İSLAM MODERNİZMİ ÜZERİNE

 

    EBUBEKİR SİFİL

 

MİLLÎ GAZETE - 3-4 Ekim 2000


M.G: Önce çalışmalarınızdan başlayalım isterseniz. Okuyucu sizi, “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi” adlı bir seri kitap çalışmanız ile tanıdı. Neden “tenkit” ve neden “Modern İslam düşüncesi”nin tenkidi?

 

E.S: Bismillâhirrahmanânirrahîm.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, “tenkit” olgusu, bizim kültürümüzün ve ilim geleneğimizin yabancısı olduğu bir husus değil. Hatta diyebiliriz ki, geçmişten devraldığımız devasa ilim mirasının temelinde “tenkit” olgusu vardır. Meşru sınırlar içinde kalmak ve kabul edilebilir gerekçelere dayanmak kaydıyla insanların herhangi bir konu üzerinde görüş ayrılığına düşmesi normaldir, tabiidir.

“Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat zuhur eder” sözünün anlattığı hikmeti, görüş ayrılığına düşülmesini yanlış bulma eğilimindeki bir anlayışın kavraması mümkün değildir. Görüşler farklı olacak ve belli bir zeminde, belli şartlar doğrultusunda çarpışacak ki, hakikat şimşeği de oradan zuhur etsin değil mi?..

Farklı görüşler

Hatta Kur’an ve Sünnet’in titizlikle teşvik ettiği “Şûra” ilkesine hayat veren de “farklı görüşler”in mevcudiyetidir. Bir konuda, ilgili ve söz sahibi herkesin aynı şeyi düşünmesinin beklenmesi hem eşyanın tabiatine aykırıdır, hem de “en doğru” görüşün ortaya çıkmasını engeller. Dolayısıyla Müslümanlar arasında “muhtelefun fih” meseleler daima var olacaktır/olmuştur ve ihtilaflı görüşlerin doğal olarak tevlit ettiği “tenkit” mekanizmasına işlerlik kazandırıldığı sürece hem yanılma payı azalacak, hem de ortaya konan alternatif çözümler, Müslümanlar’a hareket alanı sağlayacaktır.

Buraya kadar söylediklerimiz, “tenkit” mekanizmasının sağlıklı işleyebilmesi için varlığına kaçınılmaz olarak ihtiyaç bulunan “ilmî tutarlılığı” sağlayan “sistematik düşünce”nin tartışan taraflarda mevcut olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ancak günümüzde böyle bir yapı var mıdır?

Bu noktada sorunuzun ikinci kısmının cevabına gelmiş oluyoruz; “neden Modern İslam düşüncesinin tenkidi?”

İslam tarihine baktığımızda, ilk fırkalaşma hareketlerinin, her ne kadar ağırlıklı olarak siyasal sebeplerle baş göstermiş olsa da, itikadî yönü olan ayrılıklara dayandığını görürüz. Haricîler’in, Şia’nın, Mürcie’nin, Mu’tezile’nin… ve bunların alt gruplarının gerek Ehl-i Sünnet ile, gerekse birbirleri arasında düştükleri ihtilaf, en temelde farklı İslam anlayışlarından kaynaklanmaktaydı.

Ehl-i Sünnet ve Şia

Yani İslam dediğimiz bu dinin temel kabulleri, kaynakları ve bu kaynakları okuma biçimi nasıl olacaktır? Geçmişte yüzyıllar süren tartışma, cedel ve hatta fiilî çatışmalar, Ehl-i Sünnet’in tartışmasız hakimiyeti ile neticelenmişti. O dönemlerden günümüze, varlığını sürdürebilen iki ana akım kaldı: Ehl-i Sünnet ve Şia…

İşte bugün de o dönemlerdeki ayrılıkları çağrıştıran bir durum ile karşı karşıyayız. Ağırlıklı olarak –ana gövdeyi temsil eden– Ehl-i Sünnet’e yönelik olmakla birlikte, –Şia gibi– diğer anlayışları da hedefleyen bir fikrî taarruz söz konusu. Geçmişten günümüze gelen ne varsa, bütünüyle “tartışılabilirler” sınırına çekilmek suretiyle sarsılmak isteniyor…

M.G: Eğer geçmişte buna benzer bir tartışma yaşandıysa, bugün de yaşanmasında ne sakınca var?

E.S: Elbette bizatihi “tartışma”nın bir sakıncası olamaz. Ama bugünkü durumu geçmiştekinden farklı kılan bazı hususların da dikkatten kaçırılmaması gerekiyor. Şöyle ki:

Geçmişte yaşanan tartışmalardaki “siyasal” saik, İslam dünyasına siyasal, kültürel vd. sebeplerle “dışarıdan” ithal edilmiş unsurlarla vücut bulmuyordu. Mesela bir Mu’tezile’nin temsil ettiği anlayış, argümanlarında felsefî rasyonalizmin etkin izlerine rastlansa da, aslolarak “içeriden” bir muhalefetti.

Keza her ne kadar Haricî anlayışın temelinde siyasal hedefler gözleniyor idiyse de, bu, neticede iktidarı ele geçirmek için yine “içeriden” bir muhalefeti temsil ediyordu.

Ancak aynı durumu günümüzde İslam Modernizmi’nin temsil ettiği hareket için söylemek oldukça zor. Zira İslam Modernistleri, fikrî temellerini büyük ölçüde Oryantalist çalışmalara borçlular.

Bunu gerek zımnen, gerekse açıktan kendileri de ifade etmekten geri durmuyorlar. Oryantalizm’in İslam dünyasını fikrî olarak “çözümlemek” ve “çökertmek” gibi temel bir hedefi bulunduğu vakıası ise, ayrıca vurgulanmaya ihtiyaç göstermeyecek kadar aşikâr…

Dolayısıyla İslam Modernizmi, bu noktada, sizin kullandığınız kelimeyle “sakıncalı” bir duruşu temsil ediyor. Çünkü hareketin fikrî temellerinde soru işaretleri var.

M.G: Ya Oryantalistler’in ortaya koyduğu ve Modernistler’in kullandığı argümanlar doğruysa?

E.S: Evet, kasdettiğim sakınca ve soru işaretleri tam da bu noktada yatıyor. Oryantalistler’in, İslam araştırmalarında kullandıkları yöntemlerden tutunuz da, ortaya attıkları iddialara kadar –tek tük istisnaları bulunduğunu da teslim etmekle birlikte– İslam’a karşı önyargılı hareket etmediklerini düşünmemizi isteyenler, bizden, ya “çocukça”, ya da “çılgınca” davranmamızı bekliyorlar demektir.

Tıpkı Pavlos ve ondan sonraki din adamlarının Hristiyanlığa ve İncil’e reva gördükleri muamelelerde olduğu gibi, İslam’ın ve onun kaynaklarının bize intikalinde temel fonksiyon icra etmiş olan “ilk nesiller”in de benzeri bir tahrip ve tahrif içinde olduklarını; müfessirlerin Kur’an’ı İlahî iradeye aykırı düşecek şekilde tefsir etmek suretiyle tahrif ettiğini, muhaddislerin hadis uydurduğunu, fakihlerin kendi anlayışlarını “din” diye kodifike ettiğini… hasılı geçmişten bize intikal etmiş ilmî birikimin, büyük ölçüde “yanlış” bir İslam anlayışının ürünü olduğunu, kullandıkları tabirler farklı olmakla birlikte özde bunu ifade edecek biçimde –Efganî-Abduh-R.Rıza çizgisinden, Seyyid Ahmed Han’a, Musa Carullah Bigiyef’ten Yaşar Nuri Öztürk’e, Hindistanlı, Mısırlı, Kazanlı, Türkiyeli… pek çok isme kadar– iddia etmeyen bir modernist var mıdır?

Biz Kur’an’a dayanıyoruz

Bu yaklaşıma göre “İslam alimleri” dediğimiz kitle geçmişte öylesine ürkütücü boyutlarda, sistemli ve çok yönlü bir “saptırma” hareketi sergilemişlerdir ki, bugün elimizde İslam diye tuttuğumuz “şey”, tamamen olmasa bile çok büyük ölçüde aslından uzaklaştırılmış bir dini temsil etmektedir. Dikkat ediniz, bizler aynı şeyi Hıristiyanlık ve Yahudilik için kabul ediyoruz. Ancak arada önemli bir fark var: Biz bunu söylerken Kur’an’a dayanıyoruz.

Yani Yahudiler’in ve Hıristiyanlar’ın, dinlerini tahrif ettiğini söyleyen aslında bizzat Kur’an’dır. Şayet Kur’an böyle bir tahrifin varlığını haber vermemiş olsaydı, bu iki din üzerinde oynanan oyunları kim nereden bilecekti? Modernistler ise, münhasıran bu iki din hakkında kabul edilmesi gereken bakış açısını İslam’a da teşmil etmek suretiyle İslam’ın da diğerleri gibi tahrif edildiğini söylemektedirler.

İşte bu temel anlayıştan hareketle Modernistler, İslam’ın adeta “yeniden keşfi” veya “yeniden tarifi” için sarf-ı mesai etmişlerdir/etmektedirler. Bunu yaparken de önce “Modern/ Çağdaş(çı) anlayış-Geleneksel(ci) anlayış” şeklinde temel bir ayrım üzerinden hareket etmektedirler. Bizatihi bu ayrım bile, üzerinde alabildiğine geniş bir şekilde durmayı hak eder ölçüde önemlidir.

‘Yeniden tarif’ yanlışı

Kestirmeden söyleyeyim ki, bana göre bu ayrım son derece tehlikeli ve yanlıştır. Sebebi şu: Bu tasnif, İslam’ın “geleneksel” tabir edilen anlaşılma biçiminin –ki bana göre bu, “sahih İslam”dır– ya bizatihi yanlış veya bugün için geçersiz olduğu anlayışı ile sıkı bir şekilde irtibatlıdır. Dolayısıyla bu ayrımı kabul edip, düşüncenizi bu kavramlar üzerine bina etmeye razı olduğunuz andan itibaren en azından bilinçaltınızda “geleneksel İslam’ın” gözden geçirilmeye muhtaç temeller üzerine “kurulu” bulunduğunu peşinen teslim etmiş oluyorsunuz. Bu temeller, “Kur’an’ın normatif hükümlerinin bağlayıcılığı”, “Sünnet’in bir temel kurum olarak “sahih” ve “bağlayıcı” olduğu, yine bir kurum olarak “İcma”ın bağlayıcılığı, Sahabe’nin otoritesi… gibi hususlardır.

Eğer “bu temellerin tartışma dışı olduğu anlayışı nereden geliyor?” diye sorarsanız, sizi “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi” adıyla sürdürmeye gayret ettiğim seri çalışmaya havale etmek zorundayım. Zira bu sorunun cevabı, böyle bir konuşmanın sınırlarını zorlayacak teknik detaylara girmeden tam olarak verilemez.

Burada ancak şu kadarını söyleyebilirim ki, eğer mutlaka bir tasnif üzerinde hareket edeceksek bu, “Ehl-i Sünnet-Ehl-i Bid’at” şeklindeki tasnif olmalıdır. Dolayısıyla bugün kendilerini nasıl ifade ediyor olurlarsa olsunlar, İslam Modernistleri dediğimiz kitle, doğru tasnife göre “Ehl-i Bid’at”tır…

Burada yeri gelmişken çok önemli bulduğum bir hususun altını çizmeden geçemeyeceğim. İslam tarihinde varlık sahnesine çıkmış olan Kelamî fırkaların görüşleri nasıl en ince detayına kadar incelenmiş ve “Milel-Nıhel/Fırak” türü kitaplarda geniş bir şekilde verilmişse, bugün de aynı çalışma yapılmalıdır.

Burada özellikle Kelam sahasında vukufiyet kesbetmiş olan ve bugünü de iyi bilen ilim adamlarının, güncelleştirilmiş “Milel-Nıhel/Fırak” kitapları kaleme almaları gerekiyor. Gerek günümüzde varlığı müşahede edilen Ehl-i Bid’at fırkaların yaklaşımları, gerekse Ehl-i Sünnet’in bunların görüşlerini çürüten argümanları, aktüel bir “Kelam çalışmaları serisi” içerisinde ortaya konulmalıdır.

M.G: Bu noktada, “Ehl-i Bid’at” dediğiniz bu kesimin dile getirdiği hiçbir doğru bulunmadığını söyleyebilir miyiz?

E.S: Bunu kesin olarak söylemek ilmî dürüstlüğe ve insafa sığmaz. Tıpkı İslam tarihinde gördüğümüz Ehl-i Bid’at fırkaların, pek çok meselede Ehl-i Sünnet ile görüş birliği ettiği gibi, bugünün bid’at ehli de, birçok noktada Ehl-i Sünnet’in yaklaşımıyla paralellik arz eden düşüncelere sahiptir.

Ancak benim onları Ehl-i Bid’at diye nitelendirmeme sebep teşkil eden yaklaşımlarının fundamental (temel) bir niteliği haiz bulunduğunu da unutmamak gerekir. Örnek olarak birkaç noktayı zikretmek gerekirse, burada birer cümleyle şu hususların altını çizebiliriz:

Kur’an’ın ahkâm ayetlerinin tarihsel olduğunu, yani bildirdikleri somut hükümler bakımından sadece nazil oldukları dönem için geçerli olup, bugün böyle bir özelliğe sahip bulunmadıklarını söyleyerek bunların bağlayıcılığını tartışma konusu yapmaları; bazılarının, Kur’an’da anlatılan kıssaların, vuku bulmuş gerçek olaylar olmadığını iddia etmesi; Kur’an’da nesh olmadığını savunmaları; Kur’an’ın, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat konusundaki vurgularının sadece Hz. Peygamber (s.a.v)’in hayatta olduğu dönem için geçerli olduğunu, dolayısıyla Sünnet’in de –ibadetler dışındaki alanlarda– tarihsel olduğunu söylemeleri; hadislerin büyük oranda uydurulmuş olduğu anlayışına dayalı olarak hadisler vasıtasıyla haberdar olduğumuz kıyamet alametleri, Mehdi (a.s) ve Deccal, kabir azabı, Sırat, Mizan, Hz. Peygamber (s.a.v)’in kevnî mucizeleri… gibi gaybî hadiseleri ve varlıkları kabul etmemeleri; Sahabe’nin otoritesine itiraz etmeleri; hayatın muhtelif cephelerini düzenleyici nitelikteki dinî hükümleri, günümüz anlayışı ve yükselen değerleriyle bağdaşmadıkları gerekçesiyle muhtelif yöntemlerle yürürlük dışı kılmaları vb…

Sahabe’nin otoritesine itiraz!

Yine yukarıdaki soruya cevap sadedinde mutlaka ifade edilmesi gereken bir hususa da şudur: Modernistler’in ortak temel kanaatlerini oluşturan en esaslı argüman, Kur’an’dan başka güvenilecek bir kaynak olmadığı ve esasen böyle bir kaynak aramanın Kur’an’a aykırı olduğu tezidir…

M.G: Ben de tam bu noktaya geliyordum. Sizce Modernistler’in bu tezinde bir yanlışlık var mı? Varsa neresi?

E.S: Evet, ben de bunu arz etmek üzereydim zaten… Bir cümleyle özet olarak ifade ettiğim bu husus hakkında, Modernistler’in görüşlerini tahlil etmek için ciltlerce kitap yazılsa sezadır. Zira karşımızda oldukça geniş bir yelpaze oluşturan fikirler cümbüşü var. Kur’an’ın nasıl bir kitap olduğu, muhtevasının nasıl anlaşılması gerektiği, ne maksatla ve nasıl indirildiği, olaylara ve problemlere çözüm getirme tarzı ve bu çözümlerin günümüze uygulanma kabiliyeti… bütün bu hususları Sünnet, sebeb-i nüzul rivayetleri ve Sahabe’nin anlayışı gibi belirleyicilere başvurmaksızın sağlıklı ve kabul edilebilir tarzda çözüme kavuşturmak mümkün olmadığı için Modernistler’in bütün bu hususlar hakkında alabildiğine farklı kanaatler benimsedikleri görülmektedir.

Hal böyle olunca, “Kur’an’dan başka kaynak tanımayız” şeklindeki yaklaşımın da içi boş bir slogandan başka bir şey olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Esasen yukarıda zikrettiğimiz belirleyicilerden sarf-ı nazar ederek sağlıklı ve tutarlı bir Kur’an anlayışı geliştirmek mümkün değildir. Bu tesbitin doğruluğunu ortaya koymak için öyle fazla uzaklara gitmeye gerek yok. Sünnet’in bağlayıcılığı, kadının örtünmesi, faiz, miras, kısas, haddler… gibi pek çok konuda, hepsi de “Kur’an’dan başka kaynak tanımayız” diyen kimselerin ileriye sürdükleri görüşlere bakınız; birbiriyle uzlaştırılması mümkün olmayan bir vadi dolusu çelişki ve çatışma göreceksiniz… Dolayısıyla eğer sistemli ve bütüncül bir İslamî anlayışa ulaşabilmek için yukarıdaki slogan yeterli olsaydı, bugün pek çok “mesele”nin çoktan aşılmış gerilerde bırakılmış olması gerekirdi.

Buradan hareketle şunu rahatlıkla söylemek mümkün: Adına “Modern İslam düşüncesi” dediğimiz olgu, genel olarak kendi içinde tutarlı ve sistematik bir yapıya tekabül etmiyor. Bölük-pörçük, şuradan-buradan –ama büyük ölçüde Batı düşüncesinden ve Oryantalist çalışmalardan– derleme, derme-çatma bir “düşünceler yığını” ile karşı karşıyayız.

Kendisini “Modernist” olarak ifade eden zevatın düşüncelerine kuşbakışı baktığımızda, İslam kültürüne karşı genel bir olumsuz/eleştirel tavır görüyoruz; ancak yere inip de Modernistler’in arasına karıştığımızda, aralarında –deyim yerindeyse– hem “esasta”, hem de “usulde” önemli görüş ayrılıkları bulunduğu gerçeği ile yüzyüze geliyoruz. Bu tesbit, bizatihi onlar arasındaki görüş ayrılıkları hakkında herhangi bir yargılamada bulunmaktan ve aralarında hakemlik etmekten çok, az önce de ifade ettiğim gibi, ortaya sistemli ve bütüncül bir yapı koyamamış oldukları hususunun altını çizmek içindir.

Alternatif nerede?

1400 yıllık devasa bir birikimin karşısına geçip, onu eleştiriye tabi tutma iddiasındaki bu anlayış, eğer yıkmaya yeltendiği bu yapının alternatifini ikiyüz yıldır ortaya koyamamış ise, ortada ciddi bir problem var demektir. İşte bu anlayış eleştirilmeli, hem de bireysel gayretlerle sınırlı olarak değil, daha uzun soluklu ve çok yönlü ilmî faaliyetlerle eleştirilmelidir.

M.G: Az önce Modern İslam düşüncesinin “derleme” ve “derme-çatma” bir yapıya sahip olduğunu söylediniz. Gerek bu tesbit, gerekse Modernistler’in kendi aralarında –sizin tabirinizle– “esasta” ve “usulde” ihtilaf halinde bulundukları vakıası, bizatihi Modern İslam düşüncesinin yanlışlanması için yeterli midir? Yani bu düşüncenin sistematize edilememiş olması, temel hareket noktalarının yanlış olduğu anlamına gelir mi? İddialar haklı, ama ifade ediliş biçimleri yanlış olamaz mı?

E.S: Mesele bundan ibaret olsaydı, bu soruya gönül rahatlığı içinde ve bütün kalbimle olumlu cevap verebilirdim. Ne var ki karşı karşıya bulunduğumuz durum buna imkân vermiyor. Meseleyi anlaşılabilir kılmak için hadiseye biraz daha yakından bakmamız gerekecek.

İslam Modernistleri’nin ortaklaşa dile getirdikleri hususların başında şu nokta gelmektedir: “Eğer geçmişte İslam doğru biçimde anlaşılmış olsaydı, bugün Müslümanlar bu durumda olmazdı. Eğer günümüzde İslam dünyasının içinde bulunduğu yürekler acısı durumun sebebini, Müslümanlar’ın İslam anlayışında aramazsak, nerede arayacağız? O halde İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an’dan başlayarak Müslümanlar’ın tarih içinde oluşturmuş bulunduğu İslam anlayışını yeniden gözden geçirmek bir zarurettir.”

İslam Modernizmi’ne hayat veren en temel anlayış budur. Benim itirazım da temelde işte bu noktayadır. Zira yukarıdaki tesbit, bugün bizim bilinçaltımızda bir şekilde kendisine “tartışmasız” yerler edinmiş birtakım temel kabuller üzerine inşa edilmiştir. Nedir bunlar? Temelde şunlardır: Bugün gelinen noktada Batı’nın temsil ettiği bilim, medeniyet, kültür, teknoloji… tarz olarak, mantalite olarak, varlığı ve eşyayı anlamlandırma biçimi olarak doğrudur; çünkü bugün Batı bunlar sayesinde üstün ve hakim konumdadır.

Yanlış anlayış

İşte bu anlayış yanlıştır. Zira Batı’nın bugünkü konumunu elde ediş biçimini görmezden gelmektedir. Bu konumun temelinde, kendileri dışındaki dünyayı –yüzyıllarca ve acımasız biçimde sürmüş bulunan– “sömürme” vakıası vardır.

Batı’nın üretme ve tüketme tarzında bu vardır, gerçekleştirdiği teknolojik sıçramanın temelinde bu vardır. Batı’da bugün yükselen değer olarak “insan hakları” diye bir kavram varsa, bunun temelinde hakkı en acımasız biçimlerde yenilmiş milyonlarca insanın; “kadın hakları” diye bir kavram varsa, yüzyıllarca “şeytan” ve “cadı” olarak görülmüş ve bu sebeple en olmadık muamelelere maruz bırakılmış kadının ah-u enini, kanı ve gözyaşı vardır.

Burada “Bu süreçlerin yaşanmış olması, Batı’nın bugün temsil ettiği değerler sisteminin İslam açısından olumsuzlanmasını mı gerektirir?” şeklinde bir soru ile karşılaşabiliriz.

Bu, gerçekten temel ve çok önemli bir sorudur ve bu soruyu cevaplandırmak için en başa, “vahyin maksadı” veya “murad-ı ilahî” meselesine gitmeliyiz.

Allah Teala, insanlığın “doğru yoldan” her sapışında, sonsuz rahmetinin bir tecellisi olarak onlara peygamberler göndermiş ve bu peygamberlere ilettiği vahiyler ile onların tarz-ı hareketlerini belirlemiştir. Bir diğer deyişle insanoğlunun gerek bu dünyada ve buna bağlı olarak gerekse öte dünyada saadeti yakalaması, ancak ve ancak bu ilahî rehberliğin ardına düşmesiyle mümkün olacaktır. Bu durum, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’in gönderilişine kadar böylece devam etmiş ve nihayet Alemlerin Efendisi (s.a.v) ile vahiy süreci sona ermiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v)’in getirdiği mesajın evrensel olduğu ve O’nun, “bütün insanlara ve cinlere” peygamber olarak gönderildiği gerçeği göz önünde bulundurulduğunda ortaya şöyle bir durum çıkmaktadır: Gerek Kur’an ve gerekse onun canlı tefsiri olan Sünnet, tarihler ve coğrafyalar üstü bir rehberliğe ve bağlayıcılığa sahiptir.

Şu halde gerek temel/genel ilkeler olarak, gerekse tek tek olaylara getirilen somut çözümler olarak Kur’an ve Sünnet’in ihtiva ettiği bütün ilkeler, bütün emir ve yasaklar –teknik ayrıntıları Usul kitaplarında belirtildiği üzere– evrenseldir, her zaman ve mekân için geçerlidir, bağlayıcıdır.

İşte meselenin can alıcı noktası burasıdır. Kur’an, “insanlığı saadete ulaştıracak ilahî/tabii/fıtrî değerleri ben ihtiva ediyorum” derken, Modernistler, insanlığın kurtuluş ve saadetini ancak bugün Batı’da hakim değerler sisteminin sağlayabileceğini iddia ediyorlar. Kur’an ve Sünnet, haksız yere bir cana kıymış olan kimsenin –kısasa kısas ilkesi gereği– öldürülmesini isterken, faizi, zinayı ve genel olarak fuhşu, içkiyi, kumarı… yasaklarken, Batı’nın temsil ettiği değerler sistemi bütün bu hususlarla çelişmektedir.

Şimdi bir yol ayrımında bulunuyoruz: “Bugünün küresel ekonomik sistemi içinde faizi yasaklamak mümkün değildir; Batı’nın insan hakları anlayışı, bir kişiyi değil, 30 bin kişiyi de öldürmüş olsa, katilin ölüm cezasına çarptırılmasını reddetmektedir” deyip, bu ve benzeri konularda ilahî hükmü elimizin tersiyle iterek Batılı anlayışı mı benimseyeceğiz, yoksa, “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas sizin üzerinize farz kılındı. (…) Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat vardır” (2/el-Bakara, 178-9), “O ribayı yiyenler, şeytanın çarpmış olduğu delirmiş kimse gibi kalkarlar. Bu ise onların, “Alışveriş de riba gibidir” demeleri sebebiyledir. Oysa Allah alışverişi helal, ribayı ise haram kılmıştır…” (2/el-Bakara, 278) diyerek kısası ve faiz yasağını hayatın temeline yerleştiren Kur’an’ın bu evrensel/ebedî tesbitini mi kaale alacağız?

Dolayısıyla şunu söylemek durumundayız: Batı’nın bugün benimsediği ve temsil ettiği değerler sistemi içinde Kur’an ve Sünnet’in öğretileriyle/talimatlarıyla çelişen/çatışan taraflar varsa –ki vardır–, bunların genel geçer evrensel değerler olarak nazar-ı itibara alınması mümkün değildir. Kur’an ve Sünnet’in getirdiği sistem ile çelişmeyen hususlara gelince, bunlar zaten vahyin tasdik ettiği ve benimsenmesini istediği hususlar olarak özde İslamî olduğu için burada herhangi bir problem yoktur.

M.G: Günümüzde sık sık dile getirilen hususlardan biri de şu: Deniyor ki, “Din ile Fıkıh birbirinden ayrı şeylerdir. Din, vahiyle bildirilen hususlardan oluşurken Fıkıh, fakihlerin faaliyetlerinden oluşmuştur. Dolayısıyla Din değişmez, ama Fıkıh değişebilir.” Bu konuda neler söylersiniz?

E.S: Evet, modern zamanlara ait iddialardan birisi de bu şekilde formüle ediliyor. Burada aklıma iki önemli tesbit geldi. Arz edeyim: İmam eş-Şâfi’î (rh.a) –anlam olarak– şöyle diyor: “Kur’an, Sünnet’e boş bir alan bırakmıştır, Sünnet de ulemaya.” Muhammed Zahid el-Kevserî merhum da şu tesbitte bulunuyor: “Fıkıh, “din bilgisi” demektir. Dolayısıyla “din” ile “din bilgisi” birbirinden farklı şeyler olamaz.”

Esasen “Din başka Fıkıh başkadır” şeklindeki ayrım, mantık olarak yanlıştır. Çünkü vahiyle bildirilen hususları “anlamak”, bizatihî beşerî bir faaliyet olduğuna göre, bu ayrımdaki “Din” kısmını, beşerî bir faaliyet olan “anlama” işinden soyutlamak mümkün değildir.

Şahsi görüşle hüküm vermek yasaktır

Öte yandan “Fıkıh” her ne kadar beşerî bir faaliyet alanını ifade ediyorsa da, bu faaliyet vahiyden bağımsız değildir. Böyle olduğu içindir ki, “Din’de şahsî görüş ile hüküm vermek” yasaklanmıştır. Bu demektir ki, “Fıkıh” da vahyî bir temele dayanılarak tesbit edilmek/oluşturulmak durumundadır.

Zaten –Kıyas’ı teoride kabul etmeyen ama fiiliyatta ona başvurmaktan kaçınamayan Zahirîler’i dışarıda bırakırsak– Müçtehid İmamlar’ın (Allah hepsine rahmet eylesin) tümünün epistemolojik olarak benimsedikleri ortak tavır, Şer’î deliller dizgesini Kur’an-Sünnet-İcma-Kıyas şeklinde olmuştur. Burada Kur’an’ın vahiy olduğu noktasında herhangi bir problem yoktur. Genel kabul gören anlayışa göre Sünnet’in de “dinin tebliği” alanına giren ögeleri vahye dayanmak durumundadır. İcma’a gelince, onun da genel olarak Kur’an’dan veya Sünnet’ten bir dayanağa (senet) istinat ettirilme zarureti vardır. Geriye Kıyas kalmaktadır ki, o da hakkında Kur’an veya Sünnet’te bir hüküm bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki illet birliğine dayanarak bu iki kaynakta hükme bağlanmış bir meseleye havale ederek çözmek demektir. Bu itibarla Kıyas da sonuçta nassa dayanmaktadır.

M.G: Şimdi bu esaslar üzerine kurulu bir sistemin “Din”den farklı ve başka birşey olduğunu söylemek doğru mudur?

E.S: “Din-Fıkıh ayrımı”nı kabul edenlerin bu davranışı doğru kabul edildiği takdirde, elimizde sadece Kur’an’da (ve Sünnet’te?) zikredilen itikadî meseleler kalmaktadır ki, yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi bunların muhatabı da “insan aklı” olduğuna göre, “derinlemesine kavrayış” demek olan “Fıkıh” burada da devrede olmak durumundadır. Şu halde böyle bir ayrımı kabul etmenin mümkün olmadığını söylemek zorundayız.

Esasen cinlerin, meleklerin ve şeytanın ontolojik/haricî bir varlığı bulunup bulunmadığı, mucizeler, cennet ve cehennemin mahiyeti… gibi birçok itikadî meselenin bizzat Modernistler’in tartışma alanı içinde kendilerine bir yer bulmuş olması, yukarıda ifade ettiğim anlamıyla “Fıkh”ın bu alanda da icra-i faaliyet ettiğinin en açık göstergesi değilse nedir?

Şurası açıktır ki, böyle bir ayrımın gündeme sokulması, Fıkh’ın faaliyet alanına giren ve dolayısıyla hayatın her boyutunu kuşatmış bulunan dinî hükümlerin hayatın dışına itilebilmesinin zeminini hazırlama amacına matuftur. Seküler zihinlerin ifrazatı olan bu yaklaşımın, dinin doğasına müdahaleden başka bir anlamı yoktur. Din ise beşer müdahalesine –yapısını belirleme anlamında– kapalıdır.

M.G: Yani “dinî hükümler zamana ve duruma göre değişmez” mi demek istiyorsunuz?

E.S: Bu da üzerinde müstakil kitaplar yazılmasını gerektirecek kadar geniş bir konudur. Nitekim bu alanda yapılmış ilmî çalışmalar mevcuttur. “Çağdaş Dünyada İslamî Duruş” adlı çalışmamda bu konu üzerinde bir nebze durmuştum. İsterseniz oradan aktarayım:

Bu soruya kesin ve mutlak bir biçimde “evet” cevabı vermemiz mümkün ve gerçekçi değildir. Zira gerek bir takım Kur’an ve Sünnet nasslarının yapısı ve gerekse ilk dönemlerden bu yana ortaya konan tatbikat böyle “mutlakçı” bir yaklaşımın doğru olmadığını göstermektedir.

Öyleyse dinin (yani İslam’ın) değişime açık bıraktığı alan/lar nasıl tespit edilecektir? Burada söz konusu olan “değişim”den ne anlamalı ve onun etki alanını ve sınırlarını nasıl tespit etmeliyiz?

Meseleye Din-Şeriat ayrımı yaparak bakanlar açısından durum bir cümleyle şöyle ifade edilebilir: Şeriat, dinin beşer iradesinin belirlemesine bırakılmış kısmıdır. Dolayısıyla de-ğişime açık bırakılan alan da “Şeriat” denen kısımdır.

Ancak kendi içinde de problemli olan bu “ortak kanaat”in bir adım ötesine geçildiğinde mesele karmaşık bir hal almakta ve problem, dinin söz konusu kısmının tayininde düğümlenmektedir.

Eğer dini “İman”, “ahlak”, “İbadetler” ve “Muamelât” [”Ukubât” denen kısmı –Ceza Hukuku’na ilişkin hükümleri– bu son madde içinde mütalaa ediyoruz] şeklinde dört kısımdan müteşekkil gören yaklaşımı doğru kabul edersek, değişime açık alanı dördüncü kısmın oluşturduğu görüşünün hemen her kesim tarafından onaylandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ancak bu noktada bu dörtlü tasnifin üçüncü ve dördüncü maddelerine giren hususların neye göre belirleneceği problemi görmezden gelinemeyecek kadar önemlidir. Söz gelimi “Zekât”, “Nikâh” gibi hususların, bu alanlardan münhasıran birisine dahil edilmesi mümkün değildir. Zira bu gibi hususlar bir yönüyle “İbadetler”, bir yönüyle de “Muamelât” kapsamına girmektedir.

Öte yandan münhasıran “Muamelât” alanını oluşturan hükümler konusunda da bizi, “Bu alanda bizzat Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenmiş olanlar hükümler de değişim çerçevesi içinde midir?” şeklindeki temel soru beklemektedir.

Eğer bu soruya, “Kur’an’dan çıkarılan/çıkarılacak olan genel ilkeler ışığında “makasıd”, “maslahat”, “kolaylık”… gibi hususlara riayet neyi gerektiriyorsa o yapılır” şeklindeki “bildik” cevap verilecekse, burada bizi daha büyük bir problem beklemektedir:

Nasslarda somut olarak öngörülmüş bulunan normatif hükümlerin zaman içinde mutlak olarak değişebileceğini söylemenin, Kur’an ve Sünnet’in zaman içinde (hem de “İslam adına!) yürürlükten kaldırılabileceğini söylemekten farkı nedir? Zira ilahî irade, kendisini bu nasslarda ortaya koymuştur.

Burada Kur’an ve Sünnet’in “işlevselliği”nin, ancak onlardan çıkarılacak genel ilkelerin hayata geçirilmesiyle mümkün olacağı şeklindeki anlayış dikkat çekmektedir. Ancak eğer bu anlayış doğru olsaydı, Kur’an ve Sünnet’in, nüzul ve vürud anında somut hükümler öngörmek yerine tümüyle genel ilkeler getirmekle ve somut olayların bu ilkelerden hareketle çözüme kavuşturulmasını istemekle yetinmesi gerekirdi. Ancak vakıanın bundan farklı olduğunu belirtmeye gerek yoktur.

Öte yandan burada söz konusu edilmesi gereken bir başka nokta daha bulunmaktadır:

“Sosyal adaletin gerçekleştirilmesi”, “Şûra ilkesine riayet”, “suç-ceza dengesi”, “haksız kazancın engellenmesi”, “eşitlik” … gibi genel prensipleri Kur’an’dan hareketle önümüze koyanlar, söz gelimi “Sünnet’e ittiba” gibi bir “genel ilke”den niçin bahsetmemektedirler? Gerek Kur’an nasslarının vurgusu bakımından, gerekse “Kur’an’ın ruhu” denen şey bakımından “Sünnet’e ittiba”nın, diğerlerinden daha az önemli olduğunu söyleyen bir yaklaşımın, Kur’an’dan genel prensipler çıkarırken “gereği gibi” davrandığını bize kim söyleyebilir?

Bir diğer problem de şudur: Eğer Kur’an’ın bizden istediği, yalnızca –yukarıda örnek olarak birkaçını zikrettiğimiz– “genel ilkeler”e riayet ise, o zaman İslam’ı diğer din ve sistemlerden –hayatın pratiklerine aksetme tarzı bakımından– farklı kılan nedir?

Sözü edilen ilkelere riayetin, her hangi bir tarih ve coğrafyada ve her hangi bir din ve kültürün mensupları tarafından hayata aksettirilmeye çalışılan şeyler olduğunu gözlemek zor değildir. Hatta açıkça söylemek gerekirse, bahse konu ilkelerin günümüzde Batılı toplumlar tarafından hayata büyük ölçüde aksettirildiğini söylemek, dürüstlüğün ifadesi olacaktır.

Burada, içki ve zina yasağı gibi Kur’an’ın öngördüğü birtakım hususlar öne sürülerek bu yaklaşımımıza itiraz edilmesi beklenebilir.

Ancak böyle bir itirazı ileri sürecek kimselerin şu soruya cevap vermeleri gerekmektedir: İçki ve zina gibi hususların yasaklanması Kur’an’dan hareketle ortaya konduğu söylenen genel ilkelerin ayrılmaz bir parçası olarak ileriye sürülürken, sözgelimi faiz yasağı, (evli bulunulan kadının halası ve teyzesi gibi) bazı kadınlarla nikâhın haramlığı, bazı alışveriş türlerinin yasaklanması gibi pek çok husus neden bu çerçevenin dışında kalsın? Bu ve benzeri hususlardan bir kısmına “ilke değerinde hükümler” olarak itibar ederken, diğer bir kısmının böyle olmadığını söylemenin tutarlı bir yanı olabilir mi?

Şu halde dinin değişime açık bıraktığı alanın şu şekilde sınırlandırılması gerektiğini söyleyebiliriz:

Sübut ve delalet bakımından kat’î olan, nesh ve benzeri muarazalardan salim olan nasslar (Kur’an ve Sünnet’te belirtilen hükümler) ile İcma gibi üzerinde ihtilaf bulunmayan Şer’î asılların oluşturduğu alan dışında kalan, İçtihad’a ve Örf’e dayalı hükümler (zamana ve mekâna bağlı uygulamalar) gibi hususların değişebileceğini söyleyebiliriz. Ancak burada da değişikliğin, mutlaka “içeriden” olan “ehil” kimselerin “iyi niyet”e dayanan çabalarıyla ortaya konması ve buna gerçekten “İslamî olarak” ihtiyaç bulunduğunun müsellem bulunması kaçınılmazdır.

Hemen belirtelim ki burada İslam Fıkhı’nın belirlediği ölçüler içinde kalan “zaruret”, “ihtiyaç”, “meşakkat” gibi hususlar –istisnaî durumlara özgü oldukları için– konu dışı tutulmuştur.

Üzerinde müstakil bir çalışma yapılmasını gerekli kılacak kadar önemli, ayrıntılı ve hassas olan ve burada sadece ana hatlarıyla üzerinde durmaya çalıştığımız bu konuda şimdiye kadar ne yazık ki genellikle sloganvari söylemlerden ileriye gidilebildiğini söylemek zordur.

Adı geçen çalışmamda bunları ifade etmiştim. Böyle bir konuşma çerçevesinde daha fazla ayrıntıya girmenin –okuyucuları sıkmamak için– doğru olmadığını düşünüyorum.

M.G: Son olarak şunu sorayım: Modern İslam düşüncesini eleştirirken işin doğrusunun ne olduğunu da ortaya koymuş olmanız gerekmez mi? Sadece eleştirmek yeterli midir?

E.S: Bu soru için teşekkür ederim; çünkü sık sık cevaplandırmak zorunda kaldığım, ama –okuyucularımdan özür dileyerek belirteyim ki– bana kalırsa birazcık haksız bir soru bu. Çünkü hiçbir ilmî eleştiri, yanlış bulunarak eleştirilen görüşün alternatifi veya doğrusu ortaya konmadan yapılamaz. Yapılırsa, bunun adı “eleştiri” değil, “karalama” ve “itham” olur. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, şimdiye kadar eleştiri konusu yaptığım hususlar hakkında işin doğrusunu –tesbit edebildiğim kadarıyla– ortaya koymadan, muhatabımın görüşlerini sadece yanlış ilan etmekle yetinmek gibi bir tavrım hiçbir zaman olmadı. Dolayısıyla yazdıklarım dikkatli bir gözle okunacak olursa, aynı zamanda benim ne dediğim hakkında da açık bir kanaat sahibi olunacaktır.

M.G: Millî Gazete okuyucularına vermek istediğiniz son bir mesaj var mı?

E.S: Bu, kıymetli Millî Gazete okuyucularına vereceğim “son” değil de “ilk” mesaj olsun. Zira bundan böyle kendileriyle inşaallah haftada üç gün beraber olacağız. Bunun benim için farklı bir anlamı olduğunu söylemeliyim. Bundan böyle birlikte devam edecek olan bu yolculuğumuzda dualarımızı ve fikrî katkılarımızı birbirimize azık yapalım. Rabbim cümlemizi rızasına uygun işler yapmaya muvaffak kılsın diyorum.

M.G: Biz de sizin bu dileğinize gönülden katılıyor ve bu konuşma için teşekkür ediyoruz.

E.S: Ben teşekkür ederim

Röportaj: Engin ŞAHİN


 


  MAKALELER

 

web analytics