REENKARNASYON TARTIŞMASI

 

       EBUBEKİR SİFİL

Bismillâhirrahmânirrahîm

İslam adına herkesin, aklına geleni söyleme özgürlüğüne (!) sahip olduğu günümüz Türkiye’sinde, Akait’ten Fıkh’a, Tasavvu’tan Hadis/Sünnet’e kadar her konuda ortaya atılan bir yığın iddia, beyinleri ve kalpleri allak bullak ediyor. Ne gariptir ki, müsbet ilimler konusunda yaşanan uzmanlık alanları ayrışması ve bu alanda genel çerçevede bilgi ve formasyon sahibi olanların dahi, uzmanlık isteyen noktalarda “bu benim saham değil” diyerek geri çekilmesi vakıası, nedense İslamî konular söz konusu olduğunda birden kaybolmakta ve herkes uzman kesilmektedir.

 

Hal böyle olunca, İslam adına ortaya konduğu söylenen birbiriyle taban tabana zıt yığınla iddia ve tezin dolaşması kaçınılmaz hale gelmektedir. Ehil kimselerin sürekli olarak susmayı tercih etmesi ya da sesini yeterince yükseltmemesi sonucunda halk, rüzgârın önündeki kuru ve korumasız yapraklar misali bir oyana, bir buyana savrulmaktan kurtulamamaktadır.

İslam adına ortaya atılan iddialardan birisi de, bir özel televizyon kanalının, ülkemizin güney bölgelerinde yaptığı çekimlerden oluşan bir seri yayınından sonra bugünlerde gündeme iyice yerleştiği görülen reenkarnasyon teorisidir. Sözünü ettiğimiz programda, sadece reenkarne olduğu söylenen kimseler değil, “konunun uzmanları” da konuşturuldu. Bu uzmanlar da birbiriyle uzlaşmaz tavırlar sergileyince, neticede ortada kalan, koca bir soru işareti oldu.

Hatta yakın bir zaman önce, yine bir özel televizyon kanalında, yanılmıyorsam Psikoloji alanında uzman olan bir Doçent, reenkarnasyon meselesinde İslam’ın ne dediğine bir türlü karar veremediğini söyledi ve programa kendisi gibi konuk olarak katılmış olan Prof. Dr. Süleyman Ateş’e hitaben,

– “Gerçekten bu konuda teologlar bir kanaate varsalar çok rahatlayacak ve İslam’ın konu hakkındaki görüşünü kabul edeceğim. Lütfen siz teologlar bu konuda İslam’ın görüşünü artık ortaya koyun” anlamında hafif sitem yollu bir söz söyledi.

Gerçekten de, acaba İslam Dini reenkarnasyon konusunda ne diyor? Bu teoriyi bir inanç esası olarak kabul etmenin İslamî açıdan herhangi bir sakıncası var mıdır? Kur’an ve Sünnet’te bu teoriye inanmamızı engelleyen hususlar var mıdır? gibi sorular, konu hakkında yeterli bilgisi olmayan kamuoyunun aklını iyiden iyiye kurcalamaya başladı.

Biz, “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi” adıyla neşredilen seri çalışmamızı I. cildinde[1] Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün konuyla ilgili iddia ve yaklaşımlarını ayrıntılı olarak ele almış ve meseleyi Kur’an ayetleri çerçevesinde geniş bir şekilde incelemiştik. Öztürk’ün reenkarnasyon yaklaşımını ve bizim bu yaklaşıma getirdiğimiz eleştirileri merak edenlerin, bu çalışmamızı okumalarını tavsiye ederiz.

Bu yazıda ise daha ziyade Prof. Dr. Süleyman Ateş’in konuyla ilgili olarak söyledikleri üzerinde duracak ve perspektifimizi biraz daha değişik tutacak, zaman zaman da mezkûr çalışmamızda yer verdiğimiz bir kısım noktaları –zorunlu olarak– burada da zikredeceğiz.

Reenkarnasyon nedir?

Reenkarnasyon kısaca, bir insanın ölümünden sonra ruhun, başka bir insan bedenine girmesi, ikinci beden öldükten sonra üçüncü, o öldükten sonra dördüncü… bedenlere girerek dünyadaki hayatına devam etmesi ve bunun böylece sürüp gitmesidir. Yaygın olarak Hinduizm’den geldiği sanılmakla birlikte, aslında Eski Yunan’a kadar giden Tenasuh inancı ile sık sık karıştırılmaktadır.[2]

Bu düşünce daha sonra Hinduizm’e geçmiş ve kadim Hint düşüncesindeki “Karma” inancının temelini oluşturmuştur.

Esasen Hinduizm’de “Avatara” diye ifade edilen “hulûl/tenasuh” inancına göre tanrı Vişnu, insan şeklinde cisimleşir ve kurtarıcı sıfatıyla yeryüzüne gelir. Nitekim Hinduizm’de temel bir yeri olan Rama ve Krişna, aslında tanrı Vişu’nun iki “avatara”sından ibarettir.[3]

Yine “Karma” inancına göre göre ruh, sonu olmayan bir tenasuh zinciri içerisinde gidip gelir. Ölüm bir son değil, bir halden diğerine geçiştir. Her ölümden sonra, kendi derecesine göre yüksek veya alçak olarak yeniden doğar. Bir önceki hayatında iyilik özellikleri ağır basmış ise, daha sonraki hayatında tanrı olarak bile dünyaya gelebilir. Bu onun mükâfatıdır. Ancak daha önceki hayatı kötülüklerle geçmişse, sonraki hayatlarında bitki veya hayvan olarak dünyaya gelir. Bu da onun cezasıdır.[4]

Zaman içinde farklı kültür ve inanç havzalarında değişik inanış biçimleri ve tezahürler ile kendisini gösteren –örneğin eski Mısır’da ölülerin mumyalanmasının sebebi, ruhun, eski bedenine yeniden döneceği inancıdır– reenkarnasyon düşüncesi, modern zamanlarda farklı tez ve iddialarla dile getirilmeye başlamıştır.

Burada şunu da zikretmeliyiz ki, reenkarnasyon ile tenasuh, birbirinden farklı şeylerdir. Tenasuh, insan ruhunun, insanlara geçebileceği gibi –kişinin hayattayken yaşadığı hayat tarzına bağlı olarak– hayvanlara, hatta bitkilere dahi geçtiğini kabul eden inancın adıdır. Buna “transmigration” (ruh göçü) de denir.

Reenkarnasyonda ise insan ruhunun, insandan başka varlıklara geçmesi sözkonusu değildir. Tenasuh inancı ile reenkarnasyonun ortak yanı, her iki inanışta da ruhun, bir beden öldükten sonra başka bir bedene geçtiğinin kabul edilmesidir. Ancak reenkarnasyonda ruh, sadece insanlarda reenkarne olur; insan dışındaki varlıklarda bedenlenmez.

Tıpkı tenasuh inancı gibi, özellikle ahiret inancı olmayan kültür ve inanış biçimlerinde kendisine yer bulan reenkarnasyon; düşüncesi ve bu düşüncenin niteliği konusunda ileri sürülen tezlerin kendi içinde taşıdığı tutarsızlık, çatışma ve bağdaşmazlığın, bu tezin ciddiye alınma şansını kendiliğinden sıfıra indirdiği vakıası bir yana, bu tezin savunucularının cevaplandırması gereken ve fakat şu ana kadar tatminkâr bir biçimde cevaplandırılamamış olan pek çok sorunun hâlâ ortada bırakılması ilgi çekici bir husustur.

Reenkarnasyona ilişkin olarak bu teoriyi savunanlar arasındaki görüş ayrılıkları, neticede şu paradoksal manzarayı ortaya koymaktadır:

Kimilerine göre bir beşer varlığı, değişmez biçimde hep aynı cinsiyette bedenlenirken diğerlerine göre bu konuda herhangi bir kural yoktur ve ruh, kimi kez erkek, kimi kez de dişi olarak bedenlenebilir.

Yine kimilerine göre bu erkek ve dişi olarak bedenlenmelerde az ya da çok muntazamlık arz eden bir dönüşümlülük vardır. Bazıları insanın sürekli olarak yeryüzünde reenkarne olduğunu söylerken, diğer bazıları insanın güneş sisteminin diğer gezegenlerinde ve hatta herhangi bir yıldızda da bedenlenebileceğini söylemektedirler. Yine bazıları, başka bir gezegene geçmeden önce, yeterince tekâmül etmek için yeryüzünde ardarda pek çok kez bedenlenildiğini kabul ederler.

Kimilerine göre yeryüzündeki bedenlenmelerin son derece uzun bir süre boyunca gerçekleşmesi söz konusudur; bir beşer ırkı bu devreyi tamamladıktan sonra başka bir kürede yeni bir “bedenlenmeler dizi”sine başlar ve bu böylece devam edip gider.

Yine kimileri, yeniden bedenlenmenin hemen ya da çok kısa bir süre sonra gerçekleştiğini söylerken; kimileri de bedenlenmeler arasında çok uzun süreler bulunması gerektiği kanatindedirler. Bir kısım teorisyenler ise önceleri bu sürenin on iki ile on beş yüzyıl arasında değiştiğini ileri sürerken, daha sonraları görüş değiştirerek bu rakamları önemli ölçüde küçültmüşler ve bu bağlamda kişilerin tekâmül sürelerine göre ayrım yapmayı daha uygun bulmuşlardır. Bazılarına göre ise bir ruh, çocukken ölme, ani ölüm gibi istisnaî durumlar dışında ancak yaklaşık onbeş yüzyıl sonra reenkarne olabilir.[5]

Yine reenkarnasyon teorisini benimseyenler arasında şu nokta da ihtilaflıdır: Daha önceki bir bedende yaşamış olan bir ruhun, o beden öldükten sonraki bedenlenmelerinde, aynı anda birden fazla kişide bedenlenmemesi bir kural mıdır, yoksa aynı anda birden fazla bedende enkarne olabilir mi? Nitekim Batı’da, bundan önceki hayatında Marie Antoinette olduğunu söyleyen aynı anda en az oniki kadına, Maria Stuart olduğunu söyleyen altı ya da yeti tane kadına ve İskender ve Sezar olduğunu söyleyen yirmiye yakın kişiye, hatta Hz. İsa olduğunu iddia eden pek çok kimseye rastlanmıştır. Bunların hepsi de aynı anda hayatta olan kimselerdir.[6]

Bu ve benzeri çelişkili görüşler arasında tercih yapmak ve “doğrusu budur” demek şu ana kadar mümkün olmadığı gibi, bundan sonra da mümkün olmayacaktır. Zira konu tamamen teorik planda tartışılmaya mahkûmdur ve reenkarnasyona inanan farklı görüş sahiplerinden hiç birisinin, sölediklerinin doğruluğunu ispatlama şansı mevcut değildir.

Zira reenkarnasyon inancının, reenkarne olduğunu söyleyen insanların iddialarından başka bir delili yoktur. Bu iddialar ise hiçbir zaman birbiriyle bağdaştırılması mümkün olmayan vehim, hayal, halisünasyon ve zanlardan ibarettir. Bu demektir ki, aslında reenkarnasyon teorisinin esasen hiçbir delili yoktur.

Modern zamanlarda bu inanca teorik bir temel oluşturulmaya çalışılmış, hatta Tevrat ve İnciller’deki kimi ifadelerden yola çıkılarak, Yahudilik ve Hristiyanlığın temel metinlerinde de bu inancın mevcut olduğunu gösteren deliller bulunduğu ileri sürülmüştür.[7]

Reenkarnasyon inancının teorik temeli, insanlar arasında maddî, fiziksel ve ahlakî bakımdan eşit bir olgunluk seviyesi bulunması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır.

Modern anlamda reenkarnasyon düşüncesinin savunucularından Allan Kardec bu konuda şunları söyler:

“Ruhlar doğuştan ya eşittirler, ya da eşit değildirler, bu hususta kuşkuya gerek yoktur. Şayet (doğuştan) eşit iseler, bu çeşitli eğilimler niçin?Eşet değilseler, o zaman da onları Tanrı öyle yaratmış demektir, fakat niçin bazılarına doğuştan bir üstünlük verilmiştir? Böyle taraf tutmak, onun adaletine ve tüm yarattıklarına karşı duyduğu eşit sevgiye yakışır mı? Tersine, tekâmüle yönelik bir geçmiş varoluşlar sürecini kabul ettiğimizde herşey açıklanmış oluyor. İnsanlar doğarken (daha önceki bedenlenmelerinden) edinmiş oldukları eğilimleri de beraberlerinde getirirler; geçirdikleri yaşam sayısına göre , çıkış noktasından az ya da çok uzaklaşmışlıklarına göre az ya da çok tekâmül etmişlerdir. (…) Tanrı, adaletinde, ruhları birbirlerinden farklı tekâmül düzeylerinde yaratmamıştır; ruhların geçirmiş oldukları yaşam sayılarıyla ilişkili az ya da çok tekâmül etmişlik, en kesin bir hakkaniyettir.”[8]

Yine bu konuyla ilgili olarak Leon Denis de şöyle der:

“Karakterlerin farklılığı, tutumların çeşitliliği, ahlakî niteliklerdeki oransızlık (ya da bu niteliklerin kiminde az, kiminde çok olması), tek kelimeyle gözümüze çarpan eşitsizlikler ancak “tekrar tekrar pek çok kez bedenlenme” olayıyla açıklanabilir. Neden bazı kişiler yeteneklere, asil duygulara, yüksek özlemlere sahip iken bazılarının da budalalıklar, aşağılık tutkular ve bayağı güdülerden başka birşeye sahip olmadıkları sorusuna bu yasanın dışında herhangi bir açıklama aramak boşunadır. Bize bir tak bedensel yaşam verip, bu denli eşitsiz parçalara bölmüş ve vahşiden uygura, bu denli farklı ahlakî düzeyler ve yine bu denli farklı maddî zenginlikler vermiş olan bir Tanrı hakkında ne düşünülebilir? Reenkarnasyon yasası diye bir şey söz konusu olmasaydı, dünyada büyük bir haksızlık egemen diye düşünülebilecekti… Tüm bu karanlıkları tekrar bedenlenme (reenkarnasyon) öğretisi aydınlığa kavuşturuyor. Entellektüel güçleri ya da yetenekleri daha fazla olan varlıklar daha fazla sayıda yaşamlar yaşamış, (dolayısıyla) daha çok çalışmış, daha geniş bir deneyim ve yetenekler elde etmiş olan varlıklardır.”[9]

Örnekleri artırmak mümkün. Ancak bu kadarının, yukarıdaki tespitimizi doğrulamaya yeterli olduğu söylenebilir.

Rene Guenon’un ifadesiyle “tam anlamıyla saçma”[10] olan bu teorinin, cevap vermesi gereken önemli sorular bulunmaktadır. Bu soruları şöyle sıralayabiliriz:

1- Eğer ruhlar başlangıçta hep birlikte ve her bakımdan eşit olarak yaratılmış iseler, daha sonra bu dünyada neden bir kısmı üstünlük elde ederken, diğer bir kısmı süflî varlıklar olarak yaşamayı seçmişlerdir?

2- Yoksa bu durum, onların bir seçimi olarak değil de, “kaderin bir tecellisi” olarak mı ortaya çıkmıştır.

3- Eğer bu durum, kaderin bir tecellisi olarak ortaya çıkmış ise, sözkonusu ruhlar, daha sonraki bedenlenmelerinde bu tecelliyi ve ilahî takdiri nasıl değiştireceklerdir?

4- Eğer bu dünyadaki bedenlenmelerinin belli bir aşamasında şu ya da bu sebeple bir kısım ruhlar, süflî yaşamayı özgür iradeleriyle kendileri seçmiş iseler, daha sonraki bedenlenmelerinde bu seçimlerini niçin değiştirsinler?

5- Şayet ruhlar başlangıçta hep birlikte var olmamış iseler, bir kısmı daha sonra var olmuş demektir. Dolayısıyla da, önce var olan ruhlar, tekrar bedenlenme sayılarının fazlalığı dolayısıyla tecrübeleri artmış olarak “olgun insanlar” seviyesinde bedenlenme safhasına ulaşmışlar demektir. Peki daha sonra var olan ruhların durumu nasıl açıklanacaktır? Bunların daha sonra var olmaları, dolayısıyla olgunluğa erişmelerinin gecikmesi ilahî adalet ile bağdaşır mı?

Reenkarnasyon teorisyenlerinin mantığına bağlı kalarak sorduğumuz bu sorular, aynı mantık çerçevesinde cevap beklemektedir.

Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Yaklaşımı

Burada konuyu daha fazla uzatmış olmamak için, hemen “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri” adlı tefsirin sahibi Prof. Dr. Süleyman Ateş’in söylediklerine bakalım:

Ateş, adı geçen tefsirinde, 56/el-Vâkıa, 60-2. ayetleri üzerinde dururken şunları söyler:

“Birinci âyette, yeniden yaratılacak insanın bedeninin, bu bedenin aynı değil, benzeri olacağı, “Sizi bilmediğiniz bir biçimde yapalım” anlamındaki ikinci cümleden de yeniden yaratılacak insanın, bilinmeyen bir biçimde yaratılacağı anlaşılır. Daha önce geçen benzeri âyetlerle karşılaştırılırsa bu âyetlerden de kemal bulmadan ölmüş insan ruhunun, bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir biçimdeki yeni bir bedene sokulup bedensel hayata getirileceği mânâsı çıkarılabilir.

“Bu âyetler, olgunluk kazanmış mü’min insanlara değil, âhireti inkâr eden kemâl bulmamış cehennem halkına hitaptır. Bundan, kemâl bulmamış inkârcı insanların, kemâl bulmak üzre tekrar bedenlere sokularak yeniden yaratılacağı anlaşılır. Bu takdirde ba’s (yeniden bedensel hayâta çıkarma, öldükten sonra diriltme) olayı, kemâl bulmamış ruhlara mahsus olabilir. Kemâl bulmuş ruhlar huld cennetine gittiklerinden, bedensel hayâta dönmezler. Ba’s, kemâl bulmamış ruhların kemâl bulmak üzere bedensel hayâta getirilmesidir ki, bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyânın ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. İşte bu gelip gitmeler ruhu pişirip olgunlaştıracak olan cehennem hayâtıdır. Her bedensel hayâtta yapılanlar, ruhun daha sonraki hayâtının mahiyetini çizer. Kötülüklerden korunan ve Allah’a ibadetle olgunlaşan rûh, ebedîlik cennetine girer, bir daha, gerçekte azâb olan bu bedensel hayata dönmez. Ama olgunlaşmayan ruhlar, olgunlaşıncaya dek yeni bedenlere sokularak dünyâya getirilirler. Olgunlaşmanın tek yolu da Allah’a ibâdet ve güzel ahlâktır.”

“Âyetlerden bu mana anlaşılabilir ama tenâsüh (reenkarnasyon) demek olan bu açıklama, cumhûrun anlayışına aykırıdır. Bu bakımdan bu mânânın muhtemel olmakla beraber, cumhûrca âyetlere böyle bir mânâ verilmediğini belirtmemiz gerekir.”[11]

Şimdi burada yer alan ifadeleri –eleştiriyi daha sistematik bir şekilde yapabilmek için– maddeler halinde sıralayalım:

Şimdi bu pasajlarda yer alan hususları maddeler halinde ele alalım:

1- 56/el-Vâkıa, 60-2. ayetler bizzat Ateş’in hazırladığı mealde şöyle verilmektedir:

“Aranızda ölümü takdir eden (ne zaman öleceğinizi belirleyen) biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Kimse bizim tayin ettiğimiz vakti geçemez). (Size böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizin bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşa edelim. Andolsun ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? (Sizi ilk defa yarattığımızı gördüğünüzden dolayı yeniden yaratabileceğimizi de anlamanız icabeder).”[12]

Şimdi bu ayetleri tek tek ele alalım:

– “Nahnu kaddernâ beynekumu’l-mevte ve mâ nahnu bi mesbûkîn.” (Aranızda ölümü biz takdir ettik ve bizim önümüze geçilmez.)

– “Alâ en nubeddile emsâlekum ve nunşiekum fîmâ lâ ta’lemûn.”

Cümle yapısındaki birkaç nokta sebebiyle bu ayete birkaç anlam vermek mümkündür. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

i- Bu ayetin başındaki “al┠harfi, bir önceki ayetteki “ve mâ nahnu bi mesbûkîn” (bizim önümüze geçilmez) ifadesine müteallik olabilir. Bu durumda anlam şöyle olur: “Yerinize benzerlerinizi getirme konusunda bizim önümüze geçilmez.”

ii- Bu harf, yine bir önceki ayette yer alan “Nahnu kaddernâ”ya müteallik olabilir. Bu durumda da anlam şöyle olur: “Biz, tıpkı aranızda ölümü takdir ettiğimiz gibi sizi ortadan kaldırıp yerinize emsalinizi getirmek suretiyle tebdile de kadiriz.”

iii- Bu ayette geçen “emsâlekum” ifadesindeki “emsâl” kelimesi, “misl”in çoğulu olabileceği gibi, “mesel”in çoğulu da olabilir.

Bunlardan ilki tercih edilir ve bu cümledeki “al┠harfi, ilk cümledeki “kaddernâ”ya gönderilirse anlam şöyle olur: “Biz aranızda ölümü, neslinizi kesmek üzere değil, sizi emsal ve benzerlerinizle değiştirmek, sizi ortadan kaldırıp yerinize onları getirmek üzere takdir ettik.” Nitekim “Ey insanlar! Allah dilerse sizi (ölümle bu hayattan alıp) götürür ve başkalarını getirir”,[13] “Rabbin ganîdir, rahmet sahibidir. Dilerse sizi (ölümle bu hayattan alıp) götürür ve sizi başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi, sizden sonra yerinize dilediği bir kavmi yaratır”[14] ayetleri de bu manayı teyit etmektedir.

İkincisi, yani “emsâl” kelimesinin “mesel”in çoğulu olduğunun kabul edilmesi halinde ise anlam şöyle olur: “Gerek düşünce ve ahlakça, gerekse şekil ve suret bakımından şu anda bulunduğunuz ve bildiğiniz biçimlerinizi değiştirmeye “ve nunşiekum fî mâ lâ ta’lemûn” ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir neş’ette inşa etmeye kadiriz.”

Elmalılı merhuma göre bu anlam tercihe daha şayandır. el-Hasanu’l-Basrî de, bu anlamı esas kabul etmekle ayetin, “sizi maymunlara, domuzlara çeviririz” tarzında bir tehdit ifade ettiğini söylemiştir.

Bu tefsir tarzı, “Ey kendilerine Kitap verilenler! Biz bazı yüzleri silip arkalarına döndürmeden, ya da Cumartesi adamlarını lanetlediğimiz gibi onları da lanetlemeden önce, yanınızdakileri tasdik edici olarak indirdiğimiz (Kur’an)a inanın. Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir”[15] ayeti ile, mesh konusundaki ayetlerin –bazı kavimlerin maymuna vs. çevrildiğini bildiren ayetler– anlamını destekleyici mahiyettedir.

iv- “ve nunşiekum fîmâ lâ ta’lemûn.” (Ve sizi, şimdi bilemeyeceğiniz bir neş’ette (yaratılışta) inşa etmeye kadiriz.)

Bu ayet, öncesiyle birlikte ele alındığında –ve Elmalılı merhumun, tercihe şayan olduğunu belirttiği mana göz önünde bulundurulduğunda– görülmektedir ki, ayetin hitap ettiği insanlara Allah Teala (celle celaluh), kendilerini ölümle ortadan kaldırmaya, yerlerine yeni insanlar getirmeye ve öldürülen insanları da bilmedikleri bir yaratılışla tekrar inşa etmeye kadir olduğunu bildirmektedir. Bu anlam esas alınacak olursa denebilir ki, burada zikredilen bu hususların bir vakıa olarak gerçekleştiğini ya da ileride gerçekleşeceğini bildiren herhangi bir ifade bulunmamaktadır.

v- Yine mezkûr “al┠harfi, “ve mâ nahnu bi mesbûkîn” cümlesinin anlamında saklı bulunan “kaadirîn” kelimesine –zira “vemâ nahnu bi mesbûkîn” (bizim önümüze geçilmez) demek, “biz herşeye kadiriz” demektir– müteallik kabul edilirse anlam şöyle olur: “Aranızda ölümü takdir ettiğimiz gibi, sizi ortadan kaldırıp, yerinize emsalinizi getirmek suretiyle tebdile de kadiriz.” Bu anlam kabul edildiğinde bu ayet, “Dilerse sizi götürür (ortadan kaldırır) ve (yerinize) yeni bir halk getirir”[16] ayeti ile aynı anlamı ifade eder.[17]

– “Ve lekad alimtumu’n-neş’ete’l-ûlâ felev lâ tezekkerûn.” (Andolsun ilk inşa (yaratma)yı bildiniz. O halde öğüt alıp düşünmeniz gerekmez mi?)

Sizi dünya hayatına nasıl getirdiğimizi, anne karnında geçirdiğiniz safhaları, dünyaya geldikten sonra gelişme ve büyüme çağında bedeninizin geçirdiği değişimleri çok iyi biliyorsunuz. Bunu düşünerek sizin beden ve suretlerinizi bilmediğiniz şekillere sokmya kadir olduğumuza da akıl erdirmeniz gerekir (mesh veya ahiretteki ba’s).

2- Ateş’e göre, 56/el-Vâkıa, 61. ayetinin ikinci cümlesinden, yeniden yaratılacak olan insanın, bilinmeyen bir bedende yaratılacağı anlaşılır. Daha önce geçen bazı ayetlerle karşılaştırılırsa, bu âyetlerden de kemal bulmadan ölmüş insan ruhunun, bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir biçimdeki yeni bir bedene sokulup bedensel hayata getirileceği mânâsı çıkarılabilir.

Gerek Ateş’in bu ayet hakkında söylediklerinden hareketle, gerekse diğer bir kısım müfessirlerin ortaya koyduğu ihtimalli manalar içerisinde tercihe şayan olmayan vecih esas alındığında ortaya iki ihtimal çıkmaktadır:

A- Yeniden yaratılacak insanların bu yeni hayatlarındaki “bilinmeyen” şekil ve suretleri, bildiğimiz insan nesline ait şekil, suret ve bedenlerdir; ancak bu bedenler, inkârcıların tanımadıkları insanların yüz hatları, vücut biçimleri ve karakter yapılarında olacaklardır. Bugün dünya üzerinde, tek tek bireyler olarak bizim yaşadığımız çevre dışında milyonlarca, milyarlarca insan yaşamaktadır. Ancak biz onların hepsini tanımıyoruz. İşte tıpkı bunun gibi, inkârcıların yeni bedenleri de, ilk hayatlarında tanımadıkları insanların beden ve karakter özelliklerini taşıyacaktır.

Eğer ayetin muhtemel anlamının bu olduğu ileri sürülecek olursa şunu söylemeliyiz ki, bu ifade, Allah Teala’nın kudretini ifade etmek için delil olarak kullanılmaya hiç de elverişli değildir. Çünkü inkârcıların, temel beden ve karakter özellikleri bakımından tıpkı kendileri gibi olan, ancak başka memleketlerde yaşayan, tanımadıkları insanlar bulunduğunu inkâr ettiklerini ileri sürmek mümkün değildir.

Ayetin bu anlama ihtimalli olduğunu kabul etmek, Allah Teala’nın, kudretini ifade etmek ve kâfirleri tehdit etmek üzere şöyle dediğini iddia etmek demektir: Ey kâfirler! Benim gücüm ve kudretim, beden ve kişilik özellikleri bakımından şu anda yeryüzünde yaşayan insanların tıpkısının aynısı başka insanlar yaratmaya da yeter!

Peki bu, malumun ilamı olmaz mı? İnkârcılar, “Yeryüzünde bizden ve bizim tanıdığımız, bildiğimiz insanlardan başka insan yaşadığına inanmıyoruz” mu demişlerdir de Allah Teala onlara, kendilerini öldürdükten sonra tanımadıkları, bilmedikleri insanlar suretinde yeniden bedenlemeye kadir olduğunu söylemektedir?! Yeryüzünde yaşamış ve yaşamakta olan herhangi bir insanın, “Allah Teala sadece benim dar çevremde tanıdığım insanları yaratmaya kadirdir. Yeryüzünün başka herhangi bir bölgesinde benim tanımadığım başka insanlar yaşamış veya yaşıyor olamaz” dediği vaki midir, ya da normal bir insanın böyle bir iddia öne sürebileceğini düşünmek mümkün müdür?

B- Yeniden yaratılacak olan insanların bu yeni bedenleri, insan sınıfına girmeyen herhangi bir varlığın beden özelliklerinde olacaktır.

Burada da iki ihtimal bulunmaktadır:

a- Bu, herhangi bir hayvanın bedeni olabilir.

b- Başka gezegenlerde eğer varsa insan veya hayvan benzeri olmakla birlikte bizim bilmediğimiz yapıda bulunan, yahut yarı insan yarı hayvan olan şuurlu, iradeli başka herhangi bir canlının bedeni olabilir.

Ancak ayette, buradaki iki ihtimali de bağlayan bir kayıt vardır: Bu yeni beden, inkârcıların tanımadığı, bilmediği şekil, beden ve karakter özelliklerine sahip olacaktır.

Ne var ki, bu şıklardan herhangi birisini kabul etmemiz de mümkün görünmemektedir. Çünkü;

a- İnkârcıların herhangi bir hayvan bedeninde reenkarne edilmesi, onların tekâmülünü değil, tereddisini getirir. Bu ise, Ateş’in “yeniden bedenlenmenin maksadı” olarak ileriye sürdüğü gerekçe ile, yani ruhların olgunlaşması amacı ile taban tabana zıt bir durumdur. İlk hayatında insan iken, daha sonraki hayatında veya hayatlarında hayvan bedenine sokulan bir ruh nasıl olgunlaşıp gelişecektir?

b- Kur’an’da, herhangi bir kavmin veya kişinin, başka gezegenlerden yaşayan ve bizim bilmediğimiz beden özelliklerine sahip insan veya yarı insan yarı hayvan varlıklara çevrildiğini açıkça bildiren herhangi bir ayet bulunmamaktadır.

Esasen Ateş’in de böyle bir iddiası yoktur. Zira Ateş, “Ba’s, kemâl bulmamış ruhların kemâl bulmak üzere bedensel hayâta getirilmesidir ki, bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyânın ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır” demek suretiyle, yeniden bedenlenmenin de bu dünyada olacağını açık bir şekilde dile getirmektedir.

Şu da var ki, içinde bu ayetlerin de yer aldığı ayetler grubu bir bütün olarak ele alındığında, hitabın inkârcılara ve yalancılara/yalanlayanlara yönelik olduğu görülecektir. Şu halde bu ayetteki hitap da onlaradır. Ayrıca bu ayetler grubuna hakim olan üslup, tehditvari bir meydan okumayı ve Allah’ın kudretini ispatlama kastını ifade etmektedir. Bu üslup, sadedinde bulunduğumuz ayetlere de hakimdir. Dolayısıyla burada rahatça şunu söyleyebiliriz ki; tehdit ve meydan okuma üslubunun hakim olduğu bir bağlamda reenkarnasyonu gündeme getirerek insanlara Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak yeni bir hayat fırsatı daha verilebileceğinden bahsetmek bu ayetlerin akışına ve Kur’an’ın üslubuna hiç de uygun düşmemektedir. Burada olsa olsa sözkonusu tehdit meyanında meshten bahsedildiği söylenebilir. Mesh ise reenkarnasyondan tamamen farklı bir hadisedir.[18]

Şu halde bu ayetten reenkarnasyon çıkarmak, ya da bu ayetin reenkarnasyonu anlatmaya ihtimalli olduğunu söylemek kabul edilebilir bir davranış değildir.

3- Ateş’e göre “Bu âyetler, olgunluk kazanmış mü’min insanlara değil, âhireti inkâr eden kemâl bulmamış cehennem halkına hitaptır. Bundan, kemâl bulmamış inkârcı insanların, kemâl bulmak üzre tekrar bedenlere sokularak yeniden yaratılacağı anlaşılır. Bu takdirde ba’s (yeniden bedensel hayâta çıkarma, öldükten sonra diriltme) olayı, kemâl bulmamış ruhlara mahsus olabilir. Kemâl bulmuş ruhlar huld cennetine gittiklerinden, bedensel hayâta dönmezler. Ba’s, kemâl bulmamış ruhların kemâl bulmak üzere bedensel hayâta getirilmesidir ki, bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyânın ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. İşte bu gelip gitmeler ruhu pişirip olgunlaştıracak olan cehennem hayâtıdır.”

Eğer ayet böyle bir manaya ihtimalli ise, Ateş’e şunu sormamız gerekmektedir:

Yukarıya aldığımız sözlerden hemen iki sayfa önce, 56/el-Vâkıa, 81-94. ayetlerinin tefsiri esnasında söylenen aşağıdaki sözlerin sahibi sizden başkası mıydı acaba?

“(…) Peki ama sizin gözünüzün önünde birinizin can çekiştirdiğini gördüğünüz zaman ne yaparsınız? Siz de birgün o duruma gelince haliniz nice olur? Siz bizi göremezsiniz ama biz o zaman o can çekiştiren insana sizden daha yakınız. İşte çıkmakta olan can, yaptıklarından hesap vermek, yaptıklarının karşılığını görmek üzere bizim huzurumuza gelir. Öldükten sonra hesap yok, ceza görmeyecek iseniz o canı geri döndürsenize! Hayır, bunu yapamazsınız, o can bize gelir, yaptıklarının hesabını verir.

“(…) Bu âyetlerde, önce can çekiştiren kimsenin ruhunun geri döndürülemeyeceği ve Allah’ın ona, çevresinde toplanan insanlardan daha yakın olduğu, kimsenin o canı geri döndüremeyeceği belirtildikten sonra…”

“Ama –Allah göstermesin– üçüncü gruptan ise o da 41-56. âyetlerde durumları açıklanan solcularla birlikte cehennem azâbı içindedir. İşte çıkan her can, bu üç zümreden birine katılır. Hiç kimse onun sonucunu değiştiremez, onu bedenine geri döndüremez…

“(…) Kur’an’ın anlattığı âhiret hayâtı, hesâp ve cezâsı kesin gerçektir…”[19]

Yine cehennem azabının ebedî olduğunu ve inkârcıların oradan bir daha çıkamayacaklarını açık bir şekilde bildiren ayetlere ne olmuştur?

“Suçlular sürekli cehennem azâbı içinde kalırlar. Azâpları hiç hafifletilmeyen suçluların kurtuluş umutları da yoktur…”[20] ifadesi kime aittir?

Keza, peygamberlerini yalanlamakta ve Tevhid’i kabul etmemekte direnen birtakım kavimlerin çeşitli şekillerde helak edilmesi –haşa– masal mıdır?

“O eski milletlerin hikâyelerini gaflet içinde değil, dikkat içinde dinleyen, onların sonucundan ibret aylıp yolunu düzeltir. Hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Ölümden kurtulmak mümkün değildir. Ölüm, insan ruhunun Allah’ın yüce Divanına geçiş kapısıdır. Ruh o Divân’da yaptıklarından hesap verecektir. Öyle ise kişi kendisini oraya hazırlamalı, âhirette perişan olmamak için dünyâda yolunu düzeltip Allah’a yönelmelidir.

“O helâk edilmiş milletler vaktiyle bunlardan daha güçlü idiler. Şehirlerde tenkîb etmişlerdi. Yani dağları eşerek yollar açmışlar, kayaları oyup evler yapmışlar, yahut şehirler arasında dolaşmışlar, seferler yapmışlardı, yâhut şehirlerde nakîb olmuşlardı. Ölümden kurtulmanın çaresini aramışlardı ama bir mahîs yani bir kaçamak bulamamışlar, sonunda helâk olup gitmişlerdi…”[21] cümleleri size ait değil midir?

Yina aynı konuda, “Cehennemde bağırıp; yâ Rabbi sizi çıkar, dünyâya gönder, daha önce yaptığımız gibi değil, güzel işler yapalım”[22] ayetinin tefsirini yaparken, “Bunlar cehennem ateşinde yanıp dururlar. Bağırırlar, Allah’a yalvarırlar: “Rabbimiz bizi buradan çıkar, dünyâya gönder de artık güzel işler yapalım” Derler. Ama çare yoktur. Yüce Allah, onların bu sözlerini reddeder…”[23] diyen kimdir?

Aynı şekilde ahiret, hesap, mizan, ceza ve mükâfat ile ilgili ayetler nereye gitmiştir? Hakk’ı kabul etmeyip direnen kâfirlere en ağır tehditler içeren ifadelerle dolu ayetlerin başına ne gelmiştir?

Evet, yukarıda dile getirdiğiniz hususlar, bir ihtimal olarak dahi dikkate alınmaya değer ise, bütün bu soruların cevabını nasıl verebiliriz? Siz ki, “Kur’an’ı Hz. Peygamber’in ve sahabilerinin anlayışiyle” insanlara sunma iddiasında olan birisiniz;[24] yukarıdaki ayetleri Hz. Peygamber (s.a.v)’in hangi hadisinden yahut hangi sahabî kavlinden hareketle –bir ihtimal olarak dahi olsa– gündeme getirdiniz?

4- Yine Ateş’e göre “Bu takdirde ba’s (yeniden bedensel hayâta çıkarma, öldükten sonra diriltme) olayı, kemâl bulmamış ruhlara mahsus olabilir. Ba’s, kemâl bulmamış ruhların kemâl bulmak üzere bedensel hayâta getirilmesidir ki, bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyânın ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. İşte bu gelip gitmeler ruhu pişirip olgunlaştıracak olan cehennem hayâtıdır. Kötülüklerden korunan ve Allah’a ibadetle olgunlaşan rûh, ebedîlik cennetine girer, bir daha, gerçekte azâb olan bu bedensel hayata dönmez. Ama olgunlaşmayan ruhlar, olgunlaşıncaya dek yeni bedenlere sokularak dünyâya getirilirler.”

Demek ki ba’s, sadece inkârcılara mahsustur ve kemal bulmuş ruhlar (:burada bu ifadenin tercümesi “mü’minler” oluyor) bir daha diriltilmeyecektir. Bu ruhlar ölür ölmez, hemen huld cennetine gidecekler. Buna mukabil olgunlaşmamış ruhlar reenkarne olacak ve “adam olana kadar” bu dünyaya tekrar tekrar gönderilecekler. Onların çekeceği cehennem azabı, bu dünyaya tekrar tekrar gönderilmektir. Ne zaman ki “adam olacaklar”, o zaman onlar da kemale ermiş ruhların gittiği huld cennetine gitmeyi hak edecekler.

Şüphesiz Ateş’in burada söyledikleri ile tefsirinin muhtelif yerlerinde sarf ettiği sözler arasında da çelişkiler mevcut. Üç örnek vererek geçeceğiz:

1- “12-14 ncü âyetlerde (32/es-Secde, 12-4) bir kıyâmet sahnesi sunulmaktadır. 13 ncü âyet de sahne ortasında bir açıklama cümlesidir.

“Dünyada başları kalkık, burnu büyük kimseler suçlu olarak Allah’ın huzuruna getirilmişlerdir. Orada gerçeği gören suçlular, artık dünyâdaki davranışlarının tersine, yaptıkları işlerin verdiği utanç ile başları öne eğik olarak Allah’a yalvarırlar. İnanıp güzel işler yapmak için kendilerini yeniden dünyâya göndermesini isterler. Bu sahneyi sunan Allah, ezelî kararını açıklıyor:

“Biz dileseydik, herkese hidâyetini verirdik. Fakat bir kısım cin ve insanlarla cehennemi dolduracağım hakkındaki sözümün yerine gelmesi için (herkesi zorla) yola getirmedik.”

“(…) Yüce Allah, bu ezelî hükmünü açıklayıp cehenneme girenlerin, kendi yaptıklarının cezâsını çektiklerini bildirdikten sonra âhiret hayâtını kabul etmeyip bu duruma düşen suçluları azarlıyor: “Bugününüzü unuttuğunuzdan dolayı şimdi azâbı tadın! Siz nasıl bizi unuttunuzsa şimdi biz de sizi öyle unuttuk. Artık sizi kurtaran olmaz. Böyle sürekli azâb içinde kalırsınız. Yaptıklarınıza karşılık olarak azâbı tadın!” buyuruyor. Suçluların çektiği azâba bir de umutsuzluk katan bu azar, azâbı daha dayanılmaz hale getiriyor.”[25]

2- “Ruhun, bedenden ayrıldıktan sonraki hayâtına berzâh hayâtı denir. Berzah hayâtında ruh, beden içinde yapmış olduğu amellerine uygun bir durumda bulunur. Güzel işler yapmış olanlar cennet gibi; kötü işler yapmış olanlar da cehennem gibi bir hayât içinde olurlar. (…) Dünyâda kötü işler yapmış olanlar da fiillerine uygun azâbları tadarlar…”[26]

3- Bir başka yerde de, tıpkı yukarıdaki iktibaslarda olduğu gibi reenkarnasyon konusunda bütün söylediklerini mahkûm eden şu ifadeleri kullanıyor:

“9 ncu âyetten (16/en-Nahl, 9) insanın önünde iki yol bulunduğu; doğru yolun, Allah’a giden ve O’nun gösterdiği yol olduğu, bu yoldan ayrılanların eğri yollara girdiği; Allah istese, insanların hepsini doğru yola ileteceği belirtilmektedir. Allah, insanların hepsini doğru yola sürebilir, buna gücü yeter. Ama bu zorlama olur. O zaman insanın özgürlüğü kalmaz. Onun için Allah bunu yapmaz. İnsanları düşüncelerinde serbest bırakır, yollarını kendi iradeleriyle seçmelerini ister.

“Kaldı ki herkes doğru yolda olsa, insanlar arasında mücadele de olmaz. Mücadele olmayınca kalkınma da olmaz. Çünkü mücadele kalkınmanın kamçısıdır. Demek ki Allah, hikmeti gereği, bazı kimselerin doğru yolda, bazı kimselerin de eğri yollarda gitmelerini dilemiştir. Fakat onları buna zorlamamıştır. İnsan, önünde doğrusu ve eğrisi gösterilen yollardan birini seçmekte serbesttir. Hangi yolu seçerse Allah ona o yolda yürüme gücü verir…”[27]

Dediğimiz gibi, yukarıdaki ifadeleri ile burada alıntılanan sözler arasında hatırı sayılır bir uyuşmazlık mevcut.

İşin bir de şu yönü var: Ateş’in yukarıdaki ifadeleri, ba’s dediğimiz “öldükten sonra dirilme” olayının, sadece olgunlaşmamış ruhlara mahsus olduğunu söylüyor ve “ba’s” kelimesinin, bizim anladığımız gibi dünya hayatı sona erdikten sonra bütün insanların diriltilmesi değil, olgunlaşmamış ruhların bu dünya hayatında yeniden bedenlendirilmesi olduğunu ileri sürüyor.

Oysa Kur’an, bırakalım sıradan mü’minleri (Ateş’in ifadesiyle “kemâle ermiş ruhları”), ba’s olayına peygamberlerin bile dahil olduğunu söylemektedir.[28] Peygamberlerin ruhlarının kemale ermemiş ruhar cümlesinden olduğu söylenemeyeceğine göre, buradan, peygamberlerin ba’sinin, onların ruhlarının da bu dünyada başka bedenlere girmesi olarak mı anlamalıyız?

Ancak burada daha egzantrik bir problem var. Problemi zikretmeden önce Ateş’i dinleyelim:

“Yapılan işler, yeteneklerin oluşmasına neden olduğuna göre her organın yaptığı iş, o organda bir alışkanlık meydana getirir. Meselâ el ile yapılan iş, el alışkanlığına, ayak ile yapılan iş, ayak alışkanlığına neden olur. Ruhtaki izler, bu organların yaptığı işlerle oluşur. Bunların her biriyle oluşan izlerin ayrı bir niteliği vardır. Ruhta meydana gelen lekenin hangi organdan geldiği…”[29]

Demek ki insanın bu dünyada her azasıyla yaptığı her iş, ruhta bir iz ve leke meydana getiriyor. Şu halde ömrünü türlü kötülükler yapmakla geçirmiş, dolayısıyla kemale ermemiş bir kimsenin ruhu, bu beden öldükten sonra yeni bir bedene girerken, eski bedenindeyken işlemeyi alışkanlık haline getirdiği türlü kötülükler sebebiyle esasen lekelidir ve kötülük işlemeye hazırdır.

Öyle ise daha başlangıçtan lekeli ve kötülük işlemeye hazır bir vaziyette iken ikinci kere reenkarne olan bu ruh, kemale erme şansını daha başlangıçta kaybetmiştir. Zira ilk hayatında lekesiz ve tertemiz bir ruha sahip olduğu halde kötülük işlemeyi alışkanlık haline getirmiş olan bir kimseye kıyasla, zaten lekeli bir bir ruha sahip olan bir kimsenin, kötülük işlemekte ilk bedeni fersah fersah geride bırakacağı izahtan varestedir.

Bu ruh bu durumda daha da lekeli bir hal almayacak mıdır? Daha ikinci hayatında böyle bir dezavantaj taşıyan bir ruhun üçüncü, dördüncü… hayatında nasıl bir hal alacağını varın siz hesap edin!

Peki bu ruh, böyle bir süreç içinde nasıl kemale erecektir? Yoksa tıpkı bilgisayar disklerinin formatlanması gibi Yüce Allah da da her bir hayatına başlarken bu ruhu her defasında yeniden formatlayacak mıdır?..

Bakın Ateş, bazı insanların, kendi tercihleri sonucu hidayete gelmek istemedikleri ve bunun sonucu olarak da Allah Teala’nın (celle celaluh), onları sapıklık içinde bırakacağını ne kadar sarih bir şekilde ifade ediyor:

“Allah’ın şaşırttığını kimsenin doğru yola getiremeyeceği de kötü niyetlerini bırakmayan kimselere Allah’ın hidâyetinin erişmeyeceğini ifade eder. Çünkü Allah’ın gönderdiği hidâyete gelmeyen, asla hidayet bulamaz. Tek doğru yol, Allah’ın gösterdiği yoldur. O’nun gösterdiği yola gelmeyen, hangi yola gitse sapıktır. Allah, ancak iyi niyetli, sağduyu sahiplerini doğru yola iletir. Yalnız onlar Allah’ın gösterdiği yola girerler. Allah zalimleri doğru yola iletmez, onları kendi hallerine bırakır. Zira onlar zaten Allah’ın gösterdiği yola girmezler.Onlar girmeyince de Allah zorla onları yoluna sokmaz, kendi hallerine bırakır. Allah’ın hidâyet etmesi için kulun, aklını kullanarak iyiyi seçmesi ve iyiye yönelmesi gerekir. Kul bu eğilimi göstermez, şirkinde direnirse Allah onu doğru yola iletmez. İşte âyette (39/ez-Zümer, 36. ayeti), bu psikolojik gerçektir.”[30]

Eğer gerçek buysa, birtakım ruhları yeniden ve yeniden bedenleyip bu dünyaya göndermek “abesle iştigal” değilse nedir?

Öte yandan, görüldüğü gibi burada “güdük” bir ahiret inancı bulunmaktadır. Yani cenneti olan, ama cehennemi olmayan bir ahiret!

Böyle bir ihtimali gündeme getirmek suretiyle meseleye en küçük bir şüphe veya kapalılık gölgesi düşmesine mahal vermeyen açık ve kesin nassların karşısında yer alma konusunda gösterilen cür’et ve cesaret, bizzat o nassların tefsiriyle iştigal etmiş olan kişinin Kur’an’dan aldığı nasip ile mi, yoksa “fikir özgürlüğü” ile mi açıklanmalıdır, bilemiyoruz; ama bildiğimiz birşey var: Pek çok meselede ulemamızın ortaya koyduğu görüşlerin karşısında yer almakta ve kişisel tercihini ortaya koymakta tereddüt etmeyen birisinin, böyle önemli bir konuda “tarafsızlık” görüntüsü sergileme gayretiyle susması ve “böyle düşünenler de var; varın doğrusunun hangisi olduğuna siz karar verin” tavrıyla açık nasslar üzerinde ileri geri konuşulmasına zemin hazırlaması bizzat Kur’an’ın tavrına hiç mi hiç uymamaktadır. Eğer bizler, Kur’an’ın açık nassları söz konusu olduğunda “taraf” olmayacaksak, hangi konuda sergilediğimiz tavır Kur’an’ım mü’minleri olduğumuz iddiasının delili olacaktır?

Bir diğer çelişki: Ateş’in kullandığı ifadelerden çıkan netice odur ki, bu dünyada kemale ermiş olan ruhlar (daha doğrusu bu ruhların bu dünyadaki bedenleri) için ba’s söz konusu değildir. Ba’s, tekrar bedenlenme olduğuna göre ve bu da bu dünyada gerçekleşeceğine göre, bu durum sadece kemale ermemiş ruhlar için söz konusudur.

Eğer bu doğruysa, Ateş’in 40/el-Mü’min, 11. ayetin tefsiri esnasında söylediği şu sözler yanlıştır:

“Birinci ölüm, insanın dünyâya gelmezden önceki durumudur. Meni hayvancığı iken insan, ölmüş gibi kendinden habersizdir. Meni hayvancığı haline gelmezden önce hiçbir şey değildi. Demek ki dünyâya gelmezden önceki durumu ölü sayılmaktadır. Dünyâ hayâtı, birinci hayattır. Dünyadaki ömrünü tamamladıktan sonra ruhun bedenden ayrılması ikinci ölümdür. Kıyâmette ruhun tekrar bedene girmesi de ikinci hayâttır.

“En doğru, sahâbî ve tâbiîlere dayanan açıklama budur…”[31]

Peki en doğru görüş bu ise şu ifadeler hakkında ne demeliyiz:

“Reenkarnasyona cevaz verdiğim iddiasına gelince: Bu mânâya gelebilecek âyetler vardır. Geleneksel yorumları bırakıp âyetler üzerinde düşünürsek, bu mânânın muhtemel olduğu anlaşılır. Zaten öyle olmasaydı, İhvân-ı Safâ gibi bâzı felsefî akım mensupları sözkonusu âyetlerden bu anlamı çıkaramazlardı….

“Ama bu, sadece bir ihtimaldir. Biz, kesinkes böyledir, demedik, emin olmadığımız bir şeyi söylemeyiz. Bu konuda kesin bir yargım yok. Yalnız önemli olan kıyâmet’i inkâr etmemektir. O inanç esası olduktan sonra bir insanın tekrar denenmek üzere bir kez daha bedenlendirilmesi, inanca aykırı olmayabilir.

“Esasen anne karnındaki cenîne üç aylık olduktan sonra ruhun üflendiği , sahih hadîslerde açıkça belirtilmiştir. Demek ki insanın ruhu daha önce vardır. Ba’s de ruhun bedene girip yeniden bedenlenmesinden başka bir şey değildir.

“Bütün ruhların, bedenlerden önce ruhlar âleminde var olduğu düşüncesi, Kur’ân’dan alınmış bir düşünce değildir. Sahîh hadîslerde de bu konuda açık bir delîl yoktur. İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitâbu’r-Rûh’unda bunu izah etmiştir…

“(…) Âlem-i ervâh vardır ama, bu, henüz bedenler yaratılmadan önce yaratılmış olan insan ruhlarının bulunduğu bir yer değil, bedenlerden ayrılan ruhların gittiği yerdir.

“(…) Bedenlerden önce (mevcut olduğu söylenen) âlem-i ervâh konusu delîle dayanmadığına göre, eğer hadîsler sahih ise –ki sahihtir– cenîne üflenen ruh, bedenlerden ayrılan ruhların oluşturduğu âlemden alınmaktadır. Ya böyledir, ya da cenîne ruhun üflenmesi, ona bilincin verilmesi anlamını taşır…

“Eğer hadîslerde anlatılan, ruhun üflenmesiyle kasıt, insana bilinç verilmesi değil de cenîne insan ruhunun üflenmesi ise bu, ruhun, bedenden önce var olduğunu gösterir. Ama ruh, bedenle birlikte yaratıldığına göre nereden üflenecektir? Bu durumda bedenden ayrılmış bir ruhun üflenmesi hatıra geliyor. Hatta … ayetlerinde (Ateş burada 2/el-Bakara, 28 ve 67/el-Mülk, 2 ayetlerini zikretmektedir) âyetlerinde ölümün hayattan önce zikredilmesinde buna işâret görülmektedir…”[32]

Burada yer alan hususlar üzerinde de ayrıntılı olarak durmaya değer doğrusu:

1- Ateş’e göre “Geleneksel yorumları bırakıp âyetler üzerinde düşünürsek, bu mânânın muhtemel olduğu anlaşılır. Zaten öyle olmasaydı, İhvân-ı Safâ gibi bâzı felsefî akım mensupları sözkonusu âyetlerden bu anlamı çıkaramazlardı.”

İhvan-ı Safa ve Reenkarnasyon

Gönül isterdi ki Ateş, İhvan-ı Safa’nın, ilgili ayetler konusundaki tavrını kendisine dayanak almadan önce, onların konuyla ilgili görüşlerini iyice araştırmış ve netleştirmiş olsun.

Hemen belirtelim ki, İhvan-ı Safa’nın herhangi bir Kur’an ayetini her hangi bir şekilde anlamış olması, “Geleneksel yorumlar”ı bir kalemde silebilen birisi için hangi noktada dayanak teşkil edebilmiştir, doğrusu merak ediyoruz. “Bakın ben bu konuda yalnız değilim; tarihte de benim gibi düşünenler olmuştur” diyebilmek kendisine avantaj sağlar düşüncesiyle Ateş, görüşünü mutlaka birilerine dayandırma ihtiyacı içinde olmalıdır.

O İhvan-ı Safa ki, dinler ve inançlar konusunda günümüzün birçok sapık akımını geride bırakacak bir çizgidedir. İşte İhvan-ı Safa’nın bu konudaki kanaatine küçük bir örnek:

“… Anlayışı, ma’rifeti ve hakikati noksan olan kimseler için ise, Allah’ın peygamberlerinden başka Allah’a götürecek bir yol yoktur. Allah’ın peygamberleri konusunda anlayışı ve ma’rifeti noksan olan kimselere gelince, bunları Allah’a götürecek tek yol, peygamberlerin halifelerinden ve vasilerinden olan imamlar ile Allah’ın salih kullarıdır. Bunları yeterince anlayıp tanıyamayan kimseler için, bunların yollarına uymak, açtıkları çığırlarda yürümek ve tavsiyeleriyle amel etmekten, onların mescid ve meşhedlerine gitmekten, onlara benzetilerek yapılan resimlerin yanında onların ayetlerini hatırlamak ve putlar vasıtasıyla onların hallerine vakıf olmak için dua etmek, namaz kılıp oruç tutmak ve kabirlerinin başında istiğfar edip bağışlanma ve rahmet istemekten ve Allah’tan, kendisine yakınlık talep etmek maksadıyla buna benzer şeyler yapmaktan başka yol yoktur.

“Bil ki, her halukârda eşyadan herhangi birşeye kulluk eden ve herhangi bir kimse vasıtasıyla Allah’a yaklaşan kimsenin durumu, herhangi bir dinî inanca sahip olmayan ve (böylece) Allah’a yaklaşmayan kimseden elbette daha iyidir. (…)

“Sonra bil ki, böyle (:herhangi bir dinî inanca sahip olmayan) kimselerin durumu, putlara tapanların durumundan her halukârda daha kötüdür. Çünkü putlara tapanlar, birşeyi din edinmişlerdir, (onunla) Allah’a yakınlaşır ve Allah’tan korkarlar ve O’na rücu ederler….”[33]

Yine o İhvan-ı Safa ki, Sokrat felsefesi ile Hristiyanî ruhbanlığı, İslam ile aynı çizgide görme pervasızlığını gösteren bir gruptur.[34]

Ancak Ateş, ille de İhvan-ı Safa’nın reenkarnasyon konusundaki anlayışını tervic etmek istiyorsa, kendisine “Resâilu İhvâni’s-Safâ”yı iyice gözden geçirmesini tavsiye etmemiz gerekiyor. Zira İhvan-ı Safa’da, Ateş’in anladığı reenkarnasyonun “izini” bile bulmak mümkün değildir.

İşte İhvan-ı Safa’nın konuyla ilgili görüşü:

İhvan-ı Safa, kemale ermiş ruh ile kemale ermemiş ruhu, anne karnındaki ceninin durumuna benzeterek, tıpkı hilkati tam ve azaları eksiksiz olan ceninin, oluşumunu tamamlayıp dünyaya geldiken sonra dünyanın nimetlerinden istifade etmesi gibi, olgunluğunu tamamlamış ruhların da (ölümle) bedenden ayrılınca Mele-i A’lâ’ya yükselip melekler zümresine dahil olacağını vs. söyledikten sonra şöyle der:

“Rahimde ceninin hilkati tamam olmadığı ve sureti istikmal etmediği yahut nefisten ona bir eksiklik arız olduğu ve uzuvlarından birisinde bir eğrilik meydana geldiği zaman ise, bu dünya hayatından tam bir şekilde menfaatlenemez, bu dünya nimetlerinden mükemmel bir şekilde istifade edemez. Kör, dilsiz, kötürüm, felçli vb. kimseler böyledir. (Kemalini tamamlamamış) cüz’î ruhların (en-Nufûsu’l-Cüz’iyye) beşerî bedenlerinden ayrılması esnasındaki durumu da böyle olur.

“Bu şöyle olur: Cüz’î ruhlar ulûm ve maarif ile kendilerini tamamlamadıkları zaman, her ne kadar beşerî bedenlerle irtibatlı haldeyken duyularla bilinebilen şeyleri idrake hazır bir halde iseler de, eşyanın hakikatlerini bilmek suretiyle kemale ulaşamazlar. Yine her ne kadar onların akıl, temyiz yeteneği ve görme kabiliyetleri var ise de, güçel ahlak ile kendilerini ıslah etmemişler, gayret etme ve karar verme imkânları var ise de, fasit görüşlerden ibaret olan eğriliklerini düzeltemezler. Kötü amelleri onları günaha daldırmış, çirkin fiilleri onları ağırlaştırmıştır.

“Dolayısıyla bu ruhlar, cesetlerden ayrıldıktan sonra cevherlerinin onlara bir faydası olmaz ve kendi zatlarıyla yükselemezler; onlar için –günahlarının ağırlıkları sebebiyle– Mele-i A’lâ’ya yükselmek mümkün olmaz. Onlar göğün melekûtuna yükseltilmezler, melekler zümresine dahil olma liyakatini elde edemezler. Gök kapıları önlerine kapanır, o neş’e ve rahatı elden kaçırırlar. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. Suçluları işte böyle cezalandırırız.”[35] Çünkü ruh, bu sıfatlarla mezmum olduğu, güzel ahlak ile süslenmemiş, kötü ahlak ile, zulümkâr/sapkın yaşantı ile, bayağı alışkanlıklar ile, bozuk itikatlar ile, katmerli cehaletler ile ve kötü ameller ile mukayyet bulunduğu sürece o şerefli mekâna layık değildirler; (Mele-i A’lâ’ya yükselemeden, gök kapılarının önünde) bağlanmış ve hapsedilmiş olarak kalırlar. Zira tıpkı kör, kötürüm, cahil ve dilsizler, noksanlıkları sebebiyle hükümdarların meclislerine ve işretlerine layık değiller se, bu ruhlar da o nuranî menzile ve ruhanî aleme layık değildirler.

“Bu ruhlar, o şerefli ve yüce mekânı elden kaçırınca, boşlukta mukayyed bulunur ve göğün altında düşüp kalırlar. Bunun üzerine kendileriyle bağlantılı olan cismanî şehvetler, fasit görüşler ve heyülanî işlere olan ihtimamlarından ibaret şeytanları onları geriye, karanlıklar içindeki ve derinlerdeki/aşağılardaki cesetlerin çukuruna, bedenî tabiatın bağlarına çekerek götürüp yakıcı ve cehennem vadilerine sürükleyici şehvet dalgalarına atarlar. Orada onların hiçbir yakınları/arkadaşları yoktur. Tıpkı körlerin ve kötürümlerin, insanların gelip geçtiği yollardan başka yollarda çekilip götürüldüğü gibi, şeytanları da onları çekip götürür. Nitekim Allah Teala şöyle zikretmektedir: “Ve her kim o Rahman’ın zikrinden körlükte bulunursa ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun için bir refiktir.”[36] Yine şöyle buyurmaktadır: “Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar, önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler.”[37] Yine şöyle buyurmaktadır: “Yanındaki arkadaşı, “İşte yanımdaki hazırdır” der.”[38] İşte bu durumda o ruhlara kıyamet kopana kadar kâh esîr[39] ateşi, kâh zemheri soğuğu, karanlığın korkutuculuğu, elem ve azap isabet eder. Bu ruhların bu esnadaki durumu, Allah Teala’nın zikrettiği gibi olur: “Ateş ki, sabah ve akşam onun üzerine arz olunurlar ve kıyamet kopacağı gün de, “Firavun ailesini azabın en çetinine sokun” denilecek.” Ve yine şöyle olur: “Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.”[40]

“Bütün bunlar, o nefislerin, alıştıkları ve fakat ayrıldıkları bedensel özelliklere duydukları şiddetli şevk ve arzu sebebiyledir. Onlar ruhanî lezzetleri de elde edemezler. Onlar için dünya da ahiret de hüsran olmuştur. “İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.”[41] [42]

Yine bu konuyla ilgili olarak İhvan-ı Safa, hayatta yiyip içmekten ve dünya zevklerini tatmaktan başka bir emeli olmamış, ilimsiz, yahut birşeyler bildiği halde gereğini yerine getirmemiş kimselerin ruhları hakkında şunları söyler:

“… Sonra kendisine ölüm sarhoşluğu hak olarak geldiği zaman –ki o, ruhun bedenden zorla ve icbarla ayrılmasıdır–, bedensel aleme ve tabiî maddî cisimler dünyasına gelen herkesin içmek zorunda bulunduğu bir şerbettir bu. O esnada ruh cesetsiz kalır. Kişinin, kendisiyle cismanî lezzetlere ulaştığı ve uzun zaman elde ettiği için alışkanlık haline getirdiği –bu suretle onları elde etmek artık onun tabiatine yerleşmiştir – duyu araçları kendisinden alınır. Kişi için bu lezzetlere ulaşmak, ancak o bedenin azaları ile mümkündür. Ancak ruhun bedenden ayrılmasıyla kişi, artık bu lezzetlerinden men edilir. Bu durum, gözleri kör olan, kulakları sağırlaşan, elleri kötürüm olan, ayakları kesilen, dili tutulan, burun delikleri tıkanan, kalbi körleşen, ahbapları kendisinden ayrılan ve arkadaşlarından cefa gören, kardeşleri tarafından terk edilen, komşuları tarafından yalnız bırakılan, düşmanlarının kendisine galebe çalmaya yol bulduğu ve kendisini çekemeyenlerin sevindiği kimseye benzer ki, böyle kimsenin yanında kalan, sadece cesedinde azap çeken bir ruhtur. Dolayısıyla bu kimse, yaşamaktan zevk alan diri olmadığı gibi, azaptan müsterih olan ölü de değildir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: “O orada ne ölür, ne de yaşar.”[43]

“Böyle ruhlar o durumda şaşkın ve ve duyular aleminde alıştıkları ve artık ellerinden kaçırdıkları o lezzetleri yeniden elde etme gayreti ile çaresiz bir şekilde kalırlar. Oysa artık onlara ulaşmaktan ve onlara geri dönmekten men edilmişlerdir. Bu durumdayken arzu ve temenni içinde şöyle derler: “Keşke geri çevrilsek de, yapmış olduğumuz şeylerden başkasını (iyi ameller) yapsak”[44], “Keşke toprak olsaydım”[45], “Bize şefaat edecek şefaatçiler yok mu?”[46] Sonra Allah Teala şöyle buyurur: “Eğer geri gönderilseler,. yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir.”[47]

“Bu ruhlar, bu durumda iken hüsran ve pişmanlık içinde, kendi zatları ile acı çekerek ve kötü adetlerinden dolayı azaplanarak, cehaletleri içinde kör olarak ayın bulunduğu gök tabakasının altında öylece kalırlar. Karanlıktaki cesetlerin çukurunda dolaşırlar. Geçmiş ümmetlerden kendileri gibi olanlarla, şeytan kardeşleri ve iblis askerleri ile birlikte hepsi beraber heyulâ denizine batmıştırlar; oluş ve bozuluş aleminde şaşkınlık ve hasret içindedirler.

“Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: “Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lanet edecekler…”[48] Onlar, kendileri gibi olan (ancak) cesetlerde bulunan ruhlar ile irtibatlıdırlar. Onlara, vesvese vererek kendi tabiatlarında bulunan ve duyularla hissedilen şu lezzetlerin arzularını aşılarlar. Kendileri de sapmış, onları da içinde ebedî kalmak üzere cehenneme saptırmışlardır. Nitekim Allah Teaya şöyle zikretmiştir: “Artık onlar, o azgınlar ve iblis orduları, toptan oraya (cehenneme) tepetaklak atılırlar.”[49] Şerir, cahil ve hakikatlerden ve şer’î ilimlerden gafil olan ruhların ceza, ikap ve elim azabı işte budur.”[50]

İşte İhvan-ı Safa’da bulunduğu söylenen reenkarnasyon budur. Burada söylenenler, İbnu’l-Kayyım’ın “Kitâbu’r-Rûh”da söyledikleri ile hemen hemen aynı şeylerdir.[51] Biz, İhvan-ı Safa’nın risalelerinde, Ateş’in anlattığı şekilde her hangi bir reenkarnasyon inancına rastlamadığımız gibi, reenkarnasyon konusunda ileri sürülen diğer teorilerin herhangi birisine uyan bir görüş de tesbit edemedik. Eğer bu konuda yanıldığımızı gösteren –en az yukarıdaki alıntılar kadar net– bir delil gösterilirse seve seve kabul etmeye hazırız.

Kıyamet ve ahiret inancına uygun bir reenkarnasyon inancı olabilir mi?

2- Ateş şöyle diyor: “…Ama bu, sadece bir ihtimaldir. Biz, kesinkes böyledir, demedik, emin olmadığımız bir şeyi söylemeyiz. Bu konuda kesin bir yargım yok. Yalnız önemli olan kıyâmet’i inkâr etmemektir. O inanç esası olduktan sonra bir insanın tekrar denenmek üzere bir kez daha bedenlendirilmesi, inanca aykırı olmayabilir.”

Demek ki kendisi, bir ihtimal olarak gündeme getirdiği bu hususun gerçek olup olmadığı hakkında kesin bir kanaat sahibi değildir. Yani kıyamet ve ahiret inancı reddedilmediği sürece reenkarnasyona inanmak mümkün olabilir.

O zaman soralım: Eğer reenkarnasyon size göre kemale ermemiş ruhların, kemale erme sürecini tamamlayana kadar bu dünyaya başka başka bedenlere yeniden gönderilmesi ise –ki söylediklerinizin özeti budur– neticede ortaya çıkan şu olacaktır: Yukarıda mahiyeti özetlenen reenkarnasyon süreci ile, önceden kemal bulmamış olan ruhlar da sonunda kemal bulacak, dolayısıyla onlar da cennete gidecektir. Yani dünyaya gelen bütün insanlar sonunda ne yapılıp edilip cennete sokulacaktır!

Peki cehenneme kim gidecektir? Daha önce de zikrettiğimiz gibi, cehennemi olmayan, yalnızca cennetten ibaret olan bir ahiret inancı “güdük”, hatta “yanlış” bir inanç değil midir?

Eğer Ateş burada, “Cehennem, aslında türlü eziyet ve sıkıntıların yaşandığı bu dünyadır” diyecek olursa, karşısına kendi ifadeleri ile çıkar ve sorarız: Aşağıdaki sözler kime aittir:

“Biraz önce temiz Kitâb ehli kimselerin cennete girecekleri belirtildikten sonra bu âyetlerde de: nankörlerin ne mallarının, ne de çocuklarının, kendilerine bir yarar sağlamayacağı, ateş halkı olan o kimselerin sürekli cehennemde kalacakları, dünyâda onların yaptıkları hayırların da boşa çıkacağı; zira küfürlerinin, tıpkı bir kavmin ürününü mahveden dondurucu soğuk gibi bütün iyiliklerini mahvedeceği bildirilmektedir.”[52]

“… 13 ve 14 ncü âyetlerde de (4/en-Nisâ, 13-4) izah edilen bu miras hukukunun, Allah’ın çizdiği sınırlar olduğu belirtilmekte, Allah’a ve Elçisine itaat edip O’nun belirlediği sınırlar içinde duranları, yüce Allah’ın ebedi kalınacak cennetlere sokacağı, en büyük kurtuluşun bu olduğu; Allah’a ve Elçisine isyan edip Allah’ın koyduğu sınırları aşanları da yüce Allah’ın, ebedi kalınacak ateşe sokacağı, orada kendileri için alçaltıcı bir azâp bulunduğu ihtar edilmektedir!”[53]

“35-36 ncı âyetlerde (7/el-A’râf, 35-6) de Allah’ın âyetlerini anlatan peyğamberlere uyup Allah’ın buyrukları dışına çıkmaktan sakınan kimselerin korku ve üzüntü çekmeyecekleri: Allah’ın âyetlerini yalanlayıp, onları kabule tenezzül etmeyenlerin de cehennemde ebedî kalacakları vurgulanmaktadır.”[54]

Görüldüğü gibi Ateş, mü’min olmayanların akıbetini anlatan birtakım ayetlerin tefsirinde, onların cehennemde sürekli/ebedî kalacaklarını söylemektedir.[55]

O zaman yukarıdaki soruya paralel olarak şunu sormak durumundayız: Eğer bu kimseler için cehennemde ebedî kalmak kaçınılmaz bir akıbet ise –ki yukarıdaki iktibaslar bunu net bir şekilde göstermektedir–, o zaman şu iki ihtimal ortaya çıkmaktadır:

A- Kemal bulmamış ruhların cehenneme gönderilmesi demek, onların yeniden bedenlenmesi, sıkıntı ve çileden ibaret olan bu dünya hayatına tekrar gönderilmesi demektir. Burada dünya hayatı cehennem olarak yorumlanmaktadır. Bu da bizi şu neticeye götürür: Bu dünya hayatı ebedîdir.

B- Cehennem, kıyamet koptuktan sonra mücrimlerin azap göreceği bir yerdir ve kemal bulmamış ruhlar da birer mücrim olarak burada azap görecektir. Mü’minler sınıfına girmeyen mücrimlerin azabı ebedî olacağına göre, cehennem de ebedî demektir. O halde Ateş’in, cehennemin çile ve sıkıntılarla yaşanan dünya hayatı olabileceği şeklindeki ifadesi doğru değildir.

Öte yandan Ateş’in, “önemli olan kıyameti inkâr etmemektir” cümlesi de aslında kendisine bir avantaj sağlamak yerine, başına daha büyük sıkıntı açacaktır. Zira –tıpkı cehennemi dünya hayatının sıkıntılarıyla tefsir etmek gibi– son derece zorlama, akla ve nakle aykırı tevillere sapmadıkça Kur’an’ı Kerim’in ve sahih hadislerin kıyamet ahvali hakkında verdikleri haberlerden kaçıp kurtulma imkânı yoktur. Haşr’i, hesabı, mizanı –ki bütün bu konulardaki ayetleri sıralayarak yazıyı daha da uzatmak istemiyoruz– nereye koyacağız? Kıyamete inanmak demek, Allah Teala’nın ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in kıyamet hakkında verdikleri haberlere eksiksiz olarak inanmak demektir. Kur’an nassıyla sabit olan herhangi bir hususun inkârının kişiyi nerelere sürükleyeceğini Ateş’in çok iyi bildiğinden şüphemiz yok.

O zaman Ateş’ten, bütün bu konulardaki ayet ve hadislerin muhtevası hakkında ne düşündüğünü sormak durumundayız. Mesela bir kimse, “ben kıyamete ve ahirete inanıyorum, ama orada cennetin veya cehennemin, haşrin, hesabın ve mizanın bulunduğuna inanmıyorum” diyecek olursa, Ateş’e göre bu kimsenin kıyamet/ahiret inancı makbul ve sahih midir?

3- Ateş yine şöyle demektedir:

“(…) Bedenlerden önce (mevcut olduğu söylenen) âlem-i ervâh konusu delîle dayanmadığına göre, eğer hadîsler sahih ise –ki sahihtir– cenîne üflenen ruh, bedenlerden ayrılan ruhların oluşturduğu âlemden alınmaktadır. Ya böyledir, ya da cenîne ruhun üflenmesi, ona bilincin verilmesi anlamını taşır…

“Eğer hadîslerde anlatılan, ruhun üflenmesiyle kasıt, insana bilinç verilmesi değil de cenîne insan ruhunun üflenmesi ise bu, ruhun, bedenden önce var olduğunu gösterir. Ama ruh, bedenle birlikte yaratıldığına göre nereden üflenecektir? Bu durumda bedenden ayrılmış bir ruhun üflenmesi hatıra geliyor. Hatta … ayetlerinde (Ateş burada 2/el-Bakara, 28 ve 67/el-Mülk, 2 ayetlerini zikretmektedir) âyetlerinde ölümün hayattan önce zikredilmesinde buna işâret görülmektedir…”

Ateş burada, İbnu’l-Kayyım’ın alimler arasında ihtilaflı bir mesele olarak aktardığı bir husustan hareket ediyor.

Mesele şudur: İbnu’l-Kayyım’ın naklettiğine göre bir kısım alimler, ruhun bedenden önce yaratılmış olduğu görüşünü benimserken, diğer bir kısım alimler de ruhun bedenden sonra yaratıldığı görüşünü savunmuşlardır.[56]

Ancak Ateş’in bu ihtilaflı meselede de çelişkili görüşler serdediyor ve mesela 1979′da kaleme aldığını söylediği bir kitabından şu sözlerle başlayan bir alıntı yapıyor:

“Bedenden ayrılan ruh, başka bedenlere girmez. Ruhun başka bedenlere girmesine tenâsüh denilir.”[57]

Daha sonra da tenasuhun, insan bedenindeki ruhun, bilahare hayvan bedenide girmesi veya hayvan bedeninde olan ruhun bilahare insan bedenine girmesi olduğunu söylüy

 

         Kaynak: BEYAN DERGİSİ


  MAKALELER

 

web analytics