VAKKASOĞLU: “GÖNÜLLERE GİRME SEFERBERLİĞİ BAŞLATALIM”        

 

Süleyman Karakaş: Kıymetli hocam, çeşitli vesilelerle gençliğimizle muhatap oluyorsunuz. Sizi kendilerine yakın bir ağabey olarak görüyor bir çoğu. Gençlerimiz size ne gibi sıkıntı ve problemlerini açıyorlar?

 

Vehbi Vakkasoğlu: Gençlerimizi ikiye ayırayım; kızlarımız, oğullarımız. Tabi kızlarımız daha çok konuşuyorlar. Kendilerini daha açık ve net ifade ediyorlar? Oğullar biraz daha tutuk, biraz daha tedirgin, biraz daha iç dünyalarına dönük oluyorlar. Bu da yapıları gereği normaldir, diye düşünüyorum.

 

Şimdi, bütün gençlerimizin müşterek derdi; açıkça ifade etseler de, etmeseler de, Rabbimizden uzak kalmaktır diye ifade ediyorum. Çünkü bütün sorunları burada toplanıyor.

 

Mesela biri, ‘Canım sıkılıyor hocam’ diyor. ‘Durup dururken canım sıkılıyor.’

- Sebebi nedir?

- Bilmiyorum! Yada:

- İçimde derin bir boşluk hissediyorum… İçimde bir sızı var!...

 

Buna benzeyen o kadar çok yansımaları var ki. Bunun sebebini, Allah'tan uzaklık diye tercüme ediyorum. Tabii bunu, onlara daha değişik şekillerde ifade ediyorum.

 

Allah'tan uzaklaştıkça bizim dertlerimiz artar. Sebebini bilmediğimiz sıkıntılar, hüzünler, gönül boşlukları bizi istila eder. Önemli olan bu sorunların bütününde, tahkiki (gerçek) imanı arayışın çabası var. Yani bir yanı ile üzücü, bir yanı ile sevindirici… İçindeki boşluğu hissedenler, o boşluğu doldurmak için harekete geçecektir.

 

S. Karakaş: Evet hocam, bunlar az da olsa, kendisindeki hastalığı tespit edebilmiş insanlar. Bir de bunun dışında, maalesef böyle şeyler hiç gündeminde olmayan bir gençlik var…

 

V. Vakkasoğlu: İşte bu da bizim az muhatap olduğumuz yada pek muhatap olamadığımız geniş, sayıca çok, bir gençlik kitlesi var ki, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesi ile: “ibtal-i his etmişler” yani o gönül boşluğunu duyacak, acıyı yüreğinde bir sızı olarak var edecek duygular yok! İptal edilmiş. Uyuşturulmuş ameliyat hastası gibi; kesiliyor biçiliyor maneviyatta. Oklara, topa tüfeğe hedef kılınıyor, ama ağrı ve acı hissetmiyor; kendisinin eğlendiğini, hatta asıl yaşanacak hayatı bile yaşadığını sanıyor...

 

Gaflet ve günaha alışmış ve asıl hayatı o zannediyor. O zaman, işte bu gaflet perdesini kesmek gerekiyor. O duyguları yeniden tamir etmek gerekiyor ki, o acıyı hissetsin. Onun için ben birinci guruba giren gençlere ‘içimde acı var, boşluk var, sızı var’ diyenlere "ne mutlu sana, bahtiyar hasta" diyorum ki, hastalığını teşhis ediyorsun, tedaviyi bilmesen bile, hastalığının farkına varan mutlaka çözüm arayacak! Doktor ve ilaç arayacak! Ve diğerleri, hastalığının farkında olmayanlar. Bu iki tür gençlik için ne yapacağız?

 

Aslında ikisine de yapılacak şey aynı. Rabbimizi tanıtmak, bildirmek, buldurmak ve sevdirmek... Temelinde vereceğimiz bütün ilaçların özünde olan şey bu. Ama tabii yaklaşım tarzı çok önemli. Gönlümüzü açarak çağdaş bir Mevlana mı olacağız? Bugün yaşayan bir Mevlana ahlakıyla mı muhatap olacağız?... Adını ne koyarsanız koyun, onu da bir yere bağlayacaksak, tek yere bağlamamız mümkün, başkası mümkün değil. Çünkü bu gönül doktorlarının da, hepsi de Efendimizin (sav) has ve halis talebeleri. Efendimizin gönlünden bir gönül, bir kıvılcım buralara, geçlere ulaştırmak lazım...

 

S. Karakaş: Bir de şunun da açıklığa kavuşturulmasında fayda var. Gençler daha çok kendilerine nasihat, sohbet, uyarı yapılmasından mı hoşlanıyorlar, yoksa örnek olunmasından mı?

 

V. Vakkasoğlu: Evet, nasihattan hoşlanmıyorlar açıkçası. Akıl almaktan hoşlanmıyorlar, yol gösterilmesinden bile hoşlanmıyorlar. Hakikaten de örnek, etkili, candan yaşayan örnekler, çok daha etkili oluyor. Efendimize (sav), en güzel tarif olarak boşuna mı "Yaşayan Kur'an" deniliyor efendim? Biz de bu gün imanı, İslam'ı yaşayan insanlar olsak, İslam ahlakının güzelliklerini; müminler olarak halimizde yansıtsak, konuşmaya, yazmaya fazla ihtiyaç kalmayacak diye düşünüyorum.

Ama biz yaşayamadığımız eksik bıraktığımız noktaları, hep sözle, yazıyla kapatmaya çalışıyoruz... Bu da geçerli yol değil! Ama Allah dostlarına baktığımız zaman, Mevlana'nın tabiriyle "derviş sohbeti" yaparak irşad ediyorlar. Bunun da piri Efendimizdir (sav).

 

Bazen bir nazar bir bakış, bazen bir tebessüm bir cümle işi bitiriyor. O bozuk, harap gönülleri tamir ediyor! İşte Efendimizin has ve halis talebesi Allah Dostları, Sâdât da öyle yapıyorlar. Uzun konuşmazlar onlar, çok söz etmezler. Huzura gelmek, bir nakış gibi kalbe işliyor. Bazen, hatta ulaşılamayan yerlerde uzaklarda ise rüyalara girip tecellilerle irşad ediyorlar. Şimdi, biz, uyanık gözle karşısına dikilip saatlerce konuşuyoruz tesir etmiyor. Demek ki halimizi, etvarımızı, daha doğrusu kalbimizi gözden geçirmemiz gerekiyor.

 

Gençleri suçlamak çok kolay. Ama bu kolaylığı seçmeyelim diyorum ben. Biz anlatanlar, yazarlar, çizerler, önce külahı önümüze koyup düşünelim; "Biz nerde hata yapıyoruz? Niye yazdıklarımızı dinlemiyorlar. Örneksek (!) niye bizi örnek almayıp da abuk-sabuk, batıl yolda gidenleri örnek alıyorlar?"

 

Üzerinde düşünmemiz gereken noktalar bunlar. Bu noktalarda derinleşmek, bu noktalarda herkes kendi hatasını, açığını bulup, kendi nefsini düzeltmek zorundadır. İşin kalıcı ve etkili çözümü buradadır. Yaşayan Kur'an'lar olmaya ihtiyacımız var...

 

S. Karakaş: Hocam, az önce üzerinde konuştuk, bir kitle var ki, bir takım manevi sıkıntıların farkındalar ama o diğerleri, çoğunluk olan kesime müslümanlar nasıl ulaşabilirler? Belki de en önemli konu bu. Sizce, bir yolu var mı bunun?

 

V. Vakkasoğlu: Evet, bizim en büyük hatamız, o büyük kitleyi kendi sahamıza çekmek istiyoruz. Halbuki ilk adımı biz atıp, biz onların sahasına gitmemiz lazım. Deplasman deniyor buna spor diliyle. Kendi sahamızda, oturduğumuz yerde; "hak ve hakikat bizdedir, kurtulmak istiyorsanız gelin" tavırları içerisindeyiz, böyle olmaz.

 

Eskiden seyyar doktorlar vardı, ben hatırlıyorum. Doktorun az zamanında köyde-kentte, ellerinde çanta, dolaşırlardı. Yada sünnetçiler. "Sünnetçiii!" diye gezerlerdi.

 

Biz de Sünnete, sünnetin bütününe; yaşanması gereken hayata çağırmak için, dağ-bayır, ova demeyip gideceğiz onların mekanına. Tabii kendimizi korumaya çalışarak, taviz vermeyerek, ölçülerimizi bozmayarak...

 

Zaten bozularak gidersek, bir şeyimiz kalmaz, gittiğimiz yerde kalırız. Mevlana Hazretlerini, bu konuda örnek almak lazım. "Bir ayağım şeriatın merkezinde sapasağlam, öteki ayağımla yetmişiki milleti dolaşırım ben" diyor.

 

Mü'minlerin bunu örnek alması lazım. Mevlana Hz.ne bakıyorsun, bir ayağı sapasağlam taviz vermeden merkezde; öteki ayağıyla gitmediği yer yok... Kötü kadınların çalıştığı yerden, kiliseye kadar, caddeden, sokaktan ticarethanelerden ders verdiği medreseye kadar, kapı kapı geziyor, gönül gönül giriyor. Bizim de bu gün o görüşte olmamız lazım ve elimizdeki bütün önyargı damgalarını atmamız lazım. Gittiğimiz yerde kılıktan kıyafetten, memleketten, meslekten hiç kimseyi damgalamamak, itham etmemek mecburiyetimiz var. Herkesi kul adayı olarak görme sorumluluğumuz var. Bu gün değilse yarın, dememiz lazım.

 

Tabii ki zor bir iş, yorgunluk verici bir iş. Bu konu da koşturan kardeşlerimiz yorulurlarsa, Efendimizi (sav) hatırlasınlar. Çünkü Efendimiz kaç defa Ebu Cehil'in ayağına gitti, hepimiz biliyoruz.

Oysa biz ne peygamberiz -haşa- ne de karşımızdaki Ebu Cehil! Düşündüğümüzde o Güzeller Güzeli neler çekmiş, bizim çektiklerimiz solda sıfır kalmaz. O halde, bunu düşünerek yeniden bir aşk-şevk depolayıp, bir daha yorgunluğu atıp tekrar sefere çıkmak lazım. "Gönüle Girme Seferi" diyelim buna...

 

Yunus’umuz da öyle demiyor mu? "Bir gönüle girmektir" bütün mesele, sevgili kardeşim.

Bizi severse, inancımızı sever, bizi severse, anlattığımız ahlakı sever. Önce gönlünden yakalamalıyız.

 

Yaptığımız önemli bir yanlış; kafadan girmeye çalışıyoruz. Baştan siz ne güzel söylediniz, "Nasihat". Nasihat kafadan girmeye çalışmaktır. Gönle gir! Kafa zaten teslim olur kendiliğinden. Biz gönüle girmeyi başaramayınca, kafaya "kuru nasihat" diyorlar ya, fayda vermez.

 

S. Karakaş: Yani tebliğ ehli, önce kendisini sevdirmelidir. Önce buradan yaklaşması lazım.

 

V. Vakkasoğlu: Sevdirmelidir, evet. Bizim cazibe merkezimiz odur. Mümin imanla güzelleşen adamdır. İmanın güzelliği, tebessüm olarak yansıyor. Bütün gönüllerde o güzelliği arıyor. Tabii burda annelere babalara büyük görevler düşüyor. Müminler çocuklarını şeytanlara, insi ve cinni şeytanlara kaptırmamalı. Sevgisizliğe mahkum etmemeli. Onun için evlerimiz birer sevgi yuvalarına dönüşmeli, çocuklarımıza gönül boşluğu yaşatmamalıyız. "Karnını doyurdum, sırtını giydirdim" rehaveti müslümanlarda olmamalı. ‘Gönlüne ne verdim?’ sorusunu herkes kendisine sormalı.

 

S. Karakaş: Yani gençlik dediğimiz zaman, bunların önemli bir kısmı da aslında bizim çocuklarımız. İslami hizmetlerde çok defa unuttuğumuz şeylerden birisi de bu oluyor. Ümmet-i Muhammed'i kurtaralım, aman imanı ve güzel ahlakı yayalım derken, kendi çocuklarımıza sahip çıkamama durumuna düşebiliyoruz. Belki bunun üzerinde durmak gerekiyor.

 

V. Vakkasoğlu: Çok doğru. Bizim çocuklarımız. Biz zannediyoruz ki, bunlar hep başka çevrelerin çocukları, dışardan geliyor. Halbuki hepsi bizim çocuklarımız.

 

Geçen gün böyle bir delikanlıyı gördüm; saçları omuzlarına dökülüyor. Bir baktım, kulağına da küpe takmış. Biz erkekler de pek alışkın olmadığımız için hemen "Maşallah delikanlı küpe de yakışmış mı ne?...” diye bir giriş yapacak oldum, birden dedi ki: "Hocam hiç bir türlü bana yaklaşamazsınız, ben sizi biliyorum, benim babam da imamdır" dedi.

 

Allah Allah!... Bizden biriymiş demek bu çocuk! Yani bizim yaklaşma tarzlarımızı da biliyor, hemen kapandı böyle. "Yok evladım, bir şey demeyeceğim" dedim. Yani biraz garip oldum, doğrusu lafın arkasını getirmekte zorlandım.

 

Onun için bu çocukları dışlamayalım. Tanıdığımız çocuk olmasa ne olacak, babası imam olmasa ne olacak ki, bu toplumun evladı. Hatta ister Rus, Çinli, Amerikalı olsun, gene Allah'ın kulu olmak itibari ile insan kardeşimiz, hepsine bir gönül açmamız lazım, bunun için önce kendimizi çok iyi terbiye etmemiz lazım, insanlar artık bakıştan alınıyorlar. İçinizden geçen sitem gözünüze, bakışınıza bile yansımamalı demek ki. Yani tam bir gönül doktoru olmamız lazım.

 

Doktora gittiğinizde size hesap soruyor mu? Mesela, geçenlerde -üzerinize afiyet- grip olmuşum, doktora gittim. "Yahu bu yaz mevsimi grip olunur mu be kardeşim!" Demedi. Baktım doktor şefkatle yaklaşıyor. Hemen çare ve çözüme başladı. Sevgiyle karşıladı beni.

 

Gönül yaralarında da böyle... Gönül boşlukları da böyle doldurulacak. "Nasıl inançsızlık bu olur mu? Bu nasıl soru!" demememiz lazım. Rabbimiz bile kendisini kabul ettirmek için varlığını birliğini; kendisi hakkında soruyu sorduruyor: "Yerde ve gökte iki ilah olsaydı, yerlerin ve göklerin düzeni bozulurdu." Diye düşündürtüyor ki, var ve bir olana götürmek için misal veriyor.

 

O zaman, her türlü soruya açık olmamız lazım. Her türlü konuda sonuna kadar hoş görü içinde olmamız lazım. Gençleri baskı altına alacağımız, özgürlüklerini sınırlayacağımız konusunda ürkütmememiz lazım. Asıl kulluktadır özgürlük, serbestlik, rahat yaşama. Ama bunu, usulüne uygun vermemiz lazım.

 

S. Karakaş: Hocam, az önce kısmen bahsettik, çocuklarına İslami terbiye vermekte anne- babalar biraz çaresiz gibi. Tam olarak ne yapmaları gerektiğini bilemiyorlar. Çünkü kendileri o İslami eğitimden geçmemişler. Yani ciddi bir çaresizlik var. Çok defada, batılı-hümanist eğitim metoduna saplanıyoruz. "Çocuğa fazla karışmayalım, dokunmayalım. Kendi içinden geldiği gibi yaşasın, kendini gerçekleştirsin" düşüncesi hakim. Halbuki bizim, yani İslam medeniyetinin kendine ait insan yetiştirme tarzı var. Yani insanla alakalı koskaca bir tasavvuf ilmi var. Biz bunu ailelere nasıl anlatabiliriz?

 

V. Vakkasoğlu: Efendim bunu ailelere anlatmak çok kolay aslında... Bu ‘karışmayalım, serbest kalsın” fikri, Avrupa'nın pişman olduğu bir şey şimdi. Yanlış yaptıklarını kabul ediyorlar ama çıkış yolu yok artık. Batırmak kolay da, düzeltmek, manevi bataktan çıkartmak çok zor.

 

Geçen günü bir arkadaşım; "Ben ziraat mühendisiyim" dedi. "Çocuğuma her şeyi yaptım. Görmediğim her şeyi gösterdim. Yemediğim her şeyi yedirdim. Giymediklerimi giydirdim. Fukara bir aileden gelmişliğin ezilmişliği vardı. Çocuğumu tamamen serbest bıraktım. Ama çocuğum şimdi gönlümden koptu, beni baba bilmiyor, ne yapmam lazım?" Diye üniversite talebesinden yakınıyor. Dedim:

- Yanlış yapmışsınız.

- Ama… İşte bize modern bir eğitim olarak bunun anlattılar.

- Yanlış anlattılar. Beyefendi, siz ziraat mühendisisiniz, ağaçla işiniz oluyor mu?

- E… tabii, işim ağaç. Dedim:

- Bir meyve ağacı nasıl yetiştiriliyor? Aldım tohumu ektim. Ne halin varsa gör diye bırakıyor musunuz? Al toprak, güneş, su, serbestsin artık…

- Olur mu! dedi. Onun özel bakımları var, vitamini var, gübresi var. Büyüdüğü zaman kesmek var, budamak var. Sulamak var. Onu aşılamak var.

- E… işte, bütün bunların aynısı, insanlar için de var. Hatta daha zor insanı budamak, aşılamak, sulamak, geliştirmek. Ve ona yüreğini açmak var. En son ne zaman sen üniversitede okuyan oğluna sarılıp "Canım Oğlum" dedin. Yada en son baba-oğul baş başa verip, şöyle derin bir sohbet ettiniz hakikaten. Her şeyi unutacak şekilde. Televizyon denen baş belasının da kulağını kıvırarak, sakin bir ortamda hiç baş başa kaldınız mı?

 

Adam düşündü, taşındı bir şey diyemedi...

 

Burdan başlayacaksınız. Sevgili kardeşim; ister öz evladımız olsun, ister başkalarının evlatları, hepsi evlatlarımız, gönüle girmenin bir tek yolu var. Gönlünü açacaksın ve gönülden başlayacaksın. Bizim eğitim sistemimizin de bütün hatası budur.

 

Bilgi eksiği var zannediyorlar. Yok, o kadar bir bilgi eksiği yok. Herkes sigaranın zararını biliyor. Herkes içkinin uyuşturucunun ne bela olduğunun farkında; onu terk etmek için gerekli azmi ve iradeyi gösteremiyor.

Bunu anlatamıyoruz insanlara. O irade ve azim de ancak, imandan kaynaklanan bir güçle ortaya konulabilir. Durmadan anlatıyorlar efendim. Arkadaşlarımız konferans veriyor seminer veriyor. Hiç birine katılmıyorum, katılmalarını da protesto ediyorum. Çünkü temelden yaklaşım yanlışlığı var. Bir de sanıyorlar ki; öğretim eksikliği, bilgi eksikliği. Adam bilince "tamam" diyecek. Mutluluk gelecek, kötülükler gidecek. Alışkanlıkların kötüleri gidecek, iyileri gelecek. Yok böyle bir şey!

 

S. Karakaş: Herhalde batıdaki gibi insanlara bilgi verince, insanları dönüştüreceklerini zannediyorlar.

 

V. Vakkasoğlu: Evet, tamamen batı eğitimi bu. Batıda öyle insanlar görüyorum ben. "Derviş olduk" diyorlar, müslüman olmamışlar daha!... Mesela, Londra'da "Muhyiddin İbn-i Arabi'yi Sevenler" derneği var. Müslüman bir cemaat diye duyunca, hemen ziyaret edelim dedik kardeşleri. Çoğunluğu müslüman değil. Nasıl Muhyiddin İbn-i Arabiyi seviyorlar? Gönül boşluğu var da ondan. E biz de onlara ulaştıramamışız. Bu büyük bir Evliyadır, İslam’ın bir evladıdır, alimidir, baştacıdır.

 

"Tesadüfen çıkmış müslümanlar arasından bir güzel adam, gene ilkeldir kaba Müslümanlar, anlamazlar gönülden filan ama demek nasıl aralarından Mevlana çıktı ise bir de bu çıkmış demek ki, her asırda böyle bir tane çıkartmışlar!" diyorlar.

Sonra sarılıyorlar, O'nun gönlüne sarılıyorlar. Halbuki bilmiyorlar ki, o gönül güzelliği İslam'dan geliyor. İrtibatlandırsak kaynakla, onlar seviyorlar, hemen İslam’a dönecekler. Onun için önemli yaptığımız yanlışlardan biri bu. Biz doğru-düzgün takdim edemediğimiz için İslam bütününden koparıp tekliğe, şahsa indirgiyorlar.

 

Mevlana ve Yunus, Peygamber (sav) Efendimizin has ve halis talebesi olarak bir değer ifade ediyorlar. Efendimizden ve Kur'an’dan koparırsanız, işte herhangi bir düşünür, şair, yazar kalır geriye.

Yok öyle bir şey, bütün kıymet Kur'an'dan ve Efendimizden; yaşayan Kur'an’dan geliyor. Bu bir.

İkincisi; bu insanlar niye seviliyor? Geçenlerde gördüm Amerika'da bir kitapçıda, Mevlana üzerine on beş tane kitap çıkartmışlar. Cebimdeki bütün harçlığı versem alamam.

 

Niye seviyorlar? İslam'dan da soyutlamışlar, manadan da kopartmışlar ama bütün bunlara rağmen yine de bir sevgi alıyorlar ordan. Var da. O sevgi, senin gördüğün o çağıldayan; dere değil, ırmak değil, derya. Ama İslam’la irtibatlanırsa o var. Şimdi gönülleri feth ediyorlar, etkili ve tesirli... Hala en çok okunan şiir kitabı Mevlana.

 

Burada görmemiz gereken şey şu; İnsanlar gönüllerinden yakalanır ilk defa. Şu anda gönül boşluğu, kafa boşluğu var. Dolayısıyla orayı doldurursak, kafa zaten peşinden gelir.

 

Avrupa’da Amerika’da insanlar artık teknolojiden şikayetçi. Berlin’in ortasında teknoloji karşıtı bir gösteriye katıldım. ‘Tekniğe, arabaya karşıyız, bisiklete binelim’ diyorlar. Bizde olsa kimse katılmaz. Hala araba peşinde sürükleniyoruz ya biz. Ama onlar teknolojiyi yok edecek hale gelmişler. "Yetti artık!" diyorlar. "Hep kafa, hep bilgi, hep teknoloji; gönlümüz ne oldu?" Ruhları isyan ediyor yani. Şimdi bizim bu boşluğu görmemiz lazım. Türkiye'de de o kadar sıkletli değilse bile, üç aşağı beş yukarı aynı ihtiyaç; gene gönül. Bunu görmemiz lazım. Çocuklarımızdaki boşluk da odur yani.

Açlıktan ölen yok bizim memleketimizde ama gönül boşluklarından intihar etmeye başladı insanlar ve hızla artıyor. Gönül boşluklarından dolayı insanlar macera arıyor, yuvalar yıkılıyor. Bunları görmek lazım.

 

S. Karakaş: Hocam, meselenin bir başka boyutu da idealist gençlerin 70’li, 80’li yıllara göre daha az yetişiyor olması. Türkiye’de ve dünyada, çok farklı sahalarda ve metotlarla İslami hizmetler yürüten guruplar var. İnsanları alıyorlar ve az veya çok bir bilgilendirme ve şuurlandırmadan sonra, belirli kalıpların üzerine çıkamayan, daha çok şahsi ve ailevi ortamlarda yaşanan dar kalıplı bir Müslüman tipi çıkıyor ortaya. ‘İşin şu tarafına da ben sahip çıkayım’ diyen insan, artık parmakla gösterilir oldu.

Vatanına, milletine ve mukaddesatına sahip çıkan, kısacası bu işi hayatının gayesi olarak benimsemiş ‘dava adamı’ nasıl yetiştirilebilir?

         

V. Vakkasoğlu: Sevgili kardeşim, dünyada dünyevileşme arttı. Dünyevileşme, ahireti yok sayma duygusu arttı. Dünya cazip bir yüzüyle, teknolojinin de yardımıyla, özellikle televizyon denen baş belasının da ortalığı darma-duman etmesiyle, ahiretimizi unutturdular. Televizyon, ahiretin üzerine çok cazip bir dünya perdesi örttü. Ötesini göremez hala getirdi insanları. Dolayısıyla sırf dünya için yaşar, kısır boyutlu insanlar, kısır gönüllü insanlar dünyası haline geldi dünyamız. Onun için maneviyattan bahsettiğin zaman, adamda onu alacak bir yer yok. Yani seslendiğin zaman, onun kalbinde karşılığı yok. İnsani hisleri iptal olmuş.

 

Alanlarda da aşk ve şevk eksikliği var. Mesela, bir imam kardeşimle konuştum. “Yaz kursları hayırlı olsun filan dedim." “Anasının avutamadığı babasının büyütemediği geliyor hocam, ne olacak? Ne yapacaz hocam?" dedi. Yani "Elhamdulillah doluyor, taşıyor Kur'an öğrenmek isteyenlerle camim" diyeceğine, şevksizlik gösterip sızlanıyor!...

Eksiklik nerede? Eksiklik aşk ve şevk eksikliği yani, bilmek de yetmiyor. Bu işin bir aşk ve sevda haline gelmesi lazım.

 

Bence temelinde Efendimiz tanınmıyor. Efendimiz bilgi konusu değil. Onun için küçücük çocuklarına müslümanlar zahmet edipte, bilmemeleri gerekenleri öğretmesinler. Efendimiz (sav) hakkında bilgiler, üç yaşındaki çocuğa yüklemişler; bülbül gibi şakıyor ama hiç birini bildiği yok. Annesi, babası, çocukları, doğduğu yer, doğduğu yıl... Ondan sonra bana bakıyor. Eğitimci olarak Vehbi Vakkasoğlu aferin desin. ‘Maşallah (!) Ne güzel dindar aile, çocuklarını nasıl dindar yetiştirmişler.’ Ama ben orda değilim ki; ne kadar seviyor? O kadar bilgileri alıp üç yaşında, dört yaşında, bana lazım değil. Onun onda birini bilse yeter. Ama Efendimizi seven bir yürek koydun mu oraya sen? Asıl çocuk onu arıyor, o yaşta ona ihtiyacı var.

 

Efendimiz deyince, böyle gözleri parlıyor mu? Aklına bir-iki güzellik, sevgi geliyor mu?

İnşallah ben bunlara baka baka, aklıma şu geldi. Efendimizi anlatan 232 tane irili ufaklı kitap varmış Türkiye de. 233.sünü yazacağım inşallah dedim.

 

Efendimizi, şu sevgi makamına oturtalım. Yani kardeşlerimiz kusura bakmasınlar, birbirinden alınma, kopya gibi oturuyorlar masanın başına; 571 Mekke'de doğdu… Böyle çocuk kitabı olmaz. Böyle gönüle girilmez. Gençlerimize, Efendimizi sevdirecek kitabın, şöyle başlaması lazım diye düşünüyorum: (İnşallah yanlış düşünmüyorum.)

 

"Güzeller Güzeli" bir gün Hz. Hasan radıyallahu anhı omuzlarına almış, hoplata zıplata Medine çarşısında götürüyordu..." Diye başlayacağım inşaallah. Yani gençlerin gönül tellerini titretecek şeyleri bilmiyoruz yani.

Efendimiz dedik: Aşk ve şevk kaynağı O (sav). Ama onu da öyle anlatıyoruz ki, ya savaşlar; Bedir, Uhud Savaşı ile sınırlı biliyor gençlerimiz. Yada işte, sürekli ezilen, sürekli zahmet çeken, hep fakir yaşamış, bir insan. E onu şu günün genci bakıpta "O'nun gibi olayım" demez ki!

 

O'nun gönül güzelliklerini, yaşadığı manevi güzellikleri anlatabilirsek, yüreğinde taşıdığı güzellikleri yansıtabilirsek. "Aaa ne güzelmiş, yoluna toz-toprak olayım" der o zaman... Ve bugün ihtiyaç bu zannediyorum.

 

S. Karakaş: Hocam çok verimli, hoş bir sohbet oldu. Son olarak nasıl bir mesaj vermek istersiniz okurlarımıza?

V. Vakkasoğlu: Estağfirullah. Benim eklemek istediğim şey şu: Dünya’da herkes sevgiden bahsediyor. Sizin ne farkınız var diyorlar müslümanlar olarak. Amerika'da bana bunu sordular.

 

Dedim bizim bir farkımız var. Bir şansımız var bu konuda, hiç kimsede yok o. Biz başkalarının dili ile konuştuğu sevgiyi, hala layıkıyla olmasa da bir şekilde yaşayan bir toplumuz Müslümanlar olarak. Bunu gösterebilirsek, hem kendimiz için de kendi gönlümüzde bu sevgiyi bereketlendireceğiz, inşallah. Hem de bu sevgiyi, başka gönüllere yansıtacağız.

 

Herkes sevgiyi söylüyor. Sevgiyi yaşamak lazım. Onun için Türkiye merkezli bir seferberlik açalım, diyorum. Gönüllerimizi Efendimize (sav) benzetme seferberliği olsun bu. Efendimiz gibi taşlansak da, yolumuza kuyular kazılsa da, üzerimize pislikler atılsa da hatta canımıza kastedilse de. Sevmeyenleri seven bir yürek zor ama bundan başka da ilgisiz toplumu heyecana getirecek başka bir açılım düşünemiyorum doğrusu. ‘Sevmeyenleri de seviyoruz’ diye ortaya çıkar ve bu konudaki samimiyetimizi de ispatlarsak; emin olun, en umutsuz vaka gördüğümüz gönüller bile, Efendimize aşık bir gönülle yanımızda olacaklar, Allah'ın izni ile.

 

S. Karakaş: Kıymetli vaktinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ediyoruz hocam. Allah razı olsun.

 

V. Vakkasoğlu: Allah sizden de razı olsun, sevgili kardeşim.

 

***

Eğitimci-yazar Vehbi Vakkasoğlu ile Müslüman gençliğin sorunları ve eğitimlerindeki hatalarımız, İslam’ı tebliği ederken düşülen hatalar ve yapılması gerekenler üzerine geniş bir sohbet ettik.

Çok sayıda yayınlanmış kitabı ve makalesi olan bir yazar, Türkiye’de ve Avrupa’da binlerce insana hitap eden bir konferansçı ve hepsinden önemlisi her kesimi kucaklayan bir gönül insanı…

Bu vesileyle değerli okuyucularımıza bir müjde verelim; Vehbi Vakkasoğlu artık Gülistan Dergisi’nde yazacak. Sevgi ve heyecan dolu düşüncelerini bizlerle paylaşacak. Gülistan Ailesi olarak, ona buradan gönüllerimizi açıyor, muhabbetle ‘Hoş geldin aramıza!’ diyoruz. Kabul ederlerse, biz de onun ‘Sevgi Ailesi’ne katılmış oluyoruz böylece… (www.vehbivakkasoglu.com)

 

SÜLEYMAN KARAKAŞ

 

 

Kaynak : Gülistan Dergisi

 


  MAKALELER

 

web analytics