Geylâni Hazretleri kürsüsünden inince bazı talebeleri çevresini sardı ve vaazın çok sert olduğunu anlattılar. Bilhassa işaretle öğüt verdiği zat için bunların ağır olduğunu belirttiler. Bunun üzerine Geylâni Hazretleri şöyle dedi:

“Eğer vaazım ona tesir ettiyse, bir daha ayrılmaz ve dersleri­me devam eder.”

Ve o zat, bir daha meclisten ayrılmadı, devamlı olarak vaazları takip etti. Daima Hazret’in yanına mütevazı bir şekilde oturdu. Allah’ın rahmetini diler oldu.

* * *

Allah’ım sabır, Allah’ım af. Allah’ım, bize yardım et!

Bir kimsenin elinde bulunana tamamen önünde eğilirsen, Hak sa­na darılır. Bir kimse, zengine malı için tevazu gösterir, karşısında iki büklüm olursa, din bağının üçte ikisi kopar.

Sen, bütün talebini halka bağladın, yarın Hakk’ın divanına o yüzle çıkacak ve utanacaksın.

Bir adam görmüştüm; hâli vakti iyiceydi. Ama insanlardan bazı şeyler talep ederdi. Yine birinden almış olacak, ipekten bir cübbe sattığını gördüm. Yirmi beş altına satmıştı. Peşine düştüm. Dövme aşı -keşkek- yiyen bir Zât’ın önüne dikildi. O zat dayanamadı, yedi­ğinden ona da verdi. Artık sırası geldiği için: “Sen biraz önce, yirmi beş altına cübbe sattın; bu hâlin ne?” dedim. Bana döndü, şöyle dedi: “Senin yüzünden sanatımı bırakamam; bunu terk mi edeyim istiyorsun? Hayır, yapamam!”

* * *

Bir zat velayet hâlinin sonuna varırsa ona kutubluk hâli verilir. O, bu hâli ile halkın işlerini üzerine alır. O, bu hâlinde halkın cüm­lesine muadil imana sahiptir. O iman sayesindedir ki, halkın işlerini yüklenir.

Hak Teâlâ, benim uzakta oluşuma ve zahirde giydiğim libasa bakmaz. Asıl libas, ölümden sonra giyilecek olan libastır. Üzerimde gördüğünüz güzel libas bir kefen sayılır. Bu benim için güzel oldu, ama nelerden sonra? Katı giydim, kuru yedim ve aç kaldım. On­dan sonra.

Ey Bağdat ehli, benim meşguliyetim yalnız siz değilsiniz. Sizden başkası ile olurum. Akıllı olunuz, her şeyi yerinde anlamaya gayret ediniz.

Ey yer ehli, gök ehli ve sizin bilemediğiniz diğer yaratılmışlar, bu hâliniz tam bir safiyete gitmiyor. Bu gördüğünüz zahir hâlinin doğruladığı bir iç âlem vardır. O iç âlemin de doğruladığı bir dış hâl var.

Sana söz yok; putlarını parçala ve tek Allah’a bağlan. Rabbin bir, sevdiğin bir, yârin bir olmalı. Kalbin tam birlik âlemine geçmeli. Hakk’ın yakınlık otağı kalbinde ne zaman kurulacak? Kalbin ne za­man meczup olacak? Sırrın O’nun yakınlığına ne zaman erecek? Ve sen halkı benliğinden silip Hakk’ın Zât’ına ne zaman ulaşacaksın?

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kimse, bütün varlığı ile Allah’a bağlanırsa her derdine o yeter ve bir kimse varını yoğunu dünya bilirse Hak ona dünyayı salar; dünya da, onun üzerinde akla gelmedik oyunlarını icra eder.”

Allah katında olana nail olmak için O’na bağlanmak icap eder. Kalpten O’na bağlanmadıktan sonra işler yolunu bulmaz.

Allah, şöyle buyurur: “Bir kimse, herhangi bir işi yapar, onunla Ben’den başkasını dilerse, Bana şirk koşmuş olur. Eline ne geçer ki, Ben onların hepsinden üstünüm.”

İhlâs, iman sahibinin arsası sayılır; yapılan işler ise, onların ağa­cıdır. Ağaçlar değişebilir, ama arsa değişmemeli.

Her bina takva hâli üzerine yükselir.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in yukarıdaki hadis-i şerifine itiraz yollu: “Ben Allah’a tam bağlandığım hâlde bana yardım etmiyor!” de­nirse, onun cevabı şu olur:

Peygamber boşa kelâm etmez; kabahati kendinde ara.

* * *

Allah Teâlâ’nın Zât’ından haberiniz var mı? Vallahi yok. Siz dünyanın aşığısınız, onun peşindesiniz. Ve o dünyanın süsüne alda­nırsınız.

Eğer davanda sadık olsaydın, dünyadan koparacağın bir zerre için çeşitli hile yollarını tutmazdın.

Nefsini kader denizine at. Orada işler yolunu bulunca Hak yakınlığındaki baş dereceni bulursun. İşler böyle olunca dünya ve âhiretin en güzeli seni karşılar. Hak’la aranızdaki sevgi bağı tamam olur. Aranızdan perdeler kalkar, vasıtalar kalkar. Hakk’ın kader vadisinden nefsin yardım sesini işitirsin ve oraya emaneten bıraktığın nefsi teslim almaya hak kazanırsın. Ve o zaman sana yaptığım yardım ye­ter.

O nefis sana oradan şöyle bağırır: “Ben burada mahpus oldum.”

Bu iş hem iyiliğin için, hem de zararın için olabilir. Ona göre dik­katli ol Hareketlerini ayarla.

Nefis yardım talebinde bulunmaya başlayınca sana yakınlık de­recesi verebilmek suretiyle ona şefaat edilir, isteklerine cevap veri­lir. İşte o cevabı aldıktan sonra, hikmet eli sana uzanır. İlim eli seni kendine celp eder, aynı zamanda nefsini de bütün darlıktan kurtarır.

Nefsine muhalefet etmeden, tabii arzuların aksini yapmaya baş­lamadan bir şeyler beklemen, sana sadece mahrumiyet doğurur. De­diklerimi yapmadan kendini Hakk’a yakın olan kullardan sayman, aldatıcı bir mahrumiyet peşinde sürüklendiğini gösterir. Hakk’ın sev­gili kullarından olmak için iradenin bile üstüne çıkman gerek.

Eğer için ilâhî nurla parlamış olsaydı, dünya tarafından parçalanacağını bilseydin ondan yine bir şey istemezdin. O zaman, dünya senin için daha iyi olurdu; çünkü talep etmeden, kendiliğinden gelirdi.

Dünyanın şarabı zehirle doludur, ama o tatlı gözükür. O ne şe­kilde gözükürse gözüksün, ne olduğunu bilmeden acılığını översin. Çünkü aslını bilmiyorsun.

Sen onun kötülüğünü bilmeden övmeye bakarsın. Kalbine girer, iki kanadının arasına alır, öyle bir inkılâp yapar ki, oraya zehir sa­çar ve seni öldürür.

Eski büyükler, inzivaya çekilmeden önce hatıralarını ayırt eder­lerdi. Sizin hâliniz n’olacak, ey nefsin, şeytanın iğvâsını anlamayan­lar? Bu hâlinizde kalplere gelen iyi hatırayı nasıl anlayabilirsiniz? Küfürle, isyanla bir sürü hatıralarla, nefsin ve şeytanın dürtmesini nasıl kesebileceksin? Küfrün direğini nasıl yıkacak ve isyan kırıntı­larını nasıl temizleyeceksin?

Meleklerden ilâhî sesin duyulması için taat lazım, yararlı iş ge­rek.

Biri, asılan zata -yani Hallac’a- yanaştı ve tavsiye istedi. O zat, şu tavsiyelerde bulundu:

“Nefsine dizgin vur ve bin. Aksi hâlde o sana yüklenir. Bir gün olur, sultanlarla işret âlemi yaparsan, ayıldığında sahralara kaç. Giz­li yerlere kapan. Ta sarhoşluğun geçinceye kadar orada kal. Ta ki, onların sırrını ifşa etmeyesin. Onlar, sırlarının açığa vurulduğunu duyarlarsa, seni helak ederler. Onlarla oturmaktansa ayrı kalmak daha iyidir. Bu ayrılıkta, isterlerse seni tan etsinler. Rabb’ine ka­vuşmak istiyorsan şu dünya kervanına katıl. Ona yol buradan gider. Burası öyle yapılmıştır.”

Din hükümlerini yerine getirdikten sonra halvet âlemine geç­mek, Hakk’ın kapısını bulmak sayılır. Bir iş için yardım talep edip azimle sarılmak icap eder. Sebebi peşinden gelir. Hakk’ın kapısı böy­le bulunur.

İlmin kapısına hükümlerin yolundan gidilir. Hükümler, emir ve yasaklardır. Hükmün, bizde olan emrini kabul ederiz. Onu işitir ita­atkâr oluruz. Bunları yaparken de afetler çevremizi sarar. İşte böy­le anlarda, kulun yıkılmaması için bilgi sahibi olması gerekir.

İçimizden biri çıkıp bize şöyle diyebilir: “Benim kusurum ne, taat kılıp kulluk ettiğim hâlde başım dert­ten kurtulmuyor?”

Bu zata cevap veririz:

Sana az da olsa ilim gerek. Hikmet sahipleri, daima yığar; ilim sahipleri ise, halka faydalı şeyleri ihraç ederler. Zâhidler, hü­kümle olur. Doğru zatlar da ilme bağlanırlar. Sevilmiş zatlar; Hak’la ünsiyet eden erenler, ilme daha fazla önem verirler.

Zâhidlik verilen hükme bağlıdır, sevgi ise ilme. Bunların biri insanın dert ortağı öbürü akıl hocasıdır.

Zâhidlik yoluna ilk giren, sıtma nöbetine tutulmuş gibi olur. Tam zâhid olanın belki ateş ciğerlerine işlemiştir, belki ciğerleri de çürü­meye başlamıştır. İrfan sahibi için dirilik, ölümden sonra başlar.

O ki, yeni yeni zâhidliğe başlar, şehvet yollarını bıraktığı için nefsi ateşli hastalık nöbetine tutulur. Tam zâhid olan, nefsini bir yana attı, her kötü şeyden elini çekti. Nefis onun bu hâline dayana­madı ve verem oldu. Ona göre dünya öldü. Bu duygu sonunda o zat, kendini Allah’ın lütuf sergisinde buldu. Ve zâhid kişi zühd kapısına tam yerleşirse, taamı, ilim ve hikmet olur. Dağ başlarındaki libaslar bir başka olur. Ve o zat, lehinde olacak işlerin tümünü ikmal etme­den dünyayı terk etmez.

Kâfir zümresi, asi güruhu, aradıkları şeyin hiç birinde isabet sa­hibi olmadılar. Daima haram şeyleri aldılar. Ama o zâhid zat, öyle yapmaz. Dikkat eder. Dolayısıyla Allah onu bir başka hâlde diriltir.

Onun etleri yok olmuş, kemikleri zayıflamış, cildi incelmiş, nef­si eriyip gitmiştir. Boş arzularını bir yana atmış, tabii istekler, artık mağlûp olmuştur. Kalbine gelince, orada marifet, tevhid, mana ve ruh vardır.

Her tamam olan mülkün peşinden bir manevi âlem başlar; o iş­lerin cümlesini Hak idare eder. Hak, onu ölümden sonra diriltir. O kulun maddi olan şehveti, lezzeti, manevi ölümle yokluğa gömülmüş­tür.

İrfan sahipleri için ölümler çeşitlidir. Bir ölüm vardır; ilâhî bil­ginin gereğidir. Bir ölüm vardır ki, o sıddîklara hastır. Ne şekilde olursa olsun, hepsi Hakk’ın elindedir. O, istediğini dilediği şekilde öldürür, sonra diriltir. Burada öldürür, zati varlığında neler vardır onları gösterir, sonra da diriltir.

Bir kimse, varlığını O’nun kapısına atarken bütün irade ve istek­lerinden geçerse orada neler görmez ki? Bol hikmetler ve sırlar. Askerler ve tebaalar. Orada bulunan Hakk’ın mülkünü gördükten ve oranın sırrına muttali olduktan sonra ruhu ile cesedini Hak birleştirir. İçi ile dışını bir araya getirir. Ve sonra, Zati varlığı ile var eder. Sebebi, bu âlemdeki kısmetini alması…

O zâhid kişi, bu hâlden sonra rahatla kısmetini alır, yer. İlâhî sırları sezmeden önce bütün kâinatın kısmeti önüne serilse, bir zer­resini dahi kolay kolay alıp yemeye cesaret edemez.

Allah tarafından gizli bir irade gelir, evliya, enbiyâ ve havas kul­lar arasında dolaşır. Onların iç âlemlerinde gezer. Şahsi arzularını perdeler. Kötü isteklerini eritir. Hak’tan gelen irade, o büyük insan­larda irade ve arzu namına tek şeyin bakiyesini dahi bırakmaz. Dolayısıyla onların iç âlemi, Hak Teâlâ için saf ve temiz bir hâle gelir.

Şayet Hak Teâlâ onlar için yapılacak bir işi diliyorsa, yeniden bir varlık verir, yapacakları işi ikmal ettirir. Buna misal olarak İsa Nebi’nin hayatını alabiliriz. O evlenmedi, dünyada hiçbir mülke sahip ol­madı. Ama âhir zamanda gelecek, Kureyş neslinden bir kadınla evlenecek ve bir çocuğu olacak. Allah Teâlâ’nın arzusu budur.

İrfan sahibi, ilmi hükümlerden sonra alacağını alır ve yer. Ayrıca zühdü bırakmaz. O alıp yediğini sizden ayrı bir yerde yemez, sizinle beraber yer. İstekli olduğu şeyleri, şüpheden beri bulduğu zamanlarda kabul eder. Şüpheli şeylerin şüphe durumunu bilirse ona ne mutlu. Soğuk su ve güzel yemek, bazı zâhidler yanında domuz eti yemek ve şarap içmek kadar hatalı sayılır. Ama bu hâl, bütün zâhidler de te­celli etmez. Birçok zâhid vardır ki, onun yaptığı zühd hâli, Hakk’a karşı perde olur. Birçok arif geçinen vardır ki, marifet hâlini görmesi ve ona güvenmesi Hakk’a nazar kılmaya mâni olur. Bizim tam istedi­ğimiz irfan sahibi ve tam zâhid azdır. Her hatadan salim olan zat ga­liptir.

Gerçek budur ki, dünya oğullarına ne kadar yakın olsan kalbini onlara kaptırsan, Hak’tan o kadar uzak olursun.

Senin için en dürüst yol; âhirete dair işleri yapman ve taat hâli­ni bulmandır. Necatın bu yolda umulur. Dünyadaki kısmetin, gel­mek istemese de gelir.

Hak Teâlâ, tabii ahvali bırakmanı ve yerine dini ruhsat verilen bazı işleri almam diler. O işleri de ortadan kaldırır; yavaş yavaş on­ların yerine kendini biraz güç olan işlere vermeni emreder. O güç iş­lere dayanabilir, sabrı kazanırsan Allah sevgisi sarar. O sevgi benli­ğinde yer tutunca velayet hâli gelir.

Eğer aklın varsa, kendini, ehl-i nârdan say. Kendini hatalı sayar­san bu hata için ateşte yanacağını duyarsın; iyilik yapmak zorunda kalırsın. Sonra böyle yapmakla bir zararın da olmaz. Şayet cennet ehli olduğun meydana çıkarsa, şükrünü taatla eda etmiş olursun.

Evinden ayrıldığın zaman kendini diyar-ı harbe giden birisi farzet ve bir daha hanene dönmeyecekmiş gibi bil. Allah’a yakın olmak için maddeden bu kadar soyun.

Allah’ın seni çalışmanla bir iptilâ yoluna koyduğunu bil. Onun kudreti, çalışmadan da sana erzak salar, buna da tam inan.

İman sahibi, bir an gelir, dağlar gibi olur ve bir an gelir, esen yelden bile titreyen damara benzer. İlâhî kaderin esen rüzgârı önün­de bir dağa benzer; imanı sarsılmaz. Hak Teâlâ ile sohbet âlemine geçince, titreyen bir damar gibi olur. O, kader esintisi geldiğinde dağlar gibi olur; bela ve afetle, zerresi dahi bölünmez.

Ey cemaatimiz, risâlet ve nübüvvet sizden önce geldi geçti ve onu kaçırdınız. Dikkat ediniz, hiç değilse velayet hâlini kaçırmayasınız.

Mevhum varlığına bürünüp padişahla sohbet etmen kabil olmaz. Kendini bütün maddi varlıktan soyacaksın. Sanki gözün yok, bir şe­yi göremiyorsun. Sanki su ihtiyacını bitirmişsin ve bir daha içmeye muhtaç değilsin. Ve bir ölüsün, hareketin yok.

Kendileri ilâhî nurdan yana mahcup oldukları hâlde bu hâlleri­ni sezemeyenlere yazıklar olsun.

Senin bir hayır işlediğin yok. Hayır işleyene yardımda da bulun­duğun olmuyor. Sen sadece şersin. Dünyayı seversin, âhirete aldırış ettiğin yok. Dışın var, ama için yok. Bu durumda senin dünya salta­natın ve zengin oluşun ne tayda sağlayabilir? Arkadaşların sana ne yaran dokunabilir ki? Hiç. Yakında öleceksin ve zelil bir duruma düşeceksin.

İzzet arayanlar varsa o izzet, Allah’ın, Rasûlü’nün veli kulların, sâlih zatlarındır.

Dünya bir denizdir, din yolu onun gemisi, gemici ise Allah’ın lütfudur. Bir kimse, din yolundan ayrılırsa, dünya denizinde boğulur. Bu denizde dine sarılan kurtulur ve kaptana vekil olur. Orada her ne ki var, hepsini teslim alır.

İşte bunun gibi bir kimse, dünya meşgalesini kalbinden atar, İs­lâm yolunu tutarsa, tuttuğu yolun sahibi tarafından sevilir. Buna er­mek için ayrıca bilgi yolunda emek harcaması ve gelecek ufak yollu ezaya sabırla karşı koyması gerekir. Böyle olursan Allah’ın lütfu ye­tişir ve seni her ezadan kurtarır. O’nun marifeti gelir sana has olan bir hil’at giydirir.

Elinden bir şey çıkarsa üzülme, şah kendi mülkünde tasarruf ediyor. Kul ve elindeki cümle emlâk, efendinindir. O, bugün senden bir şey alır, yarın verir.

İlâhî emirler gereğince amel eden için yarın cehennem ateşi: “Ey iman sahibi çabuk geç, nurun nârımı söndürüyor!” diyecek.

Bu hâl, dünyada da böyledir. İman sahibinin imanı kuvvet bulur­sa, kalp yoluna afet ateşleri gelir, durur. Mücahede ateşi de Allah’ı dileyenlerin yoluna durur. Onlarda bulunan bazı dünyalık hâlleri yakmak için ateşe tutulurlar, fakat fazla yanmadan: “Ey iman sahibi geç artık, sendeki nur nerede ise ateşimizi söndürecek.” diye feryat eder.

O ateşler, iman sahibinin kalbinde arta kalan dünya arzusunu ve halkı görmeyi eritip bitirir.

O iman sahipleri, kale ardında durur. Bu sebeple dünyadan atı­lan oklar, onlara zarar vermez.

Öyle işlere koyulun ki, o işler sizi dünya ve âhiretin ateşinde yakmasın.

Allah’ın bir kısım kulları var ki, onlara tabipler adı verilir. Allah, onları afiyet içinde diriltir, öylece öldürür ve afiyet içinde cennetine koyar.

Her kim ilâhî irfana sahip olursa kötü arzuları ve basit dünya tadını bir yana atar, onlardan kesilir. Ancak onun dünyadan alacağı nasibi varsa, onun ifası zaruridir.

İman sahibi için önce komşu hâsıl oldu. Sonra bu dünya evinde mübarek hâle sahip oldu. O, şahtan, bulunduğu hâlde yerli kalaca­ğına dair söz aldı. Şah ona şöyle dedi: “Sen bugün bizim mülkümüzde, yerli ve eminsin.” (Yûsuf, 12/54)

Bir kimse ilâhî irfana sahip olursa Hakk’ın mülkünde olanlara göz atmaz ve onun için bezenip gelene baş kaldırmaz.

Nefis, güzelliğini bulduktan sonra taam ve şarabını şahın yakın­lığından alır. O, bütün arzularını, isteklerini Hakk’ın katında bulur. Nefis, taat ehli olunca, kalple birlikte erir, esas varlığa geçer. Yine kalbin emrinden çıkmaz ve tabii hâller ona zindan olmuşken kalp ona bir durak olur. Nefsi, kalp bu hâle getirdi. Onu bu hâle getirirken bir zindan hayatı yaşamıştı. Şimdi o hayattan kurtuldu, bir başka âleme geçti.

Kalp hatalardan temizlenip her türlü kirden beri olduktan sonra şah:

“Onu bana getirin!” (Yûsuf, 12/54) buyurur.

Huyu iyi, edebi hoş olduğundan, Hak Teâlâ onu iyi şeylerle kar­şılar. Ona yakınlık verir, Zât’ına yakın kılar. Her türlü ihsanı yapar ve rütbeler, nişanlar verir. Bu hâlden sonra ona, “Sen bugün bizim yanımızda emin ve yerlisin!” (Yûsuf, 12/54) buyurur. Bu hitabı ona vasıtasız yapar. Artık Zât’ından başkası ile meşgul olmaz.

Geylâni Hazretleri bu arada şiddetli bir ses çıkardı ve üç defa “Yâ Allah, yâ Allah, yâ Allah!” dedi. Sonra öğütlerine devam etti:

Sevgili görünmez, gaiplerde. Bir ayak ki, O’nun yolunda meş­gul oluyor, onu Hak’tan gayri şeyler meşgul edemez.

Kalbin Hak’la olan sohbet âlemi hayli zaman devam eder. Bu ara­da önce katettiği yollarda hâsıl olan yorgunluk hâli de gider. Cihad yolunda eriyen eti, yeniden biter. Kemiklerine kuvvet gelir. Oradaki geçimi hoş olmaya başlar. Bir heyecanı ve korkusu varsa, o da geçer.

Ve artık Hakk’ın sırdaşı olur. Hak Teâlâ işlerini onun eli ile gör­meye başlar.

Onu veli tayin eder. Emirlerini onun vasıtası ile yağdırır, bende­lerine onu sultan kılar. Ülkelerine şah eyler. Denizlere salar, boğu­lan varsa ve kurtulması mukadderse, onunla kurtarır. Kara orman­lara salar, yırtıcı hayvanların ağzında yenip yutulmaya hazır büyük­leri ve yavruları kurtarır.

Vakta ki, o kalp kendi tabii yuvasından çıkıp kurtulmuştu, işte o zaman Hakk’a vekil ve O’nun sırdaşı olmaya hak kazanmıştı.

Hak Teâlâ, benliğini bir yana atıp manevi bir hâl almaya istidat­lı kulların kalbine, yüksek rütbelerle nişanlar takar. Nasıl ki, aynı rütbeleri, nebilerin ve Rasûllerin kalbine de takmıştı. O büyük zatla­rın lakabı; evliya ve ebdal’dir.

Ey tebaalar, burada şahın sırdaşları var. O’nun Zât’ına haber ulaştıran büyükler bulunur. -Bunu söylerken mecliste bulunan velileri işaret ediyordu- Hakk’ın melekleri burada hazır. O’nun birtakım kulları var ki, onlar da burada. Ama onları kimse bilemez. Biri şöyle sordu: “Bast hâli, ne zaman kabza döner ve hezel -ciddiyetin zıddı- ne zaman ciddiyete çevrilir. Yani, ruhi genişlik ne zaman daralır ve insan için oyalanma faslı ne zaman aşılıp ciddiyete geçilir?”

Şu cevabı aldı:

Hak, senin derununda bir açıklık isterse, kendiliğinden olur. Fakat bir genişlik hâlin varsa, o da güç bir şekle inkılâp edebilir. Çün­kü benliğinde pencere açıldı, bazı şeyler sezmeye başladın. Daha ile­ri gitmek için çalışacaksın. Dolayısıyla rahatın kaçacak ve yorulacaksın. Artık, hiçbir kolay işin kalmaz. Hepsi çok çalışmaya, çabalamaya kalır. Buna katlanırsan, fazilet ve ülfet âlemine geçersin. O zaman da hiçbiri olmaz; ne yorulmak, ne de yorulmamak. Her şey­den mücerret bir iç âlemi olur, hatta çalışmaktan bile. Senin bu durumundaki hâline bir misal gerekse şöyle deriz:

Bir zat var, önüne bir sofra seriliyor. Önce bir kısmını yiyor, sonra şöyle bir emir duyuyor: “Ondan bıkarsan şu odaya geç. Orada sana hazırlanan diğer sofradan yemeye bak.”

Ruhsat, kolaylık kabiliyeti az olanlar için olup, azimetler ise, ol­gun iman sahipleri için olur. Mülk sevdası ise, fâniler içindir.

Burada kaldığım yer, geçmişte gelen büyük zatların makamıdır. Hâlim budur. Onların oturduğu yeri arar bulurum; oradan başka ye­ri arzu etmem. Şu anda huzurumda olanlar ise, bunu yapmaz oldu. Geçmişin hâllerini arayan kalmadı.

Ben şu anda, hâlinin anlatılmasını arzu etmeyen kimselerin için­deyim. Şu iki şeyde iyi edep sahibi olanı artık göremiyorum: Biri, dünyalığı almak. Öbürü de, terk etmek. Ne dünyalık almanın ede­bini bilen var, ne de almamanın.

Sende cahillik hâli devam ettikçe halvet âlemini bulman kabil değil. Sen, o halvet tabir edilen safiyet hâlini, ahlâkını bezemedikçe bulamazsın. Evvelâ, hayrını şerrini bil, fıkıh ilmini belle, sonra baş­ka hâle geç.

Sen, daha ne zamana kadar bu meclise devam edecek ve bir ke­lime ile dahi amel etmeyeceksin?

Birçokları veli kula rastladı, yaptığı nasihati dinledi, amel etti. Bu sayede bir beyzade oldu. Sana gelince birçok eserleri incelersin, zikir meclislerinde bulunursun, bununla beraber bir adım dahi iler­lemen mümkün olmaz. Yazık sana. Ayakların, sanki yere çakıldı. Her ne zaman yol sana açılsa, tehir edersin. İşitmedin mi? “İki günü eşit geçen zarardadır.”

Uyan, uyan da Allah sana merhamet eylesin.

* * *

Dünya bir anlık sözden ibarettir, ona dayanma.

Birtakım cemaat var ki, onları heybet zayıf düşürdü ve duygu­larını bağladı. Onların kalbini, halktan yana bir dehşet sardı. Bu yüzden, onlar, bütün hâllerini bir yerde kalmaya icbar ettiler. Her şeyi bırakıp bir izbeye çekildiler. Onların kısmet alma zamanı gelin­ce Hak Teâlâ, lokma vereni gönderir.

Ne geçmişte, ne de gelecekte bu kula itiraz edecek bulunmaz. (Hazret, kendini kast ediyor.)

Din başını sakla ve esirge, aksi hâlde, seni ne yoluma uğratırım, ne de izime.

Cahil olma; evinde oturur birtakım hezeyanınla avunursun.

Biz, birtakım şifa ilâçları aldık, mana dolduk.

Sizi, mana bakımından denemeden geçen şeye delâlet ediyorum. Oğulların ve malın fayda vermeyeceği bir gün gelecek; ondan sakı­nınız. Mal nedir ki?

Sen helâl kazancından birçok mal topladın ve onun yarın faydalı olacağını sandın. Zengin olmanın, sana bir imtiyaz sağlayacağına aldandın ve yarın oğullarının seni o gün içine dalman muhtemel azaptan kurtaracağını sandın. Bunu geçmişteki cahil Arap kavmi de id­dia ediyordu; Allah şöyle buyurdu: “O gün, malın ve evladın faydası olmaz; ancak selim kalbi taşıyanlar kurtulur.” (eş-Şuarâ, 26/88-89)

O kalbin sahibi özünü, malına ve evladına baktırmadı. Kalbini onlara vermedi. O, malın ve evladın Hak tarafından vekili olarak ya­şadı, gitti. Yaratan’ın emrine uyarak onlarda yaşadı. Ve kalbini, ma­lın ve evladın şerrinden korkarak Hakk’a teslim etti.

Burada bir temsili hikâye anlatmak gerek.

Bir zat, haber aldı: Şah, ona bir cariyesini nikâh etmek ve o ca­riyenin eli ile onu öldürmek istiyordu. O zat, kendi kendine şöyle di­yordu: “Ben kaçacak olsam, o askeri ile bana yetişir. Ona muhalif ha­reket edecek olsam, kuvveti beni ezer. Şayet uyacak olsam, cariyesi vasıtasıyla beni öldürür, ne yapmalıyım?”

Vah, bugün benden uzak durana ve yazık o zavallının hâline.

Burada en uygun iş, iyi edep sahibi olmak ve kalbi korumak şar­tı ile şahın fermanına boyun eğmektir. O zat da böyle yaptı. Sonra dedi: “Emrini işittim, itaat ediyorum.”

Şahın huzuruna girdi ve nikâhı, hediyeyi kabullendi. Zifafa gir­diği gün korunma zırhını aldı. Kalp gözüne ayıklık sürmesini sürdü.

O cariyenin bütün hareketini takip için yapıyordu. Sabah olunca se­vinci tazelendi; çünkü o gece ayık durmuştu. Hâl böyle iken, çevre­sinde bulunan hizmetçiler, onun bulduğu şeyle sevindiğini ve aldan­dığını sanmışlardı. Gün ağardığı zaman onu zehirlenmiş bulmadılar. Çünkü Hak Teâlâ’nın tavsif ettiği “selim kalbe” sahipti.

Dünya, o öldürücü zevcedir. “selim kalp”in sahibi gaflete dalıp onunla uyumadı ve onunla gizli âlem yapmadı. Bu yüzden öbür âle­me göçerken, takva hâli sökülmemiş ve din gayreti sönmemişti. İşte selâmet yolu!

İşte irfan sahibi bu âlemde zâhid geçindi; bütün gücünü öbür âleme verdi. O irfan sahibi saf ve temiz bir hâlde idi. Bilgi elçisi gel­di ve şu haberi verdi: Allah Teâlâ dünyadan bir kısım zatları emrine vermek diledi. Ve devam etti:

Sen o doğruların kalbine hayat olacaksın. Bu bir nevi meşga­le, yorulma ve kederdir. Bu âlem bir iltifattır. Bak, nasıl iş tutacaksın ve kalbin selâmetini nasıl sağlayacaksın? Sır ayılırsa, kalbi de ayıltır; birlikte şahın kapısına varırlar. Ve şöyle derler:

Ey şahımız, bizimle ne yapmak arzularsın, bizi zatından mah­cup etmek mi dilersin, kapından kesmeyi mi arzularsın? Yoksa bizi bu hoş hâlimizden kedere mi daldırmak istersin? Bu durumda, zatından bir ahd ve ferman olmadıkça buradan ayrılıp gitmeyiz.

Bunu söylerler ve Hak Teâlâ’dan: “Korkmayınız, ben sizinleyim, görürüm ve işitirim!” fermanı­nı alırlar.

Bundan sonra onlar dünyaya döner. Çevrelerinde bekçiler ve mu­hafızlar bulunur. İşte bu vasfa sahip olan kalp ve sır, gösterişten, ri­yadan, nifaktan ve her türlü maddi afetten beri olan bir “selim kalp” olarak anlatılır.

* * *

Ey mürid ve ey kader ovasında varlığını yitiren, seni aldatan şeyleri ortadan kaldırman gerek. Kalbine altın, gümüş, cevahir koy­ma. Orayı temiz tut; kilitle ve anahtarını cebine yerleştir. Kalbini dünyalık işlerden fariğ kılman icap eder. Şehvet, lezzet ve yaramaz hâllerin oraya girmesi doğru olmaz. Orayı zikre, fikre vermelisin. Bilhassa ölüm ve sonrası düşüncelerini oraya yerleştirmelisin.

Orada az ümitli olmanın kimyasını bulmaya bak. “Ben şu anda dünya hayatını bırakıyorum; gözümü açıkta bırakan şey yok!” diye­bilmelisin.

Yapılan işlerin safiyete ermesi, boş emellerin kısılması ile hâsıl olur. Şayet, uzun emelli olursan, gösteriş yaparsın; içinde olanın ak­sini göstermeye kalkar, nifaka belenirsin.

Ümitleri haddini aşmayan için her şey, kalben bir yana atılmıştır. O her şeyi keser. Zühd ve fena libasını giyer, sonra marifet hâli­ne bürünür.

Peygamber’imiz şöyle buyurur: “Bana altı şeyi yerine getireceğinize söz verin, cennete girme­nize kefil olayım:

1- Hanginiz olursa olsun, söz ederken yalan katmasın.

2- Verilen emanete hain gözle bakmasın.

3- Yaptığı vaadi yerine getirsin.

4- Elinizi yasaklardan çekiniz.

5- Gözlerinizi haramdan alınız.

6- Cinsi varlığınızı kötülükten koruyunuz.”

Bu hadis-i şerifi İmâm-ı Taberânî rivayet etmiştir. Bunun bir başka şekli de şöyle rivayet edilmiştir: “Bana altı şeyi yapacağınıza söz veriniz; cennet için size kefil olacağım:

1- Söz ettiğiniz zaman, yalan söylemeyiniz.

2- Size verilen emanete hıyanet etmeyiniz.

3- Bir vaatte bulunursanız, dönmeyiniz.

4- Elinizi.

5- Gözünüzü.

6- Ve cinsi duygularınızı yanlış yollara dalmaktan alıkoyunuz.” İç âlemin temizlenir, ittihat âlemine geçerse, Rabb’inin sana çağrısını duyarsın. Bu duyuşta vasıtanın lafı olmaz.

Korkun ve ümidin bir olunca, Mevlâ’nın sana hitabı gelir.

* * *

Ey oğul, önümde akıncıların dönüşü görünmektedir. Onlar ya seni ezecekler yahut da dokunmadan geçecekler.

Bir kimse Allah yolunda telef olursa, onun yeniden var olmasını Allah sağlar.

O akıncılar seni geçerse, onlara takılmaya bak. Onların peşinde giderken Hakk’ın kader okuna hedef olursan üzülme. Onun hedefe attığı ok, mutlaka gelir. Korkma, o oklar öldürmez, bir kaşıntı verir, o kadar.

Ey anlatılan iyi şeylerden boş olan, kendini iyi et. Yaptığın iyi işlerin yenisini yapmaya bak. Her şeyini yenile ve güzel şekle koy. Her şeyin kötü taraflarına vur. Ben burada oturup konuştuğum zaman evde yalnız başına oturmana tevbekâr ol. Velayet hâlleri burada, dereceler bu yolda. Orada tek başına oturmaktan ne faydan olacak? Buraya gel, bir şeyler al ve hâl sahibi ol.

Ey ayal derdine düşen, zahirdeki çalışman ailen için olsun, fa­kat kalbin Rabb’in için.

Allah yolcuları birkaç kısma ayrılır. Onların kendi hâllerine gö­re helâl bildikleri yollar vardır. O büyük zatların bir kısmı, çalışır, kazanır. Helâlin bu yolda olduğunu bilir. Diğer bir kısmı ise, alacağını dua ile elde etmeye çalışır. Helâlin bu olduğuna kanidir. Bunlardan başka bir kısım vardır ki, halktan istemeden gelen şeyi alır. Bunu bir nimet bilir ve helâl olduğuna inanır.

Bunların dışında bir cemaat kalır ki, onlar bir nevi dilencilik hâ­lini taşırlar. Onların bu hâli, riyazet hâlidir; devam etmez, çabuk ge­çer.

Birinci derecede anlatılan şahıslar çalışır. Bu sünnettir. Bundan sonra, ikinci derecede anlatılan ise, bir nevi zafiyet hâlidir. Daha son­ra üçüncü derecede bahsedilen ise, azimet, zorluk içinde yaşar. Birinci kısımla ikinci kısma nazaran bir kolaylık yoludur. Hiçbir şey yeme­den beklemek, bir güç hâldir ki, Hak tarafından gönderilen bir fitne­dir. O hâli ile tecrübeye tabi yaşamaktadır. Dayanabilirse âlâ, aksi hâlde fena!

Diğer riyazet hâli süren ve dilencilik eden zata gelince Peygamberimiz’in aşağıda anlatılan hadis-i şerifinde geçen derin ve ince manaya dayanarak kurtulur. Peygamber (s.a.v) Efendimiz buyurur: “Gece dilencilerini ters çevirmeyiniz. Onlar ne insan, ne cin tayfasındandır; Hakk’a mensup kimselerdir. Onların vasıtası ile Cenâb-ı Hak, içinde bulunduğunuz hâli dener.”

İşte bu manaya göre, Hak Teâlâ o kulunu sana gönderir ve bir şeyler istetir. Elinde bulunan bol nimetle ona neler edeceğine bakar.

Ulema meclislerine devam et. Kabirleri çok çok ziyaret et. Sâlihleri ara bul. Umulur ki, bu vasıtalarla kalbine dirilik gelir.

Büyük zatlar, emri tutup yasakları bıraktıkça, kader yollarını açık bulurlar. Meselâ Abdullah b. Zübeyir (r.a) haftada bir defa yemek yerdi.

İçin ve dışın bir olmayınca tam istikameti bulman kabil değildir. Bu zatın hâli, kaderde çizilen müsait yola dayanır.

İçindekini daima temiz akıtan bir kalp olmalısın.

Önce içinde ne varsa onu dışa atmak için benliğinden bir yer açmalısın, sonra onu kapatmalısın. İçinde Hızır Nebi’nin bulunduğu zavallılara ait gemi, sana bir misal olabilir. O önce bir hata deliği açmıştı, sonra eski hâline çevirdi.

Bir hâl var, ona cem tabirini kullanırlar. Bir hâl var, ona da fark derler. Bir hâl var, onun adı azlıktır. Bir başka hâl de var ki, ona çok­luk, tabir ederler.

Her kim elimde yetişse; sonra bir hatası için cehenneme gitse, mutlaka ona ilâhî merhamet yetişir.

Allah’ım, bizi bağışla. Sır saklamayı nasip et. Sebat ver. Rızanı nasip eyle.

* * *

Hakk’a vasıl olunca, farzları eda etmenle iktifa edilir.

Padişahın aşçısı ihtiyar oldu. Aklı gitti. Göremez oldu. Kulağı işitmez oldu. İşareti anlamaz hâle geldi. Bundan sonra onun Hakk’a karşı olan bilgisi hüküm sürmeye başlar.

Ey sadık yolcu, ne zamana kadar kendi bencil hâline kapılıp gi­deceksin? Kuvvetini bilip ne zamana kadar kendini komşundan üstün tutacaksın? Ne zamana kadar, abana, sarığına aldanacaksın ve daha ne vakte kadar kıldığın namazla arkadaşlarına üstünlük taslayacak­sın?

Şu gördüğün Allah yolcuları, tabii arzularını, nefislerini ve hevâ­larını yok ettiler ve içtiklerini de bırakıp manen ölüp gittiler. Onlar manen fena buldular, kader eli ile idare edildiler. Kader yıkayıcısı onları bir sağa, bir de sola çevirir. Kıtmîrleri de ayak uçlarında bek­ler. Onların kıtmîri, nefislerinden kalan bakiyedir.

Duyguların tedavisi, akla uygun olmayan, dine aykırı olan kötü işleri bırakmakla olur.

Elini hırsızlık etmekten koru, kimseyi onunla dövme. Ayaklarını batakhanelere gitmekten esirge. İnsanoğlundan maddi bir talep için ayaklarını devrin maddi sultanlarına koşturma. Şu göz var ya, onu, aslında iyi olmayan, güzelliğe özenenleri iyi görüp şerrine kapılacağı şeylerden beri etmek gerek.

Nefis iyilikten yana uyudu. Esas hükme karşı cahil kaldı. Ama kalp, sevgili yolunda uçar oldu.

Allah Teâlâ’nın veli kulları, iyi edep sahibi olurlarsa peygamber vasfına bürünürler. İlâhî hüküm, tabii işlerle ilim arasında yürür, bir ona varır, sonra döner öbürüne. O, bir nevi şöyle emir verir: “Peygamber’in getirdiğini alınız; yasak ettiği şeyleri bırakınız.” (el-Haşr, 59/7)

İlâhî hüküm, kalbe gelir. Aradığın ne? Ben seninleyim. Hizmet ediyorum. Seni yormadan arzularını yerine getiriyorum. Sana gelin­ce, şahla bilesin.

Gece, o büyükler için padişah otağı sayılı. Gizli hâli onlar, bir gelin odası sanırlar. Gündüz olunca sebeplere dalar, bir oyalanma hâline düşerler. Musibetler onlarda gizlenir. Ve bir emir: “Yavrucuğum, gördüğün rüyayı kardeşlerine anlatma.” (Yûsuf, 12/5) Onlar arasında senin için bir azizlik var.

Kitap hükmünü icra edinceye, yazılan yazı sonuna varıncaya kadar çalışınız, arayınız.

Ölünce, kabre girersin; münkir nekir gelir. Beni onlara sor. On­lar, benden sana haber verirler.

İsmin günahkâra çıktı. Adın, muhasebeye ve münakaşaya otu­racak kimseler arasında yazıldı. Ve sen, kabirde perişan bir hâle ge­leceksin.

Bilemezsin, cennet ehli misin, yoksa cehennem ehli mi? Sonun müphem. Bugün belki bir temiz adın olabilir, ama aldanma. Yarın adın kimlerin arasında okunur, bilemezsin.

Yavrucuğum, sabaha erince, akşama kalacağını nefsine vadetme. Akşamı yapınca da sabaha çıkacağını ona söyleme.

Dün geçip gitti, iyiliğine ve kötülüğüne dair olan şeyler orada kaldı. Onlar sana şahitlik edecek. Yarına çıkıp çıkmayacağını da bilemezsin. O hâlde sen, bugünün adamısın. Bulunduğun günü iyi kapamaya bak.

Seni hangi şey gaflete itti? Tam bir gafil olmanın delili, bir sürü gafille oturup kalkmandır.

Ey ahmak, mademki üzerinde bir gerçek işareti bulunmuyor, o hâlde onunla neden arkadaş olursun? Temeli, bir hiç üzerine atılanla sohbet etme; hem onunla sohbet ne lâzım. Dışına baksan, mühürlü; içine dalsan ayıpların yerleştiğini görürsün. Ve daima, Hakk’a karşı geldiğini anlarsın.

Gelmesi arzu edilen iyi hâller, omuz büküp oturmakla olmaz. Gözlere ayıklık sürmesini çekmeden bir sürü süs sürmek mana taşımaz.

Halk çevreni sararsa aldanma; o hâlde bir hikmet bekleme. Zor işleri yapmakla da bir şey ele geleceğini umma.

Ey aklı kıt, bizim işaret ettiğimizi temenni edersin; şu tarafa da döner dilencilik yaparsın. Halkın, çevreni sarmasını istersin. Topladığın şeylerin daha da artmasını umarsın. Bu hâlinle nasıl senin için felah ümidi olur?

Nedir bu hâlin? Şaha bir kapıcı olsaydın, onu arayanlara, yerinde olduğunu haber vermek şerefini kazansaydın, olmaz mıydı? Ve soranlara onun hikâyesini nakletseydin, olmaz mıydı? Onun vahdet âlemini bulsaydın, olmaz mıydı? Halkı bir aile ocağın sayıp onlardan ayrı bir yerde yaşasaydın; kapına geldikleri zaman kendilerine yarar eşyayı bulup alsalardı, olmaz mıydı?

Senin için ev, halkın gözünden uzak olan âlemdir. Senin için yuva, kalbindir. Senin için yer, iç âlemdir. Senin için yurt, Rabb’inle sohbet, emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçmaktır. Ve O’nun kader icabına, ettiğine uymaktır.

Yaptığın duada ve sarf edeceğin gayrette halkın nasibi vardır. Olur ki, bir göz için bin göze ikram edilir.

Gizli olarak büyük, kerîm zatlara iyilik edersen, Rabb’ine tâat etmiş olursun. Allah yolcularına ikram eder, nefsini ortaya atmazsan, sana kerîm sıfatı verilir. Sen kerîm olursan, hürmetine bin göz kurtulur. Aile efradına bela inmez. Hatta, senin hürmetine komşuların, bulunduğun ülke halkı bile kurtulur.

Artık nasibin, olmayacak işler peşinde koşmak oldu; durmadan zahmet çekici oldun. Ömrünün sonuna kadar kapı kapı dolaşacaksın. Senin nasibin bu! Hâlin böyle! Ya senin için ne zaman zahmet çekilecek? Halk, ne zaman sana koşacak ve manevî gıdasını talep edecek? Halk, senden manevî bir fayda almak için ne zaman kapını aşındırmaya başlayacak? Senin için ne zaman ağyara veda edilecek? Ne zaman çevrende çadırlar kurulacak? Ne zaman şahın katına bezenip varacaksın? Temizliğin, ehliyetin, liyakatin ne zaman açığa çıkacak? Şahın huzuruna alınmaya ne zaman lâyık olacaksın? İlâhî hazineden ne zaman lakabın çıkacak? Hakk’ın seninle iftihar ettiği ne zaman belli olacak? Ne zaman Peygamber’in temiz sülâlesine tertemiz olarak katılacak ve onun bereketini almaya lâyık olacaksın?

İlim sahipleri, sözde, işte, hâlde, Peygamber’in (s.a.v) vârisleridir. İsim ve şöhretle ona vâris olmak olmaz; yalnız isimle, ondan sırf maddî bir lakap kapmakla işler yürümez.

Nübüvvet bir isim olup, risalet ise, ilâhî bir lakaptır.

Ey cahil, sen nübüvvet ve risalet hâlini bulamazsın. Bedel olmaya, gayp erlerinden olmaya bak.

Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Siz âhiretten geçip, dünya hayatına razı mı oldunuz?” (et-Tevbe, 9/38)

Dünya hayatı, nefsin, tabiî hâlin ve kötü arzularındır.

Bu dünya hayatı yok denecek kadar geçicidir. Şehvet ve kederlerle doludur. Ve senin de, onda bir kısmetin vardır. Dünya odur ki, bütün duygularınla sarılır, alırsın; ama hiçbir şey ebedî senin olmaz. Hiçbir mülke sahip olman kabil olmaz. Dünyada mutlak ve katiyetle gerekli hemen hiçbir şey yok gibidir. Bütün şehvet alanı senin olsa ne önemi var? Sahip olmak istediğin şeylerin çoğu da bunlar gibi.

Dünyada senin olacak bir yuva olmaz. Her bakımdan seni örtecek bir libası, doyuracak ekmeği bulamaz, sükûneti verebilecek bir zevceye eremezsin.

Dünya hayatı denince, Hakk’ı bir yana atıp halka yüzünü çevirmek akla gelir.

Hevâ adı ile anılan boş arzu ve aslı olmayan şeylere bağlanmak, imanın, ibadetin tam tersidir.

Sebeple, onu yaratan arasında tam bir tezat vardır. Dış âlem, iç âlemin zıddıdır.

Zahirdeki işlerini tahkim ettikten sonra, manevî işleri yapmakla emrolunursun. Verilen hükümleri yaptığın işlerle kavi kılarsan, Hakk’ın kulu olursun; Hakk’a uyar ve onunla manevî sohbet hâlini bulursun. Ve sen tabiî hâlinden ayrılan yeni bünyeli bir zat olursun. Seni ilim bağları sarar, ilân-ı aşk eder. Ve sen, iki ruh arasında bir ruh olursun. Padişahla veziri arasında perdedarlık edersin. Artık dünya da seni sever, âhiret de. Hak Teâlâ da sever, halk da, melekler de. Kalplere bir şenlik olursun.

Bizim bazı hâlimiz var ki, o hâl, şu anda sizden çok uzakta. Davûd Nebî bir gün oğlu Süleyman’a şöyle bir sual sordu:

“Oğlum, iflâstan sonra ve ondan beter ne vardır?”

Cevabını yine kendisi verdi: “Bundan daha beter olanı, bir adamın ibadete devam etmesi, sonra da onu bırakıp boş işlere dalmasıdır.”

Davûd Peygamber’e, Süleyman Peygamber’e ve bütün peygamberlere, meleklere, velî ve sâlih kullara selâm olsun.

“Âhiretten beri durup, dünya hayatına razı mı oluyorsunuz?” (et-Tevbe, 9/38)

Dünya hayatı, senin içinde bulunduğun maddî varlığın olup âhiret ise bundan yok olmaktır.

Himmetler değişir, sırlar değişir. Avam halk değişir. Havas kullar değişir. Bunların her birinin kendine has bir hâli vardır. Bunları anlayabilmek için fena âlemine geçmen gerek.

Dünya, işte bu dıştan görünen sayılır; âhiret ise, içinden açılıp gelen âlemlerdir. O âlem önünde açılınca, aklın ermediği çeşitli şeyler görürsün. Onları ayan olarak görünce hayret edersin.

Sana herkesin düşündüğü şeyleri yaptıran akıl, dünyadandır; akılların aklını bulduran derin düşünce ise, âhiretten.

Derinliğine dal, oradan ne alırsan âhirettir. Dışında olup bitenler de dünya. Dünyalık hâller Hakk’ın zatından gayri olanlardır. Âhirete gelince, bu âlemin dedisini kodusunu bırakıp Mevlâ’ya bağlı olmaktır. Hatta denir ki, âhiret, övülmeyi, sevilmeyi, sövülmeyi ve üzüntülerle geçen günleri eşit görmektedir.

Senin için önemli olan nedir? Bunu anlamak kolay! Bize göre Hak Teâlâ olmalı. Ama sen bunu düşünmüyorsun. Düşün; önemli bildiğin ne? Kastın neye yönelmiş ise, önemli bildiğin odur. Hak ise, Hak; gayri ise, gayri!

Hakk’ı dilemekte sağlam iradeye sahip olabilirsen, o senin elinden tutar. Kader âlemindeki sohbete erdirir. İraden sağlam olursa, adımların Âdem Peygamber’in adımı kadar uzun olur. Bu hâli bulabilmek için komşunun dedikodusunu duymaman, iyi edep sahibi olman gerek.

* * *

Tüh sana zavallı cahil! Hakk’ın fazlını ve onun kullarına verdiği nimeti bilmediğine tüh! O iyi kullar, Hakk’ın emrini kalpten duydular, itaat ettiler.

Kul, kulluğunda kâmil olunca, levh-i mahfuzdaki kısmetini görür. Sonra bununla yetinmez, ehlinin orada olan nasibine bakmak ister. İçinden bir ses gelir. Hâline hayret edilir. Hak bir emir verir: “Ona dokunmayın, o bil kuldur ki, kendisine in’am ettik.” (ez-Zuhruf, 43/59)

O kullar, Hak Teâlâ’nın bilinmesini dilediği her şeyi bilirler. Onları anlatan şu âyet-i kerime var: “Onlar, katımızda seçilmiş ve özlenmiş kimselerdir.” (Sâd, 38/47)

Bu anlattığımız hâli bulmak için ezelde belirtilen kabiliyet esastır; sonra ise, büyük bir zata uyup peşinden gitmek gerek.

Geylânî Hazretleri bir vecd hâlinde idi. Uzaktan bir kâğıt uzattılar. İçinde dinî bir mesele vardı. Yeni bir mevzu açmak için cemaati hazırladı ve devam etti:

“Nikâh vacip midir, değil mi?” Bu mesele üzerinde muhtelif fikirler ileri sürülmüş. Her imam, Kur’ân ve hadîs-i şerifin aydınlığında görüşünü açıklamıştır. Onlardan bir kısmı vacip olduğunu, diğer kısmı sünnet olduğunu belirtmiş. Bir kısım zatlar da nafile ibadetle meşgul olmayı, ayal derdine girmemeyi iyi bulmuşlar. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Ahmed’e göre nefsine hâkim olmayan için nikâh nafile ibadetten iyi. Ebû Hanife hazretleri ise, ne olursa olsun, nikâh nafile ibadetten daha iyi. Onlara göre böyle.

Ama bizim fikrimiz daha başka. Sen, bir Hak yolcusu olduğuna göre, ibadetle meşgul olman daha iyi. Şayet Hakk’ın talip olduğu bir kulsan, o zaman hepsini bırak. Hak seni dilediği yana çevirir. Dilerse, evlendirir. Dilerse evlendirmez, başka şeylerle meşgul eder. Kısmetin bir tutam ot dahi olsa seni bulur. O kısmet gelir, eteğini tutar ve Hakk’a şöyle yalvarır: “Allah’ım, sen beni bu zata nasip ettin; hâlbuki o benden kaçmakta. Hakkımı ondan al. Ben ne yapabilirim; o beni bırakıp gidiyor?” Hak Teâlâ da onun bu duasını kabul eder, sende mevcut olan hakkını öder.

Bir Hak yolcusu için evlenmek haramdır. Tabiî, bu manevî âleme göre. Bir yolcunun fazla gömleği mi olur? Onun dört parmaklık yeri mi olur? Hak yolcusu neyler bunları? O bir seyyahtır. Bugün burada, yarın başka yerde. Onun ne yeri olur, ne de yelesi. O ev eşyasını neyler ki? O her şeyden beri durur. Maksuduna vardığı zaman yolculuğu bitmiş olur. O zaman şahı, dilerse ev, eşya, mülk verir. Kaybettiği şeyleri buldurur.

Ahmakla sohbet eden de bir nevi ahmaktır. Hakk’a karşı irfan bakımından yaya olan dünya hayatına dalar, âhiretten geçer.

* * *

Ey evlat! Kısmetin var ya, onu başkası alamaz. O hâlde, tabiî ve boş arzunla yeme. İşine, şeytanın elini karıştırma. Bir an bekle, cennet yurduna gir, Rabb’in yakınlığını bul. Senin olan o zaman daha iyi olur.

* * *

Biri ayağa kalktı, Geylânî Hazretlerine şöyle dedi:

“Benim çocukluğumdan şimdiye kadar devam eden bir virdim var. Hâlâ da aynı işi yaparım. Vaktimin bir anında geçer, ibadet ederim.” Geylânî Hazretleri cevap verdi:

“İş bununla olmaz. Ezel gözünün işaret vermesi gerek. Senin için bu işaret, bir gerçek erin nazarı olmalı. O nazar, seni Hakk’a vardırır.”

Geylânî Hazretleri, onun hâlini hoş buldu, arkadaşlarına dönerek şöyle buyurdu: “Bunu aranıza alın.”

Sonra vaaza devam etti:

Allah Teâlâ’nın yaşadığınız zaman içinde bazı kudsî tecellileri var; ayık olunuz ve kendinizi o tecellilere arz ediniz.

İşler anladığın gibi değil; kalbin ihtiyar oldu. Şahı, onu yakınlığı kapısına oturttu. Dış cephesi zayıf olmuş ne çıkar, iç âlemi kuvvetli olduktan sonra. Kalpte kemik yok, bu sebeple onun kemik zafiyeti olmaz. Onun cildi inceldi. İlâhî gayret ve ilâhî minnet onu sevindirdi.

Kalbin, Rabb’inin kapısını buldu ve gördü. Yakınlık duygusu onu sardı ve bayılttı.

Kalbin esirgenmesi için her şeyi varlığı ile meşgul eden zattan, bir meşgale bulmak gerek. Kalple yapılan zerre miktar ibadet, zahirde yapılan nice ibadetten hayırlıdır.

Mademki farz ibadetleri, sünnetleri eda etmek sana yazıldı, onları yap. Onlardan kurtuluş mümkün değil. Sonra, yapsan ne mahzuru var?

Bir gün Cüneyd’in yanına birkaç kişi geldi ve ona: “Hudrî değirmen taşının üstüne çıkıyor; yemeden, içmeden onunla beraber dönüyor.” dediler. Cüneyd bunun üzerine: “Namaz zamanında nasıl tavır aldığına baktınız mı? O zamanki durumu nasıl oluyor?” deyince şöyle anlattılar: “O zaman sakin oluyor ve diyor ki: Ondan kurtuluş yok.”

Büyük zatların birçoğu, doğuşundan ölümüne kadar ibadeti bırakmaz. Bir kısmı da zayıflayınca nafile ibadeti bırakır.

Manevî olan kerametler, Hak yakınlığından olursa, ilmî bir değer taşırsa, müşahede ehlinin tasdikini alabilirse bir zararı yoktur. Aksi hâlde o hâller, şeytanın azdırmasıdır. O hâller şeytandan olabilir ve azdırır. Nefisten ise, seni ezer.

Verilen hükümlerin gereğini yapıp onlara sahip olmak bir ilim doğurur. Bu hâle devam eden zatlar için iç âlemleri neticeye bağlanır. Ve o büyüklere sırların kapısı açılır. Bunlardan haberin var mı?

Şahsî arzularından geç. Hak arzu edince sonra birleşirsin. Birleş, sonra vuslat âlemini bul.

Vay, hırs, aldanış ve boş ümit dükkânlarında oturup geçinenlerin hâline! Sen de böyle yapıyorsan, yakında iç âlemin ölür ve kalbin kararır.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurur: “Şu kalpler var ya, onlar muhakkak kirlenip paslanır. Onların cilâsı Kur’an okumaktır.”

Allah’ım bize hidayet yolunu göster ve doğruluğu nasip et. Bize merhamet eyle ve o duyguyu bize aşıla. Bize irfan duygusu ver ve benliğimize anlat. Her nerede bulunursam mübarek kıl.

* * *

Varlıkla bir olmaya alış, ayrılmak istersen ayrıl, sonra yine vuslat âlemine geç. Her şeyi öğren, sonra onu bırak, başkasına bak. Cehaletle ibadet olmaz. Cehalet hâli ile kim ibadet etmeye kalkarsa, yıktığı, yaptığından çok olur.

Rabb’in çizdiği yolun lambasını al, yolunu onunla aydınlat. Hükme boyun eğ, o seni ilim yoluna kavuşturur. Sebepleri kalbinden kes at. Arkadaş ve komşu sevgisini iç varlığına sokma. Sadece, sana gelen kısmetleri al; onlardan perhizkâr olmak doğru değildir.

Zevceni kalbinden bir yana at. Kısmetleri de öyle at. Zâhid olmaya çabala. Maddî olan her şeye karşı kalpten gına duy. Daha sonra neyin varsa mezada arzet.

Aç kimseler gibi gördüğün her şeye sarılma. Edebini iyi kıl. Hak Teâlâ’nın zatından gayri cümle eşyadan ayrıl. Ağyarı bırak, sebeplerde gerçek tesiri görme. Elinde bulunan lambanın sönmesi ile karanlıkta kalmaktan kork. Bunları yaparsan, Hak Teâlâ lambana yakıt gönderir. Bildiklerinle sana nur verir. Her kim bildiği ile âmil olursa, Hak Teâlâ ona bilmediğini verir. Bir kimse Allah için kırk gününü iyilikle geçirirse, hikmet kaynakları kalbinden fışkırır, diline gelir.

Kul, iyi işleri yapmaya devam ederken Musa Peygamber gibi Hakk’ın yaktığı şuleyi aniden görür. Vakta ki o, şuleyi görmüş ve ehline demişti ki: “Siz burada kalın; ben bir ateş gördüm.” (Tâhâ, 20/10)

Bu arada sır âleminden coşup kalbe gelen bir ses şöyle diyordu: “Muhakkak, ben senin Rabb’inim.”, “Ben Allah’ım!”, “Kulum ol.” (Tâhâ, 20/12-14)

Benden gayriye zillet gösterme. Zât’ıma karşı irfan duygusu taşı, gayrımı bırak. Benimle birleş ve Zât’ımdan gayriden kesil. Beni ara, başkasından irâz et. İlmime yönel, yakınlığıma dön. Mülküme katıl. Saltanatıma bağlan. Bu hâller sende tamam olursa, Hakk’a kavuşma hâsıl olur.

Bundan sonra olan oldu, Hak Teâlâ: “Kuluna vahyedeceği kadar vahyetti.” (en-Necm, 53/10)

Perdeler kalktı. Nefis şahin oldu. Her şey yerine geçti. Lütuflar erişti. Ve Firavun’a gitmek zamanı geldi; ona git.

Ey kalp, sen de nefse, şeytana ve hevâya dön. Onların yolunu bana, Zât’ıma çevir. Hidayetimi göster, cemaatini başına topla ve de ki: “Ey kavmim, bana uyunuz; sizi kurtuluş yoluna götüreyim.” (el-Mü’min, 40/38)

Birleş, ayrıl, sonra yine birleş, en sonunda vuslat âlemini bul ve kurtul.

Sana gelince ey zavallı, yakında kuvvetin gidecek. Gücün kalmayacak. Kalabalığın eriyecek. Dostların seni kovacak. Dünyanın fakirlik hâli, öbür âlemin de azabı seni saracak. Kabir sana dar gelecek. Kaburga kemiklerin birbirine girecek, Münker ve Nekir’e cevap veremez hâle geleceksin; dilin tutulacak. Kabrinde şiddetle azap edilecek. Cehennemde sana bir kapı açılacak. Sana oranın sıkıntısı ve zehri gelecek.

Ey cemaatimiz, bu dünyada iyi edep sahibi olunuz; ancak bu şekilde selâmete erilir. İçiniz ve dışınız, Hakk’ın kıyamına ancak böyle durabilir. O kez gözünden perdeler kalkar. Dilinden kir, pas gider. Kulağından perdeler açılır.

Hak Teâlâ sana lokmalar yedirir, kuvvet üstüne kuvvet bulursun. Basiret üstüne basirete erersin. Bir hayattan diğer hayata kavuşursun. Bir beka biter, öbürüne geçersin. Bu rızkın ötesinde bir başka rızık alırsın. Çalışman hoş olur. İyi edebin övülmeye başlar. Adına âkil, din ehli, sabırlı dendikten sonra şâkir adını alırsın. Hak, senin bütün kötü hâllerini değiştirir. Hak, insanlardaki istidada göre hâllerini değiştirir. Bir âyet-i kerimede bu hâle işareten şöyle buyrulur: “Onlar, kendilerinde bir değişiklik yapmadıkça, Allah onların hâlini değiştirmez.” (el-Enfâl, 8/53)

Büyük insanlar, İslâm dininin emirlerine uyarak yaramaz huylarını değiştirirler. Sonra ilme geçer, daha sonra da kader âlemine girer ve bütün hâllerini değiştirirler. Bu güzel hâlleri, onlara Hak nasip etmiştir.

Sanki onlar, yaramaz ellerini, ayaklarını ve diğer duygularını kötülükten almak için gizli bir âleme dalmışlar. Onlarda, bu değişme anında maddî bir hareket görmek kabil değil. Yemek yerken, sanki yiyen onlar değil de, içlerinde bir yiyen var. Onlar, olur olmaz sözleri, niçin, nasıl gibi lafları bilmezler. Onlarda beşerî akıl yok olur. O gizli âlem geçtikten sonra akılları yerine gelir. Hak Teâlâ’dan lütuflar iner. Ve değişik hâlleri kendini gösterir.

O değişik hâl öyle bir hâldir ki. Açlık sonunda taam verilir. Susuzluktan sonra su verilir. Her şeyden soyununca bir başka kisve giydirilir.

Mademki, bir yolcusun ve bu yolda yürüyorsun, azla yetinmen gerekir. Bu azla yetinme hâli, şehevî uygunsuz arzuların sönünceye kadar devam etmeli. Verilen bu emrin hükmünü eda etmelisin.

İslâm dininde yapılması bildirilen işleri ele al ve yap. Yasakları bir yana at ve onlardan kaç.

İçinde bulunduğumuz bu günler geçmekte. Ve her gün, aydın olduğunda, gecenin karanlığı geldiğinde, adım adım Hakk’a yaklaşmaktasın.

Her zatın kendine has yolculuğu var. Senin yolculuğun onlarınki ile kıyas kabul etmez. Bazı zatların yolculuğu bir günde, bazısının yolculuğu bir aydadır; diğer kısmın ise, seneler sürer.

Zamanını, niçin, nasıl olacak gibi laflarla harcayıp bitirme. Orta hâlli bir yol bul ve onu kuvvetlendir.

İyi amel sahibi ol. Onun varlığı evinde yapılan iyi işler, seni Zât’ına has kılar. Bu hâli bekleyebilirsin. Belki de, onun özel cariyelerinden biri sana âşık olur ve seni ona nikâh eder, evlenirsin. Şeklin değişir. Küfen ve testin pazara atılır. Ve sen orada koca bir çiftlik sahibi olursun. Belki daha ileri gider, ülkeleri emrin altına alırsın. Hatta bunumda aşar, şaha nâib veya vezir olursun. İlâhî bir marifete sahip olan zat için bu hâller ve bu vergiler çok sayılmaz.

Hakk’a vuslat bulduktan sonra iştihan açılır. Yaptığın zâhidlik ve fazlayı terk irfan sahibi oluncaya kadardır; sonrası elinden çıkar. Sen bir şey yapmaya kadir olamazsın. Yaptığın her iş O’na vasıl oluncaya kadar ve kendi adını, kim olduğunu ve lakabını bilinceye kadar… Sonrası tam varlık.

Kul marifet âlemini bulup, olup bitenleri anladıktan sonra, bütün arzuları verilir. Elbisesi, kumaşı, evi, ehli, yavruları ve komşuları ona iade edilir.

O irfan sahibi, bütün hâllerinde bir vasat yol bulmuştur. Bir adımı ileri atsa, öbürü geride kalır; dengeyi temin eder. Onun için hazlar ikiye ayrılır. Biri ümit, öbürü de korku.

Cahilin her şeye takaddümü nasıl olur? Bu bir irfan sahibi için düşünülür. O lehine ve aleyhine olan şeylerin cümlesini bırakır. Bunları bir yana attığı an, kendini sultanın kapısında bulur. Hâlbuki o, böyle bir şeyin olabileceğini bilmiyordu. Bu cehalet boştur.

O, bu hâlinde şahın kapısına varır; onun gılmanı ve hurileri ile olur. Bu işler olurken korkar, bir yandan da ümit besler. Çünkü bu işlerin oluşunda şah onunla neler yapmayı diliyor, bilemez. Hâlbuki padişah ona bakmaktadır. Onun bütün işlerini bilir. Ve gılmana emir verir: “Bunu her şeyden üstün tutunuz.”

Ve o kul, bundan sonra daimî bir meşguliyet âlemine geçer, Hakk’ın tecellisine zamanla bir perdeci olur. O’nun katında teklerden sayılır. Sırlarına vâkıf olur. Nişan alır. Önünde ilâhî merasim çalgıları çalınır. Nutukları söylenir. Ve saltanat tacı giydirilir.

Sonunda aile efradına mektuplar yazdırılır ve davet edilir: “Ehlinizi toplayınız ve bana geliniz.” (Yûsuf, 12/93) Bu emri gönderirken, Hak Teâlâ’dan: “Senin bu hâlini değiştirmem” vaadini almıştır.

Bundan sonra O’nun daimî sohbetçisi olur. Daimî dostluk kazanır. Artık bu marifet hâlini bulduktan sonra zühd vs. kalmaz; ama bunu bulan milyonda bir olur. Bu işler, ezelî kabiliyetin, ilâhî bilginin ve bir kader çizgisinin neticesidir.

Allah’ın yemin ederek: “Levvâme nefis” (el-Kıyâme, 75/2) diye ayırdığı kimselerden olma.

* * *

İman sahibi daima şöyle der: “Söylediğim sözle neyi istiyorum? Attığım adımla nereye gitmek niyetindeyim? Yediğim yemekten kastım ne?”

Böylece nefsi karşısına alır ve hesaba çeker: “Bu işi niçin işledin ve neden yaptın? Bu yaptığın işler kitaba uyar mı?”

Nefsini hesaba çekmeye alıştıktan sonra yakîn derecesini bulmaya bakınız. Yakîn imanın özü ve hulasasıdır. Farz olan ibadetler ancak yakînle edâ edilir. Dünyadan gönül çekmek için yine yakîn gerek. Bu hâli Hak Teâlâ’dan talep et. Yapacağın her duanın icabet bulması için; sükûn ve bir nişan gerek. Duan kabul olmadığı takdirde, itiraz edersin, ama bu hatadır.

Doğru zatlardan ol. Onların baş alâmeti, her işte Hak Teâlâ’ya dönmektir. Şayet hâllerinin gizli kalmasını arzu ederlerse halka karışır, alış veriş yaparlar. Onların kalbi Hak’la olduğu hâlde, dış hâlleri halka karışır.

Bu âlemde insanoğluna gereken bazı işler vardır. O işlerin başında şunlar gelir: İlk defa insanoğlu, kötü tabiatını düzeltmeli. Sonra nefs şeytanı, boş arzuları, hevâsı ile cihad etmeli. Ta hayvanî duyguları atıp insanî duyguları benliğinde toplayıncaya kadar böyle devam etmeli.

Seni önce topraktan, sonra sudan yaratan, daha sonra insan kılan Rabb’ine küfretmektesin. Seni bu hâle getirene vereceğin karşılık küfür mü olmalı? Ona kafa tutmak mı olmalı?

Bir hata işlediğin zaman, insanların görmesini arzu etmezsin, utanırsın. Hâlbuki Allah seni her an görür, ama O’ndan utanmazsın.

Ey velayet iddiasında olan, bu iddian dışta! Hakikatte böyle şeye sahip olduğun yok. İçin Hakk’a isyanla dolu. O’ndan utanmazsın.

Hâlbuki o bütün sırrına vâkıf ve seni görmekte. Dinini dünya ile satmaktasın.

Nedir bu hâliniz, biraz ayıkınız ve anlayışlı olunuz. Harcamakta olduğunuz bütün nimetler Hakk’ın. Hani, O’na şükrünüz?

* * *

Ey evlat! Bir defa da olsa Yaratan’ı itham etme. Hataya düşebilirsin, doğru da yapabilirsin. Kabahati yalnız özünde bul ki, işlerin düzele.

İyiliğin ve kötülüğün şeklini İslâm çizer, yalnız akılla bulunmaz. Bunlar da zahire taalluk eden şeylerdir. Bir de iç âlemin düzelmesini âmir olan şeyler var ki, o da kalpten gelir. Onları da kalp emreder. Kalbin vereceği fetva din âliminden gelen fetvadan daha ağır olur. Din âlimi içtihat eder, ona göre fetva verir. Ama kalp, kolay yollara sapmayı istemez, biraz ağır şart koşar. Ama bu kalp bütün hatadan beri olursa… Ki böyle bir kalp, Hak Teâlâ’nın bizzat rızasını ve muvafakatini ister. Kalbin verdiği fetvaya uymak, ilmin hikmetle karışık fetvasıdır.

Siz önce, hükümlere bağlanınız. Sonra ilme bakınız; her şeyin aslını belleyiniz. İlmin kölesi olsanız da, esas hükmü mana cihetiyle elden bırakmayınız.

Daima Hakk’a boyun eğiniz. O’nun emirleri önünde benliğinizden geçiniz. Bu zahir şekilde beyan edilen ilmi alınız ve hikmetler âleminde sohbete giriniz.

Hangi hakikat olursa olsun, İslâm dini onun gerçek oluşuna şahadet etmezse, o bir şaşkınlıktır.

Hakikat ehlinin yanına girdiğin zaman oturdukları yere oturmalısın ve yediklerini yemelisin.

Gizlide ve aşikârede Allah Teâlâ’ya şükrediniz.

Ey şu ülkenin halkı, sizin içinde bulunduğunuz hâl, benim için kötüdür, ama siz de benim hâlimi kötü bilmektesiniz. Biz, birleşmesi güç olan iki zıt gözükürüz. Aranızda, semâvât sahibinin kudret ve kuvveti ile yaşarız. Kalplerimiz için karar yok oldu, bir yerde duramaz oldu.

Gençliğin, Hâlık’ı darıltmakla geçip gitti. Hanımını, çocuğunu, komşunu ve zamanın sultanını hoş tutmayı istersin, hatta yaparsın. Ama melekleri, Aziz ve Celil olan Hakk’ı darıltırsın. Hâlbuki yolculuk O’nadır.

Ölüm emrine icabet senin için kafidir. Orada babalara analara rastlayacaksın. Eşini, dostunu ve sultan olarak yaşayanları orada bulacaksın. Onlardan tek kişi size: “Kıyamet ne zaman kopar?” diye sormaz; çünkü her ölünün kıyameti de beraber kopmuştur, Allah’ın velî kulları O’nun yakınlığında olur ve Hakk’a izafetle yaşar.

O büyük zatlar, bu âlemde birçok yönden öldüler. İlk defa haram işlere girmekle öldüler. İkinci defa da şüpheli işleri bıraktılar. Üçüncü olarak mubah olanı bıraktılar. Dördüncüde, helâl olanı attılar. Beşincide ise, Mevlâ Teâlâ’dan gayri her şeyi bir kenara atmak suretiyle benliklerinden geçip gittiler.

Bu maddî eşyayı bırakıp kaçan ölüler, onlara bir daha talip olmaz, yakın olmak bile istemezler. Sanki onlar, manen bir başka hâle geçmiş ve suretleri yok olmuştur. Sonra onları Hak diriltmiştir. Onların ruh âlemlerindeki akışı ve duruşu, Allah’ın yüce adı ile olur.

Kalpler kader denizinde yüzmeye devam ederse, durak yerleri, O’nun yakınlığına ve ilim otağına varır.

Ayıklık bir hizmettir. Uyku bir vuslat âlemidir; bir kul namaz anında uyursa, Hak Teâlâ onu meleklere överek gösterir.

Bu bünye bir kafes, ruh ise onun içinde bir kuştur.

Halkın cümlesi, bir irfan sahibi katında sinek kadar küçük, ufak bir arı kadar hafiftir. Ve ipek kurdu gibi tartısızdır. O büyük zatların ahvali kolay anlaşılır cinsten değildir. Onları anlayabilmek için çok akıllı olmanız icap eder.

Hak Teâlâ’ya kim kafa tutar? O’nu yok etmeye kim yanaşır? Böyle şeyi aklına alan akılsızdır, ahmaktır. Yahut helak olmaya mahkûmdur.

Bir kimse sana gelir: “Neyin varsa, Allah yolunda dağıt!” derse o senin dostundur.

Daimî bir fakir sayılan şu halkın malına göz atmayana yakın ol.

Çalış, ileriye geçmeye bak. İslâmiyet’in mücerret manasını taşımanla sana yeter, denmez.

Ne zaman gerçeği yapacak ve gerçek yolda çalışacaksın. Her ne zaman bende bir hareket görseniz, kalbime ateş düştüğünü anlayınız. Ve şu kudsî hadisi hatırlayınız: “Ey dünya, dostlarıma ilk anlarında acı ol; ta ki, seni sevmeyeler. Son demlerinde ise hizmetçi ol; seninle uğraşıp yorulmayalar.”

İsa Peygamber’in yanında kıyametten söz edildiğinde, yavrusunu yitiren ana gibi bağırır, ağlardı ve şöyle derdi: “Sessiz oturmak yakışmaz.”

Senin içine hiç aşk ateşi düşmedi. Aşk yoluna girmeye yanaşmadın. Sende his namına kalan hiçbir şey yok; yokluk içindesin.

Büyük zatlar, dünyada fazla kalmaktan korkar. Çünkü sonucun nereye varacağını bilmezler. Bugün iyi sayılan hâlin, yarın değişmesi ihtimali onları korkutur.

Hacetini halkla bitirme hevesine düşme hâli, Rahman olandan kapalı olmak; boş arzuların, nefsin, tabiî isteğin ve şeytanın insan benliğine galip gelmesi sonunda olur.

Her kim bu dünyanın mekrinden emin olur, ona tapılanırsa büyük bir bilgisizlik içindedir, cahildir.

* * *

Ey evlat! Hakk’a karşı ayık ol, hata edersen O’ndan kork. En çok korkulması gereken O iken, nasıl emin olunur? Böyle şey olabilir mi? Ömrüme yemin olsun ki, Hak sana yakınlık verir. Zât’ına yakın kılar. Seni tahsis eder. İlâhî lokmalar yedirir. Sırlarına ıttıla peyda ettirir. Müşahede âlemine geçirir. Rahmet kapılarını sana açar. Fazilet sofrasına oturtur, her iyiliğini önüne serpiştirir. Fakat bir şey talep eder: Kalbî hüzün. Çünkü burası hüzün diyarıdır.

Bu arada biri kalktı, bir şey soracaktı, ama sözünü işittiremedi. Sonra Geylânî Hazretleri vaazına devam etti:

Şimşek bir an çakar, peşinden yağmur gelir. İlâhî şimşek de böyledir. O çakınca ilâhî yağmur yağmaya başlar. Onlar, kulu Aziz ve Celil olan Hakk’a yaklaştırır.

İslâm dininin dış durumu onun kafesidir. Ondan kurtulabilmek için neler etmez ki? Eğer bizi serbest etselerdi, ilmin verdiği hâlin dışına çıkar ve bağırırdık. Günahları bir bir anlatır: “Ey kâfir ve ey fâsık!” derdik.

Lâkin zahir ilim ve İslâm dinindeki müsamaha yolu elimizi bağlıyor.

Verilen ilâhî hükümlere hizmetçi olunuz ve ilme çalışınız. Bu şekilde çalışacağınız bir ilim yolunda size birçok ruhî inkişaf verir.

Önce İslâm dinindeki emirleri, yasakları öğren, sonra ayrıl, başka şeyleri öğren. Eğer sen, Hakk’ın seçme kullarından isen ilâhî ilimlere vukuf peyda edersin.

Kendi benliğin seni Mevlâ’ya ilettiği zaman, O’nun kapısında durdurur. Sonra şahların geçip gittiği kapılardan birer birer geçirir. Nihayet en son kapıya gelirsin. Orayı açık bulunca dalmayı arzularsın, ama sana dur emri verilir. Çünkü üzerinde aile efradının hakkı var. O zaman şöyle hitap gelir: “Gidiniz, aile efradınızı alınız, birlikte Bana geliniz.” (Yûsuf, 12/93)

Sırrına yerinde durmak emri verilir. Kalbe sebat hâli verilir. Sonra duyguların ve cümle varlığın aynı emri alır. Hâl böyle olduktan sonra kendi başına almak, satmak, kalmak ve bir kasta mebni iş yapılmaz.

Emirler birbirini takip eder. “Ye, ey bir şey yemeyen. İç, ey bir şey içmeyen.”

Kuyuyu, kadem kadem kazmaya devam ettiğin için ondan kaynaklar fışkırdı. Orası fışkıran bir menba, akıp giden bir kaynak oldu.

Mücahedenin belasına, sıkıntısına sabır edemedikten sonra, nasıl irfan duygusunu bulabilirsin?

Ey zavallı, sabırlı ol; yakında Hakk’ın nazarı sana ulaşır. Seni yükseltir. Yücelik tacı giydirir. Azamet kisvesini giydirir. Sultanlık ve celâl libasını verir.

Allah’ım, bizi maddî işlerden uzak kıl, Sana yakın eyle. Allah’ım, maddî şeylere karşı kalbimize gına ver, onlardan talebimiz olmasın. Bütün ihtiyacımız Sana olsun.

* * *

Allah’ı tek varlık biliniz; bu bilginizi saklayınız. Başkalarından ayrılınız.

Kalp hâli, vücut karanlığına gömülüdür. Onu, Hakk’ın yakınlığı kapısına kadar vardırabilirsen bilgi şafağı çakar, kalp gözüne, ince ve derin bilgilerin sürmesi çekilir. Ve sen ona kaderin fihristini okutursun. Sonra her şeyi yanında bulursun.

Cennet âlemine geçtikten sonra yemek ve içmek için zorluk olmaz. Hak Teâlâ’nın sevip seçtiği kullar için orada yemek içmek işleri bir güçlük olmadan gelir. Bilhassa Hak Teâlâ’nın sevilmiş seçilmiş kulları için. Her şey onlara boyun eğer, iç âleminde genişlik olur. Ve dersin: “Ben, Allah’ın velî kullarındanım; O’nun tecelli yolu ile verdiği varlıkla Zât’ına çevrilen kimselerdenim.”

Bu işler: “Ah ben de onlar gibi olsaydım!” deyip boş arzu ile ele girmez. Hak Teâlâ’nın seçilmiş kulları, O’nun arzusuna bakarlar. Esefle deriz ki: “Sizin bu işlere dair hiç bilginiz yok.”

Ey oturumlara devam edenler ve ey dedikodu ehli! Siz, anlattığımdan haberdar değilsiniz.

Bundan sonra Geylânî Hazretleri, avucuna şöyle bir üfledi, etrafına döndü, her yanı süzdü ve devam etti: O ki, mal, mülk harcamadan cennet arzular, yalancıdır. O ki, fakir fukaraya karşı şefkat duygusu beslemez ve bununla beraber Peygamber’i (s.a.v) sevdiğini iddia eder, bu da yalancıdır.

Her şeyin kendine göre, bir vazifesi olur. Baş gözü ile dünya görülür. Kalp gözü ile âhirete bakılır. Sır gözü ile de Mevlâ müşahede edilir.

Halka karşı iyi edepli ol. Şöyle ki, sesin, halkın hiçbirinden daha yüksek olmasın. Edebini ve terbiyeni böylece takınabilirsin.

Yaptığın isyan hareketleri ile Hak’la çekişmektesin. Ve yaptığı işlere karşı gelmektesin. Bu, senin için ayıptır.

Dikkat et, sabahları güneş, yatakta iken üzerine doğmasın. Güneş yalnız cahil kişinin üstüne doğar. Güneş yalnız nefsine ve kötü arzusuna uyan kimsenin üzerine doğar. Erken kalk, güneşin doğmasına hazır ol. O doğduğu zaman, seni gaflet yatağında bulmasın.

Bu anlatılan şeyler biraz akılların ötesini ilgilendirir.

Zorla da olsa, bazen ruh âlemine, bazen de tabiat âlemine boyun eğmek zorundasın. Her ne hâlde olursa olsun kalbin imanla dolu olması gerek. Bilhassa tabiat bataklığına düşüldükte…

Sadık ve gerçek yolcu için kalbe her çeşit varidat gelir. Bu varidatı alan zat, yanlış yola sapmaz. Dıştan yaptığı işleri dinî hükümlere göre ayarlar, o aynada görür. İç âlemini ise ilim aynasına arzeder, kalbini ona göre işe koşar. İşleri, ilim ve hüküm aynasında gerçek yüzünü buluyorsa, kalbini Aziz ve Celil olan Melik’e arz eder. Şayet, iki aynanın biri gerçeğe uyar, öbürü uymazsa şahın katına alınmaz. Böylece kapıda bekletilir. “İşlerini tahkim et!” diye emir verilir. İşlerini dinî hükümlere uydurabilirsen çalışman yerini bulur. Her işin övülür. Aksi hâlde o şaha varman nasıl kabil olur?

Şahın kapısından, bilgi ile ve gerçek ahkâmı yerine getirmekle girilebilir.

Yaptığın her işi hesap edebilmen senin için kabil olmaz. O kapıyı açan işler öyle şeylerdir ki, iç âlemde saklıdır.

O işin hikmet yönü sonradan sana açılır, onu bir sen bilirsin, bir de Rabb’in. Bu hâle, zâtî varlığa yakın melekler de akıl erdiremez; İlâhî elçi olarak kullara gönderilen peygamberler de tam bilemez.

Büyük zatlardan, maddî işlere yarayan akıl gitmiş, akıllara akıl olan bir başka akıl verilmiştir. Ve onlardan, her şeyin aslına varmak için şart edilen yorgunluk günleri de geride kalmıştır.

Onlar, yollarından hayli aç kalmışlardı, şimdi sofra önlerine açıldı. Susuz kalmışlardı, onlara şimdi su sunuldu. Çok yoruldular, şimdi onların dinlenme demi. Hayli uykusuz kaldılar, şimdi uyku zamanı.

Bu hâlleri geçirdikten sonra o kula oyalayıcı meşgaleler verilir. Bunlar onu Hak’tan ayırmaz. Çünkü Hak onu sırlarına vâkıf kılmıştır. Her ilâhî sırra karşı o kulun sezişi vardır.

Sonra bu hâle eren bir Allah kulu, bulunduğu ülke halkının gizli işlerini de bilir, istediği beldenin ve arzu ettiği ülkenin âlemine vâkıf olur. Şayet ona bir kutubluk hâli verirlerse bütün dünya ehlinin işlerini bilir. Onların rızkını da taksim eder. Kendi iradesine verilen cümle işlere karşı uyanıktır, ayıktır. İlâhî sırların gizliliklerine vâkıftır. Onun için, dünyada olup biten hayrın ve şerrin hiçbiri, gizli değildir. Onun varlığındaki kutluluk, Hak tarafından seçilmesine vesile olmuştur. O, nebilerin resullerin vekilidir. Ülkenin emini odur. O, içinde bulunduğu zamanın bütün işlerini merkez olarak idare eden bir kutubtur.

Kalp meleklerin geçit yeridir. Sır ise daima Hakk’a nazırdır.

Allah, bir kulun kendine yönelmesini dilerse, onu âdemoğullarının içinden alır, yırtıcı ve vahşi hayvanlarla ülfet ettirir. Bu vesile ile insanın vahşet duygusu yok olup gittikten sonra meleklerle ülfet duygusu hâsıl olur. Onların muhtelif şekillerini görür ve çeşitli yüzlerine bakar, sözlerini işitir. Karada, denizde ve ıssız yerlerde onlarla olmaya başlar.

Ey Hakk’a varmak isteyen işit. Ey bu yola talip olan ve Hakk’a kavuşmak için karar veren, önce söz, sonra görmek, önce konuşmak, görme işi sonra. O yüce meleklere kavuşmak için önce sözlerine alışmak lazım. Sonra yüzlerini görmeye iştiyak duymalısın. Bu iki sıfat bir zatta hâsıl olursa, meleklerle arasındaki perde kalkar.

Allah’ın yaratıkları içinde meleklerden tatlı sözlüsü yoktur. Onlar gibi güzel surette yaratılan olmamıştır. Onların sesinden daha lezzetlisi olmadı.

Hakk’a varmaya istidatlı olan kul, bir zaman o hoş meleklerle vakit geçirdikten sonra; Hak, tarafından meleklerle arasına perde gerer. Zâtı kapısına getirir, yakınlık duygusunu verir. Varlığı ile ülfet ettirir. O makamda bir zaman sükût hüküm sürer. Sonra olacak olur. O kulun kalbine Musa Nebi’nin anasına olan cinsten ilâhî tecelliler olur.

At varlığını, korkma. Ey kalp, içindeki sırrın zayi olmamasını istiyorsan denize ve ıssız yerlerdeki sulara sal. Korkma, o seni yine bulur. Onu akraba ve arkadaşlardan ayır. Yazık, bir kadın senden hayırlı! Yavrusunu denize atıyor. Sen benliğinden sıyrılıp iki adım atmaktan korkarsın. Bu senin, iman bakımından noksan oluşuna bir delil sayılır. Musa Nebi’nin anasına Hak vaat etmişti. Oğlunu yine ona döndürecekti. Senin, o ananın kalbine vurulan iman damgasına inancın yok: “Biz onun kalbine oğlunun döneceğine dair inancı yerleştirmeseydik…” kelâmına imanın yok. Varsa da çok zayıf!

Senin içinde bulunduğun kara ülkede bir muradın yerine gelmese, bir alıştığın işten olsan; onlara tekrar kavuşmak için sebepleri kovalarsın. Bu anlarda Hakk’a varmaya tam istidat sahibi isen kalbin, Yaratan’ına bağlanır, hâlinden memnun olursun. Çünkü geride bıraktığın her şeyin daha iyisini vereceğini Hak vaat etmiştir.

Ey tevhid, ilim ve takva hâlinden yaya kalanlar, siz neredesiniz, kötü hâllerden iyiye dönme arzusu nerede?

Ey kendine indî çareler arayan, dini âlet edip onunla geçim sağlamak nifak işaretidir. Çalışarak yemek, sünnettir; Peygamber’in (s.a.v) âdetidir. Çalışarak ye, Peygamber’in sünnetine sarıl. Ta imanın kemale erip her türlü sanatı kavrayıncaya, sebeplere ve halka dayanmadan geçimini sağlayacak duruma gelinceye kadar. O zaman, kalbini maddiyata kaparsın. O kez ya ayrıl git, ya da Hakk’ın ilim evinde otur, dur. Orada âmâ ol, sağır ol, maddî şeyleri duyma. Kulağını ilâhî seslere ver, gerçeğin sesini dinle. Hakk’ın fazlını gör. Daha sonra seyahate çıkarsın. Yeryüzünü sultanın verdiği nişanla gezer, dolaşırsın.

Ey avam halk, sizin hiç biriniz, eline maddî bir şey geçince gönül rızası ile bırakmak, gitmek ve kaçmak arzulamaz.

Hak’tan alman herhangi bir şeyin gerçek yönü var. Ayrıca halktan talep edilen şeyin de bir hakikati var. Ama bir kul, derecesini bulur, velayet hâli tahakkuk ederse, onun kalbine ne almak gelir, ne de vermek. Eşya kendiliğinden gelir, ama bunları kendinden geçmiş olarak karşılar. Onları almak, yemek o kula kısmettir. Kısmet olan bir şeyden kaçmak imkânsızdır.

Hak Teâlâ Musa Peygamber’in anasına şöyle buyurdu: “Ey Musa’nın anası, şayet ona bir sey geleceğinden korkuyorsan, denize bırak.” (el-Kasas, 28/7)

Sen de dinine bir zarar gelmesine ihtimal veriyorsan kalbini Allah’a bırak. Kalbini O‘na teslim et. Ehlini O’na terk et. Şöyle yalvar: “Allah’ım, bu yolculuk hâlimde sen bana sahip olabilirsin. Ve ehlimi, evladımı benim için esirge, himaye et.”

Hakk’a olan irfan duygun, belindeki kemer gibi olmalı ki, ne yana dönsen o seninledir. Ve hakikaten bir irfan duygusuna sahip olabilseydin, uyumanın kaderin hükmüne göre olduğunu bilirdin. İşitmenin yine kader icabı ve o kudret sahibinin izni ile olduğunu anlardın.

Allah’a yemin olsun, sonra yine Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın sevgili kulları olan velîlerin ahvali peygamberlerin ahvâline benzer. Ne var ki, lakapları ayrıdır.

Yeni bir dinle gelen rasûllere ve kendinden önceki bir peygamberin yolunu takip eden nebilere ölümden sonra Münker ve Nekir gelmez. Çünkü onlar yaratılmışların şefaatçisidir. İşte onlar gibi velîler de sorgu sual görmezler; çünkü onlar da, Hak Teâlâ’nın seçme kullarıdır.

Ey boş arzulara, tabiatın karanlığına dalan ve ona tapan! Ey övülmenin, alâyişin kulu olan! Nedir bu hâlin? Üzerinde ezelin hükmü bulunan ve ezelî bilginin gerekli kıldığı nasibin muhakkak gelir. Lâkin durum bir başka hâl arz etmektedir. Acaba onların gelişi anında sen ne durumdasın? Acaba seni tevhid hâlinde bulmaları kabil olur mu? İşte bu mühim!

Kulun kalbine ilâhî sırlardan öyle bir sır konmuştur ki, ona kimsenin aklı ermez. Ona ne şeytan, ne melek, ne de başkası yakın olabilir.

Mevhum varlığını yok etmek yolu ile Hakk’ın yakınlığını ara. O’nun rızasına ermeye bak. O, senden hoşnut olursa seni sever. Sevince sırların kapısını sana açar, sohbet hâline erdirir. İlmî delillerinle birlikte onun sohbetine devam eder olursun.

Hakk’a daima ibadet eden kimse O’nunla sohbet ediyor demektir.

Bir Hak yolcusunun hâlini ancak irfan sahibi bilir. Mademki Hakk’ın yolundasın, istesen de istemesin de O’nun ilgi çekici kuvvetine kapılmış sayılırsın. O’na gönülden uyar, izini izlersen, pekâlâ. Aksi hâlde rahmet nazarı sana ulaşmaz, tardolursun.

Biz, büyük zatların peşinde yürümekteyiz. Onlara göre bir zerre hükmündeyiz. Onlardan arzumuz, şaha varmak için bir kelimeden faydalanmaktır. Hiç kimse kendi keyfine göre yol alamaz. Mutlaka bir büyük zata tâbi olması gerek. Her kim kendi görüşü ile yetinirse sapar, şaşırır.

Manevî yol işlerinde Peygamber’in vekiline uymak vardır. O herhangi bir şeyin terki için emir alır, yapar. Ona uyanlar da aynısını yaparlar. Naibi, vekili bulunduğu şahtan ne elde ederse, halka onu vermek zorundadır.

Sen ona uyarsan, sabah aydınlığı gibi her şeyi önüne serer. O kulun daima libası değişir. Bir defa bakarsın varlık almış. Sonra yokluk âlemine geçer. Bir defa da bakarsın tümden yok olup kaybolmuş. Bazen Hak ona ikbal tecellisi verir. Bazen yitirdiği varlığını iade edip zatından haberler verdirir. “Ve Rabb’im, kalbimdeki susuzluğu giderdi.” diye söyletir. Hepsi Hak Teâlâ’nın elinde değil mi? İstediğini Peygamber vekili olan o kuluna yaptırır, ettirir.

İç âlemine dalınca, özüne iki kapı aç. Onların biri Hak, öbürü de halk. Böylece hem Hakk’a olan borcunu ödersin, hem de kulların hakkını. Halka karışıp onlarla sohbet ettiğin zaman Hak için yaptığını unutma. Böylelikle, halkın şerrinden emin olursun. Ve Hak yakınlığına ait duygu kalbinde devam eder.

Halk, Hak Teâlâ’nın zatından başka olan varlıktır. Zahirî olup biraz da maddîdir. Bu halk tabiri, bütün hâllere şümullüdür.

Halk arasına karışıp onlarla sohbet etmenin buradaki manası, onlara öğüt vermek ve nasihatte bulunmaktır ki, bu vazife, Hakk’ın varlığını insan benliğinde sezince başlar. Hakk’ın varlık duygusunu kalbine yerleştirir, her an anarsan, O’nunla sohbet etmiş olursun. Bu hâli benliğine sindirdikten sonra halka karışıp onlarla yapacağın sohbet Hak için olur ve sen O’nunlasın demektir. Bu hâle göre halkın varlığı silinip gitmiş demektir.

Kullarla yapılan sohbetin gerçeğe uyması için iyiliği kötülüğü onlardan bilmemelisin. Onların hepsini Allah tarafından sana salınmış ve emrine verilmiş kimseler olarak bilmelisin.

Asıl saadet bulan kalpler öyle bir hâl aldılar ki, onlar, Hakk’ın fazilet taamını yedi. O’nun sesini işitti. Ve O’nun verdiği yakınlıkla ferah buldu. Bu kalpler büyük zatlarda bulunur.

O büyük zatlar, daima Hakk’ın hitabına mazhar olurlar. Dünyadaki o hitabı kalpleri duyar, âhirette ise karşılıklı konuşmalar olur.

Hakk’ın kelâm tecellisine mazhar olarak konuşma asıl öbür âlemde olacak. Aynı tecelliyi bu âlemde bulanlar pek azdır, tek tek sayılabilecek kadar mahdut bazı fertlerdir.

Ebü’l-Kasım Cüneyd şöyle diyor: “Ben konuşmalarıma, ebdal zümresinden en az dört büyük zâtın hazır olması ile başlarım.”

Sonra Cüneyd Hazretleri, o büyüklerin emri ile konuşmaz, o anda Peygamber’i de görmek isterdi. Hazreti Peygamber’in (s.a.v) ruhaniyeti hazır bulunur, şu emri verirdi: “Yâ Cüneyd, konuş; konuşma zamanın geldi.”

Hak Teâlâ’yı talep ediyorsan söylediğin şeyin gereğini yap, aksi hâlde felâket seni bekliyor.

Namaz kıldığın zaman kıbleye dönersin. Bela anında da kıbleye dön. Bunun kıblesi Hakk’a bağlanmaktır. Namaz anında kıbleye dönerek halkı geriye nasıl bırakıyorsan, bela anında da kalbini Hakk’a bağla, halkı unut. Başına bir felâket geldiği zaman halka dönersen imanın batıl olur. Bela anında iman sağlam olursa, o bela ezilmeye mahkûmdur. İmanlı kalbin o belayı ezebilmesi büyük bir iştir.

Avam halkın gönül kırıklığı dünya için olur. Has kullara da bu hâl, öbür âlemin zevki dolayısıyla gelir.

Havas kullardan daha ileri bir makamda olan kullarda ise, gönül kırıklığı Mevlâ’ya dair işlerden az şeyin kaybından veya verilen bir keşfin kapanmasından ileri gelebilir.

Herkesin kendine göre bir gönül kırıklığı bulunur. Ama bazı seçilmiş ve ayırt edilmiş kullar var ki, onlar için gönül kırıklığı, bir hususiyet arzeder. Onlar, yalnız Hak için mahzun olurlar.

* * *

Geylânî Hazretleri’ne, Peygamberimiz’in (s.a.v) yasak ettiği vezinli, kafiyeli duadan sordular. Cevap verdi: Allah yapmacık, düzenli, kalıplı bir sürü tekerlemeden ibaret duayı kabul etmez. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurdu: “Ben ve ümmetimin müttakî sınıfı tekellüften, yani zoraki, yapmacık işlerden beridir.”

İman sahibinin kalbinde en çok ümit yaşar. Çünkü o, defterine baktığı zaman hatasını bulamaz. Çünkü o, daima iyi yola gitmiştir. Gerek kitaptan, gerekse kitabı okuyandan dinlediği budur. O daima iman mihrabından iyi şeyler dinlemiştir. İman sahibinin bu hâli, bir ateştir; onda hata bırakmaz, yakar ve yok eder.

O iman sahibinin emirler kütüğünde tutulan siciline bakılınca, yapılmadık emir göze çarpmaz, Ama o iman sahibi tam kemal hâlinde değilse bu durum pekiyi olmaz. Bir gurura kapılması ihtimali belirir. Sonra o gurur yüzünden helak olabilir. İman sahibinden bazı hatalar zuhur edebilir. Vakit geçmeden hatasını anlar, tevbe ederse kurtulur. O ufak hata onun ezelî kısmetinde yazılmıştı. İmanı dolayısıyla hiçbir zarar görmez; çünkü ona göre o hata, başına konan bir toz kadar küçüktür. Hak Teâlâ ona tevbeyi nasip eder ve kurtarır.

Hatanın bu şekle bürünmesi tam manası ile doğru bir iman sahibi için olur. Meselâ Âdem’in (a.s) hatası gibi. Bu hâl, kaide dışıdır. Herkeste olmasına imkân yok. Dolayısıyla onun gibi olmaya çalışanların işine önem verilmez.

İnsanın benliğinde iki istek yaşar, ikisi de birbirine zıttır. Biri ilâhî olan zatî irade, öbürü de bunun dışında kalan, Hak Teâlâ’nın zatı dışında olanlara ait irade. Burada iradenin manası, bahsi geçen varlıkların kendi istidatlarına göre olan arzulardır.

Her iki irade (istek) gerçek yöne sürülebilir ve ıslahı mümkün olur. İnsan, dilerse bunu kırk yaşına kadar yapabilir. Ondan sonra biraz zor olur. Bu hâli hoş anlatan Peygamber (s.a.v) Efendimizin şu hadîs-i şerifi vardır: “Bir kimsenin yaşı kırkı bulduğunda hayrı şerrinden artık olmazsa cehenneme hazırlansın.”

Bu hadîs-i şerif köktür. Manası hayat gerçeklerine uyar.

Ey zahirdeki açık beyanı dinlemekten kaçan; iç âlemi görmek, çoktan uçup gitti. Artık sütten kesilmen lâzım, yavru değilsin.

Mademki Hakk’ın zatından gayri şeylere karşı irfan duygusu beslersin ve onların peşinde gidersin, gerçek işler için yalnız bir hevesin var. O da boşa.

Nedir bu hâlin? Hep maddî işler peşindesin. Bazen hakikaten madde peşine düşersin, bazen de onlara kapılır, zelil ve hakir düşersin. Ama sen, bu hâlin belki de farkında değilsin. Uyan.

Velî kulun baş işareti, kendini Allah’ın varlığı ile zengin bulmak. Sonra Allah’ın zatiyle yetinip her şeyi bir yana atmak. Ve her nerede olsa Hakk’a dönmek. Bir gün olur da nefsin kendine göre bir velayet iddiasına kapılırsa, ona bu huyları say ve haddini bildir. Çünkü o bir velî değil, yalancıdır.

Bir ilim sahibine, sultanların kapısında dolaşmak yaraşmaz. Ancak kuvvetli imana ve ittikâya sahip olurlarsa o zaman zararı olmaz. Sonra Hakk’a dair olan bilgisi kuvvetli, zühdü iyi, içi marifet hâli ile tam, Hak’la ünsiyet etmiş olmalı. Böyle olursa, padişahların yanına güçlü girer ve sarsılmadan çıkar.

Bazı zatlarla sohbet ederdim. Bana, olan ve olacak işlerden anlatırdı. O bir çocukla gezerdi ve onunla devrin saltanat sahiplerine giderdi. Onun bu hâlinden hoşlanmadım. Hem o çocukla gezmesini sevmedim, hem de saltanat sahipleri yanına girip çıkması beni tutmadı. Kalbime gelen bu hâli anladı. Durumu şöyle izah etti: “Bu çocuk kimsesizdir. Yolcu konağında yatar, kalkar. Onu orada yalnız bırakmak istemem; başına bir kötülük gelebilir. O saltanat sahiplerinin yanına gidişim ise, başka bir durum arz eder. Benim onlardan bir talebim yoktur. Onlara giderim; nasihat eder ve adalet yolunu gösteririm.”

* * *

Sizin Hak’la olan sohbetiniz karışık, çünkü edepten mahrumsunuz, ama biz, değiliz; edebimizi bozmayız. Aradan biri kalktı ve sordu: “Yediğimiz karışık olunca, namazımızı ve orucumuzu nasıl sıhhatli kılabiliriz?”

Bunun üzerine Geylânî Hazretleri şöyle devam etti:

Haram meydanda. Helâl da açıklanmış. Ve işte, İslâm dininin kurduğu esas. Sonra durulması ve üzerinde düşünülmesi gereken işler de meydanda. Kalbini temizle ve ondan gelen sese kulak ver. Sana bir şeyin olmayacağını anlatıyorsa bil ki, o şey haramdır. Kabul ettiği şey ise, helâldir. Serbest bıraktığı şey de şüphelidir.

O zatı böylece cevaplandırdıktan sonra devam etti:

Ülfet ettiğin ve alıştığın şeyleri bir yana atar, nefsini sabra alıştırırsan bunun adı kanaat olur.

Düşünürsen, anlarsın. Hakk’ın katında nice namaz ve nice oruç var. Fakat O, bunların hiçbirine bakmaz. O’nun arzusu, her türlü kötülükten ve Zât’ından gayri işlerden temiz olan bir kalptir.

Dışını gani gönüllü gösterip kendini zâhidlerden sayan, içi bozuk olan kederle doludur. O kendisinin Hakk’a karşı zelil durumunu, iki yanağına akan damlacıkla gösterir. Omuzlarını bükmekle işin biteceğini sanır. Üzerine giydiği cübbeyi yeter bilir. Zühdü yalnız avucundadır. Ama cebine koydurur. Hâlbuki içi halktan bir şey koparmak için sızlanır. Nefsi, “övülsem, medhedilsem” diye, debelenir. Gözü halkın elindekine dikilir.

Ama irfan sahibi böyle değildir. Onun dışı kerametlere bağlıdır. Nefsinin kısmetini de kendine göre verir.

Hakk’ın bölmüş olduğu öyle kısmetler vardır ki, ona yalnız şahın irfan sahibi kulları sarılır. Bizim anlatmak istediğimiz de öyle bir irfan sahibidir. Sanki o, evinin ustası ve askerinin önderidir. Ama onu, ne aile reisliği yolundan alabilir, ne de askerlerine ettiği önderlik. Onun selâmeti içindedir. Kalbi saftır. Daima hazretini görür. İlim dalgaları onu altüst eder. Dünya denizi, hiçbir an kalbine girmez. Yerde, gökte olanların cümlesi dışında kalan her ne varsa hepsi onun engin kalbine göre hiçtir.

Bu anlatılan, bir irfan sahibini tariftir. Tam zâhidleri daha önce anlattık. Bu vasıflar zâhid için de olabilir. Sende bu hâllerden hangisi var?

O hâlde kötü düşünce ile halka neden bir garip zan beslersin? Onlar için beslediğin zannı neden diline alırsın? Dilini öyle şeylerden neden kesmezsin?

Ey dünya sahiplerinden dünyalık kapmaya gayret edenler, bu arada âlet olarak da âhirete dair işleri kullananlar, siz avam halktan daha çok tevbe etmeye çalışmalısınız. Siz bir şeye karışmayan zavallı insanlardan önce tevbe yoluna koyulmalısınız. Ve derhal hatalarınızı itiraf etmelisiniz.

Sizde hayır kalmadı. Ne kazancınız, ne rahatınız, ne de bir necat yolunuz var. Huzurunuz da, hata yüzünden söndü. Dininiz de kalmadı. Dünyaya bağlandınız, ama o da kalmayacak.

Dünyadan bir şey alırken, iyi duygu beslemezsiniz. Tabiî arzularınızı ve hevâî isteklerinizi kullanmaktasınız. Dünyadan bir şey alırken dünyayı kazanmak için alırsınız, âhiret için değil.

Uğraşmam ve sözlerim sizin için; dinleyiniz. Sesinizi kesiniz, bir şeyler öğrenmeye bakınız. Sizden başkası konuşsun. (Bu sözleri Bağdat’da bulunan zahir âlimleri ve vaizleri işaret ederek söylüyordu.) Bu dilim bende emanettir, kalıbım emanettir. Gurbette olmak, iç âleme dalabilmek, Hak yakınlığı için anahtardır.

En olgun hâlini bulduktan sonra, bir köşeye çekilip oturan, oradan artık çık, iyilik senin meydana atılmandır.

Yavrucuğum, ilk zamanda iç âleme dönmek, sonra dış âleme geçmek gerekir. İlk devrede, her şeyi anlayıncaya kadar susmak, sonra konuşmak. İlk zamanda şaha dönüş, sonra onun bendelerine.

Tam helâl, ruhanîler arasındadır. Sen o ruhanî zümresinden olmak dilersen, iyiyi, kötüyü ayırt et, onlara benzemek böyle olur.

İç âleminde yanan lamba, irfan duygusundan doğan güneş, Hak yakınlığını bulduğun için benliğinde beliren kamer, seni her tecellisi ile besleyen ve büyüten Rabb’inden gelir.

Haram işlerin doğuşu, nefsanî duygunun varlığından hâsıl olur. Şüpheli işler, zatî varlığı unutup bir nevi kalbine göre iş tutarsan olur. Tam helâlin hâsıl olması için iç âlemin temiz olması gerekir.

Bu hâller biraz akılların ötesine gitmekle anlaşılır. Çünkü yerleri oradadır. Nefsin elinden tutup bir demet yeşilliğe dalaştıkça, haram yemek zorundasın. Kalbin etrafında dolaşıp sahibini unutarak onun verdiğine dalarsan, şüpheli işlere girmen mümkün görülür. İç âlemine girer, orada olup biten ilâhî tecellileri sezersen tam helâl yolunu bulman kabil olur.

Nefsin için emreden niçin, “Daima kötülüğe sevk eder.” demiştir bilir misin?

Hikmeti şu: O nereden gelirse gelsin, aldırmadan alır, yer de ondan. O tıpkı bir kötü kadına benzer. Kocasına: “Çal ve beni doyur” der. O helâl ile haramı ayırmaz. Helâli, haramı ayırt etmek için işin aslına akıl erdirmek gerek. Buna işareten Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Sana dinin esası gerek.”

Ellerin o yolda iyi yetişir, dinin esasına yapışırsan, her şeyi daha iyi anlarsın ve bu anlayış, âhiret işlerinde sana yardımcı olur. Bu da öyle bir anlayıştır ki, helâli, haramı ayırt eden kadına benzer.

Tam helâl olan bir şey önünde hazır olursa -isterse kazancın olsun- dur ve hesap et. Araştır ve kendi kendine sor: “Bu ekmek nereden geldi ve nasıl pişti?”

Sağlam duyguya sahip ol, kalbine dön. Oradan sırrına geç. Ve onların yolu ile Rabb’ine dön. O, sana işlerin düzeni için bir melek gönderir. Şayet helâl ise, şu âyet-i kerime’nin tecellisi seni sarar: “Size nasip ettiğimiz temiz şeylerden yiyiniz.” (Tâhâ, 20/81)

Şayet şüpheli veya haram ise, şu âyet-i kerime’nin manası tecelli eder: “Üzerinde, Allah’ın adı anılmayan şeylerden yemeyiniz.” (el-Enâm, 6/121)

İşte haram budur; ona yanaşma. O haram şeyden kaçınırsan yerine Hak Teâlâ daha iyisini verir.

Hak Teâlâ’nın kaza ve kaderi önünde dize gel ve teslim ol. Ta O’nun fazlı yetişip hazzını, kısmetini bol bol verinceye kadar!

Zâhidlik bir anın işi, şüphelilerden çekinme hâli olan verâ ise iki anda biter. Ama marifet âlemi, ebediyetlerin harcanması ile elde edilir. Marifete çalış, ebedî hayatı kazan.

Durumun geçmişteki büyük zatlarla kıyas edilince sende, onlarda bulunan ahvalden zerre bile bulamayız.

Nefsini yedirip, dirilttin, seninle münazaaya tutulmaya koyuldu. Onun bütün kirli emellerini yerine getirdin, üstüne abandı. Onun kötülük kaynağını kesseydin, kötü âletlerini kırsaydın olmaz mıydı? Sen böyle etmedin. Onun bütün temennisini yerine getirdin. Ve o şeytanına kapı açtı. Şeytan, nefse daima kötü temennileri telkin eder. Nefsin kendine has bir şey talep edecek dili yoktur. Onu, cinler dile getirir. Sonra seni yıkmaya onların da gücü yetmez, insan şeytanlarından faydalanırlar. Hepten birleşip seni yıkarlar. Bir de haddinden fazla şehevî arzulara bağlanırsan.

Nefse, maddî ağır yükler vur. Haram, şüpheli ve işini bozan şeylerden kes. Bunu yaparsan onun kötü ateşi söner. Eğer bazı mubah olan şeyleri de az miktarda verirsen boş yere âdet edindiğin şeylerin birçoğu erir ve ölür. Kötü şehvet onun varlığından sökülür. Bunun neticesi, korku ve umut ağaçları onun içinde yeşermeye başlar, içindeki karanlık aydınlanmaya başlar. Kalbe bağlanır, olgun bir hâl alır ve ona nida gelir: “Ey mutmainne nefis, Rabb’ine dön, O, senden hoşnut, sen de O’ndan hoşnut.” (el-Fecr, 89/27-28)

Kalp gözünü açamadan ölüme giden kimseye, son nefesinde şu hitap gelir: “Sen neredesin, Hak yakınlığı nerede? Hani Hakk’ın yakınlık sofrasından nasibin? Ve ‘Onlar katımızda seçilmiş ve önlenmişlerdir’ (Sâd, 38/47) âyetinde zikredilen zatlara yakınlığın hani? Neden onların aldığı şeylerden sende bir şey yok.”

Nefsini yola getirmedikten sonra kalbine rahat yoktur. Nefsi Ashâb-ı Kehf’in Kıtmir’i gibi Hakk’ın yakınlık duygusu eşiğinde bekletmen gerek. Onu bu hâle getirmeyince kalbini selâmete erdirmeyi umma.

Kalp, daima ilâhî yolculuğa hazırdır. Onun yolculuğa dair işlerini bitir ve yola çıkar, çünkü kalp daima Hak yola çıkma anını bekler.

İman bakımından zayıf olduğun devrelerde, İslâm dininin çizdiği zahirî yolu takip et. Pek güç işlere girmeden devam et. İman bakımından kuvvet bulduğun zaman kolay işleri bırak, biraz ağır ibadetleri yapmaya bak. En büyük iş, nefsi alt edebilmektedir. Onu alt eder üste çıkarsan, kadere ve uyarlık hâline erersin.

Hallâc için şöyle bir hikâye anlatırlar: Asılacağı zaman yanına biri yaklaştı ve nasihat istedi. Ona şu nasihati etti: “En önemli iş nefsin olmalı. Onu bir işe salıp uğraştırmazsan; seni meşgul eder. Benim ilk devremde, bir elbisem vardı, yeni idi. Birkaç defa pazara satış için çıkardım, müşteri çıkmadı. Bir insana gittim; birkaç kuruş aldım; elbisemi rehin bıraktım. Bayram geldi. O zat da elbisemi getirdi: ‘Bunu al ve giy, aldığın paralar da sana helâl olsun!’ dedi. Almak istemedim. ‘Almayacak olursan yakarım!’ dedi ve beni alıp giymeye mecbur etti. Aldım, giydim. Anladım ki, o, benim bir kısmetimdir; kimseye gitmesine imkân yok. Onu almaktan çekinip zâhidlik taslamam da lüzumsuz.”

Bazı büyüklerin: “Biz ilmi Allah’ın gayri için öğrendik!” sözündeki mana soruldu. Geylânî Hazretleri, bunun bu şekilde anlaşılmamasını isteyerek:

“İlim, ancak Allah için olur.” dedi ve devam etti:

Bu kelâm dış manası ile ele alınacak olursa tehlikelidir. İsterse bir velînin ağzından çıksın. Çünkü: “Allah Teâlâ’nın gayrı için ilim öğrendik” sözü bir şirktir. Ama biz bunu başka şekle hamlediyoruz. Şayet bununla, âhiret âlemine dair bir şey murad ediliyorsa, o da noksanlık sayılır, fakat bir parça kurtarır. Onlar âhiret işlerine dair işleri öğrenir, ona göre çalışırlar, Hak Teâlâ da onların bu çalışmasını boşa çıkarmaz, yakınlığını verir ve zatına ulaştırır. Onlar, bu hâlleri ile zahiri aldılar, sonra iç âleme geçtiler. Dala yapıştılar, kökü buldular. Önce avam sofrasına oturdular, sonra fazilet sofrasına yerleştiler. Onlar bir hâlde iki çeşit taam aldılar. Kendilerine verilen nimet işinde avam halkla ortak oldular.

Çalış, ötesini düşünme. O, senin için bir işi dilerse, sebeplerini hazırlar. Her kim işimin aslını anlar, bununla beraber huzurumdan ayrılır, bir köşeye çekilip oturursa, o hakikate karşı hatalıdır.

Evvel zamanda öyle büyük zatlar yetişti ki, onların elinden biri keramet görse ve “Elini ver; onda Hakk’ın şahidi var!” deseydi ölünceye kadar onunla konuşmazdı. Onlar kerametlerini gizli tutardı. Ne görülmesini severdi, ne de göreni isterdi.

Bir kimse düşünün, günlerce ibadet eder. Bundan maksadı bir keramet görmektir. Netice, bir gece görür, gündüz çıkar halka anlatırsa, Allah onu elinden alır.

Allah’a yemin olsun ki, insan yaratılışı itibariyle tek basmadır. Aynı zamanda, ilim ve keramet denen nesneler de tek mana taşır. Bunlara sahip olan herkes, saklamak zorundadır. Şayet ilâhî bir hüküm gelirse kader icabı elde olmadan zuhur eder. O zaman da kalbin, her türlü meyilden esirgenmesi, Hak Teâlâ ile olan iç münasebetini devam ettirmesi gerekir.

Keramet sahibi olabilirsin. Bununla maddî bazı şeyler elde etmen kabil olacağı gibi dünyalık şeyler de kazanman kabil olur. Kalbine böyle maddî şeyler gelirse hemen oradan kaç.

Bu arada bir sual vaki oldu. Nefsi arzusundan kesmenin zor olduğu anlatılmak istendi.

Geylânî Hazretleri bunu şöyle cevaplandırdı:

Sus, öyle deme; hâline sahip ol. Sütten kesilmek, ancak annesinden başkasını bilmeyen yavru için zordur. O yavru yalnız annesini bilir ve onunla yetinir. Ama aklı başına gelip yemeyi, içmeyi bilen için o sütün ne önemi olur? Oradan çıkan iğne ucu kadar bir şeydir.

Allah’a koş. O’nu ara. O’nun kapısını arzulayarak yola revan ol. Belki, bir velî, temiz, saf kullardan olursun. O saf ve temiz kullardan olduğun zaman nefsin şerrini senden alır ve bir yana atar, bununla kalbini temizler. Onun varlığını aklına bile getirmez. Ve sen, ona hasret çekmeyi kaybettiğin için yerine şahın sevgisini yerleştir.

Bu durum öyle bir şekil alır ki, kalp varlığın O’nun sevgisi ile dolar. Ünsiyetin O’nunla olur. Âletlerin hükmü kesilir. Ve nefis sana hizmetçi olarak gelir. O, sana geldiği zaman zırhlı olursun. Aslında o da zehirden beri edilmiştir. Ayrıca sen bu hâllerde muhafızlarla çevrili olursun.

Bundan sonra nefis oldukça ıslah olur, sevimli bir lisanla sana hitap eder. Çünkü ıslah olmuştur. Kısmetin nerede ise yerini tarif eder. Senin kısmetin falan adamdadır ve o da falan yerdedir. Ve falanın kızıdır. O, her an sana hizmetini arttırır. İç âlemin böylece dolar, zengin olur.

* * *

Ey Irak halkı, ey dünya halkı, dünyanın şahları, süsleri, idarecileri! Yanımda çeşitli libaslar var. Onlar evde asılı durur, istediğimi giyerim. Benim sizden talebim yok. Bu bakımdan selâmette olunuz. Aksi hâlde size öyle bir ordu ile gelirim ki, ondan kaçmanız kabil olmaz. Sözlerimi iyi dinleyin, ayık olun vesselam.

Bir şeyi ilk yolculuk anında bırakmak zâhidlik, son durumda almak ise marifet hâlidir.

Geçmişteki büyüklerin sözlerini bırak, kendine bak. Onların her biri zamanı için büyüktü.

Zâhidler, irfan sahiplerinin çocuklarıdır. Bir tutam otla yetinebilme hâline sahip olabilmek, dünya ve âhirete bedeldir. Bu hâli bulan tam anlayış sahibidir. Âhiret, tabiî arzunun bir bakiyesidir. Onun da gönülden silinmesi gerek. Onu da bir yana atıp terk edebiliyor musun?

Zâhid, kalbi ile irtibat kurar; alacağını onunla almaya başlarsa, kalp ve kendi bir başka olur. Sonra kalp artık anılmaz olur. Bir başka hâle geçilir ve zühd nihayet bulur. Yerine marifet hâli gelir. Safa gelir, keder gider; yakınlık gelir, Hak gelir. Sebeplerin sahibi gelir, sebepler kesilir. Bu kez o zata sebat hâli verilir. Hakk’ın kapısında oturur. O kapıda oturunca şahın emirlerini tebliğ eder. Halka iyiliği söyler, yasakları yaptırmaz.

Hataların, peşine takılmış geliyor. Düşmanlar izinde. Onları alt etmek, muratlarını gözlerinde koymak dilersen, hemen hatalarından dön, âhiretinle ol. Allah senin her hâline şahittir. Ne yana dönersen O’nun tecellileri seni sarar.

İbn-i Ata, şöyle dua ederdi: “Allah’ım, dünyadaki garipliğime acı.”

Ölüm iki çeşittir. Biri, umuma şamil ölümdür, malûm. İkincisine gelince, o da büyük insanlara, Allah’ın seçkin olarak yarattığı kullara hastır.

O seçme kulların ölümü, boş arzulardan, nefisten, tabiî isteklerden, bayağı âdetlerden bir yana çıkıp onlara karşı kendini ölmüş bilmektir. Bu olunca kalbe ilâhî bir dirilik gelir. Kalp dirilince ilâhî yakınlık duygusu hâsıl olur, bu da olursa sonsuz hayat başlar. İrfan sahibi bu hâli bulunca, malûm ölümle arasında önemli bir şey kalmaz. Zahirdeki malûm ölümü anmaz bile. İç âleminde kendi hoş duyguları vardır. Dıştan halka bakar, onların zahirdeki malûm ölümden bahsettiklerini görür, onlara uyar, ölümü anlatır. O maddî işlere karşı duyguları zaten ölmüştür. Maddî ölümle sadece âlem değiştirir.

Dışınıza baktığım zaman Hakk’ın birliğine inandığınızı görüyorum, ama içiniz tam bunun aksine. Yüzünüzü kıbleye çevrili görüyorum, kalbiniz ise altına, gümüşe dönük.

Korkusu olan uyanık durur, ama hani o korku. Nerede Allah korkusu?

Allah’ım, kurtuluş yolunu göster. Şeytan kalbe gelmekte!

* * *

Yeri, Allah’ın mülkü bilen ve eline alıp Hakk’a duada bulunan azdır; belki de tektir, yalnızdır.

Hakk’ı andığın müddet sevdiğin anlaşılır. O’nun methettiği kullar arasında kendini bulursan sevilmiş olursun. Hakk’ı dilden zikredersen tevbekâr kul sayılırsın. Kalbinle O’nu andığın müddet, irfan duygusuna sahipsin demektir.

Senin için ölçülü bir hüküm var, o da şu: Kötü huylarını temize çıkarmadıktan sonra sâlih kullarla sohbet etmen kabil olmaz. Lokman ve hırkan aslî hâlini bulmayınca, o büyüklere yanaşma. Bu hâlinle onlarla olan sohbetin, iyilikten ziyade kötülük getirir.

Bu tembellikleri bir yana at. Hakk’ın gayri sana dost olmasın. O’nun Zât’ından başkasına saf tutma.

Ey kötülerden kötü, ahmak, bütün kirli işler sende. Nedir bu hâl? Sana göre bir Yahudi, bir Nasranî olan gayr-i müslim benden daha sevgili. Horasan’dan bir deccâl gelse, dışı süslü olup dilinde iyilik görsen, hemen ona tâbi olursun ve benden daha çok seversin.

Ey Allah’ın kulları, daimî sürecek bir hayata geliniz. Yorulmayacak yardımcıya koşunuz. Kapanması mümkün olmayan kapıya yöneliniz. Ebedî geçmesi kabil olmayan gölgeye geliniz. Meyvesi eksik olmayan ağaca koşunuz. Bu hâllerin tevilini, tefsirini yalnız Allah bilir.

Ey geçici şehvetin ve lezzetin büyüteni, bunları nasıl yaparsın? Hayır, yaptığın bu işlerde değil, çok ötelerdedir. Onu geride bıraktın. Doğru irademizin ateşi yan. Bunu yaparsan kapılar açılır, perdeler aralanır. Seninle aramızda hicap kalmaz. Bizi gördüğün gibi Hakk’ı görmeye başlarsın. O zaman sana, kısmetlere bürünüp kalmak düşer.

Ey velayet iddiasında olan, iddiayı bırak, onun alâmeti vardır, alnında parlar. Ve başucunda biri, sana şöyle der: “Velayet hâli işlerde kendini gösterir, sözlerde değil.”

O bir sır binasıdır, süsleri de kalbin Zât-ı İlâhî ile birleşmesidir. Anahtarları imandır. Onun hakikatine gelince bir şey demeyeceğiz, çünkü bu işlerden haberin yok.

Tek olarak tanınan bazı zatlar var, onların peşine takıl. Tam itminan hâlini bulan zatların varlığını bul ve yapış. Onlardan lokma talebinde bulunma. Ta ki, giydikleri kisveyi sana da giydireler, ellerinde bulunan varlıktan fayda alasın. Hâllerine vukufun ola. İşaret ettiğimiz zatı bulur, sohbetine devam edersen Hakk’a yakınlık bulursun. Ve onların sözlerinden aldığın ilhamla bir başka şekle bürünürsün.

O zatla konuştuğun zaman kalbine bazı varidat gelirse onu sakın kimseye ifşa etme. Gözlerini yum, hâlini O’ndan gayrine anlatma.

İlâhî varidat o zatlara çeşitli yönlerden gelir. Onların hâl ve makamlarına göre İlâhî tecelliler hâsıl olur. İç âlemlerinde hâsıl olan değişik hâl yüzünden dışlarında bazı zuhurat olur. Onların hâlini, anlayışı olan kimseye gerektir ki, o anda işitmez ola, duymaz ola, sağır ola ve sarhoş ola. Büyük zatın yanında bulunan, sır saklama işindeki maharetini ve gerçek değerini gösterirse, ona varlığında mevcut ilâhî kisvelerden giydirir.

Büyük zatlar, dış hâlleri ile Hakk’a dua ederler. Ama iç âlemleri, Musa Peygamber’le Yuşa b. Nûn (a.s) gibi olur.

* * *

Ey evlat! Senin elinde bir şey olmadığına göre o, ülken dışında sayılır. Ve o dışarıda olan şey, ya senindir ya başkasının. Yani, ya senin kısmetindir ya da başkasının. Şayet senin kısmetin ise, uykuda dahi olsan gelir, seni bulur. O hâlde ne bu çaba? Nedir bu boşa yorulmak? Bu hâlin, din bağlarını zayıflatır. Şayet ilim meclisinde oturup din, marifet ehli, izan ve fikir sahibi kimselerle sohbet etseydin, senin için dahi iyi olurdu. O gelecek daha kolay gelir ve sebeplere dayanmayı, maddî güç, kuvvetlere güvenmeyi daha er bırakırdın.

İhlâsın ne demek olduğunu anladıktan sonra hangi sebeple olursa olsun bir işi halk için terk etmek riyadır, gösteriştir. Ama ihlâs yolunda zafer kazanmak için bir işi halkın görüşünden saklamak iyidir; kurtuluşu ümit edilir.

Mademki Hak yolculuğuna devam etmektesin, zahirde mevcut hükümlere uymalısın. Ve bunlara göre yapacağın işler, seni tam bilgiye ulaştırır. Daha sonra duyguların, kalbin ve iç âlemin, Hak yolunda çalışmaya başlar. İlim, sana hem emir verir, hem de yasaklardan korunmana yardım eder.

Allah’ım, bizden Zât’ını arzulayan çok, hemen her birimiz. Ancak çeşitli engeller, bize mâni olmakta. Önümüzü afetler tıkamakta. Al onları!

* * *

İlâhî emirleri yerine getirmek borçtur. Güçlü olduğun hâlde onları bir yana atarsan zalim olursun. Kasten terk ettiğin takdirde küfre gidersin.

Dünyalığa ne kadar ihtiyacın varsa o kadar al. Oyun etmek ve yığmak için dünyalık toplama.

Bu yolda tam teslim olarak İslâmiyet’i kabul edersen, nefsini O’nun kudret eline ve kaderine terk etmiş olursun.

İslâmiyet’e girdikten sonra, dışın bir kisve giymiş olur. Ondan hâsıl olacak neticeye göre de için. Ve o hâlde bugün ölürsün, ölümün de şöyle şöyle olur, sonra dirilirsin. Sonsuz hayata geçersin. Sonra birçok şeyler olur. İçinden bütün kötülükler gider. Bütün iç hastalıklarından beri olursun.

Bu hâli bulan insan, her ne zaman halka karışsa, kendini ölü bilir; Hak Teâlâ’nın tecellisine dalınca da dirilir. O zat, halkı gördüğü zaman onları çaresiz, zelil, fakir bilir. Kötü hâlleri bırakması ile hâsıl olan iyi âdetleri, onu halka karşı öldürür. Bu hâl sonunda ilâhî tecelliyi bulursa onunla hayata kavuşur, canlanır, yükselir, halktan tamamen ayrılır. Yani o kimse, daima Hakk’ın zatı ile yaşar. Halk arasında kendisini ölü bilir.

Hak yolcularının kendilerine göre kitapları var. Ona, daima müracaat ederler. O kervana her ne zaman yeni bir yolcu katılmak isterse, ona önce mahviyet emrini verirler. O da bu emir gereğince, halkı ve nefsi bırakır, dünyadan, âhiretten geçer. Bu hâlde kemâle erince Hak Teâlâ’nın çevirici kuvveti, onu hâlden hâle istediği yöne geçirir.

Bu makama kadar terakki eder, yükselirsen şüpheli ve haram işlerden korunman gerek. Şüphelilere yanaşma. Bu makamı da aştıktan sonra helâlliği ile haramlığı belli olmayan şüphelileri de bırakırsın. Bu hâlleri kazandıktan sonra mutlak olan helâle sarılmalısın. Mutlak helâl; gerek hükmün icmâ ile ve gerekse ilmin -ki zahirî ve bâtınî delillerin birleşmesidir- helâl dediği şeylerdir. Bunlar da kimsenin mülkiyetinde olmayan, meselâ sahralarda, sahillerde, dağlarda olan şeylerdir ki, sen o kısmetin gelişini beklemezsin. Uykuda dahi olsan, o, seni gelip bulur.

Kalp gözünü açtığın zaman etrafını meleklerle çevrili bulursun. Nebilerin ruhlarını yer yanını sarmış görürsün. Onlar sana yedirir. Gerçek ilim, o verilen şeylerin yenmesi için fetva verir. Selâmete ermene delil olur. Bu selâmet gerçekten Hak yakınlığıdır.

Halkı gönlünden at ve ayağa kalk. Onların övmesini, kötülemesini görme. Her şeyi bir yana devret, kendi hâline bak. Yanlışın varsa düzelt. Halkın sureti senin için bir mana taşımasın, iç âlemlerini de karıştırma. Böyle yaparsan Hak tarafından iyilik gelir ve seni manen diriltir. Sonra O’nun yakınlığını bulursun, O’nun varlığı ile zengin olursun. Ve Hak’la sohbetin devam eder. Halkın varlığını uzak bilirsen kendi mevhum varlığını bir yana atar, O’nunla olursun.

Hakk’ın varlığına kavuştuktan sonra mahva varmayı talep ediniz. O varlığı bulunca ondan yok olmayı isteyiniz. Halkın, yakınlığını bir yana attıktan sonra Hak yakınlığını bulmaya gayret ediniz. Bir sürü kederden kurtulma hâlini bulduktan sonra kendinize safa âlemini açmaya bakınız. Maddî olan her şeyden kesilince vuslatı bekleyiniz. Hayli ayrı kaldıktan sonra sizi birden saracak yakınlığı bekleyiniz.

Kalbin sıhhati, Hakk’a uzanacak dilin bulunmaması ile olur. İç âlemin sağlığı, değişme ihtimali olmamasıdır. Ve iç âlemin sağlığı kendine varlık izafesinde bulunmamasındandır. “Orada bütün saltanat Allah Teâlâ’nındır!” (el-Kehf, 18/44) fermanı açıktır.

Böyle olunca Hak dilerse, onu irşad için yine halk arasına salar. Kullarını onun vasıtasıyla ıslah eder ve Zât’ına yaklaştırır.

Ey batıl adam, ey heveslerle beslenen, sebepleri gönlünden sil. Putları kır. Bunları yap, hemen vâsıl olursun. Terk edip gittiklerin orada seni karşılar. Kaybın olmaz, korkma. Orada arzu ettiğin taamlar tabak içinde önüne gelir. Gönlün yaralı ise, sevgiliye koş, tabip orada. O’nun yakınlık evinde.

Bir şahıs kalktı, bir şey soracaktı. Geylânî Hazretleri cevap vermek istemedi, yerine oturttu ve sözlerine devam etti:

Bana soracağın sual, nefsinden ve tabiî arzularından ileri geliyor. Böyle tehlikeli oyunu benimle oynamaya kalkma. Ben öldürücü bir kılıcım, Allah sizi zatı ile uğraşmaktan alıkoymak ister.

Sana gelince ey cahil, azaba uğramaktan Allah koruyor.

Ey has kul, sen de, Hakk’ın Zât’ı için dikkatli ol. Bu dikkat emri, O’nundur.

Ey hasın hası, sen de hâlinin değişmesinden emin olma.

Ey cahil, senin için tehlikeli bir iş var. Dikkatli ol, o hâl başına gelmesin. Hak Teâlâ, yanlış yol tuttuğun için elinden malını, mülkünü, gözünü, kulağını, gücünü, kuvvetini, ehlini, ayalini alır; bir kütük olarak öbür âleme gönderir. Burada bir şeyi olmadığı gibi öbür âlemde dahi olmaz. Sonra nimetleri yerinde kullanmadığın için, sorguya arz edilirsin. Hak Teâlâ, bu hâle düşmemen için şirk ehli kimselerden çekinmeni ister.

Ey hasın hası olan kul, sen de dikkat et, O’nun zatından çekin. Dikkat ayağını kullan. Hatta ve hatta bir an dahi gaflete dalma; çünkü Hakk’ın tecellisi daima iç âleminde. Dikkat hâline devam et. Ve “Ben Allah’ım, korkma, çekinme!” sözünü işitinceye kadar dikkati elden bırakma.

Bu sözü kalpten duyduktan sonra, üzülme. Her ne kadar korkuya yakın olsan O seni alır. Her ne şekilde korkuya dalmak istersen, O da senin iç âlemine hoşluk katar. Kalp sıhhatinin bozulmamasına dikkat et. Onun sağlığı tam olunca ne yerdeki, ne gökteki melekler sana zarar verebilir.

Ama sanmayasın ki, bu hâller dış temizliği ve boş temenni ile elde edilir. Hatta zorlama ile de olmaz. Bu bir ehliyet işidir ki, semâdan iner. Kalbini tam zühde alıştırdıktan sonra, yapacağın işler seni yücelere götürür. Senin sayende oturduğun meclise Allah’ın rahmeti iner, sevimli olursun. Daha birçok iyi hâller çevreni sarar. İyi hâller seni peş peşe takip eder.

* * *

Bir Hak yolcusu, büyük bir zatın yanına gider, önünde diz çöküp oturur. Ve şöyle der:

“Ben cennetten bir parça yer istiyorum, başka arzum yok.”

O büyük, dinler ve şu cevabı verir:

“Ah ne olurdu, âhirete olan bu kanaatkârlığın, dünya için de olaydı.”

Eğer senin için ölüm bir gerçekse ve ona inanıyorsan, şu anda iradenle öl. Maddeden soyun. Arzularından geç. Ölüm dur ki, onda Hakk’ın işine karışma olmaya. Almak, vermek olmaya. Ümit bulunmaya. Dostluk, düşmanlık araya girmeye. Orada sükût, orada sükûn ola. Ölü gibi ol. O iyiliği celb edemez, kötülüğü itemez. Sen de öyle ol.

Ölü konuşmaz. Allah dilerse konuşursun. Sen halktan kendi mevhum benliğinden geçersen, ölü sayılırsın.

Bu arada bir şey konuşursan doğru olur. Çünkü ölü, doğruyu söyler, çünkü onu Hak konuşturur.

* * *

Geylânî Hazretlerine bir kâğıt yazdım. “Bir sofi zat, bir şey talep ediyor.” dedim.

Bana şöyle buyurdu:

“Bir batıl içindedir. Sofi, halkı görmez. Onlardan ayrı olur, yalnız Hakk’ı bilir.”

* * *

Bir şahıs, Geylânî Hazretlerine yanaştı ve şöyle sordu: “Akıldan yana nasibi az olan bir zat, darda kalsa, bir yere sıkışsa ne yapar?”

Cevabı şu oldu:

Uyar bir hâlde sessizce oturur. Kader icabı eline bir şey tutuşursa, belki imkânı nispetinde faydalanır yahut bir hayır sahibi o hâlinden kurtarır.

Anahtarı yitirirsen, kapısının önünde uyu.

Sen halkın kulu, kölesi oldun. Sağlığın, halkın sana dönmesinde oluyor. Onlar senden yüz çevirince de perişan oluyorsun. Sen helak olmak üzeresin. Sen şirk ehli olmaktasın. Kalbin tevhid işi için nasipsiz. Sen hayır işlere karşı boşsun. Ve sen sayı dışındasın; ne ilim sahipleri arasında bir yerin var, ne müritle ne muratla ne de iyilerle bir ilgin var. Bunların hiçbirinden değilsin.

Eğer Allah’tan utanmam olmasa her birinizin kapısına ayrı ayrı varacağım ve Hakk’ın sofrasına konuk olamaya çağıracağım. Eğilip kulağına ne olduğunu anlatacağım. Terbiye edeceğim, ıslah etmeye gayret edeceğim.

Ey şu ne olduğu belirsiz paraya sahip çıkan ve seven, henüz sarraf onun doğruluğunu tasdik etmedi. O karışıktır bağlanma.

Yazık sana, benden dünya talep edersin. Hâlbuki o şarkta, ben ise garptayım. Ondan aldığım bir şey varsa tevhitle alırım. Benden âhireti talep et. Hak yakınlığını iste.

Muhammed (a.s)’ın kurduğu din size emanet verildi. Siz ona yabancı kaldınız, ona yapışmadınız. Tutmakta olduğunuz dinin duvarları devrilmeye meyyal, temeli sarsılmak, çözülmek üzere.

Ey yer ehli geliniz, yıktığınızı yapalım, eğilmek üzere olanı doğrultalım. Bu işin tamamlanması gerek. “Ey ay ve güneş yardıma geliniz.” dedim. “Evet” deyip geldiler.

Fakat sizin gelmeniz gerek. Helal şeylerden saklanan var. Onları açığa çıkması lazım. Nedir bu hâliniz? Uyuşmuş ve uyumuş bir hâldeyiz. Perişan hâlde uyumuşuz ve bu kaderin gelmesini bekliyoruz.

* * *

Geylânî Hazretleri bu arada “Allah’ın adıyla!” deyip kürsüye dayandı. Elini başına koydu. Gözlerini yumdu. Orada biraz sakin durdu. Sonra kalktı sözlerine devam etti:

Siz mecnunlar ve ebleh kimselersiniz. Beni bırakıp evinizdeki köşenize çekilerek oturmanız sermayenin yitirilmesi demektir. Özür olursa bir diyecek yok.

Boş hevese kapılma. Şirkin büyük şerri seni saramasın. Şirk hâlin seni kibre itmesin. İşlerini düzenle, yakında öleceksin.

Geylânî Hazretlerinin meclisine bir gün İmam İzzeddin b. Reisü’r-rüesâ geldi. Yanında hizmetçileri ve köleleri vardı. Ondan önce hiç vaaz meclisine gelmemişti. Toplantılara katılmamıştı. Hazret onları görünce şöyle hitaba başladı:

Siz hepiniz birbirinize hizmet etmektesiniz. İçinizde Allah’a hizmet eden kim? Hepiniz yaratılmışsınız. Asıl varlık O’dur.

Ey ölü ve ey toprak! Yakında toprak olacaksın. Kabrini cifenle kirleteceksin. Beşikte başlayan yolculuk, kabirde bitecek. Bu işler niçin olur, bilir misin? Sebebi ne?

Sende sağırlık var. Sende noksanlık var, aklın kıt. Ölüm seni uyarır, ama ondan önce uyan. Nefsine öğüt ver, onu alt et.

Malını elinle dağıt. Sen bir yolcusun. Ne olursa olsun, bu yola gideceksin.

“Onların eceli gelince işleri tamamdır. O ecel ne öne alınır, ne de sona bırakılır.” (el-A’râf, 7/34) âyetindeki derin manayı anlamaya çalış.

Her şey yok olacak. Sana sahip olan da ölecek. Sana büyüklük satan da ölecek. Kendini senden üstün tutup kabaran da yolcu olacak. Hepsi, hepsi gidecek.

Dostun kötülüğü senden alandır. Düşmanın ise aldatıp yolunu şaşırtandır.

Allah’ım bizi gafil kişilere has olana uykudan uyandır. Birimize öbürümüzden manevi faydalar sağla. Bize yararımıza olan işleri yaptır. Zât’ınla eyle. Ta ki nefsimiz ıslah olsun ve doğru yoldan sana varsın. Biz de ömrümüzün şu son günlerini iyi geçirelim.

* * *

Başkasına yapacağın öğüdün şartı dediğine inanmış olmandır.

Kulun halkı Hakk’a çağırması, ancak O’na vasıl olduktan sonra hasıl olur. Buna inan, taklitçilik etme.

Hain kişiye yazıklar olsun. Nefsin Allah’a ve Peygamber’e hıyanet ediyor. Emri verir uymaz. Yasak eder, yasak ettiği şeyden çekinmez. Söz söyler iş yapmaz.

Omuz büküp yol yol dönüp durmanda, rengini sarartmanda bugünkü hâlinle fayda yok.

İman şuradadır. (Bunu söylerken bir köşede kendi hâlinde duran büyük zatları işaret ediyordu.) Bu takındığın sıfat onlarındır. Onlar bu evin sahibi tarafından tecellilerle sarılmıştır.

Hak ehlinin her birinin kalbinde bir saha var. Orası bir harp otağıdır. Orada daima nefisle tabiat Hak’tan alıkoyan şeyler ve yol kesenlerle harp ederler.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “Bir takım insanlar gördüm. Dudakları makasa kırpılıyordu. Kim olduklarını sordum. ‘Ümmetin sahte bilginleri’ dediler.”

Allah’ım hepsini ıslah et. Allah’ım bizi sâlihlerden eyle. Bizi yararlı hâle getir. Bütün ihtiyacımız sende bitsin. İkbalimiz sana olsun.

* * *

Kalk el ele verelim, bu harap ülkeden Rabb’imize varalım. Malını evladını ona bırak. Allah için inzivaya çek kalbini. İyi işlere gel. Yakında Hakk’a gideceksin. Yaptığın işleri soracak ne diyeceksin? Seni tevhid için zatını birlemek için yarattı, dünyayı tamir için yaratmadı. Âhiret için de yaratmadı.

Dünya seni doyurmaz, susuzluğunu gideremez. O aldatıcıdır, hilecedir. Başına gelen dert, nefsini görüp ona önem verdiğin için oluyor. Ve başına gelen felaket, nefsini, yaramaz huylarını tatmin için dünyaya yüz çevirmenden ve ona akıl danışmandan oluyor.

İman sahibinin bütün işleri Hak tarafından yapılır. O Hakk’ın işlerine karışıp uygunsuz işleri düşünmez.

Nefsini bir yana atar, iç âlemini ondan temizlersen, kalbinle kelama başlarsın. Sonra sır da söz karışır. Daha sonra Mevla Teâlâ sizi idaresine alır. Bu hâli bulduktan sonra ülkelerin ve kölelerin efendisi olursun.

Şu nefis var ya, onu, ne şekilde olursa olsun azlet, kötü yoldan al, iyiliğe harca.

Bir yaşlı zatı gördüğün zaman ona saygı duy. İçinden şöyle söyle: “Benden yaşlıdır, daha fazla ibadet etmiştir.”

Birçok yolunu sapanlara yol göstermiş ve birçok gençlere iyi yolu öğretmiş olduğunu nefsine anlat. Böylece nefsine bir pay çıkarmaktan kurtulur ve dünyalık şeyleri kalbinden atmayı başarırsın.

Bu hâli bulunca kalp gözünü âhiretten çekersin. Âhirete de göz atmayısın, seni Hakk’ın yakınlık kapışma, sultanlık kapısına, azamet, kibriyâ ve celâl kapısına kadar götürür. Ve Hakk’a kavuşmayı arzularsın, âhirete dair şeyler gözünde küçülür.

İman bakımından kemâle erdiğinde dünyaya bakar, onu Allah’ın yaratmış oldukları arasında en sevimsizi bilirsin. Böylece o da kalbinden çıkar. Sana göre ayıpları tam anlaşıldıktan sonra gözünde boşanmış bir kadın gibi olur. Bu hâllerle nefis ve dünyadan uzaklaşırken önüne öbür âlem gelir. O her ne kadar süslü gözükse de ezelden ayıpları açığa çıkar. Onun da sonradan yaratılmış olduğunu anlar ve bırakırsın.

Sen kendine bir başka âlem ara; Hak Teâlâ’nın zatını. Yahudi ve Nasranî, Müslüman olunca seninle beraber cennete giderler. Aynı yerleri paylaşırsınız. Hiç kimsenin elinden alamayacağı bir âlem ara. Allah’ın zatî yakınlığını! O’na vusulü, O’nunla ülfet ve ünsiyet hâlini.

Şu gördüğün heves düşkünleri ile uğraşma. Onlar dünyayı tanımadıkları için ona yakın oldular.

Ey cemaatimiz, kendinizi Hakk’ın öfkesinden koruyunuz. Allah, bazı peygamberlerine şöyle vahyetti: “Kendini koru; yokladığım zaman aldanmış olarak bulmayayım.”

Yakûb Nebî (a.s) ilk zamanlarda oğlu Yusuf (a.s) için ağladı. Sonra bundan geçti, kendisi için ağlar oldu. Onun varlığına peygamberlik damgası vurulmuştu. Temiz hâlinin gitmesinden çekindi. Onda güzellik ve cemal vardı.

Yaratılmışların çoğu manevî yönden üç bölümün içindedir: Sağır, dilsiz ve âmâ. Sizin yalnız başınızda kulaklarınız var. Onu çalıştırır, kalp kulağınızı çalıştırmazsınız.

Ey ateş kütükleri ve ey avam, manen çökmüşler; siz, sadece bir heves içindesiniz.

“Ayıkınız, işlerin sonu, hep Allah’a varır.” (eş-Şuarâ, 42/53)

Ayık olunuz, ben sizin için bir çobanım, doğru yola sevk ederim, sizin bekçinizim.

Sizin için bir varlık bilseydim, bu makama çıkamazdım. Ne faydanızı görürüm, ne de zararınızı. Bu hâli bulmak için her şeyi tevhid kılıcı ile kestim. Bu makamda sizden gelen övmeyi, kötülemeyi, saygı göstermenizi ve yüz çevirmenizi eşit bildim, bu hâli öyle buldum.

Sizden çoğu, beni hayli kötüledi, sonra döndü, iyi olduğumu söyledi. Her ikisi de Allah’tan. O kuldan değil.

Size bu şekilde alâka duymam, yakın olmam, Allah içindir. Sizden bir şey alıyorsam o da Allah için. Eğer imkân olsa, ölen her birinizle kabre girer, sorgu sual meleklerine, onun yerine cevap verirdim. Bunu size şefkat duyduğum için yapmak istiyorum.

Allah bir kulunu severse, onun kalbini zatına âşık kılar ve şevk verir.

Bayezid-i Bistamî Hazretleri, hayatında yedi defa bir garip hâle kapıldı. Kendisinden, insana hayret veren hâller zuhur ederdi.

Onlar yüksek zatlardır. Kalplerine Hakk’ın yakınlık kapıları açılır. Onlar beş vakit namaz dışında halka karışmazlar. İnsanlarla birleştikleri nokta, beşer kisvesidir. Onların sureti insan şeklindedir. Kalpleri kadere bağlıdır. İç âlemleri de, şaha.

Senin ettiğin tâat, yüzündendir. Asıl elbisen, ileride yüze çıkacak hâlin ve iç âlemindedir. Küfrün de iç âleminde saklıdır. Kalbin, nifak, kendini beğenmek, halk için kötü düşünce ile doldu. Seni ancak kılıç temizler, bir de tevbekâr olmak.

İslâm dini bize susmayı âmirdir. Her hâli gizli tutmak ve sır sahibi olmak dinimizin emridir. Bu olmasaydı, senin yakalanmanı işaret ederdim. Yakandan tutar, şu meclisten dışarı atardım.

Sözlerimiz, dışını yapmaya yarar. Kalplerimiz, iç âlemlerinizi düzeltir.

Her kim beni itham eder, yalancı çıkarırsa, Allah onu yalancı olarak tanıtır. Ve o yalancının, elinden malını alır, çocuklarını alır. Doğduğu, büyüdüğü ülkeden de dışarı atar. Ancak, tevbe edip kötü huylarından döndüğü takdirde bağışlar.

Hiçbir namaz yoktur ki, onu insanlara imam olan zatın ardında kılmak istemeyeyim. Ondan sonra, gelecek vakte kadar da ayrılmak istemem. Her zaman ve her vakit böyle istiyorum.

Allah’ım, gücümüzün yetmediğini bize yükleme.

* * *

Daima ferahları arayıp onlarla gitme. Mahzunları ara, onlarla ol. Gülenle gülme, fakat ağlayanla ağla. Yüce himmet sahipleri ile yola devam et. Kısmetlerinizi Hakk’ın kapısında yiyiniz. O’nun yakınlık eşiğinde kısmetinizi alınız.

Sana bir akıl gerek, ama sende yok. Ne kadar mümkün olursa, o kadar dünyadan kendini çek. Yavrularının geçim derdi sana kalırsa, onlar için dünyalık al, ver, yesinler, kendin için alma.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, verilen sadakaları alırdı. Ama onu yemez, fakirlere, mücahitlere, düşkünlere verirdi. Sonra hanımlarının dairesine gelir: “Bize bir şey geldi mi?” diye sorardı. “Yok.” denince şöyle derdi: “O hâlde oruç tutuyorum.”

Bununla nefsine hâkim olduğunu ve bu hâkimiyeti de oruçla anlatırdı. Allah’ın velî kulları da böyledir. Onlar bütün hâllerini işaretle anlatır. Bir velîyi uyku sıcaklığı basar, uyumak isterse, bunu çeşitli yollardan anlatmak isterdi. Basamağın sonundaki oda kapısı açıksa, bundan uyumak istediği anlaşılır. Evinin dış kapısı açıksa bundan da sahralara çıkmak istediği ve evden uzaklaşıp yabanlarda dolaşmayı arzuladığı anlaşılırdı.

Nübüvvet hâlinin bakiye izleri halk arasında vardır. Ama onun faydası ve öz manası, evliya kullarının kalbine taksim olmuştur. Nübüvvet hâlinin bakiyesi, taam ve şarap olarak Allah yolcularına kaldı.

Ey haram ve faiz yiyenler, yanımdan çıkıp gidiniz! Ben, sizin hakkınızda hüküm verip ceza kesemem. Ben tevhid ve ihlâs için terbiye ederim.

Sizin çokluğunuzu neyleyim? Sizin hiçbir yarar haliniz yok. Yaptığınız işler hayır da olsa, şer de olsa, yüzünüzden bağırmakta. En iyisi ses çıkarmamak, belki bu sayede o sesler diner, belki de hayra çevrilir. Gizli hâllerin iyiye döner, yüzündeki karanlık kaybolur.

Bir adam, bu beldeden hacca gitti. Dönüşte bana uğradı. Ona tevbe etmesini söyledim. “Hacdan döndüm; tevbeye ne lüzum var?” deyince şöyle ima ettim: “Anladım, lâkin…”

Sonra o zat zina etti. Fuhşa düştü. Bir sürü kötülükler etti. Gün geldi, o şahıs öldü. Namazını kıldırıyordum. Sanki tabuttan çıktı, eteğime yapıştı. Hâline acındırmak istedi.

Şöyle dedim: “İşte seni bu hâle düşmekten almak istedim. Fakat anlamadın.”

Yaptığınız iddialarda ne kadar yalan var ve yalan şahitliğe ne kadar heves ediyorsunuz.

Senin önünde bir büyüğün olmalı. Ona karşı bir manevî meyle sahip olmalısın. Varlığını ona teslim etmelisin. Böyle olursan o sana bir kitap verir. O sayede tâate karşı zayıf davranmazsın. Hayır işlerden geri durmazsın. Onun sana vereceği terbiyeyi her zaman yerine getirirsin. Ölüm anında ondan istimdat eder, verdiği dersi okursun. Kur’an okurken onun tarifi üzerine okur, faydalanırsın.

O gün, sizin için şefaat ricasında bulunacağım. Çünkü o gün gelecek ve herkes o günün hâlini paylaşacak.

Bu ne hâldir, küçüklükten beri tevhid hâlini geliştirmekteyim, ama şu görünen perişan hâlinizde onu yitirecek gibi oluyorum.

Sizden bana bir kapı açılsa, içinde bulunduğum hâl, örter. Sizi unuturum. Sizden ne sevgi, ne de keramet beklerim.

* * *

Bu arada cemaatten biri, “Allah” diye bağırdı. Geylânî Hazretleri ona şöyle buyurdu:

“Yakında bu hâlin sorulacak. Bu Allah deyişinin hesabını vereceksin. Bunu niçin dedin? Riya mı ettin, nifak mı yaptın? Bu sözünde ihlâs sahibi misin, yoksa şirk mi? Bugün büyük gücün harekete geçtiği gündür; isteyen otursun, istemeyen çıksın, gitsin.”

* * *

Sonra Geylânî Hazretleri anîden bağırdı. Yüksek bir ses çıkardı. Halk bu sesi duydu. Her duyan ayağa kalktı. Kalkan kürsünün etrafını sardı. Kimi tevbe ediyor, kimi bağırıyor, kimi de ağlıyordu. Bu arada bir serçe kuşu uçarak geldi, hazretin başına kondu. Ve hafif sesle inlemeye başladı. Hazretin başında hayli durdu. Halk kürsü merdivenlerine çıkmıştı. O kuş yerinden tınmıyordu. Meclis halkından biri elini uzatınca uçtu.

Sonra Geylânî Hazretleri dua etti. Halk onunla beraber ağladı. Hep birlikte dua edildi, tevbe edildi. Daha sonra kürsüden indi. O hâlde Camiü’r-Ressâfe (Dicle kıyılarında bir mesire yeri olduğu tahmin ediliyor. Oradaki caminin Harun Reşid’in babası tarafından yaptırıldığı rivayetler arasındadır)’ye gittiler. Hayli halk katıldı. Çok ağlayan, bağıran, vecde gelip üstünü yırtan vardı.

Bir müddet sonra Hazret sakinleşti, vaazlarına devam etti:

Bu zaman âhir zaman oldu. Allah’ım, onun şerrinden Sana sığınırız. Bir şeyler yazıyor, levha hâlinde karşıma çıkıyor. Kaçmak istiyorum, ama kaza ve kadere uymak zarureti hâsıl oluyor.

Dikkatli ol, dünya dinini aparamasın. Yüzündeki hayâ suyunu sakla. Bütün gayretin bir yerde toplansın, o da Allah kapısı olsun. Hakk’ı bul, O’nun kapısına var ve halka istiğna duy. Sebep sebebi halk edene hitap eder. Zahir bâtınla konuşur.

Her şeyini Allah’ın kapısından al. O’ndan gelen en iyi ve en bol olan şeydir. Oradan alınan şeyde yorgunluk yoktur. Oradan alman bir sebeptir. O sebep, alan şahsın elinden tutar ve der ki: “Haydi biz Yaratan’a gidelim; yardımcımıza gidelim; aslımıza dönelim. Kaza ve kaderin yoluna girelim; o yoldan, Hakk’ın ilim kapısına varıp oturalım. Fazilet vadisinin başına çıkalım. Akıp giden nehri takip edelim; kaynağını bulalım.”

Nehrin akıntısını izleyip gittiler, asıl kaynağını buldular. O suyu, tam fazilet denizinden akar buldular. Orada oturdular. Bir de kulübe yaptılar. Orada bir yeterlik duygusu ve inayet eli onlara uzandı. Hidayet geldi. Marifet geldi. İlimler geldi.

Bizim için çeşitli kapılar var. İstediğimiz kapıdan gireriz. Bize karışmak istersen edepli olmaya bak.

İbrahim Havas Hazretleri, başından geçen bir vakıayı şöyle anlattı: “Bir çölde birkaç gün kaldım. Orada kimseyi görmedim. Biraz yürümek istedim, bir yere vardım, beni bir korku tuttu. Oracıkta aniden bir genç adam gördüm. Ayakta duruyordu. Hayret ettim. Sonra aramızda şu konuşma geçti:

- Nerelisin?

- O!

- Nereye gidiyorsun?

- O!

Bunun üzerine ona şöyle dedim:

- Eğer söylediğin gerçekse varlığını O’na feda et.

Bu sözüm üzerine bir bağırış bağırdı; sonra düştü. Yanına vardığımda ölmüştü. Ondan ayrıldım. Biraz taş vs. bulup dönecek, onu gömecektim. Geldim, yerinde bulamadım. O anda gizli bir nida işittim: ‘İbrahim, senin aradığın o zatı ölüm meleği de aradı, bulamadı. Cennet de ona talip oldu, bulamadı. Ateş de istedi, bulamadı.’ O sese gönlümü verdim:

- Nerede? diye sordum; şu nidayı duydum:

- Güçlü padişahın otağında; ırmaklar akan cennetlerde.”

* * *

Ey heves düşkünü, gafleti bırak!

Evlere kapılarından giriniz. Maddî varlıklarını tâat ve ibadete harcayıp Hakk’ın varlığında yok olan zatların kapısından giriniz.

Onlar Hakk’a varan yolcuların durak yeridir. Onlar yakınlık evinde otururlar ve şahın misafiri olurlar. Onlara, tabak tabak gıda verir, sonra bir başka âleme geçirir, rahata erdirir.

Onlara çeşitli libaslar giydirir. Ülkelerini gezdirir ve seyrettirir. Yerlerini, semâlarını temaşa ettirir. Sırlarını ve marifet hâllerinden hâsıl olan kazançlarını gösterir.

Sen bir duvar arkasındasın ki, o duvarın eni bir fersah. Elinde yalnız bir iğne var. Onu delmek senin için nasıl mümkün olur?

Fakat Allah yolcuları senin gibi değil. Onlar o duvara yakın olunca, önlerinde en az bin parça kapı açılır. İstedikleri yerden girerler.

Nimeti al, fakat verene kaç. O nimet seni bağlamasın, O’na gidince nimeti neylersin? Zaten nimetin ve nimete bağlanmanın orada lafı olmaz. Nimeti eline aldığın zaman bak, o nedir? Nimet mi, yoksa felâket mi? Yoksa bir rahmet mi? Onun dışında aldanma. Onu görüp vereni unutma. Sağa sola bakıp durma. Gözlerini nimet sahibinden ayırma. Dünya eli ile geleni hemen yeme, zehirli olabilir.

Sana dünyadan bir taam gelse, senin için iki vezir olan Kitap ve Sünnet’e danış. Hâlini onlara arz et. Onların fikrini al. Onlar iyiliğine fetva verirse hemen sarılma. Yine bekle. Hırsa kapılıp senin olmasını hemen arzu etme. Özüne sor. Müftüler fetva verse dahi, iç âlemine danışmadan bir iş yapma.

Nefsinle cihad eder, onun kötü arzularına baş kaldırırsan kalple beraber iyiliğine yönelir. İkisi tek şey olur. O zaman sana: “Ey mutmainne nefis!” hitabı gelir. O mutmainne nefis, haberini kalpten alır. Kalp sırra bağlanır, o da Hakk’a. Aralarında daimî bir haberleşme olur.

Şüpheli işlere yakın olma. Bu hâlin hakkını öde, sonra al, ye. Takvayı ve onunla hakikatini bul, sonra ye, iç, aldırma.

Allah’ım, biz Zât’ını arzulayan hacılarız. Senin gönüllü yolcuların, arayanların ve sevenleriniz. Sana karşı irfan tahsil eden talebeleriz. Bizden ehlimizi, evladımızı ve mülkümüzü al, ama manamızı alıp rezil etme.

* * *

Allah’ın Zât’ından gayri şeylerle iştigal, oyuncaktır. Nefse uymak isyan, halkla düşüp kalkmak ise Hakk’ın kapısından ırak olmaktır.

Öyle velî kullar vardır ki, melekler onlara secde eder. Ve o melekler ellerini o evliya zümresinin sırtına kor, kuvvet verirler.

Evliya zümresinin hepsi melekleri göremez. Onların içinden ancak birkaçı görebilir.

* * *

Şam’da zatın biri mescitte oturuyordu. Açtı. Kalbinden: “N’olurdu, İsm-i Âzam duasını bilseydim?” dedi. O anda iki şahıs göründü. Yanına gelip oturdular. Biri diğerine sordu:

“İsm-i Âzam’ı bilmek ister misin?”

“İsterim.”

“O hâlde ‘Allah’ de.”

“Ben bunu içimden her zaman söylerim.”

“Hayır, öyle değil. O’nu söylemek istediğin zaman kalbinde O’ndan başkası olmayacak.”

Bundan sonra yanından ayrıldılar ve semâya doğru yükseldiler.

Zahirini halka ver. Kalbini âhirete daldır. İç âlemini dünyadan âhiretten geçir. Hak’la kıl. Bunu yapmaya kadir olursan ne âlâ; aksi hâlde selâmeti bulman kabil değil.

Issız yerlere ve sahralara kaç. Halktan saklı yerlere git ve oralarda iman kazanmaya çalış. Onu kazan, sonra halka karış.

Büyük zatlar kendilerinin gayri için aldıklarını alırlar. Alırlar, halka taksim ederler. Onlar, manen daima ayakta durur, halkın hizmetini görürler. Senden alır, yine sana sadaka verirler.

Gerçek olan bir mürid, her ihtiyacını bizzat ilâhî kudretten alır. Arif ise, halktan alır. Çünkü o şahın tahsildarıdır. Halktan bir şey almak ona bir eksiklik vermez. O, Hakk’ın vekilidir. O aldığını kendisi için almaz. Başkası için alır. O halktan alır, yine onlara verir. Kendi sofrası şahın katındadır. O kapıların ve perdelerin ötesinde alacağını alır. Şehvet arzuları ayakları altındadır. Halka ayağını basar, yücelere çıkar.

Onların şeklini hiçbir şey değiştirmez. Tıpkı Musa Peygamber’in asası gibidir. Her şeyi yer yutar, şeklinde bir değişiklik olmaz.

Elimde felaha ermedikten sonra felah bulamazsın. Öğrettiklerimi, senin bugün içinde bulunduğun makam için öğretmem. Maddî saltanatından ve gücünden çekinip sopamı üstünden çekmem.

Hangi iş seni benden alıyorsa, o sana şomluk getirir. Bu şomluğun yakında aile efradını da saracak. Dolayısıyla senin yüzünden sıkıntıya düşecekler. Sâlih kul, ehlini, ayalini Allah’a ısmarlar. Münafık ve fâcir kişi ise, parasına ve puluna ısmarlar. Ayalini, malını, mülkünü ölümünde bırakır. Dolayısıyla bu hâlde bırakılan kimselerin sonu fakirlik olur.

Sen cahilsin. Hak Teâlâ seni dergâhından tart etmiş. Kalbine, Beni İsrail gibi dünya danası sevgisini yerleştirdi.

Allah’ım, dünyayı din için isteyene ver, din yolunda kullansın. Zât’ın için âhireti isteyene ver. Riyakâr olarak âhireti isteyene verme. Dünyayı dünya için isteyene verme. Zât’ın için olmayınca hem dünya, hem de âhiret Sana perdedir.

Ah içinizden biri ıslah olsaydı, yarın onun eteğine yapışırdık.

Bana bir sâlih kişi gelse ona şöyle derdim: “Öbür âlem için iyi bir şeyin varsa, bizimle arkadaş ol. Gittiğin yola bizi davet et. Şayet bizim iyiliğimiz olursa sen de ona nail olursun.”

Sözümden yersiz mana çıkarmaya bakmayın. Onu hâlis olarak alın ve kabul edin. Felah bulursunuz. Sözüm gerçeğe uyarsa, ben de kurtulurum, siz de. Aksi hâlde siz kurtulursunuz, ben de kaybederim.

Halk esas olarak üçe ayrılır: Melek, şeytan ve insan.

Melek tamamen hayırdır, onda şer yoktur.

Şeytan da tam aksi; hep şerle doludur. İnsana gelince ikisinin katışmasıdır. Yaratılışında hem şerre, hem de hayra meyli vardır. Hangi tarafı ağır basarsa o tarafa yönelir.

İnsanın hayrı çoğalırsa meleklere karışır; şerri çoğalırsa şeytana karışır.

* * *

Ey cemaat! İslâm dini, elini başına koymuş, şu fakir ve fâsık kişilerin elinden sızlanıyor, ağlıyor. Şu bidat ve dalâlet ehlinden Allah diyor. Zalimlerin elinden, yalancılık libasını giyenlerden, kendilerinde olmayan şeylerin iddiasını yapanlardan feryat edip ağlıyor.

Kalbin ne kadar kara? Düşün bir kere. Bir köpek, sahibine avda, tarlada, sürü gütme işinde nasıl çalışır, yardım eder, yürürken arkadaşı olur. Uyurken bekçisi olur. Buna karşılık ona verilen şey bir lokmacıktır. Sen her gün Rabb’inin nimetini bol bol yersin. Doyarsın, ama O’nun sevdiği yola gitmezsin. O’nun hakkını ödemezsin. Emrini reddedersin, haddini aşarsın.

Ey evlat! Fakra, sabra ve bu hâllerde bulunan selâmete yetişen yoktur. Fakirlik hâlinde Allah’la zengin ol. Şu gördüğün azdı. Rabb’ini unuttu. Nefsine ve boş arzularına taptı. Tabiî istekleri peşine koştu; Allah’ın emrini bir yana attı.

O zengin oruç yemeyi, tutmaya tercih etti. Haramı aldı, helâli bıraktı. İsyan etti, tevbe aklına gelmedi. Yazık sana, bu hâlinde bütün edep yerlerin açık. Ey zengin, onları kapa.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Hakkında kelâm edilen şahsı dinlemen, onun yanına gitmekten daha hayırlıdır. Onun yanına gitmek ise, hakkında çeşitli haberler vermekten daha iyidir. Ondan vereceğin haber, onu ve işini yanlış anlatmana sebep olur.”

Bu zaman tercih zamanı oldu. Halkın çoğu abes işlerle ülfet etmektedir. Sana, zahiri yırtıp iç âleme geçmek gerek.

Bir viran eve asılan kilit neye yarar? Kuru odun yalnız ocak tutuşturmaya hastır.

İman sahibi dünyada bir melektir, öbür âlemde de öyle. Hakk’a tâat eder, O’na karşı masiyeti bırakır. Aşikâr ve gizli hâlinde Hakk’ı tevhid eder. O dünyaya dargındır; onu boşamıştır. Dünya onun arkasında kalır ve sızlanmaya başlar.

Yavrucuğum, taamını ve şarabını al. Ama bazı zatlar, âhiret kapısını görmeden yiyip içmezler, zehirli olması ihtimalini sezerler.

Anacığım, yanında bulunan cümle eşyayı bırak. Hatta yemeyi, içmeyi de. Bekle, öbür âlemden bir kahraman gelsin. Yiyip içeceğini teftiş etsin. O zaman ben de yer, içerim. Sen de onun yediğinden yer, içtiğinden de içersin. Âhiret âlemi ile aranıza gerilen dünyadır.

Mana yollarını açmaya gayret et. Sen onu yapmaya çabalarken, ilâhî gayret eli seni tutar, izzet eli seni alır.

Beni bırakıp başkası ile sükûn hâline geçmenin âlemi ne? İsterse o almak istediğin bir mahlûk, isterse bir yapmacık şey olsun.

Eve talip olmadan önce bize gelseydin olmaz mıydı? Hak Teâlâ sana orada ilim ihsan eder, kisveler giydirir, sana ülfet ve dünya zehirlerine karşı tiryak verir, başarı zırhını giydirirdi. Sen de bu hâlinle şüpheli işleri bırakır, dinî hududu muhafaza ederdin. Bu hâlle dünyayı terk edersen sana bir safa yapar. Oradan bütün dünya ve âhiret ehline hitap ederdin.

Neyin var? Elindeki maddî şeyle ne yaparsın? O, sana ne gibi fayda sağlar. Bir anlık ateş sonunda ölüm her şeyini alıp gider. Çok ihtimalle bir an sonra bu hâl başına gelebilir.

Hak erlerine yapış. Onların yanında birçok mecnunlar var. Denizinde boğulanlar var. Hastalar var, onların hepsi tedavi edilmekte. Onlar boğulanları kurtarır. Azap çekenlere onlar acır.

Hakk’a arif olunca O’nun ol. O’na karşı irfanın yoksa niçin özüne ağlamazsın?

Hakk’ın hükmüne razı olan kimselerin yüzüne kader güler. Ve ellerinden tutup şaha götürür. Cümle kapalı kapıları açar, şaha yaklaştırır. Ona yaklaşanlar, Hakk’a erenler zümresinden olur.

Bu anlatılan bir heves değildir. Bunun aslı olgunluktur.

Kadere uyunuz. Hakk’a hasım olmayınız. Hakk’a galip olmak aklınıza gelmesin. Uyarlık. Uyarlık.

* * *

Yahya b. Maaz, şöyle der: “Peygamberlere bedel olan ve onların makamında oturan doğru zatların kelâmı, ilâhî ilhamdır. Onların her sözü Allah’tan, O’nunla ve orada.”

Kabristana otur. Oradan ölülere hitap et. Anne ile orada karşılaşman kabil değildir. Hani ev halkın? Nerede çocuklar? Nerede evler, nerede mallar? Hani o gençler? Nerede kaldı, o kuvvet gösterileri? Hani yasaklar ve emirler? Hani almalar ve vermeler? Verilen emre icabet olunmadı. Şimdi o hâl hani? Nerede bıraktınız, o geçici lezzetleri?

Onların dediklerini içten duyarsın, derler ki: “Biz geride bıraktığımıza pişman olduk, fakat bugün elimizde mevcut bulunan şeyler bizi şad etti.”

Kabirleri ziyaret etmek istediğin zaman böyle ol. Oranın kadından ve erkekten hali olduğu zamanı kolla. O zaman git, hem onlara hitap et; hem de onlardan dinle. Oraya giderken arkadaşın da olmasın.

Akıllı olunuz. Yakında hepiniz ölüler olacaksınız.

* * *

Bir gün Geylânî Hazretleri’nin vaazı esnasında cenaze geldi. Ona baktı ve şöyle buyurdu:

Şunu görmüyor musunuz? Ona ölüm gelince ne hâle düştü.

Onu dehşet sardı. Anlayışı kayboldu. Akrabalarından, bir ferdi dahi tanımaz oldu. Bundan ibret alınız.

Marifet hâli öyledir. Bir kimseyi marifet hâli sardı mı, o bir heybete dalar, kendisini kaybeder ve Rabb’inden başkasını tanımaz. Tek şey tanır ve bilir: ALLAH.

 Yukarı Çık

 

 

Fethu'r Rabbani

 

free web stats