İNDİRİLEN İSLAM'IN MUHKEM KALELERİ: MEZHEPLER

 

İhsan ŞENOCAK

Cemiyet halinde yaşamak hayatın devamı için bir zorunluluktur. Çünkü “İnsan, yaratılışı gereği medenidir.”1
İnsanlar, yaşamlarında sayısız olaylarla karşıla-şırlar. İctimai düzenin sağlanabilmesi için herkesin karşılaştığı olayları, fıkhın temel esaslarına muvafık bir şekilde çözmesi gerekir. Fakat, bütün insanların, uyması gereken kuralları ayrıntılı bir şekilde bilmeleri mümkün değildir. Bu yüzden modern hukukta “avukatlık” ve “hukuk danışmanlığı” mesleği ihdas edilmiştir.2 Fıkıhta ise, söz konusu işlevi, yani fıkhi hükümleri Müslümanlara açıklama ameliyesini fakihler yerine getirmektedir. Bundan dolayıdır ki fakih, zamanı okuyan-zamana hükmeden adamdır. Medeniyetin özünü teşkil eden esaslar Ona aittir. O ise Kur’an ve Sünnet’e. Tesbit ettiği esaslar ve istinbat ettiği hükümler itibariyle fakih ilmin olduğu gibi fikir tarihinin de öncü ismidir.


Müslümanlar, İslam’ın başlangıcından günümü-ze kadar fakihlerin içtihatlarını taklit ederek, yükümlülüklerini yerine getirmektedirler.3 Fuka-hayı taklit etmek cemiyetin çoğunluğunu teşkil eden avam adına bir zorunluluktur. Çünkü fıkhın esası olan Kur’an ve Sünnet’in bir kısmı herkesin anlayabileceği bir tarzda açıkken, önemli bir bölümü ancak içtihatla anlaşılabilecek bir yapıdadır. İçtihatla anlaşılabilecek hükümlerse fıkhın geneline nisbetle çoğunluğu teşkil etmektedir. 4

Kur’an ve Sünnet’te yer alan içtihadî hükümleri bulup-çıkarmaları için, mükelleflerin tamamından içtihat yapmalarını talep etmek, onlara kapasitelerinin üzerinde bir sorumluluk yüklemek demektir ki, bu da “teklif-i mala yutak”olur.5 Mükelleflerin, farklı zeka derecelerine sahip oldukları hesaba katıldığında, böyle bir talebin mantıki açıdan da yersiz ve yetersiz olduğu görülecektir. Bu yüzdendir ki, içtihat yapabilmek, belli şartlara sahip insanlarla sınırlı tutulmuştur.

İçtihada açık nassların muradı ilahi çerçe-vesinde anlaşılabilmesi, müçtehitler için vasıtasız gerçekleşirken, avam için ancak müçtehitler vasıtasıyla gerçekleşmektedir.6 Dolayısıyla, avamın Kur’an ve Sünnet’le olan münasebetinin sorumluluk açısından fıkhi bir boyut kazanabilmesi ancak, müçtehidi taklit etmesiyle mümkün olmaktadır. Aksi takdirde o, Kur’an ve Sünnet’le sağlıklı bir iletişim içinde olamayacağından, fıkhi sorumluluğunu da yerine getiremez.

Taklit Saadet asrından günümüze kadar uzanan süreç içerisinde, mukallitlerin içtihadi hükümlere ulaşabilmelerinin yegane yolu olmuştur. Fakat, mukallit kavramı süreç içerisinde aynı kalmamış zamanla farklı içerikleri bünyesine alarak genişlemiştir. Buna göre, Saadet asrında mukallit, avamla sınırlı iken, mezheplerin teşekkülü ve hicri dördüncü asrın sosyo-kültürel şartlarının etkisiyle kapsam açısından genişleyerek fakihleri de içine almıştır. Hicri dördüncü asırdan itibaren, fakihlerin içtihat yerine taklîde yönelmeleri, içtihat faaliyetlerinin azalmasına ve taklidin kurumsallaşarak mezhepler düzeyinde yapılmasına zemin hazırlamıştır.
İslam milletinin fıkhi meseleleri anlayabilmesinin yegane usulünü veren taklidin ne olduğunu, nasıl bir tarihi arka plan içerdiğini, ona kimlerin niçin karşı geldiğini, o vardır diyenlerin ne derece bedihi hakikatlerle istidlal ettiklerini anlamak için işte buyrun taklit dosyasına:

Lügatte Taklit

“Taklit” kelimesi, “demiri bir şey üzerine eğmek, ipi eğirmek, suyu havuzda toplamak” 7 gibi anlamlara gelen k.l.d kökünden türetilmiştir. Taklit kelimesinin dört harfli formu olan kallede ise, “kolye takmak, sorumlu kılmak, makama atamak, kılıcın askısını boyna takmak, hibede bulunmak, hicvetmek” gibi anlamları içerir.
Taklit kavramının yukarıda verilen somut anlamları yanında bir de mecazi anlamı vardır ki, o da “insanların boyunlarına sorumluluk yüklemek” 8 tir.

Taklit kelimesinin fıkıhla ilişkisi de bu noktada başlar ve mecaz anlam örgüsünde kazandığı içeriğe dayanır. Buna göre müçtehit fakihlerin görüşlerini bağlayıcı kabul edip onlarla amel eden bir Müslüman, söz konusu amelinden doğacak manevi sorumluluğu, bir anlamda “taklit” ettiği müçtehidin adeta boynuna geçirir. 9

Istılahta Taklit

“Delillerini bilmeden bir müçtehidin görüşüyle amel etmek”10 diye tarif edilen taklidi bir örnek çerçevesinde izah edersek şunları söyleyebiliriz: Abdest alırken, Ebû Hanife’nin (ö. 150/767) görüşüne göre başının dörtte birini mesh eden ya da vitir namazında kunut duasını okuyan Hanefi mezhebine mensup bir mükellefin, söz konusu fiillerinde Ebû Hanife’nin içtihadını, içtihadının delillerini bilmeden kabul edip uygulaması, ameli anlamda bir taklittir.11 Öte yandan, abdest alırken, İmam Malik’in (ö. 179/795), başın tamamını meshetmeyi gerektiren içtihadıyla12 amel eden, Maliki mezhebine mensup bir mükellef de, İmam Malik’in bu konudaki içtihadını kabul edip onu taklit etmiş olur. Her iki imamın görüşlerine uyan kişiler, onların söz konusu hükme hangi deliller vasıtasıyla ulaştıklarını bilmedikleri için, bu ameliyeleri “taklit” başlığı altında değerlendirilir.

TARİHİ ARKA PLAN

Hz. Rasulullah (s.a.v.) Devri
Bu devirde fıkıh, “vahiy” merkezlidir. Çünkü fıkhi hükümler ya hem lafız ve anlam itibariyle (Kur’an) ya da sadece anlam itibariyle vahiy kaynaklıdır (Sünnet). Hz. Rasulullah (s.a.v.) ve sahabe içtihatlarının vahiy tarafından tasvib edilenleri de ‘vahiy fıkhı’ özelliğini taşımaktadır.13

Allah Rasulü (s.a.v.) bir taraftan ashabın fıkhi sorularını cevaplandırırken diğer taraftan da Mescid-i Nebevi’ye bitişik halde inşa ettiği ve İslam’ın ilk üniversitesi kabul edilen Suffe’de onların bir bölümünü fıkhi meseleleri cevaplandırabilecek derecede yetiştirdi,14 yüksek fıkhi melekeye sahip olanları fetva verebilecek seviyeye getirdi. Daha O (s.a.v.) hayatta iken müçtehit sahabe fetva vermekteydi. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali(bunlar Suffe’nin nehari müdavimleri), Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka’b Hz. Peygamber’in sağlığında fetva veren sahabeden bazılarıdır.15

Efendimiz yetiştirdiği bu müçtehit sahabileri,-İslami bilgileri, temel inanç esaslarını bilmekten öteye geçmeyen- Müslümanların yaşadıkları diyarlara gönderirdi. Oralardaki halk müçtehit saha-benin; amel, ibadet, muamelat ve genel olarak da helal-haram konularında verdiği fetvayı taklit eder ve o istikamette hareket ederdi. Fıkıh Tarihi kitaplarında da anlatıldığı gibi müçtehit sahabe -delilini- Kuran ve Sünnet’te bulamadığı bir problemle karşılaştığında, Allah Resu-lü’nün (s.a.v.) tavsiyesini dikkate alarak içtihat eder ve içtihadı doğrultusunda fetva verirdi. İnsanlar da onların verdiği bu fetvaları taklit ederdi.16 Nitekim Allah Resulü (s.a.v.), Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken O’na, vereceği fetvaların isnat merkezlerini sorar. Muaz da sırasıyla Kuran’ı, Sünnet’i ardından da içtihadı söyler.17 Muaz, söylediği gibi Yemende içtihatta bulunur, halk da onu taklit eder.
Bütün bunlar göstermektedir ki; Allah Rasulü (s.a.v.) sadece müçtehitleri yetiştirmekle yetinmiyor bir taraftan da onları Medine’ye uzak bölgelere gönderip halkın taklit etmelerini temin ediyordu.

Raşid Halifeler Devri

Raşid Halifeler Devri, ‘vahiy fıkhı’ sona erdikten yani ‘vahiy fıkhı’nın esasını teşkil eden Kuran ve Sünnet tamamlandıktan sonra başlamıştır.18
Raşid Halifeler devrinde sahabe, fıkhi bir meselenin çözümünü araştırırken öncelikle Kuran ve Sünnet’e müracaat ederdi. Şayet onlarda meseleye dair açık bir hüküm bulamazsa içtihat yapardı.19
Mutlak manada içtihat edenler olduğu gibi hususi konularda da içtihat edenler vardı. Hz. Ömer Şam’ın Cabiye bölgesinde halka yaptığı bir konuşmada “Kim Kur’an hakkında soru sormak istiyorsa Ubeyy b. Ka’b'a sorsun. Feraiz/miras hakkında soru sormak isteyenler, Zeyd b. Sabit’e, fıkhi meseleleri öğrenmek isteyenler, Muaz b. Cebel’e, iktisadi konularda soru sormak isteyenler bana gelsin”20 diyerek içtihatta uzmanlaşmaya işaret etmiştir. Hz. Ömer’in avamı, müçtehit sahabilere sorunlarını iletmeye davet etmesi taklidin Raşid Halifeler döneminde de avam-müçtehit düzeyin-de yapılmaya devam ettiğini göstermektedir.

Tabiin Devri

Raşid Halifeler devrinin bitmesiyle başlayan Tabiin Devri Emevi Devletinin çökmeye başladığı yıllara kadar devam eder.21 Bu devrin fıkhi duruşu ashabın içtihat anlayışının özelliklerini taşır.22
Tabiin devrini önceki devirden ayıran özellikler bağla-mında; Müslümanlar arasında ihtilafların artması, tedvin hareketlerinin başlaması ve müçtehit imamlar devrindeki fıkıh anlayışına rengini verecek “Ehl-i Hadis” ve “Ehl-i Rey” oluşumlarının Medine’de Said b. Müseyyeb, Küfe’de İbrahim b. Yezid en-Neha’i gözetiminde kurulması zikre-dilebilir.23

Bu dönemde içtihat hareketlerinde coğrafi anlamda da bir açılım oldu. Medine, Mekke, Basra, Küfe, Şam, Mısır ve Yemen gibi şehirler/bölgeler birer fıkıh merkezlerine dönüştü.24 İçtihadın yaygınlaşması doğal olarak içtihatları taklit ederek fıkhi ve dini sorumluluklarını yerine getiren avam sınıfının genişleyip kökleşmesine neden oldu.

Müctehit İmamlar Devri

Müçtehit imamlar devri hicri ikinci asrın ilk yıllarında başlar ve dördüncü asrın ortalarına kadar devam eder.25 Fıkhın en hızlı gelişme gösterdiği bu dönemde Ebû Hanife, Malik b. Enes, Evzai, Süfyan-i Sevri, Şafii, Ahmed b. Hanbel gibi büyük müçtehitler yetişmiştir.

Müçtehit imamlar, gerek İslam toplumunun yaşadığı problemlere karşı, gerekse güncel hayatta Müslümanların karşılaştığı sorunlara yönelik kapsamlı içtihat faaliyetinde bulundular. Onların içtihatları, sonraki fakihler tarafından tedvin edilerek fıkhın temel ilkeleri belirlendi, dağınık konular toparlandı ve günümüze kadar ulaşan usul ve furu’ kitaplarının ilk örnekleri kaleme alındı.26 Bu çerçevede Ebû Hanife’nin talebesi Muhammed b. Hasan eş-Şeybani (ö.189/805) “Zâhiru’r-Rivâye” üst başlığı altında meşhur altı kitabını telif etti. İmam Muhammed’in kaleme aldığı bu eserlerde taklidin etkisi açıktır. Zira söz konusu eserler büyük oranda Ebu Hanife’nin içtihatlarını içermektedir.27

Mukallit fakihlerin müçtehit imamlara bağlılıkları, yeniden içtihat yapma yerine, müçtehit imamların görüşlerini furu’ kitaplarında toplayarak ihtiyaç halinde onlara müracaat etmeleri, içtihat faaliyetlerinin azalmasına, taklidin yaygınlaşmasına ve doğal olarak da fıkhın mezhepleşmesine ve oluşan mezheplerin kurumsallaşmasına neden olmuştur.28

Yeni içtihatların mukallit fakihler tarafından derlenmesi, içeriği oldukça zengin bir fıkıh literatürünün ortaya çıkmasına zemin hazırladı.29 Bütün bu gelişmelerden dolayı fıkıh tarihçileri, bu dönemi “fıkhın altın devri” 30 olarak tanımlamaktadırlar. Nitekim İslam Devletlerinin asırlarca yargı ve yürütmede kullandıkları esaslar bu süreçte gerçekleştirilen içtihatlara dayanmaktadır.31

MEZHEPLEŞME SÜRECİ

Mezhep düzeyinde taklit, hicri dördüncü asrın ortalarından başlayıp sonraki asırları da içine alarak günümüze kadar devam eder. Bu süreç içerisinde yetişen Kerhi (ö.340/952), Hülvani (ö.448/1050), Serahsi (ö.483/ 1090) gibi “Müntesip müçtehitler”, mutlak müçtehitlerin içtihat usullerine bağlı kalarak, onların görüş bildirmediği konularda içtihat yaptılar.32 Bu yaklaşımın benimsenmesiyle, taklidin fakihler düzeyinde yapılması da yaygınlık kazandı.

Arka Plan

Müçtehit imamlar, fıkhi bir problemi çözerken, mutlak olarak Kur’an ve Sünneti dikkate alırlardı. Taklidin mezhepler düzeyinde yapılmasının alt yapısını hazırlayan fakihler ise, Kur’an ve Sünneti müçtehit imamların içtihatları doğrultusunda anlamaya çalıştılar. Onların, bu bakış açısıyla yetiştirdiği talebeler de, içtihat yerine intisap duygusunu ön plana çıkarıp taklidin mezhepler düzeyinde revaç bulmasına zemin hazırladılar. Nitekim, bu devirde yetişen büyük fakihler bile, bir mezhep sistemine göre hareket etme ihtiyacını hissetti.33 Taklidin mezhepler düzeyinde yapılmasına zemin hazırlayan nedenler bağlamında şunlar söylenebilir:

İçtimai ve Siyasi Bunalım

Taklidin mezhepler düzeyinde yapılmasının nedenlerinin başında, İslam dünyasının siyaseten dağılması gelmektedir. Abbasiler siyasi gücünü yitirince devletin merkeziyetçi yapısı parçalandı. Parçalanan devletin toprakları üzerinde kurulan devletçikler, basit siyasi kaygıların peşine düştük lerinden, ilmi hayat ciddi anlamda sarsıldı. Her devletin başına, kendilerine “müminlerin başkanı” denilen valiler geçti. Bu dağınıklık ve kaos ortamı, Müslümanlar arasında fitne tohumlarının ekilmesine zemin hazırladı, kardeşlik ve birliğin yerini düşmanlık ve bölünmüşlük aldı.

İslam coğrafyasının bu dönemdeki sosyolojik yapısını anlayabilmek için, Bâtini inanca sahip Fâtımilerle Sünni Müslümanlar arasında cereyan eden olaylara bakmak yeterlidir. Müslümanlar arasında kabul görebilmek için, soylarını Hz. Ali ve Hz. Fatıma’ya isnat eden Fâtimiler, siyasi nüfuzlarını kullanarak, Sünni Müslümanlar üzerinde bir baskı rejimi kurmaya çalıştılar. Öyle ki; teravih ya da kuşluk namazı kılan bir Sünni’yi büyük bir suç işleyen kişi gibi, önce sokakta teşhir edip ardından da idam edebiliyorlardı. Bâtini görüşlerini Müslümanlar arasında yaymak isteyen Fâtimiler, Mısır’da inşa ettikleri el-Ezher üniversitesiyle de güçlü bir propaganda faaliyeti yürüttüler. Fıkhı kendi sapık görüşlerine uydurabilmek için Sünni fakihleri devlet kadrolarından dışladılar, hem tedrisatta hem de mahkemelerde görev almalarına engel oldular.34

İçerden ve dışardan gelen tehdit ve yıkımlar ilim dünyasını yeni duruşlar almaya sevketti. Ulema kısmen bir içe kapanma sürecine girdi. Tabi olarak, müstakil içtihat anlayışına sıcak bakılmadı. Batini anlayışın, içtihat zarfı içerisinde yaymaya çalıştığı hezeyanlara karşı Müslümanları koruyabilmek için taklit bizzat teşvik edildi.35
Sünni fakihlerin teşvikiyle taklide yönelen halk, içtihat adı altında Fâtimiler/Bâtıniler tarafından kendilerine sunulan sapık görüşleri reddetti. Sünni alimlerin halkla oluşturduğu ittifak karşısında uzun süre dayanamayan Fâti-mi idaresi zamanla siyasi nüfuzunu yitirdi. Fâtimilerin ortaya çıkışıyla başlayan taklit, Fâtimilerin çöküşünün baş amili oldu.36

Talebelerin Hocalarına Bağlılıkları

Hicri dördüncü asır ve sonrasında yaşayan fukaha, mensup oldukları mezhebin usul ve hükümlerine bağlı kalarak içtihat yapmayı tercih etti. “Müntesip müçtehit” şeklinde tanımlanan bu grubun yanı sıra, bir de tahriç, tercih ve temyiz çalışmalarıyla müçtehit imamların içtihatlarını daha kullanılır hale getiren alimler topluluğu vardı.37

Çağımız alimlerinden Mustafa Ahmet Zerkâ taklit devrindeki fakihlerin müçtehit imamlara muazzam bir saygı çerçevesinde bağlanmalarının nedenini anlatırken şunları söyler: “Müçtehit imamların yüksek ilmi mevkileri, zamanın geçmesiyle vicdanlarda kazandıkları üstünlük duygusu ilmi kudrete ve fıkıh melekesine sahip alimleri müstakil müçtehit olmaktan alıkoydu. Müntesip müçtehit ya da mezhepte müçtehit olmayı kendileri adına yeterli gördüler.”38

Mukallit fakihlerin bu tarz bir bakış açısına sahip olmaları bağlı bulundukları mezheplerin hüküm ya da fetvâlarını öğrenmeyi ve kendilerinden sonraki kuşaklara öğrendikleri bu fetvâları nakletmeyi yani “Nakilu’l-Fetva/Fetvayı Nakleden” olmayı tercih etmelerine zemin hazırladı. 39

Fıkıh Kitaplarının Tedvin Edilmesi

Mezheplere ait görüşlerin neredeyse tamamı hicri dördüncü asra gelindiğinde tedvin edilmişti. Bu gelişme fukahanın hükümlere ulaşmasını kolaylaştırdı. Güncel hayatla ilgili problemlerin çözümlerinin kitaplarda mevcut olması tabi olarak fakihleri mevcut literatür üzerinde derinleşmeye, onları bütün yönleriyle tahlil, tahriç ve illetlerini tespit etmeye yöneltti.

Ta’lilü’l-ahkam ve tercih çalışmaları mevcut fıkhi mirası muhkem bir yapıya kavuşturdu. Usulü fıkhın eimme-i selasesi (üç imam) kabul edilen Ebu Zeyd Debusi, Serahsi ve Pezdevi gibi allameler Ebu Hanife Hazretlerinin içtihat anlayışı çerçeve-sinde fıkıh usulü ilmini geliştirip kemale taşıdılar.

Muazzam Derinlik

Müçtehit imamlar devrinin kapsamlı müktesebatı hicri dördüncü asrı müteakip yaşayan fakihleri mevcut üzerinde derinleşmeye bütün yönleriyle mevcudu tahlil, tahriç ve illetlerini tespit etmeye sevk etti. Bu büyük fıkhi servet takdire şayan çalışmalarla muazzam bir derinliğe kavuştu. Selefi anlayışa sahip münekkitlerin iddia ettiği gibi -hicri dördüncü asırdan Mecelle’ye kadar devam eden- taklit devrinde fukaha oturup hazırı tüketmedi. Binlere belki on binlere tekabül eden fıkhi meseleleri sistematize ettiler. Hükümlerin illetlerini ortaya çıkardılar. Usulle alakalı şaheserler vücuda getirdiler. İhtiyaç hisse-dildiğinde de bağlı bulundukları müçtehit imamın içtihat usulü çerçevesinde ictihatta bulundular. Kerhi (ö.340/952), Hassaf (ö.261/874) ve Tahavi (ö.321 /933)40 gibi allameler kitaplarda çözü-mü olmayan konularda görüşlerini ortaya koydular. Bu duruşlarıyla hem sahih geleneği korudular hem de hayata müdahil aktif bir fıkıh anlayışından yana olduklarını gösterdiler. Bu yüzden taklit devri, fıkhın durağanlaşmasına değil, kendi hususi bünyesinde sistemli ve dinamik bir yapıya kavuşmasına ev sahipliği yapmıştır.

Niçin Taklit Teşvik Edildi?

Fatimiler sapık anlayışlarını İslam coğrafyasında ikame edebilmek için yeni içtihatlarla İslam irfanını sarsmayı/yıkmayı denediler. Namaza, oru-ca, hacca… dair Kur’an ve Sünnet’e muhalif görüşler ileri sürdüler. Ma’şeri vicdanda meşruiyet kazanabilmek için de içtihat kavramının arkasına sığındılar. Karşı duranları siyasi nüfuzlarıyla susturma yoluna gittiler. İlmen ve siyaseten anarşist bir yapılanma içerisinde oldular. Onların bu saldırı-larına karşı Sünnet ve Cemaat alimleri bir taraftan İçtihadın Kur’an ve Sünnet’ten neşet etmesi gerektiğini, diğer taraftan ise sahih fıkhi birikimin İslam’ın temel esaslarına dair yeni şeyler ortaya koymayı zaid kıldığını söylediler. Değişen zamana göre fikhi hükümlerin değişmeyeceğini bilakis İslam’ın bütün zamanları kendi değerleri doğrultusunda değiştirmeyi talep ettiğini ilan ettiler ctihat Neyin Bahanesi

Fatimilerde olduğu gibi sahih İslami geleneği devre dışı bırakmak isteyenler hep içtihat bahanesiyle emellerine ulaşmak istemişlerdir. Çünkü sapık görüşlerin Müslümanlar tarafından benimsenmesinin yegane yolu onların içtihat olduğunun kabulüne bağlıdır.

Avamın yeni anlayışları neden, niçin gibi soru kipleriyle sorgulamaları “bu bir içtihattır” ifadesiyle geçiştirilmeye çalışılmıştır. Muhakkak ki içtihadın ihtiyaç halinde yapılması bir zarurettir. Bu yüzden taklit devri de dahil tarih boyu bütün fakihler kesintisiz içtihat etmişlerdir. Fakat müçtehit imamlar bunu “müstakil müçtehit” kimliğiyle sonrakiler ise “müntesip müçtehit” zarfı içerisinde yapmışlardır. Ayrıca ictihadın meşru ve muteber olabilmesi için “ehlinden sadır ve mahalline masruf olması” gerekir. İlmi ehliyetten yoksun olanların din adına ahkam kesmeleri muhkem ayetlerle tayin edilen hususlarda içtihada tevessül etmeleri imar adı altında işlenen yıkımdan başka bir şey değildir. Mezhepler tarihi bu hükmün en canlı şahididir. Kaderiye’den Cebriye’ye Mutezile’den Hariciler’e tarih mezhep mezarlığıyla doludur. Bütün bunların arka planında ise ehliyet ve liyakat fukarası insanların içtihat adı altında sarf ettikleri sapık görüşler yatmaktadır.

Yeni hezeyanların tedavüle çıkması ve İslam coğrafyasında makes bulmasının yegane yolunun içtihadı teşvik, taklidi ise men etmekten geçtiğini bilen dış güçler; istila ettikleri bölgelerdeki alimlere “İslam donuk bir dindir. Müslümanların perişan halleri taklidi meşru kabul etmelerinden kaynaklanmaktadır. Kurtuluş ise kapsamlı bir içtihat hareketiyle mümkündür.” şeklinde telkinlerde bulundular.

Batılı adam tahrif etmek istediği dinin bünyesine kendi ideolojisini yerleştirebilmek için İslam coğrafyasının her tarafında içtihat propagandası yaptı. Öyle etkili oldu ki kısa zamanda Ehl-i Hadis’ten Ehl-i Kur’an’a kadar sahih İslami geleneği reddeden bir sürü hareket zuhur etti. Mevcut/meşhur dört mezhebi tanımayan Ehl-i Hadis’in teşvikiyle alim-cahil herkes içtihat yapmaya yöneldi. Mısır’lı Şeyh Meraği öylesine ileri gitti ki içtihat için Arapça bilmenin dahi şart olmadığını ileri sürdü. Ondan cesaret alan devrin Mısır’daki İngiliz büyük elçisi banka ile ilgili meselelerde içtihat etti. Müslümanların Ebu Hanife’yi taklit etmesine tahammül edemeyenler Hıristiyan bir sefirin içtihatlarına sessiz kalarak cevaz verdiler.

DELİLLER

Taklide karşı tavır alanlar arasında özellikle Mutezi-le’nin Bağdat ekolü, İmamiye’nin bir grubu, Zahiriler ve bu mezhebi eserleriyle günümüze taşıyan İbn Hazm (ö.456/1064) önemli bir yer tutmaktadır.41 Çağımızda bu anlayışın en önemli temsilcileri “selefi” olduklarına vurgu yapan kişilerdir. “Ben Ezher’de bir çok müçtehit görüyorum ki; taklit kendilerine haramdır.” Diyen Mısır’ın “Muslih-i Kebir”i! Şeyh Meraği’den, “Hanefi ya da Şafi olmak Muhammedi olmaya engeldir.” Diyen Hocendi’ye, Şeyh Nasırüddin’den “Ehl-i Hadis” bağlılarına kadar yığınla insan taklidin haram olduğunu iddia etmektedir.

Bunların karşısında ise güneş gibi bedihi deliller ve taklidin caiz olduğunu bizzat taklit ederek gösteren meşhur dört mezhebin fakihleri vardır.
Taklidin caiz olduğunu gösteren deliller o kadar açık ki onları görmek değil görmemek özel bir gayret ister. Ne ki İslam’ın sağlam bünyesini sarsmayı amaç edinenler bunları perdelemenin peşindedirler. İşte buyurun naklin ve aklın cephesinden avamın müçtehidi taklit etmesinin gerekliliğine şahitlik eden deliller:

Ehline Sorun

Kur’an’ı Kerim, alimlerin Allah ve Rasülü’nden sonra başvurulması gereken yegane otorite olduğunu belirtir.42 Nitekim, konuyla alakalı bir ayette Cenab-ı Hak43 “Eğer bilmiyorsanız bilgi ehline sorun” 44 buyurmaktadır. Bu ayet, mükelleflerin bilmedikleri konuları ehline sormalarını amir mutlak bir emirdir.45 Ayete rağmen bütün insanları, dini meselelerin tamamını içtihat ederek öğrenmeye davet etmek Kur’an’ı anlamamada ısrar edişten neşet eder ki çaresi ıslahı hal ve etraflı bir tedrisattır.

Allah Rasulü (s.a.v.), avama marifete ulaşmanın usulünü anlatırken bilenlere sorup-öğrenmelerini tavsiye etmektedir. Nitekim, başından yaralanan bir sahabiye, guslün gerekli olduğunu söyleyerek ölümüne sebep olanlara şöyle buyurmuştur: “Madem ki bilmiyorlar bilenlere sorsalar ya! Meramını anlatamamanın ilacı, sormaktır.”46

Allah Teala Ashabı Taklit
Edenlerden Razı Olmuştur

Kur’an’ı Kerim’de taklidin meşruluğuna işaret eden diğer bir delil ise, “(İslam Dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar var ya işte Allah, onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır”47 ayetidir. Burada zikredilen ashaba tabi olma ifadesi taklitle aynı anlamdadır. Çünkü, ashabın bizzat kendisi delil olmadığından söz ve amelleri ya Hz. Rasulüllah’dan duyduklarına ya da içtihatlarına dayanmaktadır.48 Bu durumda onlara tabi olmak, taklit kapsamında değerlendirilir. Eğer bizzat kendileri delil kapsamında ele alınsaydı bu durumda onların yaptıklarını benimsemenin adı ittiba olurdu. Ayrıca, Allah Teala onlara tabi olanlardan razı olduğunu ilan etmektedir. Ashaba tabi olmanın Allah’ın rızasına vesile olması da taklidin bilen-bilmeyen ekseninde gerçekleşmesi durumunda Kur’an’ın ruhuyla bağdaşacağını gösterir.

Kur’an-ı Hakim’in ameli planda taklidin caiz olduğuna işaret eden bir başka ayeti şöyledir: “Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onlardan, her topluluktan bir grup dinde (dini ilimlerde) geniş bilgi sahibi olmak ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde (onları Allah’ın azabı ile) korkutmak için geride kalmalıdır. Umulur ki dikkatli olurlar”49 Bu ayette Allah Tela, müminlerin toptan savaşa iştirak etmelerini yasaklamakta ve onlardan bir grubun Allah’ın dinini iyiden iyiye öğrenebilmek için geride kalmasını istemektedir. Buna gerekçe olarak da, kardeşleri savaştan dönünce, helal ve haramı fetvâ yoluyla onlara sunabilecek kişileri toplumda bulmaları hususu zikredilmektedir.50 Aynı şekilde savaştan dönen gruba, fakih sahabelerin fetvâlarını almaları tavsiye edilmektedir.51 Bu ayet ashabın avamının müçtehitleri taklit ettiğinin açık delillerindendir.
“uyulması ve taklit edilmesi vacip olan tek hak mezhep Hz. Muhammed’in mezhebidir.”78 türünden mantık oyunları ve kavram kargaşalarıyla müçtehitleri taklit etmeyi gayri meşru göstermeleri anlaşılır bir çıkış değildir. Muasır İslam alimlerinden Saîd Ramazan el-Bûtî’nin79 de tenkit ettiği bu düşünce tarzı kanaatimizce, İslam Kültür Atlasının oluşum aşamalarını tanımamaktan kaynaklanmaktadır.

Çünkü, taklidin ortaya çıktığı zaman dilimini, tarihi süreç içinde değerlendirebilen herkes, müçtehitlerin içtihatlarını hangi şartlar altında yaptıklarını anlar ve gerek içtihadın gerek taklidin İslam’ın kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığını kabul eder.

Yüce Allah, insanların beden güçlerini birbirinden farklı yarattığı gibi, zekalarını da farklı yaratmıştır. Bu gerçek ortada iken, Onun bütün mükelleflerden dini konularda derin bilgiye sahip olmalarını ve bu bilgi doğrultusunda içtihat etmelerini istemesi adalet ve hikmetiyle çelişir. Bundan dolayıdır ki; insanların kimini alim, kimini öğrenci, kimini müçtehit, kimini de mukallit olabilecek bir kabiliyette yaratmıştır. Ayrıca taklit, insanın fıtratında var olan bir duygudur. Nitekim, öğrencinin öğretmenini, sporcunun antrenörünü taklit ederek yetişmesi bunun sosyal bir realite olduğunu göstermektedir.

Bütün Müslümanların güncel sorunlarını çözebilmeleri için ferdi planda Kur’an ve Sünnet’e müracaat edip hüküm çıkarmaları mümkün değildir. Bu yüzden avamın müçtehit imamları hüküm ve ya delilde taklit etmeleri tabiî bir olgudur.

Şâtibi’nin Muvafakât’ını şerh eden Abdullah Dıraz bu bağlamda şunları söylemektedir:
“Makul olan delil odur ki, içtihat ehliyetine sahip olmayanlar fıkhi bir problemle karşılaştıklarında, ya hiçbir şekilde bununla amel etmezler -ki böyle bir durum icmaya aykırı-dır- şayet bununla amel ederlerse, bu durumda ya hükmü ispat eden delili araştırmak ya da taklit etmek suretiyle amel ederler. Birincisi mümkün değildir. Çünkü böyle bir problem hem kendilerini hem de halkı olayların delillerini araştırmaya yöneltir, onları, işlerinden alıkoyar, meslek ve sanatlarını olumsuz yönde etkiler ve neticede bu gidiş ekonomi ve sosyal hayatı sarsar. Bütün bunlar, taklidi kaldırmanın ne kadar zor olduğunu gösterir. Kapıların tamamı kapalı olduğuna göre, önümüzde tek seçenek olarak taklit kalıyor. Dolayısıyla farzlar eda edilirken taklîtle amel edilmelidir.”80

Taklit Niçin Önemli?

Dinin fıkhi boyutunun, avam tarafından anlaşılmasında taklidin önemli bir rolü vardır. Bu realite ihmal edildiğinde hayatla fıkhın bir bütünlük içerisinde olması imkansızlaşır. Nitekim, fukaha kişinin gıda maddesi ve benzeri şeyleri satın alırken, onları helal ya da haram yapan illetleri sormadan, sadece satıcının beyanını taklitle yetinebileceği konusunda fikir birliği içerisindedir.81 Cemaat, arkasında namaz kıldığı imamın temizlikle ilgili beyanını esas aldığı gibi, kıraatin gizli olduğu namazlarda da imamı taklit eder, okuyup-okumadığını araştırmaz. Müslüman bir eş hayızla ilgili konularda hanımını, veli, önceden evlenip boşanan ya da kocası ölen bir kadının iddetle alakalı beyanını, hakim şahidi, muhaddis raviyi taklit eder.82 Örneklerde de görüldüğü üzere, ibadetten aileye, adaletten ekonomiye, kısacası toplumsal hayatın her alanında taklidin işlevselliği vardır. Fıkıh, hayatı düzenleyip-şekillendirme ödevini yerine getirirken kolaylaştırıcı olma niteliğini sürekli korur.

Hüküm

İz b. Abdisselam (ö. 660/1226), İbnu’l-Humam (ö. 861/1457),83 Şah Veliyyullah Dehlevî84, İmam Nab-lûsi85 gibi muhakkik fakihler, mukallidin müçtehidi taklit etmesinin zorunluluğu üzerinde ısrarla durmuşlardır.
Fıkhın makasıd boyutuna dikkat çeken meşhur usul bilgini Şâtibî bu noktada şunları söyler:
“Avama göre müçtehitlerin fetvâsı, müçtehitlere göre dini deliller mesabesindedir. Avam, delillerden istifade edemediğinden, onun için delillerin varlığı ve yokluğu arasında fark yoktur. Zaten deliller üzerinde araştırma yapmak ve delillerden hareketle içtihatta bulunmak onlar için caiz değildir. Nitekim Yüce Allah ‘eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun.’86 buyurarak onları taklîde yönlendirmektedir. Avam için dini hükümlerde müracaat edilmesi gereken otorite, alimlerdir. Buna göre alimler mukallitler için kanun koyucu makamındadır.”87

İçtihadın “zan” ifade edişini gerekçe göstererek, avamın müçtehidi taklit etmesine karşı çıkmak da doğru değildir. Zira, haberi ahad da “zan” ifade etmesine rağmen, alimler onunla amel etmenin vacip olduğunda icma etmişlerdir.88 Zan ifade Eden Haber-i Ahad müçtehit için nasıl bağlayıcı oluyorsa, içtihatta mukallit için aynı şekilde bağlayıcı olur. Ayrıca Haber-i Ahad niteliğindeki bir rivayetin ibadetle ilgili konularda bağlayıcı olduğu bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetiyle sabittir. Çünkü, Allah Rasulü (s.a.v.) çeşitli bölgelere, ibadet vb. konulardaki hükümleri öğretmeleri için tek tek öğreticiler gönderirdi. Tek bir kişinin sözlerinin zan ifade ettiğini bilmesine rağmen, yine de bölge halkına gönderilen sahabiye uymalarını emrederdi.89

Mukallidin müçtehidi taklit etmesinin gerekli olduğunu ifade eden deliller, Kur’an, Sünnet, sahabe uygulaması, icma ve akla dayanmaktadır. İslam’ın başlangıcından günümüze kadarki tarihi süreç içerisinde taklidi hangi şartlar ve nedenler ortaya çıkardıysa, 90 bugün de aynı nedenler ve gerekçeler varlığını sürdürdüğüne göre avam için hala en makul yol mevcut/meşhur dört mezhepten birini taklit etmektir.

Taklidin, Ümmeti ilmi faaliyetlerden kopardığını bu yüz den son üç asırdır yaşanılan hezimetten de sorumlu olduğunu iddia etmek hilafı hakikattir. Çünkü taklidin bütün halka teşmil ediliş süreci İslam dünyasının siyaseten en güçlü olduğu yıllara tekabül eder.

Taklidi benimseyen fakihler zannedildiği gibi hayatın ürettiği yeni sorunlara ilgisiz kalmadılar bilakis “müntesip müçtehit” kimlikleriyle müçtehit imamların usullerini kullanarak içtihat ettiler. Halk mezhepleri “hükümde” taklit ederken onlar “delilde” taklit ettiler ki bu bir anlamda içtihattır. Her konuda yeniden içtihat yapmanın hasılı tahsil olacağını bildiklerinden mevcut içtihatlar üzerinde yoğunlaştılar. Ta’lil, tahriç ve tercih çalışmalarıyla fıkhi mirası daha kullanılır bir yapıya kavuşturdular. Asırlardır kullanılan “fetva” kitapları mukallit diye küçümsenen o allamelerin eseridir.

Bugün Bin Baz ve Üseymin gibi fanatik İbn Teymiye bağlısı Selefiler dışındaki neredeyse bütün muasır fakihler fetvalarında Serahsi, İbn Humam, Karafi ve Suyuti gibi büyük ruhlu fakihlerin fıkhi tasavvurlarını kullanıyorlar. Muasır meselelere dair müstakil eser yazan muhakkik fakihler Merğinani’nin “Hidaye’sini okutabilmeyi iftihar vesilesi kabul ediyorlar. Büyük bir fakih bir gün şöyle bir itirafta bulunmuştu: “Bu benim Hidaye’yi size yirmi birinci okutuşum. Ne var ki her okutuşumda yeni manalar keşfediyor, eksikliğimi anlıyorum. Bu yüzden piyasa fakihlerinin Merğinani ile boy ölçüşmesini küçük bebeklerin Ben Koca Yusuf’la güreşirim demesine benzetiyorum.”

İmam Yafi diyor ki rüzgar bazen sivrisinekleri önüne katar, alır dağların zirvelerine taşır. Bir an sinekler dağların sultanları olduklarını düşünürler. Fakat farklı yönden esen yeni bir rüzgar onları alır uzak iklimlere ya da yok oluşa sürekler. Sinekler geldiği gibi giderler fakat geride dağlar dimdik kalır.

Selefilerin delilde ya da hükümde mukallit oluşlarından dolayı tenkit ettikleri büyük ruhlu fakihler “müntesip müçtehit” kimlikleriyle öylesine muazzam eserler telif ettiler ki dün olduğu gibi bu günde en muteber fakihler onları referans göstererek itibar kazanmaktadır. Fakihler fıkıhla hezeyan arasındaki sınır taşlarıdır. Onların çepeçevre kuşattıkları alan (mezhepler), alim-cahil bütün ümmet için en güvenilir bölgedir. O bölge (mezhepler) tahrif edilmek istenen İslam’a karşı, indirilen İslam’ın muhkem kalesidir.

dipnotlar

1-Ebû Zeyd Veliyyüddîn Abdurrahman b. Muhammed İbn Haldûn, Mukaddime, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, s.33.
2 - Ahmet Vehbi Ecer, “İctimai Hayat ve Kültür Tarihi Bakımından Fetva Kitablarının Önemi”, (Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı), AUİİFD, Ankara, 1978, s. 252.
3- Bkz. Muhammed Saîd Ramazan el-Bûtî, el-Lâmezhebiyye Ahtâru Bida’tin Tuheddidu’ş-Şeriate’l-İslamiyye, Mektebetu’l-Farabi, Dımeşk, ty., s.71 vd.
4- Ayrıntılı bilgi bilgi için bkz. Abdulvahhâb Hallâf, İlmu Usûli’l-Fıkh, Lübnan, 1942, s. 25,26; Vehbe Zuhaylî, Usûli’l-Fıkhi’l-İslamî, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1998, I, 441,442.
5- Kur’an, Bakara (2): 286; Ayrıca bkz. Ebû İshâk İbrâhim b. Mûsâ Şâtibî, el-Muvafakât fî Usûli’ş-Şerî’a, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1996, IV, 22.
6- Şâtibî, Muvafakât, IV, 22; Şah Veliyyullah Ahmed b. Abdurrahîm ed-Dehlevî, İkdu’l-Cîd fî Ahkami’l-İctihad ve’t-Taklîd, Kahire, 1398, s.42.
7- Mecdu’d-Dîn Muhammed b. Yakup b. Muhammed b. İbrahim Firûzâbâdi, el-Kâmus, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1999, I, 456.
8- Muhammed Düsûkî, el-İctihad ve’t-Taklîd f-Şeri’ati’l-İslamiyye, Darüs-Sekafe, Katar, 1987, s.202.
9- Seyyid Bey, Muhammed, Medhal, Asitane Kitabevi, İstanbul, ty, s.274.
10-Bkz. Seyfuddîn Ebü’l-Hasan b. Ebî Ali b. Muhammed Amidi, el-İhkâm fî Usüli’l-Ahkam, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, t.y., IV, 445; Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed Gazzâlî, el-Mustasfa Min İlmi’l-Usûl, Kahire, 1356, II, 123; Muhammed Dusûki, el-İctihad ve’t-Taklîd f-Şeri’ati’l-İslamiyye, Darü’s-Sekafe, Katar, 1987, s.202; Muhammed b. Ali Şevkanî, İrşâdü’l-Fuhûl, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, ty., s.391; Muhammed Hudarî, Usûlu’l-Fıkh, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1998, s.369.
11- Nureddin Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Kâri, Feth-u Babi’l-İnâye bi Şerhi’n-Nukâye, Daru’l-Erkam, Beyrut, 1997, II, 42.
12- Ebû’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid ve Nihâyetu’l-Muktesid, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, I, 13.
13- Mustafa Ahmed Zerkâ, el-Medhalu’l-Fıkhıyyu’l-Amm, Daru’l-Kalem, Dımeşk, 1998, I, 165,172; Abdulkerim Zeydan, el-Medhal li Diraseti’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye, Muessesetu’r-Risale, Beyrut, 1999, S.91.
14- Talat Koçyiğit, Hadis Tarihi, Ankara 1977, s.18.
15- Celalüddin Abdurrahman Suyuti, Adabu’l-Müfti, Süleynaniye Küt., Şehit Ali Paşa, no: 2714, vr. 148; Fahrettin, Atar, “İfta Teşkilatının Ortaya Çıkışı”, MÜİFD, yıl 1985, sayı 3, İstanbul, 24.
16- Buti, a.g.e., s.71.
17- Ebu İsa Muhammed b. İsa, Tirmizi, Sünenü’t-Tirmizi, Daru’l-Fikr, Beyrut 1994, 13/Ahkam, 3, (III,62, H. no:1332).
18- Bkz. Zerka, Medhal, I, 173-178; Zeydan, Medhal, s.99-109; Ali Sayis, a. g.e., s.43; İbn Kayyım, a.g.e., I, 45.
19- Zerka, Medhal, I, 173-178; Zeydan, Medhal, s.99-109; Ali Sayis, a.g.e., s.43; İbn Kayyım, a.g.e., I, 45.
20- Atar, a.g.m., s.26.
21- Zeydan, Medhal, s.111; Ali Sayis, a.g.e., s.69.
22- Zeydan, Medhal, s.117; Zerka, Medhal, I, 185; Atar, a.g.m., s.26.
23- Zeydan, Medhal, s.117; Zerka, Medhal, I, 185.
24- Hayreddin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, Nesil Yayınları, İstanbul 1989. s.169-180; Atar, a.g.m., s.28,29.
25- Zeydan, Medhal, 118; Ali Sayis, a.g.e.,s.92.
26- Ali Sayis, a.g.e., s.92-124; Zeydan, Medhal, s.118-121; Atar, a.g.m., s.29.
27- Muhammed İbrahim Ahmed Ali, el-Mezheb inde’l-Hanefiyye, Mekke, ty, s. 68-69.
28-Karaman, Hukuk Tarihi, s.174.
29-Zerkâ, Medhal, I, 202.
30-Örneğin bkz. Zeydan, Medhal, s.118.
31-Zeydan, Medhal, s.118.
32-Ahmed Ali, a.g.e., s.61,66; Hafnâvî, a.g.e., s.219.
33-Hafnâvî, a.g.e., s.221.
34-İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Daru’l-Hadis, Kahire, 1992, XI, 371; Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları, İstanbul, 1998, V, 204-.205.
35-Ali Sayis, a.g.e., s.127; Zeydan, Medhal, s.123; İbn Haldûn, a.g.e., s.152; Hafnâvî, a.g.e., s. 222.
36 - Bkz İbn Kesir, el-Bidâye, XI, 371; Komisyon, Büyük İslam Tarhi, V, 204-205; Ali Sayis, a.g.e., s.127; Zeydan, Medhal, s.123; İbn Haldûn, a.g.e., s.152; Hafnâvî, a.g.e., s.222.
37-Ali Sayis, a.g.e., s.127.
38- Zerkâ, Medhal, I, 205.
39- Zerkâ, Medhal, I, 204; Hafnâvî, a.g.e., s.222.
40- Ali Muhammed, a.g.e., s. 58-59.
41- Amidi, a.g.e., III, 170.
42- Kurtubi, a.g.e., XI, 181.
43- Amidi, a.g.e., III, 170; Hudari, a.g.e., s.371; Zuhaylî, a.g.e., II, 1155.
44-Kur’an, Enbiya(21): 7.
45-İnsanlara sorumluluk yüklenirken onların kapasitelerinin dikkate alınmasını gerektiren ayetlerle içtihadın avam-müçtehit herkese vacib olduğunu söylemek çelişir. İslam toplumundan meşakkatin kaldırıldığını bildiren ayetler genel bir hüküm ifade ettiklerinden dolayı, içtihadın vucubiyetine işaret eden nasslar da müçtehitlerle sınırlı olur. Bkz. Seyyid Bey, a.g.e., s.282.
46-Süleyman b. el-Eş’as el-Ecdi, Ebû Davud, Sünenü Ebi Davud, (Avnu’l-Ma’bud Şerhiyle Birlikte), Daru’l-Fikr, Beyrut, 1995, 1/Kitabu’t-Tahare, 126, (I, 407,408, H. no: 334,335)
47- Kur’an, Tevbe(9): 100; Hafnâvî, a.g.e., s.211.
48- Kurtubi, a.g.e., XII, 151.
49- Kur’an, Tevbe (9): 22.
50- Bûtî, a.g.e., s.71.
51- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182.
52- Tirmizî, 42/İlim, 16, (IV, 308, H. no: 2685); Abdullah b. Abdirrahman, Darimi, Sünenü’d-Darimi, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1997, Mukaddime, 16, (I, 57, H. no: 95).
53- İbn Kayyım, a.g.e., II.182.
54- Bûtî, a.g.e., s.71.
55- Bûtî, a.g.e., s.71.
56- Tirmizî, 13/Ahkam, 3, (III,62, H. no:1332).
57- Bûtî, a.g.e., s.71.
58- Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sayıları yüzbinli rakamlarla ifade edilen ashabın yekunu içinde fetvâ vermekle meşhur olanların adedi oldukça azdı. İbn Kayyım, kadın-erkek yüz otuz küsür müçtehidin olduğunu nakletmektedir. Bkz. İbn Kayyım, a.g.e., I, 12.
59- İbn Kayyım, a.g.e., I, 12; Dusûki, a.g.e., s.212; Zuhaylî, a.g.e., II, 1155.
60- Bûtî, a.g.e., s.71.
61- İbn Kayyım, a.g.e., II, 180.
62-İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Acluni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nas, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 118.
63- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182.
64- İbn Kayyım, a.g.e., I, 189.
65- Bkz. Ahmed Ali, a.g.e., s.67.
66- Bkz. Seyyid Bey, a.g.e., s.275.
67-Aksi bir hükme varmak doğru değildir. Zira bu, iki müçtehit sahabeden birinin diğerini hükümde taklit etmesi demek olur ki, bilindiği gibi böyle bir taklit caiz değildir. Hafnâvî, a.g.e., s.311.
68- Amidi, a.g.e., III, 171.
69- Cemaluddin Abdurrahim İsnevi, Nihâyetu’s-Sûl Şerh-u Minhaci’l-Vusûl ile’l-Usûl,(el-Bedahşi şerhi ile birlikte), Mısır, ty, III, 214; Âmidi, a.g.e., IV, 198; Hafnâvî, a.g.e., s.212.
70-İbn Haldûn, a.g.e., s.33.
71-Nedim el-Cisr, İlim Felsefe Kur’an Işığında İman, (ter: Remzi Barışık), Kitabevi, İstanbul, 1995, s.87-98.
72-Hudari, a.g.e., s.360.
73- Kur’an, Bakara(2): 286.
74- Ebû İshak İbrahim b. Musa Şâtıbî, el-İ’tisâm, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1997, II, 580.
75- Şâtibî, İ’tisam, II, 580.
76- Dehlevî, İkdu’l-Cîd, s.42.
77- Bûtî, a.g.e., s.82-83.
78- Bûtî, a.g.e., s.84.
79- Bûtî, a.g.e., s.84.
80- Şâtibî, el-Muvafakât fî Usuli’ş-Şeri’a, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1996, IV,638, (Dipnot: 2).
81- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182.
82- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182-183.
83-Ebû Muhammed İzzuddin Abdulaziz b. Abdisselam es-Sülemi, Kavâidu’l-Ahkâm fî Mesâlihi’l-Enâm, Beyrut, 1999, II, 350.
84- Bkz. Dehlevî, Kitabu’l-İnsaf, Hakikat Kitabevi, İstanbul, 1998.
85- Bkz. Nablûsi, Hulâsatu’t-Tahkik fî Beyani Hükmi’t-Taklîd ve’t-Telfik, İstanbul, 2000.
86- Kur’an, Nahl(16 ): 43.
87-Şâtibi, Muvafakât, IV, 638.
88-Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Ebi Sehl es-Serahsi, Usûl, (tah. Ebû’l-Vefa el-Afgâni), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, I, 329; Şevkâni, İrşâd, s.49; Zeydan, el-Vecîz, s.171.
89- Bûtî, a.g.e., s.72.
90-İhsan Şenocak, İslam Hukukunda Taklit, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Samsun, 2003, s.99.

 

Kaynak: www.inkisaf.net
 


  MAKALELER

 

web analytics