SÜNNET'İN OTORİTESİ

Ebubekir SİFİL

     VUSLAT - Ocak 2007


 

İslam'ı ve Müslümanlar'ı tarihsel düşman olarak bellemiş bulunan Batı'nın, bu düşmanı ortadan kaldırmak veya en azından etkisiz hale getirmek için tarih boyunca çeşitli yöntemler kullandığını, bu durumun günümüzde de aynen devam ettiğini ayrıca belirtmeye gerek yok.

Haçlı seferleri, fiilî işgaller, sömürgeleştirme, misyonerlik faaliyetleri ve nihayet Oryantalistler'in gayretleri, Batı'nın İslam'ı çökertme emelini gerçekleştirmek üzere uygulamaya koyduğu yöntemlerden belli başlılarıdır.

Bu yazının konusunu, bunlar arasında Oryantalistik yöntemin ilgi alanına giren ve kaynağını orada bulan bir "problem" oluşturmaktadır: Sünnet'in otoritesi ya da Hz. Peygamber (s.a.v)'in teşri (hüküm koyma) yetkisi.

Kur'an'ın tefsiri, beyanı, hayata açılımı noktasında tek bağlayıcı merci Sünnet'tir ve bu, bizzat Kur'an tarafından ortaya konmuş bir realitedir. Efendimiz (s.a.v)'e itaati ve ittibayı emreden, O'na muhalefetten sakındıran Kur'an ayetleri bu hususu tartışma götürmez bir kesinlikte ortaya koymaktadır.

Bu noktayı bir-iki örnekle biraz açacak olursak;

 

Kur'an-Sünnet İlişkisi

Bu ilişkiyi şu şekilde başlıklar altında tasnif edebiliriz:

1. Sünnet'in Kur'an'ı teyit edici özelliği.

Kur'an bir konuda hüküm getirir, Sünnet de o hükmü halin icaplarına göre farklı şekillerde ifadeye koyar. Ancak burada Sünnet, Kur'an'ın getirdiği hükmü teyit etmekten başka bir fonksiyon icra etmez.

Bunun örneği, "Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. (Ancak) karşılıklı rızaya binaen yapılan ticaret olursa başka"[1] ayeti ile Efendimiz (s.a.v)'in şu hadisidir: "Bir müslümanın malı, kendi gönül rızası olmadan (başkasına) helal değildir." Bu hadisin, mezkûr ayetin getirdiği hükmü farklı bir şekilde ifade ve bu şekilde teyit ettiği açıktır.

2. Sünnet'in Kur'an'ı beyan edici özelliği.

Kur'an'da açıklanyama ihtiyaç gösteren ayetler bulunduğu açıktır. Bizzeat Kur'an bu noktayı şöyle ifade etmektedir: "Ey Resulüm! Cebrail sana vahiy getirdiği zaman) onu hemen ezberleyivermek için dilini kımıldatma. Doğrusu o vahyolunanı sana ezberletmek ve okutturmak bize aittir. Öyleyse biz onu Cebrail'e okuttuğumuzda sen onun okunuşunu takip et (dikkatle dinle). Sonra onu beyan etmek de bize aittir."[2]

Burada Allah Teala, Kur'an ayetleri zımnında ayrıca beyana ihtiyşaç gösterenler bulunduğunu ve o beyanın da yine vahiyle Efendimiz (s.a.v)'e gösterileceğini ifade buyurmaktadır.

Kur'an'ın beyan edilmesi gereken ayetler ihtiva ettiği gerçeği bir diğer ayette de şöyle zikredilmektedir: "Sana da Zikr'i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar."[3]

Bir önceki ayette Kur'an ayetlerini beyan etme işini bizzat Allah Teala tekeffül buyurmuşken, bu ayette beyan işinin Efendimiz (s.a.v)'e ait bir görev olduğu belirtilmektedir. Acaba burada bir tezat yok mudur?

Bu soruya cevabımız "hayır"dır. Zira Efendimiz (s.a.v) aşağıda ayrıntılarıyla zikredeceğimiz gibi Kur'an'ı beyan ederken –haşa– kendiliğinden bir şey söylememekte, tam aksine, Kur'an'ı beyan sadedindeki Sünnet, vahiyle Efendimiz'e öğretilmektedir. Ancak bu vahiy kur'an dışı bir vahiydir.

Bunun böyle olduğunu, yukarıda mealini zikrettiğimiz el-Kıyâme ayeti ortaya koymaktadır. Zira o ayete yakında baktığımızda şunu görüyoruz: Allah Teala, Kur'an ayetlerinin beyanının kendisine ait olduğunu ifade buyurmaktadır. Öyleyse Kur'an'ın beyana ihtiyaç gösteren her ayetinin ya başka bir ayet veya Kur'an dışı vahiy tarafından yerine getirilmiş olması gerekir. Birinci ihtimal tamamiyle geçersizdir. Zira Kur'an'ın beyana muhtaç her ayetinin yine bizzat Kur'an'ın başka bir ayeti tarafından beyan edildiğini göremiyoruz. Aşağıda zikredeceğimiz örnekler bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Öyleyse Kur'an'ın beyanı sadedinde varit olan sünnetlerin, Efendimiz (s.a.v)'e Kur'an dışı (gayri metluvv) bir vahiyle iletildiğini söylemek zorundayız. Aşağıda zikredeceğimiz örnekler de zaten bu noktayı ayan beyan ortaya koymaktadır.

Sünnet'in Kur'an'ı beyan edici özelliği teknik olarak birkaç şekilde gerçekleşmektedir.

A. Kur'an'ın "mücmel" nasslarını tefsir veya "müşkil" nasslarını beyan eden sünnet.

Kur'an'da "Namazı kılın, zekâtı verin" buyurulduğu halde namazın nasıl, ne zaman, ne miktarda kılınacağı, zekâtın kim tarafından, hangi mallardan, ne miktarda ve kimlere verileceği hususları açıklanmamıştır. İşte bütün bu ve benzeri hususların beyanı Sünnet tarafından yapılmıştır.

B. Kur'an'ın umum ifade eden ayetlerini tahsis eden sünnet.

4/en-Nisâ; 23-4 ayetlerinde kendileriyle evlenilmesi haram olan kadınlar zikredilmiş ve sonunda da, "Bunların dışındakiler size helal kılındı" buyurulmuştur. Ancak Efendimiz, "Kadın, halası, teyzesi, erkek veya kız kardeşinin kızı üzerine nikâhlanamaz"[4] buyurmak suretiyle ayette geçen "bunlar dışındakiler" ifadesini tahsis etmiştir.

C. Kur'an'ın mutlak ayetlerini takyit eden sünnet.

Kur'an'da, "Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin"[5] buyurulmuştur. Bu ayet "el kesme" işini mutlak bırakmış, hangi elin, neresinden kesileceğini veya iki elin mi, yoksa bir elin mi kesileceğini ayrıca belirtmemiştir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in uygulaması, sağ elin bilekten kesileceğini hükme bağlayarak bu ayettekı ıtlakı takyid etmiştir.

3. Kur'an ayetini nesh eden sünnet.

Bu husus ulema arasında ihtilaflıdır. Sünnet'in Kur'an'ı nesh edici özelliğinin bulunmadığını söyleyenler yanında, özellikle mütevatir sünnetin Kur'an ayetini nesh edebileceği görüşü Hanefîler tarafından benimsenmiş ve şöyle örneklendirilmiştir:

Kur'an'da, "Birinize ölüm geldiği zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara münasip bir şekilde vasiyette bulunmak Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur"[6] buyurulmak suretiyle vasiyetin, mal bırakacak kimse için bir yükümlülük olduğu belirtilmiştir. Ancak Efendimiz (s.a.v), "Bilin ki Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Artık mlirasçı lehine vasiyet yoktur"[7]

Keza Kur'an'da, "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman…"[8] buyurularak namaza kalkıldığı zaman abdest alınması emredilmiş ve abdestin nasıl alınacağı ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Bir kısım ulema, bu ayetin zahirinin her namaza kalkıldığında abdest alınmasını gerektirdiği kanaatindedir. Ancak Sünnetbu hükmü nesh etmiş ve bir tek abdest ile birkaç namazın kılınabileceği hükme bağlanmıştır.

4. Kur'an'da yer almayan birtakım konularda hüküm koyan sünnet.

Kur'an-Sünnet ilişkisi bağlamında en fazla tartışılan nokta burasıdır. Bir yaklaşıma göre Sünnet'in Kur'an'da yer almayan hükümler getirdiğini söylemek, Hz. Peygamber (s.a.v)'i –haşa– Allah Teala'ya ortak koşmak demektir. Hz. Peygamber (s.a.v) Allah Teala'nın ortağı değil, elçisidir. Dolayısıyla Sünnet'e böyle bir yetki tanımak Hz. Peygamber (s.a.v)'e iftira olduğu gibi, aynı zamanda şirktir.

Bu yaklaşımın ciddiye alınır yanı bulunmadığını birçok yönden ortaya koymak mümkündür. Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Sünnet'in Kur'an'da bulunmayan müstakil hükümler getirebileceğini/getirdiğini söyleyenler, bunu, Hz. Peygamber (s.a.v)'in –haşa– kendi arzusuna göre yaptığını söylememektedir. Bu türlü sünnetler de tıpkı Kur'an'ın beyanı sadedinde varit olan sünnetler maddesinde belirttiğimiz gibi gayri metluvv (Kur'an dışı) vahiyle sadır olmaktadır. Yani Kur'an ayetiyle bu türlü sünnetlerin kaynağı birdir.

Kur'an'da Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kur'an dışında da vahiy aldığını gösteren ayetlerin bulunduğu vakıası, bu söylediğimizi ispat eden en önemli delildir. Ezcümle Kur'an'da geçen "hikmet" kelimesinin Sünnet olduğunu birçok delil ortaya koymaktadır. İkinci olarak 66/et-Tahrim, 3 ayeti Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kur'an dışı vahiy aldığını hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak açıklık ve kesinlikte haber vermektedir:

"Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip bir kısmından da vaz geçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi, "Bunu sana kim bildirdi?" dedi. Peygamber, "Alîm ve Habîr olan Allah haber verdi" dedi."

Burada eşinin, Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisine verdiği sırrı başkasına açıkladığı belirtilmekte ve bunu da Allah Teala'nın Efendimiz (s.a.v)'e bildirdiği açıkça belirtilmektedir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v)'in o eşinin o sırrı başkasına söylediği hiçbir Kur'an ayetinde yer almamaktadır. Dolayısıyla bu haber Efendimiz (s.a.v)'e gayri metluvv bir vahiyle iletilmiştir demekten başka yol yoktur.

Sünnet'in vahiy kaynaklı olduğunu ortaya koyan bir diğer ayet de 8/el-Enfâl, 7 ayetidir: "Hatırlayın ki Allah size, iki taifeden birinin sizin olduğunu vahyediyorddu. Siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz…"

Burada geçen "iki taife"den biri, Ebû Süfyân idaresinde Şam'dan gelmekte olan ticaret kervanı, diğeri ise Ebû Cehil komutasındaki Kureyş ordusudur. Ayetin konumuz açısından önem arz eden yeri, iki taifeden birinin Mü'minler'e daha önce vaat buyurulduğunu belirtmesidir. Oysa Kur'an'ın hiçbir ayetinde böyle bir vaat yer almamaktadır. Dolayısıyla söz konusu vaat, Kur'an dışı bir vahiyle Efendimiz (s.a.v)'e iletilmiş o da ashabına bildirmiştir.

Öte yandan Kur'an'da, "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun çözümünü Allah'a ve Resulü'ne havale edin"[9] buyurulmuştur.

Burada "itaat edin" emri Allah Teala için ayrı, Hz. Peygamber (s.a.v) için ayrı zikredilmiş, bir diğer ifadeyle ikinci husus ile ilk husus atıf harfi ile birbirinden ayrılmıştır. Lugat kaidesi, atıf harfi ile birbirinden ayrılan hususların birbirinden farklı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah'a itaat ile Resul'e itaat, birbirine karıştırılmaması gereken hususlardır. Allah Teala'ya itaat Kur'an'a itaat iken, Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaat Sünnet'e itaattir.[10]

Netice

Sünnet Kur'an'ın –haşa– rakibi değil, beyan ve tefsir edicisidir. Özellikle dinin tebliği ve Kur'an'ın beyan ve tefsiri sadedinde varit olmuş sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu vakıası göz önünde bulundurulduğunda bu tür sünnetler ile Kur'an ayetlerinin kaynağının aynı olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Kur'an'ın beyanı sadedinde varit olan ve hüküm bildiren sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu gerçeği kabul edilmeden sağlıklı bir Kur'an ve Sünnet tasavvuruna sahip olmak mümkün değildir. Sünnet'i sadece Kur'an'da yer alan hükümlerin tefsiri sahasıyla sınırlandırmak, her şeyden önce Kur'an'a aykırı bir tutumdur. Zira Sünnet'in fonksiyonunun bu şekilde sınırlandırılabileceğini Kur'an'a dayanarak isbat etmek mümkün olmadığı gibi, vakıa da bunun tersini göstermektedir.

Vahiyden aldığı bu yetkiye istinadendir ki Sünnet, haram-helal konusunda olduğu gibi ibadetler ve muamelat sahasında da hüküm koyma mevkiindedir. Yukarıda zikrettiğimiz (kadının, halası, teyzesi, erkek ve kız kardeşinin kızı üzerine nikâhlanamayacağını belirten) hadis dışında, mesela ehlî eşek etlerinin yenmesini yasaklayan hadis de aynı özelliktedir. Usul kitaplarında daha fazla örnek görülebilir.

Kur'an'ın hangi hususları yer vermesi gerektiğini ve neleri ihtiva etmemesi icap ettiğini belirlemek bizlerin yetkisinde değildir. Kur'an'da yer alan nice hükümler vardır ki, Sünnet tarafından ortaya konanlardan daha az önemli olduğu kesindir.

Mesela yukarıda değindiğimiz abdest ayeti böyledir. Bu el-Mâide ayetinde abdestin nasıl alınacağı neredeyse bütün detayları zikredilerek belirtilmişken, namazın nasıl kılınacağı konusunda hiçbir izah yer almamaktadır. Oysa abdest, namaz için teşri kılınan bir vasıtadır ve kendisi müstakil bir ibadet değildir. Böyle olduğu halde namaz hakkında Kur'an'da niçin izahat verilmediği sorusunun cevabı, Sünnet'in vahiy kaynaklı olduğu kabul edilmeden verilemez. Bu tarz pek çok mesele zikredilebilir.

Meselenin bir de şöyle bir boyutu var: Sünnet'in Kur'an'da yer almayan hükümler getiremeyeceğini söyleyenler, çoğunlukla Kur'an'ın ihtiva etmediği hükümler ve durumlar hakkında içtihad yapılmasını hararetle savunanlardır. Hatta bunlar içinde Kur'an'da yer alan hükümlerin dahi bağlayıcı olmadığını söyleyenler vardır. Bu durumda hayatın idamesi için yeni içtihadlar yapılması zarureti doğmaktadır.

Ancak bu durum şöyle bir netice doğurmaktadır: Sünnet vahiy kaynaklı olduğu halde Kur'an'da bulunmayan hükümler getiremez; ama bizler içtihad ederek Kur'an'da bulunmayan konularda (hatta "tarihselcilere göre: Kur'an'ın yer verdiği teşrii hükümler sahasında bile) içtihad ederek hüküm koyabiliriz, koymalıyız.

Sonuçta Sünnet'ten esirgenen bir teşri yetkisi, kendisini içtihad aynasında gören herkese tanınmış olmaktadır. Bu da ayrı bir garabet olarak önümüzde durmaktadır.

 

 

[1] 4/en-Nisâ, 29.

[2] 75/Kıyâme, 16-9.

[3] 16/en-Nahl, 46.

[4] el-Buhârî, "Nikâh", 27; Müslim, "Nikâh", 37.

[5] 5/el-Mâide, 38.

[6] 2/el-Bakara, 180.

[7] el-Buhârî, "Vesâyâ", 6; Ebû Dâvud, , "Vesâyâ", 6; İbn Mâce, , "Vesâyâ", 32.

[8] 5/el-Mâide, 6.

[9] 4/en-Nisâ, 59.

[10] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Abdülganî Abdülhâlık, Hücciyyetu's-Sünne, 334 vd.; Ebubekir Sifil, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, I, 34 vd.


 


  MAKALELER

 

web analytics