BÜTÜN ZAMANLARIN EN HAYIRLI KUŞAĞI: SAHABE

 

Halit İSTANBULLU

Sahabi arkadaş/dost olmak anlamına gelen sohbet/suhbet kelimesinden müştak bir kelime. Bunun için muayyen bir ölçü yok, “sahabi” az ya da çok başkası ile birlikte olan herkese şamil. Bu yüzden; “falanca ile bir yıl, bir ay, bir gün ve hatta kısa bir an beraber oldum” derken sahibe/beraber oldu fiili kullanılır. Kelimenin sohbet çerçevesinde kazandığı geniş anlam, günün belli bir anında Allah Rasulü (s.a.v.) ile birlikte olan kişiyi de içine almaktadır.

 

Sahabi olmanın ve de o duruş üzere kalmanın “nasıllığı” ulema indinde farklı mütalalara neden olmuştur. Muhaddislere göre; Allah Rasülü’nü (s.a.v.) müslüman olarak bir defa gören kişi sahabidir. Fakat O’nu (s.a.v.) mümin olarak görenin iman üzere ölmesi şarttır.[1] Sahabi olma şerefine nail olan, ardından irtidat eden sonra tekrar müslüman olan fakat yeni halinde Allah Rasülü’nü (s.a.v.) göremeden ölenler tarifin dışında kalırlar. Bu yüzden Kurre b. Meysere, Eş’as b. Kays gibi bir ara irtidata irtikap edenler Ebu Hanife ve Şafi’ye göre sahabi kabul edilmezler.[2] İrtidat ameliyesi kişinin bütün amellerini iptal ettiği gibi sahabi olma payesini de alır-götürür.[3]

Allah Rasülü’nü (s.a.v.) görmenin nasıllığı ile ilgili mülahazalar şu çerçevededir: Kişi bizatihi O’nu (s.a.v.) görmeyi kast ediyor, ya da başkası vesile oluyor, bizzat O’na (s.a.v.) bakıyor, ya da hedefinde başkasını görmek varken gayri ihtiyari olarak bakışları O’na (s.a.v.) alıyor.[4] Eğer bütün bu bakışların öncesinde iman varsa “gören” kişi sahabi kabul edilir.

Allah Rasulü’nü (s.a.v.) görmek, “O’na (s.a.v.) mülaki olmak” anlamında değerlendirilmelidir. Zira İbn Ümmi Mektum gibi Efendimiz’i (s.a.v.) dünya gözü ile göremeyenler de tereddütsüz sahabidir.[5] Sağını solunu birbirinden ayırabilen veya “sözü anlayıp karşılık verebilecek” derecede bir dirayete malik olan çocuklar da sahabidir.[6]

Ebu Zueyb El-Hüzeli gibi O’nu (s.a.v.) ölümle defn arasında görenler yaşarken görme bahtiyarlığına eremediklerinden sahabi kabul edilmezler.[7]

Ez cümle sahabi; Allah Rasulü’nü (s.a.v.) , risalet vazifesinin başlangıcından Ezeli ve Ebedi dostu olan Allah Teala’ya irtihal edişine kadar devam eden süreç içerisinde mümin olarak gören ve o hal üzere vefat eden kişidir.

 

Melekler Sahabe midir?

Allah Rasulü’nü (s.a.v.) mümin olarak gören ve o hal üzere ölen “herkes” zarfında insandan başka kimler var? Hz. Cebrail bazen asli suretinde bazen de Dihyet-i Kelbi hüviyetinde O’nunla (s.a.v.) görüşmüştür. Görüşme aşikar olduğuna göre melekler de sahabi midir?

Bütün zamanları ibadete ayarlı olan ve bu yüzden nafile ibadet yapmaya dahi zaman bulamayan meleklere peygamber gönderilip gönderilmediği, gönderildi ise Allah Rasulü’nün (s.a.v.) ashap kadrosuna dahil olup-olmadıkları ihtilaflıdır. Fahruddin Razi “Esraru’t-Tenzil” adlı eserinde risaletin melekleri bağlamadığı noktasında icmanın olduğunu nakletmektedir. Fakat icma olduğuna itiraz edenler de vardır. Takiyyuddin Sübki Allah Rasulü’nün (s.a.v.) meleklere de gönderildiğini söylemektedir.[8] Fakat tercih edilen, risaletin meleklere şamil olmadığı görüşüdür.

 

Cinlerin Durumu

Peygamberlere vahyedilen hakikatler cinleri de bağlar. Çünkü insanlar gibi mükelleftirler. İrade ve ihtiyarları vardır. İbadet için yaratılmışlardır: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[9] Öldükten sonra diriltileceklerdir. İsyankar olanları cehennemde cezalandırılacaktır.[10]

Cinlerin varoluş gayeleri Allah Teâla’ya ibadet etmektir: Neye ve nasıl iman ve ibadet edeceklerini ise peygamberlerden öğrenmişlerdir: “Hani cinlerden bir grubu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kur’an’ı dinlemeye hazır olduklarında (birbirlerine) ‘susun’ demişler, Kur’an tamam olunca da uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi. Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, Hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun.”[11] Bu ayetler bir çok açıdan cinlerin mükellef olduklarına işaret etmektedir:

* Allah Teâla cinleri Kur’an’ı dinleyip iman etmeleri, emirlerini uygulayıp yasaklarından sakınmaları için Allah Rasulü’nü (s.a.v.) dinlemeye yöneltmiştir.

* Cinler, Kur’an’ı dinlediklerini, anladıklarını ve O’nun doğruya ulaştıran kitap olduğunu kabul ettiklerini haber vermektedirler. Onların bu beyanı Musa’yı (a.s), O’na indirilen Kitabı, Kur’an’ın Tevrat’ı tasdik ettiğini ve dosdoğru yola ilettiğini bildiklerini göstermektedir.

* Allah Rasulü’nü (s.a.v.) görüp, Kur’an’ı dinleyen cinlerin milletlerine; “Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun.” diye çağrıda bulunmaları, mükellef olduklarına, haber verdiklerini doğrulamak, emrettiklerine de itaat etmek suretiyle Allah Rasulü’nün (s.a.v.) davetine müsbet karşılık vermekle emrolunduklarına delalet etmektedir.[12]

Cinlerin tamamının mükellef olduğu, bir kısmının Allah Rasulü’nü (s.a.v.) dinleyip iman ettiği[13] dikkate alındığında içlerinde sahabi vardır. Çünkü Hz Rasulullah (s.a.v.) insanlara olduğu gibi cinlere de gönderilmiştir: “Alemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkan’ı indiren Allah, yüceler yücesidir.”[14] Bütün müfessirler cinlerin de ayette geçen ‘âlem’ kapsamına girdiği noktasında icma etmişlerdir.[15]

“Kalk uyar.”[16] ayeti mutlak olduğundan akıl sahibi bütün canlıları kapsar. Cinler de bu bağlamda değerlendirilir. Çünkü onlar içerisinde de sefihler, cehenneme girecekler vardır.

İbn Hazm bu noktada şunları söylemektedir: “Allah Teala cinlerden bir grubun iman ettiğini, Hz. Rasulullah’tan (s.a.v.) Kur’an dinlediğini ve içlerinde faziletli sahabilerin yer aldığını bizlere bildirmektedir.”[17]

Ne var ki pozitivizmin gücüyle sarsılan bazı modernistler cin bahsinde bir takım garip te’villere giderek “cin” gerçeğini çarpıtmışlardır. Kainatta olan her şeyde sebep-sonuç prensibinin hakim olduğunu iddia eden Ahmed Han bu noktada pozitivizme öylesine teslim olmuştur ki; beş duyunun algı sahasına girmeyen her şeyi reddetmiştir. Melekleri insandaki sezgisel bilişin, sudaki akışkanlık ve taştaki katılık gibi yaratılmış nesnelerin hususiyetleri olarak te’vil eden Ahmed Han[18] Kur’an’ı Kerim’de geçen “cin” kelimesinin kapsamı hakkında da şunları söylemiştir: “Cin kelimesi beş yerde ‘can’la aynı anlama gelmekte ve bunlar şer, hastalık ve diğer olumsuzlukların yansımaları olarak anlatılmaktadır. Diğer yerlerde geçen “cin” kelimesinden ise çöllerde, tepelerde ve ormanlarda yaşayan yabani insanlar kastedilmektedir.[19]

Modernizmin Mısır ayağında yer alan Muhammed Abduh da cinlerle alakalı Ahmed Han’ınkine benzer mütalalar serdetmiştir. Mücize ve keramet gibi harikulade, melek ve cin gibi de gözlem alanına girmeyen varlıkları te’vil ya da reddeden modernistlerin etkin ve de yeni olanlarından Muhammed el-Behiy “Ahkaf” ve “Cin” sürelerinde geçen cinlerle alakalı şunları söyler: “Bunlardan, Medine’den Mekke’ye gelen ve kimse görmeden Allah Rasülü’ne (s.a.v.) iman eden insan topluluğu kastedilmektedir”[20]

Allah Teâla’nın te’vile imkan vermeyecek bir dille yarattığını ifade ettiği, mükellef olduklarını belirttiği, Hz Rasulullah’ı (s.a.v.) görüp ondan Kur’an dinlediklerini bildirdiği ve bu dinleme neticesinde içlerinde mü’minlerin olduğunu izhar ettiği cinlerin varlığı bedihi bir hakikattir. O halde insanlar arasında olduğu gibi cinler içerisinde de bir çok sahabi vardır.

 

Sahabinin Kim Olduğunu Tayin Etmede Ölçü

Sünnetin saf haliyle sonraki kuşaklara taşınması mühim meselelerin en üst sırasında yer almıştır. Hadislerin naklinde görev alan ravilerin kim olduğunu tesbitin ehemmiyeti konu ile alakalı hususi bir disiplinin doğmasına sebep olmuştur. Hadis rivayet eden kişinin adalet ve zapt yönü bütün yönleriyle incelemeye alınmıştır. Raviler zincirinin ilk halkasında yer alan sahabenin kim olduğu ve nasıl tesbit edileceği hadisle alakalı diğer meselelerden daha fazla önemsenmiştir. Bu noktada farklı mülahazalar öne çıkmıştır. Neticede bir kişinin sahabe olduğu şu esaslardan biriyle tesbit edilmiştir:

* Tevatür Yolu: Yalan üzerine birleşmeleri adeten mümkün olmayan bir cemaatin kendilerinden önceki bir başka cemaatten yaptığı nakille kişinin sahabi olduğunu rivayet etmesidir. Bu, usuller içerisinde en kamil olanıdır. Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali başta olmak üzere cennetle müjdelenen on kişinin (Sa’d b. Ebî Vakkas, Said b. Zeyd, Talha b. Ubeydillah, Zübeyr b. el-Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Ubeyde b. Cerrah -radıyallahu anhum-) sahabi olduğu tevatür yoluyla sabittir.

* İstifâza Yolu: Kişinin sahabi olduğu tevatür derecesine ulaşmayan bir şöhretle bilinebilir. Dımam b. Sa’lebe ile Ukâşe b. Mıhsan’ın –radiyallahu anhuma- sahabi olduklarının tesbiti gibi.

* Şahadet Yolu: “Şahs-ı vahidin tezkiyesi makbuldür.” Kaidesinden hareketle herhangi bir sahabi veya tabiinin “falancanın Rasulullah (s.a.v.) ile musahabesi vardır” demesi ile de kişinin sahabi olduğu tesbit edilebilir. Mesela Hz Ömer’in devri hilafetinde Ebu Musa el-Eş’ari komutasındaki askerler içerisinde yer alan Hümeme b. Ebi Hümeme ed-Devsi Isfehan’da ishal hastalığından vefat etmişti. Ebu Musa el-Eş’ari Hümeme hakkında; “Vallahi Efendimiz’den (s.a.v.) Humeme’nin şehit olacağını işitmiştim.” dedi. Bu ifadeden Hümeme’nin –radiyallahu anh’ın- sahabi olduğu anlaşılmıştır.

* İkrar Yolu: Kişinin adaletinin sübutu ve Allah Rasulü (s.a.v.) ile aynı zamanda yaşama imkanının mevcudiyeti aşikar olur, sonrada sahabi olduğu tarafından itiraf edilirse ikrarı kabul edilir. Yani bu durumdaki bir kişinin sahabi olduğuna hükmedilir. İkrarın kabül edilebilmesi için kişinin en geç hicri 110 tarihinde vefat etmesi gerekir. Çünkü sahabe asrı hicri 110’da son bulmaktadır. Bu tarihin tesbiti, vefatından bir ay kadar önce Allah Rasulü’nün (s.a.v.); “İşte bu geceyi görüyorsunuz ya, bundan sonra geçecek yüz senenin başında bugün yeryüzünde olanlardan hiç kimse kalmayacaktır.”[21] hadisinden hareketle belirlenmiştir.[22]

Kimlerin sahabi olduklarının tesbiti noktasında kudretli allameler tarafından bir çok çalışma yapılmıştır. Bunlar içerisinde en mühim olanı, ashabın isimlerini, terceme-i hallerini ve rivayette tek kaldıkları hadisleri gösterebilmek için müstakil olarak telif edilen “Tabakat” literatürüdür. Bu sahada ilk defa müstakil eser veren kişi ise Muhammed b. İsmail Buhari (ö. 256) dir. Zamanla bu alanda geniş hacimli eserler vucüt bulmuştur. Halef selefin eserlerini ikmal etmiştir. Muahhar muhaddislerden İbn Abdi’l-Berr’in (ö. 463) el-İstiab’ında 3500, İbn Esir’in (ö. 630) “Üsdü’l-Ğabe”sinde 7554, İbn Hacer Askalani’nin (ö. 852) “el-İsabe”sinde ise 12279 sahabi mevcuttur. Ne ki bu rakamlar ashabın yekünuna nisbetle oldukça azdır. Çünkü ashabın yekünü ile alakalı 40 ila 120 bin arasında farklı rakamlar rivayet edilmektedir. Fakat Tabakat müelliflerinin gayretli çalışmalarıyla Allah Rasulü’nden (s.a.v.) tek bir tane de olsa hadis rivayet eden hiçbir sahabinin terceme-i hali ihmal edilmemiştir.

Hadis allameleri bin bir meşakkate göğüs gerip kimin sahabi olduğunu tesbit ettiler ve eserlerinde gösterdiler. Öncelikli gayeleri ise, Retene-i Hindi (ö. 632) gibi yalanda şöhret bulanların hezeyanlarını, sahabi kisvesi altında Allah Rasulü’ne (s.a.v.) isnat etmelerine mani olmaktı.

 

ASHABIN ÂDALETİ

Hz Osman’ın şehadetiyle başlayıp Cemel, Sıffın muharebeleriyle devam eden olaylar ashabın üç farklı duruş almasına neden oldu: Hz Ali’yle birlikte olanlar, Hz Osman’ın yanında yer alanlar ve uzlete çekilip hadiselere karışmayan büyük çoğunluk. Bir tarafta yer alsın ya da almasın ashabın tamamı Ehl-i Sünnet alimlerinin icmaı ile âdil kabul edilmiştir. Hz Osman ya da Hz. Ali safında olan sahabenin tarafgirliğin verdiği hamasi duygularla birbirlerini cerh edici ifadeler kullanmaları ise, muharebe sürecinde sarf edilen fuzuli sözler bağlamında değerlendirilmelidir.

 

Taraf Olan Sahabilerin Âdaleti

Sıffın’da yer alan her iki tarafta bir gayeye mebni olarak saf tutmuştu. Hz Ali hadisenin çözümlenmesinin zaman alacağını biraz beklenilmesi gerektiğini söylerken, Hz. Muaviye cenahı suçluların hemen cezalandırılmasını talep ediyordu. Her iki tarafta zahirde birtakım delillere dayanmaktaydı. Farklı mülahazalar hadisenin çözümünde iki müçtehidin birbirine zıt hükümlere ulaşmalarına neden oldu. Fakat, her ikisi de içtihat etmişti. İçtihadında isabet edemeyene de bir sevap verildiğine göre Hz Muaviye ya da onun tarafında yer alan ashabı tenkit etmek, onların rivayet ettiği hadislere itibar etmemek, daha da ileri giderek “Bu hadiseler taraf olan ashabın adalet sıfatını ortadan kaldırmıştır.” demek, insaftan yoksun bir yaklaşım olur.

İctihadı gereği karşısında yer alanları “baği” olarak gören ve bu yüzden onlara karşı güç kullanmak zorunda kalan sahabi ile ictihad zarfı içerisinde Kur’an ve Sünnet’i hevasına göre tevil eden anlayışı bir görmek ve netice itibariyle her ikisine de aynı hükmü vermek uçmadaki müşterekliğinden dolayı kartalla sineği aynileştirmek gibi olur.

Hz. Muaviye ya da Hz. Ali’den hangisinin tarafında yer alırsa alsın Ehl-i Sünnet alimlerinin Kur’an ve Sünnet’in tevsiki ile adil kabul ettikleri ashabı Efendimiz’den (s.a.v.) rivayet ettikleri hadisler üzerinde tahrif, tağyir veya benzeri bir tasarrufta bulunmakla itham etmek en basitinden Kur’an’ı anlamamaktır. Ayrıca Allah ve Rasulü’nün (s.a.v.) kesin bir dille adil olduklarına işaret ettiği ashabın adaletini sorgulamak ne kadar yanlışsa onların bu nevi makalelerle adalet vasfını kazanacaklarını düşünmek de o kadar hata olur. Bu babtaki bütün çalışmalar mevcut doğruyu daha yüksek bir tizden duyurmaktan ibarettir. Bir anlamda büyük bir şöhret içerisinde meçhulu yaşayan hakikatin perdesini kaldırmaktır.

 

Kur’an “Sahabe Adildir” Diyor

Sahabe kadrosuna dahil herkes mutlak manada adildir. Yalan ya da yanlış onların hayatında ne bin ne de bir şubesiyle vardır. Hayatları Allah Teala’nın rızasına ayarlı ve de o rıza ile çepeçevre kuşatılmıştır. Böyle bir bünyeye harici unsurların girmesi ne mümkün. Hudeybiye’de “Semre” ağacının altında akdedilen “Rıdvan Biatı” Rıza-i İlahi’nin tahakkuk ettiğini bizzat bildirmektedir: “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, mü’minlerden razı olmuştur.”[23] O’nun razı olduklarına yalan isnat edilir mi ya da yalanla hemhal olan birisinden Cenab-ı Hakk’ın razı olması düşünülebilir mi? Kureyş’e karşı ölünceye kadar savaşacaklarına yemin eden nurdan kadronun ilahi beraatıdır bu ayet.

Allah Rasülu (s.a.v.) buyuruyor ki; “Bedir ve Hudeybiye’ye tanıklık edenlerden hiç birisi Cehenneme girmeyecektir.”[24] Şia’nın ta’n ettiği Hz. Ebu Bekir’den Hz. Ömer’e, Hz. Zübeyir’den Hz. Talha’ya tam bin dört yüz sahabi var Hudeybiye’de…

“İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasül’ün (s.a.v.) de sizin üzerinizde bir şahit olması için sizi orta (dengeli) bir ümmet kıldı.”[25] Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ashabı söz, amel ve iradede milletlerin en hayırlısı ve adilidir. Bu yüzden kıyamet günü peygamberler lehine onların ümmetlerine karşı şahit olmayı hak etmişlerdir.[26] Eğer adil olmasalar, adaleti kuşanmasalardı Cenab-ı Hakk onları diğer ümmetlere karşı şahitler yapmazdı.

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız.”[27] Müminlere ait bu hitaba sahabe herkesten daha çok layıktır. Çünkü iyilikleri emredip kötülüklerden men’ettikleri bedihi bir hakikattir.

“(İslam’a girme hususunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikte tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”[28] Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ve bu rızanın gereği olarak cenneti hazırladığı Ashab-ı Kiram’ın adaletini sorgulamak, Kur’an’ın beyanına itibar etmemek anlamına gelir. Hangi mümin böyle bir ameliyeye cüret edebilir?! Ya da İslami hassasiyet böyle bir ameliyenin neresinde duracaktır.

“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.”[29] Cenab-ı Hakk hicret ve dinine yardım ederek imanlarını ispat eden ashabı cennetle müjdeleyerek imanlarını onayladığını belirtmiştir.[30]

“Allah uğrunda O’na yaraşacak şekilde cihad edin. Sizi O seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (olduğu gibi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek bundan önceki kitaplarda gerekse bu (Kur’an’da) size müslümanlar adını verdi.”[31]? Allah Teâla ashabı, uğrunda cihad etmek için seçti. Rasullerden sonra insanlık tarihinin en faziletlileri oldular. Allah’ı tek mabud olarak tanıdılar. Dilleri, kalpleri, aşkları, iradeleri hasılı topyekün mevcudiyetleriyle O’na yaklaştılar. Allah Onları kul, dost ve sevgili edindiği gibi onlar da Allah’ı bütün mevcudata tercih ettiler. Aşırı sevgi ve merhametinden dolayı Allah onlara dinde hiçbir zorluk çıkarmadı.[32]

Hakkı yüceltmeleri için seçilen ashabın adaletini tartışmaya açmak -haşa- Cenab-ı Hakk’ın seçimde isabet edemediğini gösterir ki, böyle bir yaklaşımın temelinde Kur’ani bakışa itiraz vardır.

(Rasülüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[33] Onlar bütün mevcudiyetleriyle Allah Rasülü’ne (s.a.v.) uydular, Onunla hicret ettiler, yan yana durup düşmana karşı savaştılar, Semre ağacının altında O’na (s.a.v.) biat ettiler. Ne, nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yaptılar. Hz Rasulullah’a ittiba etmelerinin karşılığında Allah Teâla’nın sevgisiyle mükafatlandırıldılar. Madem mümin Allah’ın sevdiğini sevmek, buğzettiğine de nefret etmekle memurdur peki niçin ashaba ta’n edilir. Allah Rasulü (s.a.v.) buyuruyor ki; “İmanın alemeti Ensar’ı sevmek; nifakın ki ise O’na buğz etmektir.”[34] Bu hadis ashabın ileri gelenleri dahil tamamı hakkında geçerlidir.[35] Buna göre ashabı istisnasız sevmek mahza imandan, buğzetmek ise mahza nifaktan kaynaklanmaktadır.

Ez cümle Kur’an diyor ki ashab adildir. Sonraki kuşakların onları ta’dil etme ameliyelerine muhtaç değillerdir. Bu noktada yapılan bütün çalışmalar bir manada sahih mirasın tekrarından ibarettir. Bununla birlikte söz konusu ayetler nazil olmamış olsaydı yine de onların Allah yolunda yaptıkları cihat, İslam’ın değerlerini yüceltebilmek için can ve mallarını seferber etme hasletleri, anadan yardan geçecek derecede teslimiyetleri, adaletlerine delalet etmeye yeterdi.

 

Allah Rasülü Ashabın Âdaletine Şehadet Ediyor

Bazı durumlar vardır ki kişilere harikulade değer yüklerler. İslam’ın başlangıcı itibariyle meseleye baktığınızda ashabın Hicret’te, Bedir’de Uhut’ta, Hendek’te ifa ettiği vazife olağanüstüdür. İslam’a karşı olan pazarlıksız imanları küfrün safında yer alan babalarıyla bile vuruşmalarına neden olmuştur. Hadisenin bu boyutunu da dikkate alarak konuşan Allah Rasülü (s.a.v.), bütün zamanların en hayırlı kuşağının ashabı olduğunu belirtmiştir.[36] Hadisin, mutlak olması hayırla alakalı bütün konularda ashabın en önde olduğuna işaret etmektedir.

Ashabın üstünlüğüne işaret eden hadislerin çokluğu, muhaddisleri, eserlerini tedvin ederken “ashabın faziletleri” adını taşıyan üst başlıklar oluşturmaya sevketmiştir. Bu noktada ki hadislerin çokluğuna aldırmadan ısrarla ashaba ta’n etmeye devam edenlerin dikkatini çekebilmek için de “ashaba sövmenin haram oluşu”nu muhtevi daha hususi başlıklar açmışlardır. O hadislerden birinde Allah Rasülü (s.a.v.) buyuruyor ki; “Ashabıma sövmeyiniz. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki herhangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse onlardan birinin bir müdd, hatta yarım müdd sadakasına dahi yetişemez.”[37]

Abdullah b. Muğaffel el-Müzeni rivayet ediyor: “Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdular ki; ‘Sakın sakın! Ashabım aleyhinde bulunmayınız. Onları hedef seçmeyiniz. Kim onları severse bana olan muhabbeti dolayısıyla sever. Kim de buğz ederse bana olan buğzu sebebiyle onlardan nefret eder. Kim onlara eza ederse bana eza etmiş olur. Kim bana eza ederse Allah’a eza etmiş olur. Her kim de Allah’a eza ederse çok sürmez Allah onun belasını verir.”’[38]

Allah Rasulü (s.a.v.) “Semre” ağacının altında kendisine biat edenleri kastederek buyurdular ki; “Ağacın altında biat edenlerden hiç kimse Cehenneme girmeyecektir.”[39] Efendimiz’in (s.a.v.) Semre ağacı altında biat edenleri Ehli Cennet olarak nitelemesi, onların adaletlerini de tevsik ettiği anlamına gelir. Peygamber tezkiyesine muhatap olmak madem sıradan bir hadise değildir o takdirde ashabın adaleti beşerin ulaşabileceği en üst derecededir.

Adil oldukları bizzat Hz. Rasulullah (s.a.v.) tarafından beyan edilen ashabın yalan ya da yanlış rivayetleri Efendimiz’e (s.a.v.) isnat etmeleri nasıl düşünülebilir?! Bir tarafta söylemediklerini Peygambere isnat edenlerin cehennemlik olduklarını bildiren hadis[40], diğer tarafta ise sahabeye dünyada iken cenneti müjdeleyen rivayet. Çelişki Efendimiz’in (s.a.v.) sözlerinde olmadığına göre bu derin hatayı kim tashih edecek?!

İslam, ashabın ruhuna silinmez izler kazıdı. Bütün varlıklarıyla Onun ilkelerine yapıştılar. Adalet, her bir ferdin vicdanında muhkem kaleler imar etti. Öyle ki; insan olarak nefislerine yenik düşüp, büyük günaha irtikap ettiklerinde huzur-u Nebi’ye (s.a.v.) gelip durumlarını itiraf eder, ısrarla hadd cezasının tatbikini isterlerdi; “Bizi temizle ya Rasülellah (s.a.v.) ” derlerdi.[41] Sonunda ölüm de olsa tevbeye koşarlardı. Böyle bir sirete sahip olanların Allah Rasülü’ne (s.a.v.) yalan isnat etmeleri; sonra da o yalanı hakikat niyetine rivayet etmeleri ne mümkün!

 

Bir Çağdaş Müfessirin Sahabe Telakkisinin Tenkidi

Modern çağın yaraladığı zihinlerin idrak etmede zorlandığı en ciddi hususlardan biri de sahabenin adaletidir. Mesela sahih İslam mirasını anlama noktasında ciddi sorunlar yaşayan Süleyman Ateş Hoca sahabenin adaletine batılılarla ayniyet arz eden bir zaviyeden bakmaktadır: “…Ashabı tenkitten korumak için bazı hadisler zikredilir. ‘Ashabıma sövmeyin’…”; yahut; “Ashabım konusunda Allah’tan korkun, benden sonra onları taşlama hedefi yapmayın, Onları seven beni sevdiği için sevmiştir…” gibi hadislerin Dört Halife devrinden sonra çıkan bölünmeler yüzünden, her fırkanın kendi görüşüne ters gördüğü sahabilere karşı yönelttikleri hücumları önlemek amacıyla söylenmiş, sonraki devirlerin ürünleri olan sözler oldukları anlaşılmaktadır. Ashabın derecesine kimsenin ulaşamayacağına dair bir hüküm yoktur. İnsanın Allah katındaki derecesini yalnız Allah bilir.”[42]

İslami İlimler adına ciltlerle eser telif eden bir hoca herhangi bir hadisin kim tarafından, nerede ve nasıl rivayet edildiğine bakmadan ucuz ifadelerle reddi yönünde kanaat belirtebilmektedir. Hâdisenin bu boyuta gelmesinden -şüphe tohumlarını yaymaya kendilerini memur telakki eden- oryantalistler bile rahatsızlık hissetmektedir. Nitekim Louis Massignon şu nevi bir serzenişte bulunmaktadır; “Müslümanların her şeylerini tahrip ettik. Fesefeleri, dinleri mahvoldu, artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler…”[43] Her tarafı kaskatı şüphe bulutları istila etmiştir.

“Ashabıma sövmeyin…” hadisini Buhari, Müslim, Ebû Davud ve Tirmizi gibi hadis allamelerinin rivayet etmesi Ateş için hiçbir önem arz etmemektedir. Çünkü oryantalizmin aşıladığı şüphe O’nu öylesine derinden sarsmıştır ki; en muteber eserleri dahi menkıbe kitaplarıyla eşdeğer görmekte ve bu yüzden reddettiği hadislerin senetlerine bakma ihtiyacı hissetmemektedir. Ashabın fazileti noktasında telif edilen eserlerde en fazla kullanılan rivayetlerden biri olan “Ashabıma sövmeyiniz…” hadisiyle alakalı Kettani, “Bu; mana itibariyle mütevatir”dir[44] demektedir. Mütevatir bir hadise inanmak ise zarurat-i diniyyedendir.

 

Netice

Sahabe, tebliğden önce temsil etti, yaşadıklarını rivayet etti. Halleriyle konuştular. “Saadet Asrını”, hususi renkleriyle bozmadan sonraki zamanlara taşıdılar. İnsanlar Allah Rasulü’nü (s.a.v.) onlar vesilesiyle tanıdı. Fıkıh, Tefsir, Kelam… sahabenin rivayet ettiği Kur’an ve Sünnet’ten neşet etti. Allah Rasulü’nün (s.a.v.) talebeleri addedilmeleri ve medeniyetin taşıyıcıları olmaları adaletlerinin araştırılmadan kabul edilmesine gerekçe oldu. Eğer rivayetlerini kabul etme noktasında tereddüt olsaydı, İslam “Saadet Asrı” ile sınırlandırılmış, sonraki yıllara taşınmamış olurdu.

Ebu Zür’a er-Razi diyor ki: “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ashabından herhangi birine kem gözle bakan bir adam gördüğünde anla ki o zındıktır. Zira Rasül haktır. Kur’an haktır. Rasül’ün getirdiği de haktır. Bunların tamamını bize ileten ise ashaptır. İşte bu zındıklar Kur’an ve Sünnet’i geçersiz kılabilmek için şahitlerimizi cerh etmek istiyorlar. Gerçekte ise sapık olduklarından dolayı cerh edilmek onlara yaraşır.”[45]

İslam’ı ideolojik okuma hastalığına mübtela olanlar tarih boyu Peygamberi reddetmeye cesaret edemediklerinden sahabeye yönelmişlerdir. Nitekim İslam düşünce tarihine bakıldığında sahabeyi en sert tenkit edenlerin başında Sünnet ve Cemaat anlayışına muhalif mezhep ya da kişiler gelmektedir. Mu’tezili Nazzam’ın Hz. Ömer’in imanını sorgulaması, Ebu Hureyre’yi yalancılıkla itham etmesi, Şia’nın on kadar sahabi dışında ilk kuşak müslümanların neredeyse tamamını irtidat etmekle itham etmesi, bu babta akla gelen ilk hususlardandır. Ehl-i Sünnet karşıtları savundukları görüşlere, Peygamber’den rivayet ettikleri hadislerle karşı duran sahabeyi ta’n ederek önlerini açmaya çalışmışlardır. İslam ile alakalı her meseleyi “yeniden” ele almayı asıl dava kabul eden modernistler önünde de hala en büyük engel sahabedir.

Sahabenin cerh edilmesi, İslami literatürde tashihi gayri kabil öylesine büyük gedikler açacaktır ki, sağlam senetlerle rivayet edilen bir çok hadis reddedilecek, onlar üzerine bina edilen Fıkıh, Kelam gibi İslami disiplinler arşive kaldırılacaktır.

***

Cemel, Sıffın gibi hâdiseler içerisinde yer almış ya da uzlete çekilmiş olsun Ashabın tamamı adildir. Bu hususta icma vardır.[46] Ümmetin muhaddisinden müfessirine, mütekellimininden fukahasına bütün alimlerin adil olduklarına icma ettikleri ashap hakkında Harici, Rafizi, Mu’tezili kimliğe sahip fırka mensuplarının cerh edici ifadeler kullanmaları ilmi olmaktan fevkalede uzaktır.

Şayet Kur’an ve Sünnet’in sahabenin adaletine dair kat’i beyanları olmamış olsaydı yine de onları ta’dil etmek gerekirdi. Çünkü hicretleri, cihatları, Allah yolunda mal ve canlarını feda etmeleri, kalplerindeki itminanın muazzam derinliği, adaletlerinin kemaline işaret etmektedir.

Allah sahabeden; sahabe de Allah’tan razı olmuş, İlahi rızaya muhatap olmaları doğruluklarına, doğrulukları da sünneti olduğu gibi rivayet ettiklerine tanıklık etmekte. Hâdise bu iken insanlardan ashabı ta’dil etmelerini talep etmek fuzuli bir ameliye olur. Zira Allah ve Rasülü’nün (s.a.v.) tezkiyesinden sonra söylenecek her söz zaittir. Ulema cephesinden gelen mütaalalar ise nakledilenleri beşer idrakiyle teyitten ibarettir. Bu makalede, bu çerçevede telakki edilmelidir.

Sahabe ile hesaplaşan fırkaların bir çoğu bu gün sadece mezhep tarihi kitaplarında yaşamaktadır. Müsteşriklerin yoğun baskısı altında şekillenen modernistlerin akibeti de seleflerinden farklı olmayacaktır. Allah ve Rasulü’nün (s.a.v.) ta’dil ettiği, Kur’an ve Sünnet’i sonraki kuşaklara tebliğ etme görevini verdiği sahabe ise manevi şahsiyetler olarak sonsuza kadar konuşmaya devam edecektir.

 

Haşiye

Muhammed Abduh’un Melek Tasavvurunun Tenkidi

İstitrat kabilinden konuyla alakalı bir hususun beyanını zaruri görüyorum. Modern İslam Düşüncesi’nin üç atlısından ortancası olan Muhammed Abduh, meleklerin sahabi olup-olmaması bahsini farklı bir mecraya çekerek meleklerin varlık sahibi olmalarını reddetmektedir. Ona göre melekler ve şeytanlar insanların ruhlarına ulaşan soyut varlıklardır. Dolayısıyla cismani suretlere bürünmeleri mümkün değildir. Eğer böyle olsaydı insanlar onların varlıklarını hisseder ve nerede yaşadıklarını tespite imkan bulurlardı.[47]

Abduh, bu te’viliyle meleklerin varlığını insanların anlayış seviyelerine indirgediğini düşünmektedir. Nitekim talebesi Reşid Rıza, Hocasının te’villerinin bir çok insanın hidayetine vesile olduğunu iddia etmektedir.[48] Ne var ki hiç kimse birilerinin hidayetine delalet etmek için İslam’ın sarahaten beyan ettiği hususları te’vil yoluyla inkar etme hakkına sahip değildir. Sonra ayetlerin yanlış te’vili münkirin hidayetine değil, onları yanlış te’vil eden müminin inkarına neden olur.

Gayb aleminde olan ve olmaya devam eden nice hâdiseler vardır ki insan, aklıyla onların hakikatine ulaşmaktan acizdir. Bu acziyete rağmen onlar vardır ve varlıklarının isbatı inkari hiçbir te’vile muhtaç değildir. Yani köre renk gösterme gayreti nafile bir uğraştır. Zira kör inkar etse de renkler vardırlar.

Abduh’un göremediği ve bu yüzden varlıklarını insanların ruhlarına ulaşan ilhamlar olarak te’vil ettiği melekleri görenler var: Makalede de nakledildiği gibi Allah Rasulü (s.a.v.) Cebrail’i asıl suretinde iki defa görmüştür. A’rabi şeklinde peygamber meclisine gelen meleğe tanıklık eden bir çok sahabi mevcut.[49]

Hz Musa’ya “Biz Allah’ı açıkça görmeden sana inanmayız.”[50] diyen Yahudilerle bu gün paralel düşünen milyonlarca ateist var diye müslümanların İslam’ın menfaati adına Cenab-ı Hakk’ı, O’nun varlığına halel getirecek ifadelerle anlatmaları masumane bir ameliye olarak görülebilir mi?! Böyle bir ameliye içerisinde olanların küfre girdiklerini söyleyenler, aynı cevabı benzer kararlılıkla arza mecburdurlar.

Tarih boyu mücerret aklın talepleri bitip-tükenmemiştir. Her millet, iman etmek için farklı taleplerde bulunmuştur. Peygamberlere kabili ne mümkün tekliflerle gelmişlerdir. “Onlar, ’Sen dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya, senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akmalı. Yahut iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri (söylediklerinin doğruluğuna) şahit getirmelisin. Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayacağız. De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece beşer bir elçiyim.”[51]

Müşriklerin talepleri “mutlak hakikat”in sunum şekline etki edememiş, her şeye rağmen peygamberler hakikati insanlara göre değil, insanları hakikate göre değerlendirmeye devam etmişlerdir. Bu yüzden hakim ideolojiler tarafından anlaşılamamakla itham edilmişlerdir[52]

Meleklerin var oluşları Kur’an Sünnet ve icma ile sabittir. Buna rağmen inkarda ısrar etmek ya da kabulü ne mümkün te’villerde bulunmak imanı sarsar. Sarsıntının ne derece olduğu ise yarın mahşerde zahir olacaktır.

—————————————–

[1] Ali b. Muhammed b. el-Kari, Şerh-u Şerhi Nuhbeti’l-Fiker, (tah. Abdu’l-Fettah Ebu Ğudde), Daru’l-Erkam, Beyrut, ty., s. 576.

[2] İzzuddin İbn Esir Ebi’l-Hasen Ali b. Muhammed el-Cezeri, Usdu’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s-Sahabe, (Mukaddime), Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, ty., I, 11.

[3] Ali el-Kari, a.g.e., s. 576.

[4] Ali el-Kari, a.g.e., s. 576.

[5] Bkz. Ali el-Kari, a.g.e., s. 548-579.

[6] İsmail Lütfi Çakan, Hadis Usûlu, İfav, İstanbul, ty., s. 81.

[7] İbn Esir, a.g.e., I, 10.

[8] Ahmed b. Ali b. Hacer b. Askalani, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, (Mukaddime), Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, I, 10.

[9] Kur’an, Zariyat(51): 56.

[10] Anne karnında örtülmesinden dolayı döl suyuna “cenin”, birbirini örten ağaçlarının çokluğundan dolayı ebedi kurtuluş yurduna “Cennet”, göğsün örttüğü kalbe “cenan”, aklı örtülene “mecnun” denir. Gözleri perdeli olduklarından dolayı meleklere de “cinne” adı verilmiştir. Cinlere bu adın verilmesi ise, gözlerden gizlendikleri ve görülmediklerinden dolayıdır. Bkz. Abdulkerim Nevfan, Âlemu’l-Cinn fi Davi’l-Kitabi ve’s-Sünne, Riyad, 1999, s.11-58.

[11] Kur’an, Ahkaf(46): 29-30-31.

[12] Şemsuddin Ebu Abdillah Muhammed İbn Kayyım el-Cevzi, Tariku’l-Hicreteyn ve Babu’s-Saâdeteyn, el- Matbaatu’s-Selefiyye, Kahire, 1394, s. 421.

[13] Kur’an, Cin(72): 2.

[14] Kur’an, (Furkan(25): 1.

[15] İbn Hacer, İsabe, I, 11.

[16] Kur’an, Müddessir(74): 2.

[17] İbn Hacer, İsabe, I, 14.

[18] Mustafa Öz, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, ”Ahmet Han” Maddesi, İstanbul, 1989, II, 74.

[19] Öz, a.g.m., II, 74.

[20] Muhammed el-Behiy, Min Mefahîmi’l-Kur’an fi’l-Akideti ve’s-Sülük, Matbaatu’l-İstiklali’l-Kübra, Kahire, 1973, s.133.

[21] Müslim, 44/Fedâilu’s-Sahabe, 53 (IV, 1965, H. no: 2537); Tirmizî, 34/Fiten, 64 ( IV, H. No: 2251).

[22] Efendimiz (s.a.v.) hicri 11’de vefat ettiler. Bu tarih üzerine yüz eklendiğinde hicri 110’a ulaşılır ki, bu da sahabe devrinin sonudur. Bu yüzden hicri 110’dan sonra yapılan ikrarlara itibar edilmemiştir. Bkz. İbn Hacer, İsabe., I, 15; Ahmed Naim, Sahih-i Buhari Muhtasarı ve Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, D.İ.B.Y., I, 16-17.

[23] Kur’an, Fetih(48): 18.

[24] İbn Hacer, Fethu’l-Bari bi Şerhi Sahihi’l-Buhari, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabi , Beyrut, 1988, I, 159.

[25] Kur’an, Bakara(2):143.

[26] İbn Hacer, İsabe, I, 18.

[27] Kur’an, Al-i İmran(3): 110.

[28] Kur’an, Tevbe(9): 100.

[29] Kur’an, Enfal(8): 74.

[30] Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed Kurtubi, el-Cami’ li Ahkami’l-Kur’an, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, VIII, 38.

[31] Kur’an, Hac(22): 78.

[32] İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakki’în an Rabbi’l-Alemin, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1996, IV, 116.

[33] Kur’an, Al-i İmran(3): 30.

[34] Bedruddin Ebu Muhammed Mahmud el-Ayni, Umdetu’l-Kâri Şerh-u Sahihi’l-Buhâri, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2001, I, 244.

[35] Ayni, a.g.e., I, 246.

[36] Buhari, Fedail-u Ashabi’n-Nebi, 5; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 221-222.

[37] Ayni, a.g.e., 62/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 5, (H No: 3673); Müslim, 44/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 54, (H No: 2541); Tirmizi; Tirmizi, 50/Kitabu’l-Menakib, 58, (V, 462, H. No: 3887).

[38]Tirmizi, 50/Kitabu’l-Menakib, 58, (V, 463, H. No: 3888); Ahmed, Müsned, IV, 86.

[39] Tirmizi, 50/Kitabu’l-Menakib, 57, (V, 462, H. No: 3886).

[40] Ayni, a.g.e., II, 227.

[41] İbn Hacer, İsabe, I, 21.

[42] Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1988, IV, 134.

[43] Edvard Said, Oryantalizm, (ter. Selahattin Ayaz), Pınar Yayınları, İstanbul, 1999.

[44] Ebu Abdillah Muhammed b. Cafer, Nazmü’l-Mütenâsir mine’l-Hadisi’l-Mütevatir, Daru’l-Kütübi’s-Selefiyye, Kahire, ty., s.199.

[45] İbn Esir, a.g.e., I, 23.

[46] İbn Hacer, İsabe, I, 25.

[47] Reşit Rıza, Tefsiru’l-Menar, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, I, 267 - 273.

[48] Reşid Rıza, a.g.e., I, 269.

[49] Abdulkerim Nevfan, Alemu’l-Cin fî Davi’l-Kitabi ve’s-Sünne, Dar-u İşbilya, Riyad, 1999, s.122.

[50] Kur’an, Bakara(2): 55.

[51] Kur’an, İsra(17): 90-93.

[52] Kur’an, Hud(11): 91.


Kaynak: www.inkisaf.net

 

 


  MAKALELER

 

web analytics