okuyacak, defterinde neler var, görecek. Cehenneme atılma tehlikesi belirecek; o zaman kalbin ümitle korku arasında sızlamaya başlayacak. Fakat Hakk’ın inayeti yetişecek, rahmeti ve lütfu ile onu kurtaracak. Hakk’ın rahmet suyu ile cehennem sönme durumuna gelecek ve o imanlı kalbin sahibine seslenecek: “Geç yâ mü’min, yoksa ateşim sönecek.”

Hakk’ın yardımı ile o, üç bin yıllık yolu bir anda geçer ve kurtu­lur.

Bu yolculuktan sonra şahın kapısına varır, aklını, iradesini ve Mevlâ’sına karşı olan sevgi duygusunu harekete geçirir ve der ki: “Mahbubumu almadan buradan içeri girmem.”

Sonra ona: “Hadi, seni taşıyacak gemi cennetin kapısında bekliyor; durma gir içeri” denir.

O yine istemez ve der ki: “Annem, babam önce girmeli ve hani komşular, hani hâlime şahit olanlar?”

Bu direniş, iman sahibinin katettiği kalbi yolculuğun sonucu­dur. Bu bir riyazet hâli idi. Bu riyazet hâli bitince, tekrar dünyaya döner, kısmetlerin alınması için bu dönüş zaruridir. Ta ki, ilâhî bil­gide değişiklik olmaya. Onun gereği silinmeye ve mahva varmaya.

* * *

Rabb’in, yaratma işinden fariğ oldu. O fasıl kapandı. Herkesin rızkı, kısmeti O’na göre malûmdur. Nasibini tam almadan buradan ayrılamaz.

Allah’ın Zât’ından kendinizi koruyunuz. Bütün arzularınızı O’nun kapısında toplayınız. Yaratan’ı terk edip yaratılmışlara boyun eğme­yiniz.

Sebepler, Hakk’ın Zât’ına karşı birer perdedir. Şahın kapısından yüz çevirirsen, sana orası kapanır; sonra hangi kapının açılacağını düşün.

Sır âlemini geliştirirsen nice setleri aşar. Onların aşılması için kendine izafe, ettiğin hiçbir kuvvet yetmez.

İman sahibi, Yaratan’ını talep ederek tabii arzularından geçer. Bu yola devam ederken bir afet belirince günahlarına döner, hatalarını araştırır. Malına, nefsine gelen afetin, din haddini aştığı için olduğu­nu anlar. İman sahibi, başındaki afetin gitmesi için yalnız dua edip Hak’tan yardım talebinde bulunmaz; ayrıca günahlarını da hatır­lar. Nefsine döner, yaptığı yanlış hareketler için onu sığaya çeker. Bunda muvaffak olunca benliğine döner, teslim olur. İşlerini Hakk’ın Zât’ına ısmarlar. Bunları kalben yapar ve huzurunu bulur. Artık onun bu güzel hâlinden sonra önüne açık kapı çıkar, oradan içeri dalar ve aradığını bulur. Allah’a karşı ittikâ sahibi olana manevi yollar açılır.

Hak Teâlâ tarafından kula salınan bela, tecrübe için olur. Onun gelmesiyle kulun hangi renge girdiğine bakar.

“Biz, onları, iyilik ve kötülüklerle deneriz.” (el-A’râf, 7/168) âyeti kerimesi bu manayı taşır.

Âdemoğlunun kalbi, hayır ve şer, izzet ve zillet, zenginlik ve fa­kirlik hâlleri ile istikametini bulur. Bu hâller durmadan değişir. Bu değişiklik arasında kul, bütün nimetin Allah tarafından olduğunu an­lar ve şükür yolunu tutar. Burada şükrün gerçek manası, tam manasıyla taattir. Dilin ve diğer duyguların ilâhî kudret önünde sesini kesmesi ve aksülâmel göstermeden bütün hâllere sabırla karşı koy­masıdır. İman sahibi, bunu benimsedikten sonra yaptığı yanlış işleri ve cürümleri itiraf etmesi icap eder. Öyle olmalı ki, bir adımında hata olsa derhal anlamalı ve ikinci adımı iyilik olmalı. Bunlar olun­ca ona şu müjde verilir: “İşte şahın kapısı, gir.”

İman sahibinin bir adımı şükür, diğeri sabır olursa muvaffaki­yet onu takip eder. Ve şahın kapısını hemen görür. Hemen o anda, bu gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşer kalbinin hatırlayama­dığı şeyleri sezer. Artık bundan sonra iyilik ve kötülük nöbetleri kal­kar, ilâhî âlemde karşılıklı konuşma, anlaşma, oturma hâli başlar.

Ey Iraklı, bunlara aklın eriyor mu? Ve ey çizilen daire içinde dönen, bunlara aklın eriyor mu?

Ey ahmak, kalkman ve oturman ihlâs dışı… Halk için namaz kılar ve yine onlar için oruç tutarsın. Gözlerin halkın yemek tabağında ve onların evinde…

Ey insan zümresinden ayrılan ve ey doğruların ve erenlerin sa­fından çıkan, bilmez misin ki, ben sizin büyüğünüzüm. Sizi ayara vurur, neye yaradığınızı ve ne olduğunuzu açığa çıkarırım. Çalış, gay­retini arttır; bu hâlini benden uzak et. Kılıcını benden uzağa at.

Ey cahilcik, hele sen hiçbir hâl üzere değilsin. Hâline acırım, ko­puk iplerini bağlarım. Sana daima nasihat ederim. Çünkü ben, zın­dık, riyakâr ve bir deccâl olarak ölmenden korkarım. Bu işin sonucu olarak da nifak ehlini bekleyen kabir azabı ile karşılaşmandan kor­karım. Bunlardan emin olmak için bulunduğun kötü hâlleri kısma­ya ve yok etmeye bak; o hâllerden soyun, takva libasına bürün. Ya­kında öleceğini bil, dolayısıyla takva hâline geç. Bu sözlerimi senin için derim. Aramızda bir düşmanlık yoktur. Bu sebeple sözlerim başka bir maksada dayanmaz. Ölünce dediklerimi hatırlarsın.

Sâlih insanın görünüşü, hâlini anlatır. Hakk’a tam arif olanın dili tutulur, ama Hak konuşturur, Hak’la zengin olurum, sıkıntılı hâlimi O’na arz ederim.

Küçüktüm, bulunduğum yerde bana sesler gelirdi. “Ey mübarek!” diye bir ses duyar ve kaçardım. Ben yine gizlice ona benzer sesler duyarım ve bana “Seni hayır içinde görüyorum!” deniyor. Fakat hiçbirine önem vermem.

Kurtuluş yolunu arıyorsan bana uy. Sohbetime devam et. Ben­den kaçan birini görürsen, hemen damganı bas. O münafıktır.

İman sahibinin hem kalp gözü, hem de baş gözü bulunur. Baş gözünü yumduğu zaman kalbi açılır; kalp gözünü kapadığı zaman da baş gözü açılır. Her iki gözü ile Hakk’ın tasarrufunu, hikmetli işlerini ve tecellilerini görür.

İman sahibi tam olursa Musa Peygamber’e gelen hitap ona da gelir. Hak ona: “Sana peygamberlik vermem ve kelâmımı nasip etmemle seni insanlardan üstün tuttum; onların üzerine seni seçtim.” (el-A’râf, 7/144) buyurmuştu. Sonra şu hikâyeyi anlatmıştı: Sen bir gün, koyun gütmekteydin. Onlardan biri kaçtı. Sen ardından koştun. Sen de yoruldun, o da. Tuttun, bağrına bastın. Ve “Ey mübarek, neden kendini, ayrıca beni de yordun?” demiştin. İşte perdelenmiş olmanın çeşitli sebepleri ve ilâçları var. Onun baş­lıca tedavisi, sebepleri araştırmak, yapılan hatadan tevbe etmek ve Hakk’a karşı irfan sahibi olmaktır.

Her bakımdan yol almış, masum ve mahfuz zatlar için, tekvinin lafı olmaz. Tekvin sıfatı yolda yürümekte olanlara kendini gösterir. Ülkeleri ve bölgeleri aşmadıktan sonra sana söz hakkı tanınmaz. Karayı, denizi geçmeyince sana söz söyletilemez. Halkın ve nefsin toprağını eş. İlim ve hikmet deryasını aş, daha sonra sahile geç ve konuş.

Allah yolcuları için ne gece, ne de gündüz vardır. Onlara göre hepsi de birdir. Yemekleri hasta gibi yerler. Uyumaları bir nevi baygınlığa benzer. Konuşmaları bir zaruret icabı olur. Hakk’a arif olanın dili tutulur, ama o arzu ettiği takdirde, aletsiz, edevatsız konuşturur. Di­lediğinin kapalı ağzını açar ve arzu ettiği gibi konuşturur. Tertibin, hastalığın ve mühletin orada lafı olmaz. Hakk’ın konuşturduğu zat için dilin bulunması şart değil. Hakk’a karşı her şey aynıdır. O’na karşı parmakla dilin ne farkı olabilir ki?

Öyle kullar vardır ki, onlar için ne perdelerin lafı olur, ne de herhangi bir bağın. Kapı, kapıcı nedir ki? Onlar için izin ne ola ki? Sonra tayinin, azlin, şeytanın veya sultanın lafı mı olur? Ha cennet binaları, ha diğerleri… Hepsi onlara karşı bir, eşit…

Bugünü yitiren, ebedi ziyan içinde sayılır.

İlk adımı atmadan, ikicisini neyinle özlersin? Birinci adım atıl­madan, ikinciye sıra gelmez. İlk adım, kendi vücut evinden ayrılman­la başlar. İkinci, Hakk’ın nimeti olarak alacağını alırsın. Ve şöyle der­sin: “Âlemlerin Rabb’i Allah’a hamd olsun.” (el-Fâtiha, 1/2) Sonra O’nun kapısında durur, şu münacatı yaparsın: “Sana kulluk eder ve Senden yardım talep ederiz.” (el-Fâtiha, 1/5) O’nun tecelli yüzünü görünce secdeye var ve O’na yakın ol. O’nun nimetine erdikten sonra, o nimetleri Hak’tan gayrına izafe etme.

Sen müşriksin ve Allah’ın nimetlerini tağyir etmektesin. Dolayısıyla Allah da sende mevcut nimetleri başka hâle soktu. Küfür zünnarını kopar ve yanlış yoldan dön. Bu hâlde senin dış hâline kim ba­kar? İçten tevbekâr ol. Sırrını Rabb’in için temizle.

Ey evlat, evlatçık! Peygamber’i düşün. Ona nübüvvet geldik­ten sonra, hayli zaman o hâlini sakladı. Yıllarca böyle gezdi. Seneler birbirini tüketti; sonunda: “Rabb’inden sana indirileni tebliğ et!” (el-Mâide, 5/67) emrini aldı ve işe başladı.

Sen bir şey görürsün, fakat saklamasını bilmezsin. Evinde bir ku­maş hışırtısı duyacak olsan kapını açar, hemen satışa çıkarırsın. Se­nin olduğunu nereden bilirsin? Belki o bir komşunun malıdır, sana emanet edilmiştir.

Kalbin felah bulması şu dört şeye bağlıdır:

Birincisi, mideye inen her lokmaya dikkat.

İkincisi, Hakk’a taat için bir gönül feragati.

Üçüncüsü, elde bulunan iyilikleri korumak, keramet hâlini esirgemek.

Dördüncüsü, Allah’ın Zât’ından alıkoyan her şeyi terk etmek.

Bunların içinde en çok önem taşıyan, lokma işidir. Onun için de, hiç bir tedbirin yok. Bu hâl, tam şifa veren verâ hâlini bulmakla hâsıl olur. Verâ sahibi olmak, insanı birçok hatalı işlerden koruduğu gibi Hakk’ın tecellisine dair bazı şeylere de vukuf peyda eder. Dolayısiyle insana, din hududunu koruma arzusu aşılar.

İman sahibi, yerken, içerken durur, dikkat eder. Kitap ve Sünnet’in iznini alır, sonra yer. Bir zaman böyle hareket eder; sonra Mevlâ’sına yakınlık duygusunu bulur. Artık O’nun emrine göre yapar. Yine O’nun emrine göre yapmaz veya yaptırmaz. İman sahibi, daima Hakk’ın dileğine ve emrine uyar. Bilgisi, Hakk’ın bilgisine bağlanır. Bir kimseye yardım etmek isterse, O’nun yardımı ile yapar.

Ölüm kapınızı çalmadan Hakk’a karşı ahdinizi tazeleyiniz. Son­ra kasırga diner, toz kalkar ve perişan hâlinizi görürsünüz.

Ey tembeller, cahiller ve gafiller, yakında hâlinizin perişan habe­rini alacak ve durumunuzu öğreneceksiniz.

Bir sual: “Nefis ki, hain olarak tavsif ediliyor. Onun verdiği fetvanın gerçeğe uymasını nasıl sağlayabilirim, doğruluğuna nasıl kani olu­rum?”

Bunun cevabı şudur:

Nefsini öldürüp yeni bir şekilde diriltmeye çalış. Onu, hayrını şerrini bilen bir bilgin ve hayırda tam yer almış olarak bulmaya bak. Kötü şehvet ve tat kapılarını ona kapa. Uygunsuz arzulara karşı onu koru, hapse koy. Ta o nefsin rengi soluncaya ve arzularını sır­rın emri ile alıncaya kadar onu serbest bırakma. O nefis, böyle çetin bir mücadele sonundadır ki, kalbe döner.

Allah yolcuları, çok kere gecenin gelmesini ve ayalin uyumasını arzularlar. Kalpleri tamamen Allah’ta olmasına rağmen, evlat ve ayal yükü ağırlığını omuzlarında taşırlar. İçten Yaratan’a bağlı olur, ama dıştan sebepleri elden atmazlar. Dış duyguları daima, sebepler içinde oyalanır.

Bir felâketin gelişinden önce Hakk’a kalbini bağlamış isen onun gelişi anında yalnız Hakk’a dönersin. O felâkete, Hak’tan gayri açıcı göremezsin. Ve görürsün ki, hayır ve şer O’nun katından geliyor. Za­rar, fayda, izzet, zillet, zenginlik, fakirlik hep O’ndan oluyor.

* * *

 Yukarı Çık

 

 

Fethu'r Rabbani

 

free web stats