PROF. DR. HÜSAMEDDİN FARFÛR: MODERNİSTLER İSLAMİ İLİMLERE YABANCI

 

Söyleşi: Ömer Faruk TOKAT



İlmî ve kültürel değerlerine yabancı, ne olduğunun idrakinden uzak, özgüven itibariyle yetersiz olan akademisyenlerin yer aldığı çevrelerde “İslam’ın sol yorumu”, “Liberal İslamcılık”, “Laik İslamcılık”, “Tarihselcilik” gibi adlandırma ve yaklaşımların yüksek sesle dile getirilmesi aslında çok da sürpriz bir durum değildir. Mısır, Türkiye, Endonezya başta olmak üzere bütün bir İslam coğrafyasında etkin olan bu tür akımları ve bu bağlamda ilmî gündeme ilişkin bazı hususları Şam “el-Fethu'l-İslâmî Enstitü”sü idarecisi ve hocası Prof. Dr. Hüsâmuddîn Farfur hocayla konuştuk.


Şam'da 8 asırlık bir geçmişi olan Farfûr âilesi kuşaktan kuşağa yetiştirdiği âlimleriyle meşhurdur. Sözgelimi Hüsâmuddîn Farfûr hocanın dedesi Meşhûr Hamefî fakihlerinden Abdurrahîm el-Farfûr, babası Allâme Muhammed Sâlih el-Farfûr'dur. Muhammed Abdullatîf Farfûr, Veliyyüddîn Farfûr, Abdurrahmân Farfûr, Nasruddîn Farfûr ailenin ilimle meşgul olan diğer fertlerinden bazılarıdır. Hüsâmuddîn Farfûr şu anda el-Fethu'l-İslâmî Enstitüsü'nün ihtisas bölümü başkanı ve hocasıdır. Enstitüde İslâm Düşüncesi ve fıkıh dersleri okutmaktadır.


Enstitü 1956'dan günümüze dünyanın dörtbir yanından Şam'a gelen talebe-i ulûmun ehl-i sünnet anlayışı çerçevesinde yetişmelerine katkıda bulunan önemli bir eğitim kurumudur. Türkiye'den de talebelerin bulunduğu Enstitünün başkanlığını değerli âlim Şeyh Abdurrezzâk el-Halebî el-Hanefî yapmaktadır.


Hüsâmuddîn Farfûr hoca daha çok klasik literatür üzerine yaptığı tahkîk çalışmalarıyla bilinmektedir. Hoca’nın İbn Âbidîn'in haşiyesi ve İbn Asâkir'in “Mu‘cemu'ş-Şuarâ min Târîhi Medîneti Dimeşk” kitapları üzerine yaptığı tahkikler bu bağlamdaki çalışmalarının en meşhurlarındandır.


Hoca’ya “Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?” dediğimizde şunları söyledi:


“Ben Allah’ın muhtaç kulu Hüsâmuddîn. Allâme eş-Şeyh Muhammed Sâlih el-Farfûr’un oğluyum. Şamlıyım, Dimeşk'denim. Mezhep olarak Hanefî, meşrep olarak Kâdirî ve Hasenîyim. 800 senedir Şamlı olan bir aileye mensubum.”




“İslam” Tanımlamaları


Ömer Faruk Tokat: Hocam malumunuz İslam dünyasında son 250 yıllık süreç içinde ortaya çıkan farklı modern akımlar var. Kendisini karşısındakine ve konjonktüre göre tanımlayan yaklaşımlar konusunda, sözgelimi "Sosyalist İslam", "İslam’ın sol yorumu", "Laik İslam", "Demokrat İslam", "Light İslam" vb. tanımlamalarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?


Hüsâmuddîn Farfûr: İslam bu tür nitelemeleri kesinlikle kabul etmez. İslâm, İslâm’dır… O beşer düşüncesinin fevkinde olan bir dindir… Allah'ın dinidir. Bazı kesimlerin İslâm’ı nitelediği bu vasıflar beşerin ürettiği vasıflardır. Allah'ın dinini insan düşünceleriyle sınırlayamayız ve vasıflayamayız. Laik İslam, sosyalist İslâm, komünist İslâm, liberal İslâm ve demokrat İslâm gibi tanımlamalar yersiz ve saçmadır. Bizde böyle bir söylem, böyle bir tanımlama olamaz. İslâm, İslâm’dır. İnsanı, evreni ve hayatı yaratan Allah'ın indirdiği bir din olması hasebiyle bütün güzellikleri kuşatır. Bazı akademisyenlerin "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış" âyeti kerimesinden demokrasi istihraç ettiğini görüyoruz. Onlar kendilerini, nasıl istiyorlarsa öyle tanımlayabilirler. Ama bu Allah'ın kelâmıdır ve demokrasinin üstündedir. İyi ve güzel adına demokraside var olan her şey İslâm’da zaten olduğuna göre bu tür tanımlamalara ve nitelemelere neden ihtiyaç duyulur? Üstelik İslâm demokraside var olan problemlerden de uzaktır. Sözgelimi demokraside insanların batıl üzerine, çirkinlik ve kötülük üzerinde birleşerek onu parlamentoda kanunlaştırmaları mümkündür.


İslâm'da şûrâ vardır. Ancak şûrânın şerî kâidelerin, Kitâb ve Sünnet’in üzerine kurulması gerekir. Yani hâdise şudur: siyâsî, idârî, muâmelâtla ilgili ve iktisadî konularda, meclislerde ictihad edebilirsiniz. Parlamentolarda kanunlar da yapabilirsiniz ancak bu yaptığınız ictihatlar, kanunlar ve düzenlemeler Kuran ve Sünnet'e uygun olmalıdır. Mutlaka Allah'ın şeriatından hareket etmek gerekmektedir.


Modernistlerin bir kısmı iyi ve saf insanlar olabilir ancak öyle anlaşılıyor ki, İslâm’a ilişkin bilgileri çok sathîdir.


Modernistler İslam’ı tanımıyor


Ömer Faruk Tokat: Nasr Hâmid Ebû Zeyd, Câbirî ve Muhammed Arkoun gibi isimler de böyle mi. Yani bu tür aykırı görüşleri dile getirenlerin hepsi iyi niyetli olabilir mi?


Hüsâmuddîn Farfûr: İçlerinde itikâdı/akidesi bozuk kimseler çoktur. Ama bazıları mümin ve muvahhid insanlardır. Bu insanların büyük çoğunluğu bu aykırı ve şaz çıkışları İslâm’a zarar vermek gâyesiyle yapmıyor. Ancak batılı bir eğitimden geçmişler. Batılı hocalar tarafından eğitilmişler. Batının yöntemleri izleyerek bu günlere gelmişler. Yani, tabiri caizse zehir damarlarındaki kana sirayet etmiş. Bundan dolayı, bu insanların yanılgılarını düzeltmek ve inhirafa düştükleri noktalarda kendilerini aydınlatmak üzere onlarla aramızda köprüler kurmalı ve İslam kardeşliği gereği onlarla bir araya gelmeliyiz. Belki akidelerini düzeltmelerine vesile oluruz. Onların İslam’a zarar vermeyen ve geleneğimizin kabul ettiği çalışmalarını kabul edebiliriz. İlmî ve kültürel birikimimiz, geleneğimiz hiç şüphesiz İslâm medeniyetini temsil eder. Bu geleneğin değerlendirilmesi ve gözden geçirilmesi ithal edilmiş batılı değerlere göre değil; Allah'ın şeriatı ve İslâm'ın temel esasları ışığında yapılmalıdır.


Modernist yaklaşımları benimseyen Müslüman akademisyenlerle diyaloğu koparmamalıyız. Böyle yaparsak bir takım neticelere ulaşabiliriz. Benim bu arkadaşlarla ilgili tecrübelerim var. Bir çoğuyla muhaverelerim oldu ve güzel neticelere ulaştık. Mesela Tayip Tezyînî geçmişte modernist bir kimseydi ve zihin dünyası itibariyle İslam’dan uzaktı. Ancak şimdi böyle değil; İslâmî duruş itibariyle çok daha sağlıklı bir noktada. Kendisiyle muhavere ve tartışmalarımız oldu. Değerli hocamız Saîd Ramazan el-Bûtî'nin Tezyînî ile olan muhavereleri meşhurdur. Bûtî ile olan muhavereleri ve tartışmaları sonucunda Tayyip Tezyînî, İslâmî ilimlere olan vukûfiyetinin zayıf olduğunu fark etti. Modernistlerle münazaralar tertipleyip onlara bir türlü İslami ilimlerdeki yetersizliklerini kabul ettirmeliyiz.


Modernist dediğimiz, bu tür yaklaşımları olan kimselerin büyük çoğunluğunun geleneğe ilişkin bilgileri sathîdir ve zayıftır. Onlar, geleneğin gücünün farkında değiller. Geleneğin gücünün farkında olsalar, o muhteşem ilmî geleneğe muttali olsalar bu tür değerlendirmeler yapmazlar. Öteden beri şunu yapıyorlar: Direk oryantalistlerin veya onların etkisinde olan kimselerin sözlerini alıyorlar ve bunların üzerine bir şeyler inşa etmeye çalışıyorlar. Batının değer ve değerlendirmelerin taşıyıcılığını veya taşeronluğunu yapıyorlar. Dolayısıyla bu insanları bir şekilde geleneğe vakıf kılmalıyız. İlmî ve kültürel mirasımızın kıymetini idrak etmelerini, fıkhı, usûl-i fıkhı okumalarını, büyük imamların ictihad ve yaklaşımlarını fark etmelerini sağlamalıyız. Gelenekteki derinliğe ulaştıklarında o zaman, şu an okudukları ve önemsedikleri bu oryantalist yaklaşımların tutarsızlığını görecek ve onları kendileri reddetmeye başlayacaktır.


Ömer Faruk Tokat: Modernistler içerisinde Batı emperyalizmi tarafından yönlendirilenlerin varlığından sözetmek mümkün mü?


Hüsâmuddîn Farfûr: Bazı kimseler böyle olabilir. Ancak biz kimseyi itham etmek istemeyiz. İnsanlarla ilgili hüsn-i zan sahibi olmalıyız ancak yanlış yaptıklarında ise müdahil olmalıyız.



Ömer Faruk Tokat: Hasan Türâbî'nin son görüşlerinden haberdarsınızdır. Türâbî'nin yaklaşımlarıyla ilgili neler söyleyeceksiniz?


Hüsâmuddîn Farfûr: Hasan Turâbî maalesef istikâmetten ayrıldı. Söyledikleri İslâm'a aykırı şeylerdir. Allah Teâlâ'dan Turâbî'yi istikâmet yoluna döndürmesini temennî ediyoruz. Açık ve inatçı bir şekilde Kitâp ve Sünnet'e aykırı davranmaktadır. Üstelik Turâbî fakih falan da değildir. Çalışma alanı İslâmî ilimlerle ilgili bir alan değildir. İşte Turâbî de geleneği bilmeyenlerden, ilmî ve kültürel mirasın gücüne vâkıf olmayanlardandır. Özellikle Mısır'da bu tür kimseler maalesef fazladır.

 
Fatih Kaya: Sosyal bilimleri okuyorlar ama nasslardan uzak kalıyorlar. Bu yüzden de istikametten ayrılıyorlar diyebilir miyiz?


Medeniyet İslam’dır


Hüsâmuddîn Farfûr: Aslında onlar, daha doğru bir ifadeyle nasslardan değil de İslâmî ilimlerden uzaklar. Kurân ve Sünnet’in nassları önlerinde durmaktadır. Ama büyük imamların fıkhından, fikrinden ve dehasından, ilimlerimizden, usûl-i fıkhımızdan, kavâid ilmimizden ve bunların ilminden mahrumlar. Bunları okumamışlar. Dolayısıyla bunlar "insan bilmediği şeyin düşmanıdır" sözünün de ifade ettiği üzere bilmedikleri, câhili oldukları geleneğe karşı çıkıyorlar. Bu ilimlerin kıymetini bilmiyorlar, çünkü okumamışlar. Dolayısıyla çözüm, bu akademisyenleri okutmakta, onları fıkha muttali kılmakta, fıkıhtaki, diğer ilimlerimizdeki ve geleneğimizdeki fikri, dehâyı ve medeniyeti onlara açıklamaktadır.


Sözgelimi bu gün bütün dünyada insan özgürlüğü yükselen bir değer olarak gündemdeki yerini muhafaza etmektedir. Amerika’da ve Batı’da herkes insan hakları ve özgürlük meselesini tartışmaktadır. Dikkatimizi geleneğimiz üzerinde yoğunlaştırırsak görürüz ki bizim bu mütegallibeden alacağımız hiçbir şey yoktur. Şunu görürüz: İmâm Ebû Hanife 1250, 1280 sene önce demiş ki: "İnsan rüşt çağına ulaştığında, sefih olsa bile malında tasarruf hakkını engellemeyiz." Şerî bir kavram olarak sefih, dünya işlerini yürütemeyen, kârını ve zararını ayıramayan kimse demektir. Böyle bir kimse rüşt çağına erdiğinde İmâm Ebû Hanife'ye göre malında tasarruf yetkisine mâni olunmaz. Bu görüşü üzerine İmam'a "Ey İmâm böyle yaparsak sefih malını ziyan ve telef eder" dediklerinde İmâm Ebû Hanife o meşhur sözünü söylemiştir: "Ona, malının telef olmasına sebep olması hasebiyle zarar vermemiz kişiliğinin, şerefinin ve insanlığının telef olmasına sebep olacak bir zarar vermemizden daha hayırlıdır. Çünkü sefih hacr edildiğinde yani malı üzerindeki tasarruf yetkisi elinden alındığında hiçbir tasarrufu geçerli olmaz. Alış veriş yapsa veya hibe etse ya da vasiyette bulunsa da bu tasarruflarının hiç biri geçerli değildir. Bütün bu tasarruflarının geçerli olması vasîsinin onayına bağlıdır. Bu durum ise hayvanlara uygun bir durumdur." Görüldüğü üzere İmâm Ebû Hanife insanın özgürlüğünü mala tercih etmiştir. Bu, bugünkü uygarlıkların hâlâ ulaşamadığı bir özgürlük anlayışıdır. Yani İslam bütünüyle medeniyettir. Bu yüzden modernistler sahih bir anlayışı ve duruşu yakalamak için öncelikle medeniyetimizi tanımaktan işe başlamalılar ve İslâmî ilimlere ve geleneğe vakıf olmaları gerekmektedir.


İslâm ümmetinin uyanışı ve modernist araştırmacıların bulanmış zihinlerini durultmak için gayret etmeliyiz. İslâm ümmeti tabii ki hep gelişmenin, yenilenmenin ve en güzel olanın yanında olmalıdır ancak sâbitelerimize/değişmezlerimize sımsıkı sarılmalıyız. Çünkü sâbitelerimizin yenilenmesi veya geliştirilmesi sözkonusu değildir. Yenileme, tecdit ve geliştirme müteğayyirât (değişebilirler) sahasında sözkonusu olabilir.


Geleneğimiz İslam medeniyetinin ihtişamını temsil etmektedir. Bu gelenek devasa bir medeniyet kurmuştur. Ancak bu gelenek içinde örfe dayalı bazı şeyler var ki tekrar gözden geçirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bunu kabul etmek lazım. Çünkü o neticede beşerîdir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Gelenek derken Allah'ın kitabını kastetmiyorum. Allah'ın kitabı geleneğimizden değildir. Kurân-ı Kerim gelenek değildir, ondan söz etmiyoruz. Sünnet ve Sünnet’in getirdiği mütevatir, sahih, hasen… bunlar gelenek değildir. Gelenek, fakihlerin, müfessirlerin ve âlimlerin beşer mahsûlü, zihnî ürünleridir. Beşerî yönleri olması hasebiyle bu ürünler gelenektir. Umûmî anlamda bu gelenek İslâm’ın büyüklüğünü ve İslam ümmetinin üstünlüğünü göstermektedir. Çünkü geçmişte bu geleneği oluşturan âlimler erdem, takva, anlayış, ilim ve kültürde zirveye ulaşmışlar. Bu âlimlerin hata ettiğini gelişigüzel söylemek yanlıştır. Bunu ancak câhiller yapar. Ancak bununla birlikte bu geleneğin içinde bazı hususlar vardır ki bu gün bunları yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Çünkü mâlum, örfün veya zamanın değişmesiyle değişen bir takım hükümler vardır. Fakat delâlet-i katî ve sübût-i katî olan nasslar tevil, ictihad veya tecdit kabul etmez. Tecdit müteğayyirât sahasında olur. Sâbiteler/değişmezler alanında tecdidin yeri yoktur.


Ömer Faruk Tokat: Müteğayyirât sahasıyla ilgili bir oran vermek mümkün mü? Bu soruyu şunun için soruyorum. Bir yıl önce Şeyh Yûsuf el-Kardâvî ilmî bir toplantıya katılmak üzere İstanbul'a geldiğinde İslâm fıkhındaki müteğayyirâtın (değişebilir ahkâmın) %93 olduğunu söylemişti. Bu oranla ilgili siz neler söyleyeceksiniz?


Hüsâmuddîn Farfûr: Yûsuf el-Kardâvî İslâm dünyasının önemli şahsiyetlerinden birisidir. Değerli bir insandır. Ancak müteğayyirâtın nasıl %93 olduğunu söyledi, doğrusu anlayamadım. Hoca, acaba bu oranlamayı nasıl yapmıştır? Elinde özel bir hesap makinesi mi vardır? Kendisi bizim hocamız mesabesinde olan değerli bir şahsiyettir ancak bu görüşüne katılmamız mümkün değildir. Kendisine saygı duyarız ama bu tür konular sözkonusu olduğunda muhalefet ederiz.


Ebû Hanîfe


Ömer Faruk Tokat: İmâm Ebû Hanîfe'nin yönetim ve siyâset fıkhının yazılmadığını ileri sürenler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?


Hüsâmuddîn Farfûr: İmâm Ebû Hanîfe'nin hayatına önem veren, düşünceleri ve fıkıh yöntemi üzerine çalışan herkesin –ki ben onlardan biriyim- bildiği üzere İmâm'ın siyâsî yaklaşımları fıkhının arasına serpilmiştir ancak müstakil bir kitapta derlenmiş değildir. Bu çok anlaşılır bir durumdur. Çünkü imamlarımızın sözleri içine dağılmış olan “siyâset-i şeriyye”ye müteallik görüşlerin müstakil bir kitapta ya da bir fıkıh bâbında toplanması sonraki dönemlerde olmuştur. Mütekaddimîn ulemâsı içinde bugün anladığımız anlamda siyaset kitabı yazan kimse yoktur. Uluslararası ilişkilere dair kitabı ilk defa telif eden kişi İmâm Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’dir. İmâm Muhammed Siyer-i Sağir ve Siyer-i Kebîr'de düşmanlarla ilişkileri, savaş, barış, işgal kânunlarını, esirlere ilişkin ahkâmı ele alır. Bu, uluslararası ilişkiler sahasında telif edilen ilk kitap kabul edilir. İmâm Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, Ebû Hanîfe'nin en has talebelerinden ve mezhebin imamlarındandır. Dolayısıyla Ebû Hanîfe'nin “el-fıkhü's-siyâsî”sini, siyaset ve yönetime ilişkin görüşlerini talebelerine yaptığı yönlendirmelerde, kendi hayatında, talebeleri tarafından kendisinden nakledilen görüşlerin içinde bulmak mümkündür. Bundan dolayı Serâhsî'nin “el-Mebsût”una ve diğer Hanefî fıkhını toplayan kadîm kitaplara bakılmalıdır.


Soru: Yalnızca Hanefî mezhebinde değil, bütün mezhepleri göz önüne aldığımızda siyaset ve yönetim fıkhı konusundaki kitapların azlığını görüyoruz. Sizce bunun sebebi nedir?


Hüsâmuddîn Farfûr: Müçtehit imamlarımızın yaşadığı dönemde ne İslam fıkhında ne de diğer hukuklarda siyasetle ilgili müstakil kitaplar yoktur. Bu sahayla ilgili müstakil kitaplar çok sonraları telif edilmiştir. Müslümanlar bu hususta da başkalarını geçerek bu konuda kitaplar yazmışlardır. Ancak bu meseleler o zaman “el-fıkhü's-siyâsî” kavramıyla bilinmemekteydi. İslâm âlimleri yönetime dair hükümler (al-ahkâm es-sultâniyye), “siyâset-i şer‘iyye” konularını tafsilatıyla içeren kitaplar kaleme almıştı. Ulemâ bu kitaplarda devlet başkanının halk üzerindeki haklarını, halkın devlet başkanı karşısındaki haklarını, devlet başkanına isyan etmenin ne zaman caiz olup olmadığı meselesini vb. hususları açıklamıştır. Hicrî 5. ve 6. asırlarda “al-Ahkâm es-Sultâniyye” ve “es-Siyâse eş-Şer‘iyye” başlıklı kitaplar yazılmıştır.


İslami İlimlerin Menşei


Ömer Faruk Tokat: Günümüzde “Usul-i Fıkıh” ilmi, kıyas maksatlı “ta'lil”e ve “lafzî mebhaslere” fazlaca yer verdiği, “Usul-i Hadis” ilmi ise hem tek bir mezhebin (Şafiî mezhebi) görüşleri doğrultusunda takarrur ettiği, hem de rivayetlerin sıhhat değerlendirmesinde ağırlıklı olarak senedi ön plana aldığı gerekçesiyle eleştiriliyor. Usul-i Fıkh'ın tümevarımcı bakış açısını temsil eden “makasıd” merkezli bir yapıya, Usul-i Hadis'in de sıhhat kriterlerini Kur'an'ı merkeze alan bir yaklaşım üzerine bina edilmesi gerektiği söyleniyor. Hatta bütün ilimlerin usulüyle-füruuyla, rivayetiyle-dirayetiyle Arap aklının (ya da daha genel olarak "Ortadoğu aklı"nın) tarihin belli bir dönemindeki işleyiş biçimiyle teşekkül ettiği söyleniyor. Bu konuda neler söylersiniz?


Hüsâmuddîn Farfûr: Son cümleden başlayarak açıklayalım. Arap olmayan Müslüman âlimler Arap olanlardan daha fazladır. İmâm Ebû Hanîfe Fârisî’dir, İmâm Buhârî Buhâralı’dır, Nîsâbûrî'ler, Ebû Davud es-Sicistânî'ler, Fârisî olan Sîbeveyh'ler… Dolayısıyla bu Arap aklı, Ortadoğu aklı gibi retorikler yanlıştır. Müslümanların önde gelen âlimlerine baktığınızda çoğunun acemlerden olduğunu görürsünüz. Yani Arap değildirler ancak Arapça’yı, Kur'ân dilini öğrenmişler, fasih Arapça ile kitaplar telif etmişlerdir. Bu insanların akıllarının "Ortadoğulu" veya "Arap" olduğunu kim söyleyebilir? Ayrıca bu Ortadoğu kelimesi Siyonistler’in ürettiği bir kavramdır. İslam topraklarından İslam kelimesini çıkarıp Yahûdîleri yerleştirmek istiyorlar. Bu kavrama dikkat edilmelidir. Bu Siyonist bir kavramdır. “Ortadoğu”… kimliksiz, dinsiz ve kültürsüz bir kelimedir. Meselenin bütünüyle coğrafî boyutu üzerine odaklanılması; dinî, kültürel ve kimliksel taraflarını unutturmaya yönelik, ideolojik amaçlarla konulmuş bir kavramdır. İslam topraklarına Ortadoğu dediğiniz andan itibaren içine her şeyi doldurabilirsiniz. İsrail'i bile doldurabilirsiniz. Bu yüzden kasıtlı kullanılan bir kavramdır Ortadoğu.


“Ortadoğu aklı” ifadesine dönersek, tarihî reâlite de bunu yalanlamaktadır. "Ortadoğu aklının işleyiş biçimi ve etkisi". Yani bu asılsız bir retorikten öte bir şey değil. Gelenek içinde köşe taşı olmuş büyük âlimlerden hangisini zikredelim? Arap olmayan o kadar çok ki! Havârizmî, Ebû Hâmid el-Gazzâlî… Her asırda acemlerden birçok âlim gelmiş. Mesela Türklerden, Beydâvî Tefsîri muhaşşîlerinden Şeyhzâde, Konevî, Kemâl b. Hümâm es-Sivâsî…


Talha Hakan Alp: Bu açıklamanız üzerine, başka bir açıdan bakarak şöyle bir soru sormak mümkün olur mu? İslam medeniyetinin Arap olmayan yabancı medeniyetlerden, mesele Hint, Yunan ve İran uygarlıklarından etkilenmiş olmasından sözedebilir mi?


Hüsâmuddîn Farfûr: Biliyorsunuz, Efendimiz (aleyhi's-salâtu ve's-selâm), "hikmet müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa alır" buyurmuştur. İslâm her şeyi bütünüyle alan veya reddeden bir din değildir. Kriterleri ve ilkeleri vardır. Vahy-i ilâhî bize yeryüzünün kânunlarını ve şeriatın esaslarını öğretmiştir. Dolayısıyla biz Müslümanlar olarak, hangi uygarlıktan olursa olsun İslâm'ın yöntemine, nasslarına ve ilkelerine aykırı olmayan faydalı şeyleri alırız.


Tasavvuf


Talha Hakan Alp: Ancak böyle söylediğimizde şöyle bir soruyla muhatap olabiliriz: Diğer uygarlıklardan bir şeyi alırken neyi merkeze koyuyorsunuz? Nitekim ehl-i sünnet dışı sûfîler bazı uygarlıklardan etkilenmişlerdir.


Hüsâmuddîn Farfûr: Bu çok sathî bir yaklaşım. Bizde tasavvuf, ihsân makâmıdır. Yani hadîs-i şerifte belirtilen "Allah'a seni görüyormuşçasına ibadet etmendir; sen O'nu göremiyorsan da şüphesiz O seni görüyor" anlayışıdır. Siz bunun adına ister tasavvuf deyin, ister ihsân deyin, ister ahlâk deyin, ister ruh terbiyesi deyin, ne derseniz deyin. İsimlendirmede ihtilaf etmiyoruz. Tasavvuf gerçekte Allah'a murâkabe etmek, rûhî ve ahlâkî eğitime önem vermek, Allah Teâlâ ile irtibatı güzelleştirmek ve güçlendirmek, güzel işler yapmak, insanlara güzel davranmak vb. amellerin ve eylemlerin ifadesidir. Tasavvuf, hicrî I. ve II. asırdan itibaren bilinmektedir. Tasavvufun Hinduizm veya Budizm'den geldiğini söylemek en iyimser şekliyle boş laftır ve isrâf-ı kelâmdır. Şu söz İmâm-ı Mâlik'ten sâbit olmuştur: "Fıkıhta derinleşip tasvvufla ilgilenmeyen fasıklaşır; tasavvufta ilerleyip fıkıh öğrenmeyen zındıklaşır. Tasavvuf ve fıkhı kendinde toplayan kimse ise hakîkate ulaşır" İmâm Mâlik'in bu sözünü Molla Aliyyu'l-Kârî, "Şerhu ayni'l-ilmi ve zeyni'd-dîn" adlı kitabının birinci cildinde, ilim bâbında nakleder.


Önemli bir muhaddis olan Er-Râmehürmüzî, “el-Fâsıl Beyne'r-Râvî ve'l-Vâ‘î”de anlatır: "İmâm Mâlik'e bir sûfî gelerek "Ey Ebû Abdullâh! Sana hadisten bir şey arz etmek istiyorum der. --mesele uzun. Burada tekrarlamayalım- bu şekilde başlayan bu rivâyette bir çok defa, "kâle malik kâle sûfî (Mâlik şöyle dedi, sûfî böyle dedi" şeklinde "sûfî" kelimesi defalarca tekrarlanır. İmâm Mâlik yaklaşık hicri 90lı yıllarda doğmuştur. Vefatı ise 169 veya 170tir. Görüldüğü üzere "sûfî" kelimesi ilk devirlerden itibaren bilinen/kullanılagelen bir kelimedir.


Tasavvufun hakikatinde, yani gerçek sûfîlerin indinde bir inhiraf, bir sapma ve gaflet yoktur. Bizim mutasavvıflarımızın gâfil olması sözkonusu değildir. Aksine onlar zekâ ve huzur hâlini üst düzeyde yaşayan insanlardır.


Arkadaşlar! Gerçekte tasavvuf Allah Teâlâ'ya hâlis kulluk yapmaktan ibaret bir sistemin adıdır. Sûfîler, Allah'ın sâlih kullarıdır. Onlar, Allah Teâlâ'nın "Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık." (Enbiyâ, 105) kavl-i şerifinde ifade ettiği "sâlih kullardır". Onlar nefislerini Allah'a adayarak ubudiyet denizine dalmışlardır. Bu yüzden Allah'ın varlığının yanında kendi varlıklarını görememektedirler. Allah'ın meşîeti ve dilemesi yanında kendi istek ve arzularını unutmuş kimselerdir. Onlar Allah'ın sevdiğini sever; O'nun kerih gördüğünü ise kerih görürler. İşte onlar sûfîlerdir. İslâm büyükleridir. Şerefli kimselerdir. İçlerinde fakihler vardır. Muhaddisler, matematikçiler, dilbilimciler ve imamlar vardır.


Bununla birlikte bir dönem, tasavvufa tasavvuftan olmayan şeyler karışmış olabilir. Burada Fars, Yunan ve Hint kültürlerinden bir karışma olmuş olabilir. Ancak bu tür hâricî unsurlar tasavvuftan atılmıştır. Tasavvuf büyükleri bunları reddetmiştir. Mesela İmâm Cüneyd el-Bağdâdî der ki: "Bizim bu tarîkimiz (yolumuz) – tasavvufu kastediyor- Kitap ve Sünnet’le mukayyeddir." "Kurân'ı ezberlemeyen, hadis yazıp ezberlemeyen (ilimle meşgul olmayan) kimselerin bu tarikte yeri yoktur" der. Aynı şeyleri Ahmed er-Rifâî, Abdulkâdir Geylânî, İmâm Ebû Hâmid el-Gazâlî efendilerimiz de söylemişlerdir. Bundan dolayı tasavvufun hinduizmden ve budizmden alındığı şeklindeki iddialar bütünüyle yanlıştır ve vakıa ile örtüşmemektedir.


Ömer Faruk Tokat: İmâm en-Nablusî'nin "Seni kendim için seçtim" (Tâhâ, 41) âyetini "senin ben; benim de sen olman için seni seçtim" şeklinde tefsir ettiği naklediliyor.


Hüsâmuddîn Farfûr: Bu sözü nerede okudunuz?


Ömer Faruk Tokat: Türkiye’de tasavvuf karşıtlığıyla bilinen bir akademisyen naklediyor.


Hüsâmuddîn Farfûr: Bu problemli bir nakil. Şeyh Abdulganî en-Nablusî fakîh ve âlim bir zattır; böyle şeyler söylemez. Ben bu nakil konusunda kuşkuluyum. Şeyh Nablusî Şâmlı’dır. Köken olarak Nâblus'tandır ama Şâm'da yaşamıştır. Hicrî 1143 senesinde vefât etmiştir. Kendileri dedemiz Abdurrahîm el-Farfûr'un talebelerindendir. Büyük dedemiz onun şeyhiydi. Fakih, muhaddis ve hadis âlimi bir zattır. Felsefe de okumuştur. Hanefî fakihidir. Hanefî mezhebine katkıda bulunmuştur. Babası ise Hanefî fukahâsının büyüklerinden Şeyh İsmâîl en-Nablusî'dir. İbn Âbidîn, kitabında "kâle seyyidî İsmâîl (Efendim İsmâil dedi ki)" dediği yerlerde İsmâîl en-Nablusî'yi kasteder, ondan rivâyetlerde bulunur, fıkhî görüşlerini ve tercihlerini nakleder. Yani Şeyh Abdulganî en-Nablusî'nin böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. Bu tür ifadeler ya ulemaya iftiradır. Ya da zındıklar tarafından eserin istinsahı esnasında satır aralarına eklenmiştir. Kim söylerse söylesin öyle bir sözü kabul edemeyiz.


Talha Hakan Alp: Ebû Yezîd el-Bistâmî diyor ki: "Sübhânî, Mâ a‘zame şe’nî"


Hüsâmuddîn Farfûr: O, bu sözü söylediğinde gaybet hâlindedir. Huzur hâlinde değildir. Ama bu söz merdûddur. Ancak bu sözü söyleyen zât mümin bir kimsedir, velîlerdendir. Fakat sahvını kaybettiği bir anda, gaybet hâlindeyken böyle bir söz söylemiş olabilir.
Şatahâtı kabul etmemiz mümkün değildir. Ancak bu tür sözler sarfedenlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır. Akîdelerine, kitaplarına ve müellefâtına bakarız. Eğer onların ehl-i sünnet ve'l-cemaat akîdesi üzere olduğunu görürsek bu şüpheleri reddederiz ve deriz ki: Şatahat kabilinden olan bu sözler bu zata ya yakıştırmadır yani yalan yere nisbet edilmiş bir sözdür. Veya Allah'a havâle ederiz. “Allâhu a‘lem” deriz. Ancak bu zatlar, büyük imâmlardır. Zira onlar kitaplarında sahîh akîdeyi ele almışlardır. Sözgelimi İmâm Muhyiddîn İbn Arabî Fütûhât'ın başında akideyle ilgili müstakil bir bap yazmıştır. kendisi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'tan, Eş‘arî akîdesindendir. Orada şöyle der: "Bu akîdenin dışında bana nisbet edilen her şey benim adıma uydurulmuş yalanlardır." Şeyh İbn Arabî'nin bu sözünü Fütûhât'ın hemen başında okuyabilirsiniz. İşte bundan dolayı biz bu büyük adamları ancak kendilerinden tanıyabiliriz. Onlar âlimlerdir. İslâm’ın dâhîleridir. Bununla birlikte İslâm akîdesine muhâlif olan her sözü reddederiz, kabul etmeyiz. Tabii ki bu sözlerin yalan olma ihtimali yüksektir. Her halükarda bu tür sözler merduddur. Ancak bu değerli âlimlerle ilgili hüsn-i zan içinde olmamız lâzım. Çünkü onlar İslam'a hizmet konusunda çok önemli işler yapmışlar ve akîdelerini belirtmişlerdir. Bu tür sözlere gelince bunları tartışmayız; reddederiz. Fakat bazı kimseler var, acele ediyorlar. "Falan kâfirdir", "filân mülhiddir" gibi sözleri kolaylıkla ve ardı ardı ardına sıralıyorlar. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Farklı düşünüyorlar diye insanları tekfir etmek anlaşılır gibi değildir. Bazı sözler güzel ve makbul bir şekilde yorumlanabilecekken birisi çıkar sözün sahibini tekfir ederse bu yanlış bir tavır olur. Ancak akidevî açıdan makbul bir şekilde tevil edilemeyen sözleri reddederiz ama sahiplerini tekfir edemeyiz. Bir sözün içinde küfür varsa onun küfür olduğunu söyleriz. Ama "falan kimse kâfirdir" diyemeyiz.


Usul’e Yöneltilen Tenkitler


Ömer Faruk Tokat: Hocam sorunun diğer kısmıyla ilgili, yani usûl-i fıkıh ve usûl-i hadise yöneltilen eleştiriler ve makâsıdu'ş-şerianın ihmal edildiğine dair iddialarla ilgili neler söyleyeceksiniz?


Hüsâmuddîn Farfûr: Az önce de söyledim: Modernizmin arkasında sürüklenenlerin yanlışları usûl-i fıkha vakıf olmamalarıdır. Okumuş olsalar, böyle şeyler söyleyebilirler mi? Usûl-i fıkıh baplarının en önemlisi ictihâd bâbıdır. Orada ictihadın tanımı, şartları vb. konular ele alınır. Hâkimiyet bâbında hâkim, mahkûm, mahkûmun bih, mahkûmun aleyh konuları işlenir. Bunların yanı sıra sünnet, kıyâs, istihsân bapları vardır. Bu bapların elfâz bahisleri olduğunu kim söyleyebilir? Elfaz bahisleri dediğiniz hurûfu'l-meânî, sarîh, kinâye, hakikat, mecaz, mücmel, mufassal konularıdır. Bunların dışındaki tüm konular ictihâd mekanizmasını ve istinbât sistemini işletmeye yönelik teori ve kaidelerdir. Usûl-i fıkıh Müslüman âlimleri ayrıcalıklı kılan biri ilim dalıdır. Usûl-i fıkıh, ulemânın dehasını ve derinliğini ortaya koyan bir ilimdir ve benzeri, diğer hiçbir gelenekte ve millette yoktur. Bu yüzden biz bu ilmi ortaya koyan âlimlerimizle iftihar ederiz. Onları kusurlu görenler ve ayıplayanlar ise usûl-i fıkhı okumayanlardır. Yoksa usûl-i fıkıh, fikrî dâhîliğin zirvesidir.
Makâsıdu'ş-şerianın ihmal edildiği iddiasına gelince bu da vakıaya aykırıdır. Zira makâsıd konusu öteden beri usûl-i fıkhın bir bölümü olagelmiştir. Yoksa hiçbir zaman usûl-i fıkıhtan ayrı bir konu olmamıştır. İmâm Şâtıbî'den önce İmamlarımız makâsıd konusunu ele almıştır ancak müstakil bir kitap halinde temas etmemişlerdir. Sözgelimi Gazâlî, makâsıd konusunu ele almıştır. Hanefî fukahasından bir çok âlim bu konuya değinmiştir fakat onların makasıd konusundaki yaklaşımları fıkhın farklı baplarına dağılmış durumdaydı. İmâm Şâtıbî geldi ve bunları bir araya getirdi, işlerlik kazandırdı ve inceledi. En nihayet Muvâfakât kitabını yazdı. Muvâfakât kitabı da öyle bazılarının sandığı gibi sadece makâsıdı içeren bir kitap değildir; makâsıd hâricinde muhtelif konuları da muhtevîdir. Hatta içinde usûl-i fıkıhla ilgisi olmayan konular da vardır. Sonuç olarak Muvâfakât genel bir İslâm kültürü kitabıdır fakat makâsıd konusuna ağırlık vermiştir.
Sonra İmâm Şâtıbî merhumdan önce ulemânın makâsıd konusunu ele almadığını kim iddia edebilir? Âlimler İslam’ın ilk yıllarından beri, hükümlerini ve kaidelerini kurarken makâsıdı hep gözetegelmiştir. Ebû Hanife'nin, "insanın onuru ve şerefi malından önce gelir" görüşü makâsıdı ve makasıdın tertibini gözetmekten başka nedir? Mal, insanlıktan sonra gelir. Çünkü mal insanlıktan ve insan onurunda daha aşağı derecede bir objedir. Bu, makâsıda verilen önemin zirvesidir. Yani, her ne kadar erken dönemlerde makâsıd ile ilgili müstakil bir kitap yazılmış olmasa da fıkhımız başından beri makâsıd üzerine kurulmuştur.


İmâm Şâfiî usûl-i fıkıh sahasında er-Risâle adlı kitabını telif etti ve bu kitap usûl-i fıkıh sahasında yazılan ilk kitap olarak şöhret buldu. Bununla birlikte usûl-i fıkıh imâm-ı Şâfiî’den önce de bilinmekteydi. İmâm Ebû Hanîfe'nin, öğrencilerinin ve İbrâhîm en-Nehaî’nin hükümleri üzerlerine bina ettikleri bir takım kaideleri vardı. Ancak bu kaideleri müstakil bir kitapta derlememişlerdi.


Usûl-i hadis meselesine gelince, Usul-i Hadis ilminin tek bir mezhebin yani Şafiî mezhebinin görüşleri doğrultusunda takarrur ettiğini kim nasıl söyleyebilir? Evet Şafiîler hadis usûlü kaideleri sahasında meşhur olmuştur. Ancak bu durum Hanefîlerin bir hadis usûllerinin olmadığı anlamına mı gelmektedir? Böyle bir iddiada bulunmak çok anlamsız olur. Hanefîlerin usûl-i fıkıh kitaplarına bakıldığında sünnet konusunun çok geniş bir yer tuttuğu görülür. Ebû Hanîfe’nin hadis yaklaşımını istinad ettirdiği kâideler anlatılır. İmâm Ebû Hanîfe hadiste yalnızca bir imam değil aynı zamanda sıkı bir hadis tenkitçisidir. Nakd sâhibidir. Hadis konusunda görüşleri ve inşa ettiği kâideleri vardır. İmâm Ebû Hanife’nin hadis konusunda İmam Buharî ve İmâm Muslim’in şartlarından daha sıkı şartları vardır. Sözgelimi o, hadisin tahammülü ile edasının arasında unutkanlık zamanının girmemesini yani râvînin hadisi unutmamasını şart koşar. Ravî hadisi ezberleyip unutur, daha sonra kitaptan rivayet ederse Ebû Hanîfe bu ravînin hadisini kabul etmez. Onu delil olarak almaz. Çünkü ravi hadisi ezberledikten sonra unutmuştur. İmâm Ebû Hanife ravînin hadisi ezberledikten sonra devamlı tekrarlamasını, unutmamasını ve ezberinden rivayet etmesini şart koşar. Ancak hadis ezberinde olduğu halde kitaptan rivayet ederse onu kabul eder. Görüldüğü üzere İmam Ebû Hanîfe’nin kaideleri var. Hanefîlerin kaideleri var. Malikîlerin kâideleri var. Malikîler mürseli kabul eder. Ebû Hanife mürseli kabul eder. Mürselle ilgili ilk görüşler İmam Şâfiî’ye aittir. İmâm Ebû Hanîfe râvînin fakih olmasını tercih sebebi addeder. İmâm Şâfiî ise ravilerin sayısına bakar; ona göre ravîler ne kadar fazlaysa rivâyet o kadar muteberdir.


Evzâî ile İmâm Ebû Hanîfe arasında geçen münazaralarda İmâm Ebû Hanîfe, “Hammâd b. Ebî Süleymân rivâyet etti” dediğinde Evzâî başka bir râvînin adını vermiş bunun üzerine İmâm Ebû Hanîfe, “Hammâd senin falan şeyhinden daha fakihtir” demiştir. Yani râvînin fakih olması İmâm Ebû Hânife nezdinde önemli bir tercih sebebidir. Evzâî “falan rivâyet etti” dediğinde Ebû Hanîfe, “Bize İbrahim en-Nehaî rivayet etti ve Nehaî senin falan şeyhinden daha fakihtir” der. Evzâî başka bir râvîden rivayette bulunduğunda imâm Ebû Hanîfe, “Bize Esved en-Nehaî ve Yezîd en-Nehaî rivayet etmiştir ki bunlar Abdullah b. Mesûd ve Ali b. Ebî Tâlib’in ilminin mirasçılarıdır. Ali b. Ebi Talib ki sahabe dönemi fıkhının zirvesidir. İbn Mesud da aynı şekilde Efendimiz’in (s.a.v.) övgüsüne mazhar olmuş bir isimdir. Görüldüğü üzere bunlar İmâm Ebû Hanîfe’nin tercih kâideleridir. O, ravilerin sayısını değil fıkhını kriter yapmıştır.


Rivayetlerin sıhhat değerlendirmesinde ağırlıklı olarak senedin ön planda tutulduğu iddiası da gariptir. Zira alimlerimiz metin tenkidi yapmıştır. Nitekim bir çok rivâyetle ilgili “metin olarak sahih olmakla birlikte isnadında bir sorun varsa, metni sahih olup kitap ve sünnetin nasları da bu rivayeti destekliyorsa rivâyet sahih kabul edilir. Eğer selef-i sâlihîn rivâyeti kabul etmişse isnadında sorun olsa bile sahih kabul edilir. Dolayısıyla imamların hadisi kabul etmeleri hadisin sıhhatine delalet eder. Muhaddislerin yöntemine göre senedinde bir sorun olsa da sonuç değişmez; sahih kabul edilir.


Talha Hakan Alp: Bizde bazı ilahiyatçıların meselelere böyle bakmasının temelinde bir zihnîyet problemi var. Mantık ve tasavvur problemi….


Hüsâmuddîn Farfûr: Bizde böyle hocalar yok ama entelektüeller var. Şerî ilimlerde mütehassıs değiller. Bu sahaya arka kapılardan, pencerelerden ve bacalardan girenler. Edebiyatçılar… tarihçiler… felsefeciler… bakıyorsunuz hepsi fakih, kanaat önderi, imam ve teorisyen olmuş. Hakikatine vakıf olmadıkları halde bir şeyleri kabul ediyor, bir şeyleri reddediyorlar… Üstelik bazıları baştan aşağı bir Kurân sayfasını doğru şekilde okumaktan bile âciz.


Ömer Faruk Tokat: Hocam zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.


Hüsâmuddîn Farfûr: Ben teşekkür ederim.

 

  Kaynak: www.inkisaf.net


 


  MAKALELER

 

web analytics