SELEFİLİK  İTİKADİ  BİR  MEZHEP MİDİR?

 

     Nazariyede doğru kabul edilebilir gibi görünen, fakat pratikte yanlış neticelere sebeb olan hükümlere “Paradoks” denilir. Bu hal, insan aklının kendi kendine kurduğu bir tuzaktır. Muhakkak ki her mü’min; Resûl-i Ekrem (sav) ve Ashabının takip ettiği yolu (yani Asr-ı Saadeti) esas  kabul eder.   Ehl-i  Sünnet  ve’l  cemaate   mensup  olabilmenin  ilk  şartı budur. Son yıllarda “Selefilik” adı altında; herhangi bir usule bağlanmayı ve müctehid imamlara  tabi  olmayı  hakir  gören  bir  akım  teşekkül  etmiştir. Daha ziyade sloganlarla ve suçlayıcı  mantıkla  yürüyen bu  akımın,   selefi salihin  ile  bir  alakası  yoktur. Bazen hak bir  söz  ile batıl murad  edilebilir.  Nitekim   hariciler;  “Hakem Hadisesini” bahane ederek  ve  “Hüküm ancak Allahû Teâla (cc)’ya aittir”  diyerek, Hz. Ali (ra)’yi küfre düşmekle suçlamışlardır. Bunu duyan Hz. Ali (ra):  “- Hak bir söz!.. Ancak bununla batıl murad  edilmekte”  demiş  ve  üzüntüsünü  beyan  etmiştir.

 

     İslâm   teşri  tarihinde; “Selefilik” diye bir mezhep ve usûl mevcut değildir.  Selef-i  Sali-hin’e  muhabbet  noktasında  her  mü’min  samimidir.  Bazı kimselerin “-Biz selefiyiz” diyerek,  diğer  mü’minleri   “Selef-i  Salihin’e   muhalefetle” suçlamaları  iftiradan  ibarettir.

     Son yıllarda yayınlanan bazı  eserlerde; itikadi mezhepler tasnif edilirken “Selefilik, Eş’arilik ve Maturidilik” seklinde ifade edilmektedir.  İmam-ı  Eş’ari’nin  ve  İmam-ı  Maturidi’nin “Selef-i Salihin’e” bağlı olmadığını  ima eden bu tasnif, son yüzyılda ortaya çıkmıştır.   Aşağıda   giriş bölümünün tercümesini bulacağınız S. Ramazan El Buti’nin “Es Selefiyye” isimli  eseri,  bu  konudaki  güzel  bir  araştırmadır.

        SELEF KELİMESİ[1]

     Selef kelimesi lügat manası itibariyle, nisbi bir mana taşımaktadır. Birbirini takibeden zaman  dilimlerinden  her birisi, kendisinden sonra gelen zamanlara göre selef (geçmiş)tir. Daha önceki zaman dilimleri itibariyle  ise  halef  (gelecek)tir.

      Ancak bu kelime, zamanla bundan çok farklı  ıstılahi  bir  mana  kazanmış  ve  hep bu yeni manasıyla kullanılır olmuştur. “İslâm ümmetinin ilk üç asırlık dönemi” diye tarif edilebilecek olan bu yeni mana, ifadesini   İslâm  tarihinin en şerefli ve en çok itibara layık nesillerinden  bahseden   şu   hadis-i  şerifte  bulmaktadır:

      Buhari ve Müslim, Abdullah b. Mesud (ra)’dan Rasülûllah (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “İnsanların en hayırlısı benim asrım  (daki Ashabım)dır. Sonra, onlara yakın  olanlar  (Tabiin)dir.   Sonra da onlara  yakın  olanlar (Etba-ı Tabiin)dir. Sonra bir takım  kavimler gelir ki,  onlardan  birinin şehadeti (ihtirasla) yemininin,  yemini de  şehadetinin  önüne  geçer.”[2]

       Fakat Rasülûllah (sav)’ın  genel  olarak  derecelendirdiği  bu  hayırlı  nesillerden maksat acaba,  bu sıfatı taşımayan kimseler de bulunmakla birlikte, o dönemde yaşayan müslümanların  geneli  mi,  yoksa  bir  tek  istisna  bile  olmadan  Ümmetin  bütün  fertleri midir?

     Bu mevzuda cumhur ulemanın görüşü şudur: Hz. Peygamber (sav)’in selef için tesbit ettiği, insanların en hayırlıları olma özelliği, İslâm’a bağlılık ve yaşantı noktasındaki farklılıklarına  rağmen, bütün fertler için geçerlidir. İbn Abdil Berr (h. 363-463) ise, bu özelliğin  müslümanların   geneline (îlk üç asırda) ait olduğunu, daha  sonraki  nesiller içerisinde  selef  asrı  müslümanların  pek  çoğundan daha  faziletli  insanlar bulunabileceğini ifade  etmiştir.[3]

    Şüphesiz o insanlara bu şerefi kazandıran, daha sonraki nesilleri nübüvvet kaynağına ve risalet  öğretilerine  ulaştıran  zincirin  ilk  halkalarını  temsil  ediyor  olmalarıdır.

     Birinci halka:  İslâm’ın temel prensip ve inanç esaslarını bizzat Allah Rasülû (sav)’nden alan, dinin ahkâm ve adabını her türlü  şüphe  ve  bid’at  tehlikesinden  uzak olarak zihinlere ve dillerine  nakşetmiş  olan  ve  kendilerine  sahabe  denilen  öncü  grubtur.

     İkinci halka:  Tabiin neslini temsil eder. Ashabın, Rasüllûllah (sav)’i  bizzat görüp onun nasihatlarına  muhatap  olmak  suretiyle elde ettiği  aydınlık yolu takip etmeleri yönüyle,   tabiin  müslümanlarını da  nübüvvet   nuru  ışıtmakta  idi.

      Üçüncü  halka ise:  Fitnelerden arınmış  İslâm  fıtratının  ve  fikir duruluğunun yok olmaya  yüz tuttuğu  bir devrenin müslümanlarını, etba-ı Tabiin’i temsil eder. Artık bu dönemin  sonuna  doğru bid’atlar hızla ortaya çıkmaya başlar. Üç kutlu asrın aydınlık yolundan ayrılan sapık fırkalar birbirini izler ve her bir fırka, sırat-ı müstakimden ayırdığı sokağın  başına  geçip  insanları   oraya  çağırır.   Ama  hiçbirisi  şu ilahi düsturu çiğnediğini düşünmemektedir:

     “Şüphesiz bu (Kur’an veya İslâm) benim dosdoğru yolumdur. (Sırat-ı Müstakim). (Başka) yollara  (sapıklık, bid’at ve şüphelere) uymayın. Zira o (başka) yol sizi Allah’ın yolundan ayırır.  İşte  (kötülükten)  sakınmanız  için  Allah  size  bunları  emretti.” (Enam 154.)

     Günümüze kadar devam edecek olan heva, bid’at ve sapıklık rüzgarları artık esmeye başlamıştır.  Nitekim,  müslümanlar  Enes b. Malik (ra)’a Haccac’ın zulmünden şikayet ettikleri  zaman  şöyle  demişti:

     “Sabrediniz! Çünkü  bundan  sonra  üzerinize gelecek zaman, muhakkak bundan daha şerli olacaktır. Ve bu fenalık (siz ölüp de) Rabbinize  kavuşuncaya  kadar (asırlarca) böyle sürüp gidecektir. Ben bu sözü Peygamberimiz (sav)’den işittim.”[4] Öyleyse daha sonra yaşayan  müslümanlar  ne  yapmalıydı?

     SELEFE  BAĞLILIK

     Fikir  ve  davranışları  itibariyle  bir  çok  üstünlüklere  sahib  olan  altın  nesil  kendilerine  tabi  olunması  gereken  insanlardır. Ama  tabi  oluş  herşeyden  önce,  bir  samimiyet  ve  sevgi  ister.  Selefe  tabi  olmak  onların  şeri  tashih  ve  ikmal  ederek  muhafaza  etmektir.   Sonra  üzerinde  ittifak  edilmiş  olan  itikad,  ibadet  ve  ahlak  prensiplerine  bağlı  kalarak  bu  ittifaka  değer  vermeyen  kimselere de  itibar  eetmemektir.  Bu  konuda  Resulullah  (sav)  Efendimizin  bizlere  bir  vasiyyeti  vardır: “Şüphesiz İsrailoğulları  yetmişiki  millete  ayrılmıştı.  Benim  Ümmetim de  yetmiş üç  fırkaya   ayrılacaktır.Biri  hariç  tamamı  cehennemdedir.”  O  müstesna  topluluk  kimdir  Ya  Resulullah?  sorusuna  ise  şöyle  cevap  vermişdi: “Benim  ve  Ashabımın yolunda olanlar (Ehl-i  Sünnet ve’l-Cemaat)dır.”[5]  

    “Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılmak” diye kısaca ifade edilebilecek olan bu talimata hakkıyla uyabilmek, selef-i salihinin metodlarına bağlı kalmadan mümkün olmayacaktır. Burada gaye, zaman  itibariyle bizden bir süre önce yaşamış olan bir gurup insanı, bunlar bizim  atalarımızdır  diye,  taklid  etmek  değildir. Onlar, Allah kelamının manalarına vakıf olma  ve  nebevi  sünneti  anlama hususunda ümmetin önde gelenleri oldukları için bu böyledir. Zira, yaratılışları itibariyle Arap dinini en iyi anlama kabiliyetine sahib idiler.  Arapça’yı  ve  İslâm’ı  sonradan öğrenmenin sebeb olabileceği birtakım problemleri yoktu. Yine onlar, Rasülûllah (sav)’in hayatıyla içiçe yaşadıkları için, onu  en güzel şekilde yorumlayıp daha sonraki nesillere aktarmışlardır. Yaşayış itibariyle Peygamber Efendimiz (sav)’in hayatına en yakın, fıtratları, en temiz, bütün bid’at, yapmacık ve gösterişlerden en uzak,  dolayısıyla   itimad  edilmeye  en  layık  olan  yine  onlardı.

   Öyle anlaşılıyor ki, fikir ayrılıkları ve münakaşalar ortaya çıktığı, özellikle birçok müslümanın  Arapça’nın  temel mantığını yitirmesiyle dildeki fesahat ve belagat bozulmaya yüz  tuttuğu  zamanlardan  bu  örnek  neslin  eğiliminden  geçmek  gerekmektedir.

    “Selefe bağlılık” manasına  gelecek  olan  bu tedrisat, bazı cüzi meselelere saplanıp kalmak ya da onların cümlelerine, ifadelerine harfiyyen ve körükörüne sarılmakla olmayacaktır. Zaten onları kendi seleflerine karşı tavırlarında da böyle bir uygulamaya rastlamak  kabil  değildir.  Yapılması gereken, nassların (ayet ve hadislerin) tefsir ve te’vili için koydukları  prensipler  ile ictihad  usûllerinde  onlara  müracaat  etmektir.

    Üzerinde durulması gereken önemli bir husus da şudur. Bu kaide ve prensiplere bağlı kalmak, daha sonra yaşayacak müslümanların bütünü için geçerlidir. Yoksa sadece herhangi bir devirde yaşamış veya belli özellikleri taşıyan bir grup bundan sorumludur, demek son derece anlamsızdır. Zamanları ve mekanları ne kadar farklı olursa olsun, bütün müslümanlar bu  ortak  paydada  birleşmek  zorundadırlar.

    Bu  mevzuda altın nesle yakın olanların bir üstünlüğünden bahsedebilir ki biz de bu yönüyle onları  örnek almak durumundayız. Altın neslin takipçileri, devraldıkları ilim ve kültür mirasının  ne  kadar  önemli  olduğunun  farkına varmış ve altın neslin koymuş olduğu kaide ve  usulleri daha sonra geleneklerin de hizmetine sunmak için tedvin etmişlerdir. Bu meziyetleri  de  daha  sonra  kazanacakları  başarıların   ana  sebebi  olmuştur.

     SELEFİLİK

     Selef  kelimesinden, daha  sonraları,  İslâm düşünce ve teşri tarihinde hiç rastlanmamış olan yeni bir ıstılah türetilmiştir: Selefiyye (selefilik). Yapılan hata buradadır. Adeta bu kelimeyi,  müslümanlardan belli bir grubun özel ismi yapıyoruz ve onlar da bu isimden hareketle  kendilerine  has  bir düşünce yapısı ve buna bağlı olarak bir takım ayırdedici özellikler kazanıveriyorlar. Böylece de, sürekli münakaşa ederek müslümanları üzen ve çoklukları  ile  -sanki-  iftihar eden müslüman fırkalardan birisi oluyorlar. Öyle bir fırka ki, fikir  ve  arzuları,  kendilerine  has  karakter ve ölçüleriyle diğer müslümanlardan farklı bir yapı   arzediyor..

   İşaret  ettiğimiz  manasıyla  böyle bir ıstılah türetmek, bırakın onlara  bağlılığı, selef-i salihinin  ve onları izleyen halefin bu ümmete tanıtmadığı bir bid’attır, desek herhalde mübalağa  etmiş  olmayız.  Zira Selef bu kelimeye kesinlikle, belli bir grubu veya fikri oluşumu diğerlerinden ayıracak böyle bir mana vermemiştir. Ayrıca selef kendi inanç ve davranış  ölçülerini  müstakil bir düşünce, fikir ve şahsiyete sahip bir grubun tekeline de vermiş  değildir.   Aksine   selef ile daha sonra yaşayan bütün nesiller arasında en ileri derecede bir etkileşim, ilim, kültür ve metod alışverişi vardır. Tabi ki bahsettiğimiz ölçüler dahilinde. Yine hiç düşünülmemiştir ki bir grup müslüman çıkıp (selefe bağlılık adına) bir takım engeller ortaya koyacak ve bu engeller yüzünden sözü geçen etkileşim ve diyalog kesilecek sonuçta da müslüman  nesiller, fikir, tasavvur ve hedefleri tamamen farklı iki ayrı parçaya  ayrılacak.

   “Selefe bağlılık” başlığı  altındaki  açıklamalar  gözönünde  tutulduğu zaman görülecektir ki, “selefilik nedir?” ya da  “selefi olmak ne gibi esaslara bağlı kalmayı gerektirir?” sorularına verilecek  iki  cevap  vardır.

      Birinci cevap: Selefilik, selefin sürekli bağlı kaldığı adetler, yaşayış biçim ve sözlere, hiçbirşey eksiltip eklemeden, harfiyyen uymaktır.

   Tahlil: Unutulmamalıdır ki; onlar, kendi söz ve fiillerini   böylesine dokunulmaz  konum da görmemişlerdir.  Bu  hakkı   sadece Allah’ın kitabı ve Allah Rasulü (sav)’nün sahih sünnetine layık  görmüşler  ve  bu  naslara, çıkarılan  hükümlerin   illetlerinin  değerlendirilmesi, hayattaki  değişim  ve yenileme, sürekli en doğruya ulaşma ideali ışığında sımsıkı yapışmışlardı.  Bunu   yaparken mutlak otorite olarak kabul ettikleri Kur’an ve Hadis naslarının çizdiği  sınırları  ihlal etmediği sürece, bölgeden bölgeye, nesilden nesile meydana gelen  bütün  değişim  ve  yenilikleri  dikkate  aldıklarını  görüyoruz.

        Nebi (sav) ve ashabının Mekke’de iken sahih oldukları ve uygulayageldikleri birtakım örf-adetleri var idi.  Oysa Medine’ye hicretten sonra, daha önce bilmedikleri yeni uygulamalarla  karşılaşacaklardı. Bu ise bölge halkı ile aralarındaki etkileşim ve dayanışmanın tabi sonucu idi.   İşte müslümanlar da bunları  gayet  normal  karşılayarak  yeni   hayata adapte   oldular.   Bu   mevzuda   aşağıdaki   olaylar  örnek  olarak verilebilir.

• Mekke’de bulundukları sürece müslümanlar dikişli elbiseyi tanımadılar. Ama Medine’ye yerleşip çevre kabile ve bölgelerle ilişkiler başlayınca, pahalı İran ve Yemen kumaşlarından dokunmuş  elbiseler  giydiklerini  görüyoruz…

• Rasülûllah (sav) gerek Mekke’de gerekse Medine döneminin ilk yıllarında yüzük kullanmamıştı. Ancak kendisine, kralların mühürsüz mektupları okumadığı söylenince gümüş bir yüzük  yaptırıp  üzerine   mühür  olarak  Muhammed’ün-Rasülûllah  cümlesini kazdırmıştır.[6]

• Rasülûllah (sav), Cuma hutbelerini, 7-8 yıl boyunca bir hurma kütüğüne dayanarak irad eyledi. Buhari’nin Cabir (ra)’den rivayetine göre, Ensar’dan bir kadın gelerek marangoz bir oğlu  olduğunu ve hutbeler için  güzel   bir minber yaptırabileceğini söylemişti. Rasülûllah (sav) bunu  kabul   etmiş   olmalı ki   karşı   koymamış ve artık hutbeleri o minberden   vermiştir.

 •  Müslümanlar Mekke ortamında okuma-yazma  ile  gerektiği  gibi  ilgilenememişlerdi. Allah Rasulü  (sav)  Medine’ye  hicretten hemen sonra ashabını sürekli ilme ve eğitime teşvik etmişti.

• Sahabe  devri  boyunca,  satın  alma ya da kiralama usulü ile, Mina topraklarında bina yapmak serbest iken Ömer b. Abdülaziz (ra), sayıları gittikçe artan hacıların daha rahat hareket  etmelerini   sağlayabilmek   için   mina   çevresinde  bina  yapmayı  yasaklamıştı..  

• Sahabe özellikle itikad konularında, Kur’an ve sünnete mutlak bir teslimiyet ile her türlü tartışmadan   şiddetle kaçınırdı. Hatta bir kimse kafasındaki şüpheleri gidermek için bu mevzuda uzun münazaralar yapacak olsa hemen onu azarlayıp  bid’atçılıkla  itham ederlerdi. Ama ne zaman ki tabiin asrı başladı, bir yandan ilim meclisleri çoğalırken öteyandan sahabe sayısı azaldı, fetihlerin genişlemesiyle fırklı dinlerin mensupları (hristiyan, yahudi, zerdüşt, mani)  İslâm’a girdiler ve zihinlerindeki pek çok şüphe ve batıl inancı da beraberlerinde getirdiler, artık bu tür münakaşa ve münazaralar kaçınılmaz hale geldi. Çünkü onların itikadi ve fikri problemlerini çözmek ve bunun için de ilmi mantıki izahlar yapmak gerekiyordu. Aslında sahabenin ileri gelenlerinden bazıları, mesela Hz. Ali (ra), Abdullah b. Abbas (ra), kaza-kader, cebr-i ihtiyar gibi bazı mevzularda, şüphelerini gündeme getiren müslümanları sapıklıktan  korumak  için bazı mantiki izahlar ve münazalar yapmışlardı. Ama içlerinde Hasan-ı  Basri,  Ömer b. Abdülaziz,  Ata b. Rebah,  Süleyman b. Yesar, Tavus b. Keysan gibi ilim otoritelerinin de bulunduğu tabiin nesli ulemasının girdiği kıyasıya mücadeleler ve şiddetli  tartışmalar  bunun  çok  ötesindeydi.   Mesela Beyhaki’nin “Kitabu’1-Esmâ ve Sıfat” adlı  eseri  incelendiğinde, bu türden   sahabenin  şiddetle kaçındığı  pek çok meseleler ve  münakaşalar  görülebilir…

      Bütün bu sayılanlar selef-i salihinin örnek hayatında meydana gelmiş olan ve normal karşılanması gereken değişim ve yenilenmeye dair bazı örneklerdir. Dikkat edilirse, bu tür örnekler birinci hicri asrın sonlarına doğru yani altın neslin ilk görülmeye başlanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, selefiliği, bütün bu örnekleri gözardı ederek, kurukuruya bir taklid olarak tanımlamak, kendisini selef pratiğine uydurmak isteyenler için son derece anlamsız  ve  değersiz  olacaktır.

      İkinci cevap: Selefilik, nasların tefsiri, hüküm istinbatı ve ictihad için gerekli olan kaideleri  belirleyebilmek için onların ortaya koyduğu usûlleri öğrenip, uygulamaktır. . . 

      Tahlil: Tabi ki böylesine bir selef bağlılığı, kitap ve sünneti en doğru şekilde anlamak ve değişmezlik özelliğine sahip şer’i hükümlerle, zaman ve mekana göre değişebilenleri titizlikle ayırabilmek gibi   güzel bir neticeye götürecektir.  Ancak  önemli olan böyle bir selef bağlılığı ile seleflik  adı  altında  ekolleşme  arasında ne derece bir irtibat  olduğunu  tesbit etmektir.

      Bütün ilim adamları ve araştırmacılar tarafından kabul edilmiştir ki, bahsedilen bu usûl ve metodlara bağlılık herhangi bir dönemde belli bir müslüman grubun mümeyyiz vasfı olmamıştır. Zaten selef asrının (h. 2. asır) ortalarına kadar bu tür usûl ve metodlar tedvin edilmiş  değildi.  O zamanlar  nasları   iyi  anlamak ve kavrayış sahibi olmak, yaratılış ve dil  yapısı  itibariyle  Arap  mantığına  sahip olmaya bağlı idi.   İşte her ne kadar selefiyye ekolü fikri  ve  ruhi temellerini bu dönemde buluyor idiyse de tabiin asrında ortaya çıkan rey ve hadis ekolleri de bütün farklılıklarına rağmen selef asrının özünü temsil etmektedirler. Tabiin dönemi,   rey ve hadis ekolleri arasındaki pek çok fikri ve içtihadı münakaşalara sahne olmuştu.

        Neticede, başlarında   İmam Şafii’nin bulunduğu, devrin uleması, arap lügatini olgunlaştırmak ve anlayıp  en  güzel  şekilde  kullanma   prensiplerini  ortaya  koymak suretiyle ve aynı  zamanda  dildeki safiyet ve tabiliklerini kaybetmemiş olan cahiliye arapları ile ilk dönem  müslümanlarına da müracaat ederek, nasların  tefsiri  ve  ictihadda  kullanılacak olan prensipleri tesbit etmişlerdi.  Bu tesbit, bütün müslümanların aynı ölçüde faydalanabileceği  daha  doğrusu  faydalanması   gereken bir kıstas ortaya çıkarmıştı. Bu kıstas,  nasların   otoritesine boyun eğen ictihad anlayışı ile onları kendi istek ve arzularına göre  yorumlamak   isteyen   şahsi görüşleri   birbirinden  ayıracaktır.   Bu genel-geçer kıstas, o gün bugündür bütün müslümanların anlama ve kavrama kabiliyetlerini şekillendirmiştir. Bu hususta  kimsenin imtiyaz hakkı yoktur. Şeri ilimlerde araştırma yapan herhangi bir müslüman, bu kaideleri dikkate almayacak olursa dini hafife almış kabul edilir. Belki de bu yaptığı, bir sapma alameti olarak gösterilir.

      Demek oluyor ki bu usûl ve kaidelere bağlı kalan bir kimse, Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılma  talimatına hakkıyla uymuş ve Allah Resulü (sav)’nün “benim ve ashabımın yolu” diye   tabir   ederek   iştirak edilmesini emir buyurduğu cemaatin bir ferdi olmuş oluyor.

       Selef döneminde veya daha sonra yaşamış olması hatta selefilerce kabul edilip edilmemesi  sonucu etkileniyor.

         Usullere bağlılık ne kazandırır?

     Selef metodunda içtihadı ilgilendiren meselelerin özel bir yeri vardır. Ulema herkes tarafından çözülemeyen bu tür konularda farklı görüşler ileri sürmüş ve çoğu kez ittifaka varmak mümkün olmamıştır.    İşte böyle hassas bir noktada bu usullere riayet etmek, bütün farklı  görüş  sahiplerini   Ehl-i  Sünnet  vel  cemaat sınırları  içinde tutan bir güvence dolayısıyla  bir   müsamaha ortamı oluşturmaktadır.  Bir kimsenin  kendi görüşünü doğru kabul etmesi en tabi hakkıdır. Ama doğru olmayan, farklı anlayış sahiplerini yanlış yolda olmak (sapıklık)’la  itham  etmesidir. Zira faklı yorumlara açık olan ve böylece ittifaka ulaşmayı engelleyen bu tür kapalı   meselelerde   tabii   olarak farklı ictihadlar ortaya çıkacaktır. Herhalde  kendi   fikrini doğru kabul etme hakkını başkalarından esirgemek bencillik ve fikri bir zulüm olur.   Şu kadarı var ki bir müctehid diğer müctehidin hatalı gördüğü noktalarını gösterebilir. Ama hatalı bile olsa bir müctehidin gerekli samimiyet ve şartları  yerine   getirdiği   sürece   en  az bir mükafat alacağını ve onun böylesine hayırlı bir işle  uğraştığını  aklından  çıkarmamalıdır.


 


 

[1] Altbaşlıklar  bölümü  mütercime aittir

[2] Tecrid-i Sarih tere. ve şerhi c.8, s.66. “Yani bu üç asır halkından sonra gelecek olan bazı insanlar,dini  ve  ahlaki  kaidelere  bağlı   kalmayıp  bu  meselelere  önem  vermeyecek.”

[3] Bu  mevzuda  bkz.: Fethu’1-Barî Şerh-i Sahih-il Buharı 4/7.

[4] Buharî Kitabu’l-Fiten 6. bab.

[5] Tirmizi’deki bu lafız her ne kadar zayıf kabul ediliyorsa da diğer üç kitapta sahih rivayetle gelen farklı lafızlar vardır.

[6] Tecrid-i Sarih tere. ve şerhi c. 12, shf. 58


  MAKALELER

 

web analytics