SÜNNET İNKARCILARININ BAHANELERİ

 

 

SÜNNET İNKARCILARININ BAHANELERİ -I-   

 

Sünneti inkar edenler veya sünnet ve hadiste "ayıklama" yapmak isteyenler, maksatlarına ulaşmak için iki yol takip ediyorlar. Bunlar:

a) Hadislerin Resûlullah’a (sav) âit olup olmadığı hususunda kalplerde kuşku uyandırmak.

b) Buna rağmen ilmî usullerle yapılan araştırmalar sonucunda, bir sözün Resûlullah’a âit olduğu kesinleştiğinde de "Bizim ona uymamız ve onu uygulamamız şart değil" gibi hezeyanlar ortaya atarak -hâşâ- Peygamberimizi sıradan bir beşer konumuna indirgemek.(1)

          

Bunun için de değişik gerekçelerle sünneti reddetme yoluna gidiyorlar.

 

Sünneti İnkar Edenlerin Gerekçeleri

Bu gerekçeleri şöyle maddeleştirebiliriz:

 

I-                  Her Şeyin Kur'ân'da Açıklandığının Bildirilmesi:

 

Sünneti inkar edenler, hiç alakası olmayan âyetleri görüşlerine delil olarak ileri sürmektedirler. Bu âyetler şunlardır: "Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."(2) "Biz Kur'ân'ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik." (3)

 

İşte bu âyetleri delil göstererek, Kur'ân'ın dinle ilgili her şeyi açıkladığını, sünnetin veya başka bir şeyin dinî hükümlere kaynaklık etmesine, Kur'ân'ı açıklamasına gerek kalmadığını iddia ediyorlar ve aksini savunmanın Kitab'ın din konusunda yetersiz kaldığını söylemek demek olacağı hezeyanında bulunuyorlar.

 

Böyle kimseler, kendilerinden önce sünneti inkar eden, Haricîlerin "Hüküm ancak Allah'ındır" hak sözü ile, Hz. Ali'ye (ra) karşı bâtıl bir dava ileri sürdükleri gibi, bu âyetlerle bâtıl bir mânâ kast etmekte, bâtıl bir dâvanın peşinde gitmektedirler. Bu âyetler hiç bir şekilde sünnetin inkârına gerekçe gösterilemez.

 

Şöyle ki: İleride yer vereceğimiz gibi, Müslümanlara Peygambere uymayı, onu örnek almayı, hükmüne razı olmayı, sözlerine tâbi olmayı emreden, onun Kur'ân'ı açıklama görevi olduğunu bildiren pek çok âyet vardır. O âyetleri hiç nazara almadan, bu âyetleri sünnetin reddine gerekçe göstermek, son derece yanlıştır.

 

Kaldı ki, "Biz Kitap'ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık" âyetinde geçen "Kitap"tan maksat, Kur'ân değildir. Çünkü her şeyin sadece Kur'ân'da açıklanması imkansızdır. Dine ve dünyaya âit bütün hükümlerin ayrıntılarına kadar Kur'ân'da açıklanmış olduğu doğru değildir. Ve bunu hiç bir akl-ı selim kabul etmez.

 

Bu durumda da âyete "her şeyin bütün ayrıntılarıyla, Kur'ân'da açıklandığı" mânâsı verildiğinde, bu, -hâşâ- Allah'ı yalancı çıkarmak demek olur. Kur'ân'da her şeyin açıklanmış olması, insanlığı hidâyete ulaştıracak ilkelerle ilgilidir. Bu konuda Kur'ân'da gerekli olan her şey açıklanmıştır.

 

Buradaki "Kitap," Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i Mahfuz'da, büyüğüyle-küçüğüyle, geçmişiyle-geleceğiyle bütün varlıklar ve olaylar en ince ayrıntılarına kadar kaydedilmiştir. Nitekim bütün tefsirlerde bu âyette geçen "Kitab"a, ‘levh-i mahfuz’ açıklaması getirilmiştir. Zaten âyetin öncesiyle beraber düşünüldüğünde "Kitab"a Kur'ân mânâsı vermek mümkün olmamaktadır. Ayetin öncesi şöyledir:

 

"Yerde hareket eden hiçbir hayvan, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi bir ümmet (topluluk) olmasın. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık."

 

Burada Yüce Allah, insanlar gibi hayvanların da birer ümmet olduğu, dolayısıyla onların da ölüm, rızık, ömür, saadet ve benzeri gibi hayat kanunlarına bağlı bulunduğu ve bütün bunların levh-i mahfuz'da yazılı olduğunu ifâde buyurmaktadır.

 

"Biz Kur'ân'ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik" âyetine gelince:

 

Buradaki "açıklama" genel olarak iki şekildedir. Bunlar:

 

a. Yüce Allah, bir kısım hükümleri Kur'ân'da bizzat kendisi açıklamıştır. Meselâ inanç esaslarının neler olduğu; namaz, zekât, oruç ve haccın farz; zina, içki, domuz eti, kumar ve faizin haram olduğunun açıklanması gibi. Bu tür açıklamada Kur'ân'dan başka bir şeye ihtiyaç duyulmaz.

 

b. Kitabında kulları için bağlayıcı birer delil ve hüccet kabul ettiği diğer delillere havale etmek suretiyle yapılan açıklama. Meselâ yüce Allah ileride de genişçe yer vereceğimiz gibi, Kur'ân'da Peygamberimize itaati ve hükmüne müracaat edip razı olmayı farz kılmıştır. Dolayısıyla onun Allah'ın Kur'ân'da yer almayan vahyine istinaden koyduğu hükümler, getirdiği açıklamalar, tefsirler de yine Allah'ın Kur'ân'da açıklaması demektir.

 

Bunlar da:

 

1. Farziyeti kitapla hükme bağlanmakla birlikte nasıl yapılacağının izahı Peygamberimize bırakılan açıklamalar. Namazın rekatı, sayısı, nasıl kılınacağı, zekâtın neyden verileceği, nasıl ve kimlerin vereceği, haccın nasıl yapılacağı, orucun nasıl tutulacağı gibi.

 

2. Hakkında her hangi bir hüküm bildirilmeyen konularda Resulullah’ın sünnetiyle hükme bağlanan hususlar. Kadının teyzesinin ve halasının, süt kardeşin, süt annenin, teyzenin nikahının haram olması, bâzı hayvanların etlerinin haram kılınması, evli biri zina ettiğinde verilecek ceza gibi hususlardır.

 

Bunun içindir ki, gerek Sahabîler, gerekse sonraki devir âlimleri, Peygamberimizin sünnetiyle verdikleri cevabı da "Kur'ân'dan" diye ifâde etmişlerdir.

 

Diğer bir husus, Kur'ân, genel hatlarıyla dinle ilgili hiçbir şeyi eksik bırakmamış, teferruata inmeden şeriatın temel prensiplerini açıklamıştır. Öz olarak açıklanan konuların tafsil edilmesini ise Peygamberimizin söz ve fiillerine, yani sünnete bırakmıştır Bunun böyle olduğu, son derece açık bir husustur.

 

Müfessir Âlusî (1270/1353) bâzı âlimlerin bu konuyla ilgili olarak şöyle dediklerini nakleder: "İşler, dinî ve dünyevî olmak üzere iki kısımdır. Dünyevî olanları ile Peygamberin bir ilgisi yoktur. Çünkü o, aslen onlar için gönderilmemiştir. Dinî olanlar ise ya asla taalluk eder veya fer'idir; asla bakmaz. Aslî olanların yanında fer'i meselelerin pek önemi yoktur. (...) Kur'ân-ı Azimüşşan, dinin aslî meselelerini en güzel ve en kâmil mânâda açıklamayı üzerine almıştır. Âyette geçen 'her şeyden' maksat da bu olsa gerektir." (4)

 

II-                Sünneti Korumanın Allah Tarafından Üstlenilmemiş Olduğu İddiası:

 

Sünneti toptan inkar edenler şöyle bir akıl yürütüyorlar: "Yüce Allah, 'Kur'ân'ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz' (5) buyuruyor. Buradan Allah'ın, sünnetin değil, sadece Kur'ân'ın korunmasını üstlendiği anlaşılıyor. Eğer sünnet de Kur'ân gibi delil olsaydı, Allah Teâlâ onun korunmasını da üzerine alırdı."

 

Her şeyden önce bâzı müfessirler, "Kur'ân" diye mânâlandırılan "ez-Zikr" kelimesini Kur'ân ve sünnet olarak yorumlamışlardır. Buna göre böyle bir iddia kendiliğinden düşmüş olur.

 

Bu âyetteki garantinin Resûlullah’ın ağzından çıkan şeyler için de garanti olduğunu söyleyen İbni Hazm, (6) başka bir yerde de zikir kelimesiyle sadece Kur'ân'ın kast edildiğini söyleyenlerin hiçbir delilinin olmadığını, bu kelimeden vahyin kast edildiğini, vahyin ise hem Kur'ân'ı, hem de sünneti içine aldığını söyler. Ona göre, sünnet Kur'ân'ı açıklar. Meselâ Kur'ân, sadece namazın farz olduğunu bildirir. Namazın nasıl kılınacağı ve rükünleri sünnette bildirilmiştir. Sünnetin korunmamış olduğunu düşünürsek namazla ilgili ne kalır? (7)

 

Dinin tamamının vahiy olduğunu söyleyen İbni Kayyım da "zikr" kelimesinin sünneti de içine aldığı görüşünü benimser. (8)

 

"ez-Zikr" Kur'ân olarak yorumlandığında da, iddia geçersizdir. Çünkü âyette, "Biz sadece Kur'ân'ı koruyacağız" denilmemiştir ki, Kur'ân dışındakilerin, meselâ sünnetin Allah'ın koruması altında olmadığı neticesi çıksın.

 

 

          

Diğer taraftan, sahih sünnet de Kur'ân'nın içindedir. Yüce Allah, Kur'ân'da Resulüne itaati, onun hükümlerine boyun eğmeyi emrettiğine, onu her bakımdan örnek olarak gösterdiğine göre ve o Yüce Resulün söz ve fiilleri yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, Kur'ân'ın açıklaması olduğuna göre, Allah, sünneti korumayı da üzerine almış demektir.

 

Nitekim bu va'dini de gerçekleştirmiştir. Peygamberimizin söz, fiil ve görüp de ses çıkarmadığı şeyler, tarihte hiçbir beşere nasip olmayacak bir şekilde ve büyük bir titizlikle bize kadar ulaşmıştır.

 

Bu bir koruma değilse nedir? Evet, Yüce Rabbimiz Kur'ân'ı insanlar aracılığıyla koruduğu gibi, sünneti de başta Sahabîler olmak üzere, Tabiîn, Tebe-i Tabiînin ve asırlarca yetişen sayısız âlimler vasıtasıyla, diğer bir ifâdeyle; Kur'ân'ı koruma vazifesi yüklediği insanlar kanalıyla, büyük bir hassasiyetle korumuştur.

 

Diğer bir husus, âyetin önü ve sonu incelendiğinde; burada konunun "sünnet"e yer vermeye müsait olmadığı görülür. Çünkü ayet, Kur'ân'ın gerçekliliği tartışmasıyla ilgili olarak inmiştir. Öyle ise sünneti bu iddia ile reddeden ‘demegog’ların dayandıkları bu asıl da çürüktür.

 

III-           Dinin Tamamlanmış Olması:

 

Sünneti toptan inkar edenlerin inkarlarına gerekçe gösterdikleri bir başka âyet, "Bugün sizin için dininizi tamamladım"(Maide Suresi, 3) âyetidir. Âyette dinin tamamlandığı bildirildiği için, dinde bir eksiklik söz konusu olamayacağı şeklinde bir akıl yürütme ile sünnete gerek ve ihtiyaç olmayacağı sonucu çıkarılmaktadır.

 

Oysa bu âyette dinin tamamlanmasının sadece Kur'ân'la yapıldığını gösteren en küçük bir işaret bulunmamaktadır. Dinin tamamlanması, Kur'ân ve Kur'ân'ın yaşayan yorumu olan Peygamberimizin (sav) sünnetiyle yapılmıştır.

 

Diğer taraftan, dinin tamamlanması, müfessir tarafından farklı olarak yorumlanmıştır. Bu âyetle dinin esaslarının ve hükümlerinin tamamlandığını söyleyen müfessirlerin yanı sıra, (9) bu âyetten sonra da birçok hüküm âyetinin nazil olduğunu söyleyerek âyetten maksadın dinî hükümlerin tamamlanması olamayacağını savunan, dinin tamamlanmasından maksadın müşriklerin Mekke'deki hâkimiyetlerinin sona ermesi, Kabe'nin onlardan temizlenmesi, Kabe'yi ancak Müslümanların tavaf edebilmesi olduğunu söyleyen müfessirler de vardır. (10)

 

Âyeti, başka bir bilgiye gerek kalmaksızın tafsilat ve teferruat da dahil her konunun Kur'ân'da açıklandığı, dinin anlaşılması için başka bir şeye ihtiyaç kalmadığı şeklinde anlamanın mümkün olduğunu savunmak, gerçeklerden çok çok uzaktır. Kur'ân'da ancak temel ilkeler açıklanmıştır, detaylandırma ise sünnete bırakılmıştır.

 

 

Dipnotlar:

1-

2- En’am, 38.

3- Nahl, 89.

4- Alusi, Ruhul-Me’ani, 14:216.

5- Hicr, 9.

6- İbn-i Hazm, en-Nebel el-Kafiye fi Usulü Ahkam’id-Din; s.46.

7- İbn-i Hazm, el-İhkam, 1:116-119.

8- İbn-i Kayyım, es-Sevaik, 534.

9- Tefsiru’t-Tebari, 9:518,519.

10- Kurtubi, 6:63-64.

 

 

 

İSMAİL MUTLU (ARAŞTIRMACI-YAZAR)

SÜNNET İNKARCILARININ BAHANELERİ -II- 

 

4. İnsanları Kur'ân'a Yöneltme

 

Sünnet inkarcıları, sünnet/hadis düşmanlıklarını masum bir havaya büründürmek için, hadislerin Kur'ân'ın yanında değersiz olduğunu, kendilerinin Kur'ân'a ve Allah'ın emirlerine aşırı değer verdiklerini söylemektedirler. Mevdudî'nin ifâde ettiği gibi, menfur oyunlarına Allah'ın kitabını alet etmektedirler. (1)

 

 

Kur'ân, İslâm dininin en önemli bilgi kaynağı olmakla birlikte, tek bilgi kaynağı değildir. Kur'ân'ı tebliğ eden, onun yaşayan bir tefsiri olan Resûlullah’ı devre dışı bırakarak insanları Kur'ân'a yöneltmek iddiası kadar gülünç bir iddia düşünülemez.

 

Kur'ân, her türlü sözü dinlemeye ve en güzeline tâbi olmaya çağırır. (2) "Allah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizi sizden öncekilerin sünnetlerine iletmek istiyor" (3) âyetinde olduğu gibi, Müslümanları, hidâyet üzere olan önceki ümmetlerin hayat nizamına çağırır. Böyle iken, insanlara örnek olarak gösterdiği, (4) en yüce ahlakın sahibi olduğunu bildirdiği (5) Resulünün sünnetlerine uyulmasını hiç istemez mi?

 

Bizzat Kur'ân'ın sünnete önem verdiğini ve Müslümanları Resûlullaha uymaya çağırdığı düşünülürse, böyle bir fikrin ne derece asılsız olduğu kendiliğinden anlaşılır ve "Kur'ân'daki İslâm"ı savunanların, Kur'ân'la nasıl tezata düştüğü görülür.

 

5. Peygamberin Hüküm Koyamayacağı Düşüncesi

 

Sünneti toptan reddedenlerin delil olarak ileri sürdükleri bir diğer iddia da Kur'ân'da üç yerde geçen, "Hüküm ancak Allah'ındır" âyetidir. (6) Onlar, Peygamberin hüküm koyamayacağını söyleyerek sünneti bütünüyle reddetmektedirler.

 

Haricîlerin de aynı âyetleri delil kullanarak, Hz. Ali'ye (kv) karşı çıktıklarını ifâde ettikten sonra, bu iddianın doğruluk derecesini araştıralım.

 

Dinimize göre bir şeyi helâl veya haram kılma yetkisi sadece Allah'ındır. Peygamberimiz de dâhil hiçbir peygamber ve hiç bir insanın helâl kılma, haram kılma; helâli haram, haramı helâl yapma yetkisi yoktur. Bu gerçek, birçok âyet-i kerimede açıklanmıştır. Meselâ şu âyetlerde, müşriklerin kendilerine göre bâzı şeyleri haram saymaları şiddetle reddedilmiştir:

 

"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı giyecekler ile hoş ve temiz rızıkları kim haram etti?" (7) "Müşrikler kendi akıllarınca, 'Şu hayvanlar ve şu ekinler haramdır; dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. Bir kısım; hayvanların da sırtı yüke haram kılınmıştır' derler. Kestikleri hayvanların üzerine de Allah'ın adını zikretmezler. Bütün bunlar Allah adına uydurdukları iftiralardır. Allah da onları uydurdukları şey sebebiyle cezalandıracaktır. Bir de, 'Şu hayvanların karnındaki yavrular erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır' derler..."

 

Bir sonraki âyette de; Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği şeyleri, Allah adına iftira ederek haram sayanların kesin olarak ziyanda oldukları bildirilmiştir. (8)

 

"De ki: Allah'ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl mi kıldınız?"

 

Peygamberimiz de bir hadislerinde, kendisinin helâli haram, haramı helâl kılma yetkisine sahip olmadığını bildirmiştir. (9)

 

Bununla beraber, peygamberler ve Peygamberimiz Allah'ın emri ile bâzı şeyleri helâl kılmışlar, bâzı şeyleri de haram kılmışlardır. Bu gerçek, bir âyette şöyle buyurulur:

 

"O Peygamber, kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar." (10)

 

Burada Peygamberimizin helâl veya haram kılması, kendiliğinden değil, Allah'ın emrine dayanaraktır.

Peygamberimiz de (s.a.v.) Allah'ın emri istikametinde kendisinin de helâl ve haram kılabileceğini şöyle bildirmiştir:

 

"Bana Kur'ân ve bir o kadarı [sünnet] daha verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, 'Size Kur'ân yeter; onda neyi helâl bulursanız onu helâl kabul ediniz. Onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz' diyecek. Şunu iyi bilin ki, Allah Resulünün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir." (11)

 

Bunun içindir ki, Kur'ân'da haram kılınmadığı halde, Peygamberimiz tarafından haram kılınan pek çok husus vardır. Meselâ bunlardan birisi, bir kadının üzerine hala ve teyzesinin nikâh edilemeyeceğidir. (12)

 

Evet, "Hüküm Allah'ındır" demek, Allah'ın emri ve vahyi ile peygamberlerin ve Peygamberimizin (s.a.v.) hüküm koymasına engel değildir. Ve Resûlullah (s.a.v.) Allah'ın emri üzerine Kur'ân'da yer almayan birçok konunun helâl veya haram olduğunu bildirmiştir.

 

Bu iddiaya sığınanlar şu hadisi de görüşlerine delil olarak zikrederler: "Bâzılarına ne oluyor ki, Allah'ın Kitabında bulunmayan bir takım şartlar koşuyorlar? Her kim Allah’ın Kitabında bulunmayan bir şeyi şart koşarsa, o şart geçersizdir. Yüz defa şart kılınmış olsa da bu böyledir. Allah'ın şartı daha doğru ve daha sağlamdır." (13)

 

Bu hadisi sünnetin inkarına delil olarak kullanmak, her şeyden önce sünneti inkar edenlerin içine düştüğü bir tezattır. Çünkü bir yandan sünneti toptan reddedilip, diğer yandan delil olarak kullanmak çifte standarttır.

 

Diğer taraftan, hadisi, Resulullah’ın Kur'ân'da mevcut hükümlerin dışına çıkmadığı şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis, Allah'ın Kitabında bulunmayan şartları değil, Allah'ın kitabına zıt olan şartları geçersiz kılar. Çünkü muameleler esnasında koşulacak her şartın, Kur'ân'da yer aldığını iddia etmek mümkün değildir. Ancak bir şart Kur'ân'ın esaslarına zıtsa, o şart geçersizdir.

 

Nitekim, Peygamberimizin bu sözü söylemesinin sebebi Kur'ân'ın bir hükmünün çiğnenmesi değil, kendi koyduğu bir hükmün çiğnenmesidir. Peygamberimiz, Allah'ın vahyi ile Kur'ân'ın dışında koyduğu hükümleri de, "Allah'ın Kitabında" ifadesiyle tâbir etmiştir. Çünkü "Allah ve Resulüne itaat edin" (14) gibi âyetlerle kendisine bu yetkiyi veren de Kur'ân'dır.

 

6. Hadislerin Bir Birine Zıt Olduğu İddiası

 

Hadise karşı savaş açanların ileri sürdükleri bir gerekçe de aynı konuda farklı rivayetlerin olmasıdır. Evet, aynı konuda farklı hadisler vardır. Ancak bu durum kesinlikle bir inkar gerekçesi olamaz. Çünkü samimî bir yaklaşımla bu farklı rivayetler bir araya getirildiğinde, meselenin arasını bulmak mümkündür.

 

Diğer taraftan eğer aynı konuda farklı rivayetlerin bulunması, bir hadisi inkarı gerektirirse, işin ucu Kur'ân'a kadar uzanır. Çünkü aynı durum Kur'ân için de söz konusudur. Meselâ Kur'ân'da insanın yaratılışı ile ilgili çeşitli âyetler vardır. "Topraktan", "çamurdan", "çamurun özünden", "kerpiç gibi kuru çamurdan", “şekillenmiş bir balçıktan", “sudan”, "insanların bildikleri şeyden", “yapışkan çamurdan" gibi 16 farklı lafız mevcuttur. (18/ 37,7/12, 37/11; 55/14; 15/26, 28, 33, 23/12, 25/54; 70/39, 56/61; 86/6,16/4; 76/2,92/2; 30/54; 90/4; 4/1.)

 

Şimdi -hâşâ- "farklı ifâdeler" diyerek, bütün bu âyetleri Kur'ân'dan çıkaracak mıyız?

Halbuki bunun izahı son derece kolaydır. Bu farklı gibi görülen ifâdeler, ilk yaratılış, sonra insanların yaratılışı ve yaratılış evreleri olarak izah edilmektedir.

 

1995 yılında yapılan bir toplantıda, Doç. Hayri Kırbaşoğlu'nun tebliğinin müzakerecilerinden Prof Dr. Kemal Sandıkçı, onun "Manen rivayet, insanlar arasında korkunç ve tiksindirici zararların doğmasına yol açtı" sözünü ele alarak, bu konuya dikkat çekiyor ve sonra da şöyle diyor:

 

"İnsanların yaratılışları ile ilgili 16 ayrı ifadeyi bugün, ilk yaratılış, daha sonra insanların yaratılışı ve yaratılış evreleri olarak izah ediyoruz. Manen rivayet sonucu bâzı farklı lafızları ihtiva eden hadislerin bütün varyantları bir araya getirildiğinde, bunların telafi ve tevhidi mümkün iken, bu lafız farklılıkları hadislerin reddi için gerekçe görülür ve bu düşünce genelleşerek ilke haline gelirse, korkarım sıra Kur'ân'a da gelecektir. İslâm düşmanı ve kötü niyetli kimseler tarafından Kur'ân'daki lafız farklılığının da tutarsızlık olduğu iddia edilebilecek ve belki de Kitab-ı Mukaddese (Tevrat ve İncil'e) Müslümanlarca yöneltilen eleştirilerin rövanşı gerçekleşebilecektir." (15)

          

 

 

7. Sünneti Nakledenlerin Güvensizliği İddiası

 

Sünneti inkar edenlerin kendilerine göre dayandıkları bir gerekçe de sünneti nakledenlerin güvenilir olmadığı iddiasıdır. Buna göre başta sünneti bize nakledenlerin en başında gelen Sahabîler, sonra onların talebeleri olan Tabiîn, onların talebesi Tebe-i Tabiin ve ardından gelen alimler halkası, güvenilir değil.

 

Bu, çok büyük bir iddiadır. Bu işin sonu Kur'ân'ı, hatta -hâşâ- Allah'ı yalanlamaya dayanır. Çünkü Sahabîleri Kur'ân'ı Kerim’de bizzat yüce Allah övmüştür. Allah'ın kıyamete kadar okunacak bir kitapta övdüğü Sahabîlere ve "onları güzellikle takip eden" Tâbîne, onların güvenilirliğini tasdik eden milyonlarca âlim ve evliyaya güvenilmeyecek de ne ve kim oldukları belirsiz kimselerin sözlerine mi güvenilecek.

 

8. Hadislerin Zan İfâde Ettiği İddiası

 

Hadisleri inkar edenlerin bir diğer gerekçeleri de, hadislerin kesin ilim değil, zan ifâde ettiği iddiasıdır. İmam Şâtıbi, bu iddiacıları şöyle haber verir:

 

"Bidatçi türedilerden bir topluluk, hadisleri reddetmek için, çok defa, hadislerin zan ifâde ettiğini, zannın ise şu âyetlerde olduğu gibi, Kur'ân'da kötülendiğini ileri sürmüşlerdi: 'Onlar ancak zanna ve nefislerinin isteğine tabi oluyorlar' (16) ve 'Onlar ancak bir zanna kapılmışlardır. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz' (17) ve bu mânâya gelen âyetler. Öyle ki, onlar nass (hüküm) olarak Kur'ân'da haramlığı olmadığı halde, Allah Teâla'nın Nebisinin lisanıyla haram kıldığı şeyleri helâl saydılar."

İmam Şâtıbî, daha sonra, "Onlar bununla, ancak akıllarınca güzel gördükleri şeyleri kendileri için sabit kılmayı amaçlamışlardadır" dedikten sonra, âyet ve hadislerde kast olunan zannın onların iddia ettiği gibi olmadığını söyler. (18)

 

9. Bâzı Hadisler

 

Sünneti toptan inkar edenlerin gerekçelerinden biri de bâzı hadislerdir. Bunlardan birisi şöyledir:

"Benden rivayet edilen hadisler çoğalacaktır. Bunlardan Kur'ân'a uyanlar gerçekten benim sözlerimdir, uymayanlar ise bana âit değildir." (19)

 

Burada yine bir tezat göze çarpmaktadır. O da, Sünneti inkar edenlerin sünnetten delil getirmesidir.

Diğer taraftan, bu hadis, böylelerinin yaptığı gibi sünnetin bütün bütün inkarını değil, onun Kur'ân'la ölçüye vurulmasını, uygun düşenlerin alınmasını, zıt olanların ise reddedilmesini gerektirir. Dolayısıyla, sünnetin inkarı için asla delil teşkil etmez.

(Devam edecek)

 

 

Dipnotlar:

1- Mevdudi, Sünnetin Anayasal Niteliği, s.138.

2- Zümer, 18.

3- Nisa, 26.

4- Ahzab, 21.

5- Kalem, 4.

6- En’am: 57, Yusuf:40-67.

7- A’raf, 32.

8- En’am, 138-139-140.

9- Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 95-96.

10- A’raf, 157.

11- Ebu Davud, Sünen, 5.

12- Buhari, Müslim.

13- Buhari, Zekat 61, büyü’:67-73, ıtk:10, Mekatib: 2-5, Hibe:7: Müslim, ıtk, 5;Tirmizi, Büyü’: 33: İbn-i Mace, ıtk: 3: Ebu Davud, ıtk, 2.

14- Nisa Suresi, 59. Ayet.

15- Sünnet’in Dindeki Yeri, s.481.

16- Necm Suresi, (53) 23.

17- Necm Suresi, (53) 28.

18- Şatibi, el-Muvafakat.

19- Dr. Musfir Garamallah ed-Dümeyni, Makayisu, Nakdi Mutuni’s-Sünne (Hadiste Metin Tenkidi Metodları) s. 246.

 

 

İSMAİL MUTLU (ARAŞTIRMACI-YAZAR)

SÜNNET İNKARCILARININ BAHANELERİ -III-

 

 

          

Önceki yazılarımızda Sünneti inkar ederek yalnızca Kur’an’la amel etmek gerektiğini söyleyenlerin asılsız iddialarını bir bir ortaya koyup çürütmüştük. Bu yazımızda da Hz. Peygamber’i (s.a.v.) aradan çıkarmak demek olan sadece bir ‘nakilci’ olduğu iddiasını ele alacağız.

 

Resulullah’ın Sadece Kelamı Nakleden Olduğu İddiası

 

Sünneti inkar edenlerin bir başka iddiası da Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sadece bir nâkil-i kelâm, diğer bir ifâdeyle bir "postacı" olduğu, vazifesinin, sadece Kur'ân'ı tebliğden ibaret bulunduğudur.

 

Kur'ân'ın dışında hüküm kaynağı tanımamanın idarede büyük sıkıntılar çıkaracağını, yöneticilerin ihtiyaca cevap veremeyeceklerini ifâde eden Hayri Kırbaşlıoğlu, sonraki cümlelerinde bağlayıcı hükümlerin Kur'ân'la sınırlı olduğunu savunanlara, günümüzde Kur'ân'ın temas etmediği konuların nasıl çözüme kavuşturulacağını sorduktan sonra iddia sahiplerinin bu suâle ancak şöyle cevap verebileceklerini söyler:

 

"Evet, mutlak bağlayıcı olan Kur'ân'dır. Kur'ân'ın Hz. Peygamber dönemiyle mukayese edilemeyecek ölçüde gelişmiş ve karmaşık bir hal almış olan çağımızın toplumsal meselelerine, hazır çözümler sunmasının söz konusu olamayacağı da bir gerçektir. Bu durumda yapılması gereken, bizim Kur'ân'ı yorumlayarak, bu meselelere çözüm getirmemizdir."

 

Onların tek cevabının ancak bu olacağını yineledikten sonra, şöyle der: "Kur'ân'da, açıkça çözümü bulunmayan meselelerin çözümü için kendimize Kur'ân'ı yorumlama yetkisi tanımak, aslında Kur'ân dışında yeni çözümler ortaya koymak demektir.

 

Halbuki sünnetin fonksiyonu da bundan farklı değildir. Şimdi bu durumda biz sünneti reddetmekle, kendimize tanıdığımız Kur'ân'ı yorumlama ve Kur'ân'da olmayan yeni çözümler ortaya koyma yetkisinden, Hz. Peygamber'i mahrum bırakmış oluyoruz ki, bunu akla getirmek dahi insaf sınırlarını aşmak anlamına gelir. Bu ise kısaca şudur:

 

'Hz. Peygamber, naklettiklerini yorumlama ve ondan ilham alıp yeni çözümler ortaya koyma yetkisi olmayan bir nakilci veya postacıdır; onun naklettiklerini yorumlama yetkisi ise onun değil, bizimdir.' Bu tür bir düşünce açıkça haddi aşmaktır ve bu bakımdan ciddiye alınması dahi söz konusu olamaz." (1)

 

Diğer taraftan, çeşitli âyetlerden, Resulullah’ın sadece "nakilcilik" değil, naklettiğini "öğretme" görevinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Meselâ o âyetlerden birisi şudur:

 

"Andolsun ki, Allah, onlar arasından, âyetlerini okuyan, kendilerini kötülüklerden arındıran, onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle, insanlara lütufta bulunmuştur." (2)

 

Burada bu âyet üzerinde iki noktaya dikkat çekmek istiyoruz:

 

Birincisi, âyette geçen hikmetin, Kur'ân dışında bir şey olduğu, âyete ilk bakışta açıkça anlaşılmaktadır. Demek ki, Peygamber Efendimiz, ümmetine Kur'ân'ın dışında başka bir şey öğretmektedir. Onun Kur'ân'ın dışında öğrettiği tek şey ise hadis ve sünnet olarak bilinen "hikmet" deryasıdır.

 

Diğer bir husus, âyette; "Kitap ve hikmeti öğreten" buyurulmaktadır. Demek oluyor ki, Peygamber Efendimizin görevi, iddia edildiği gibi. sadece Kur'ân'ı nakletmek değil, aynı zamanda onu öğretmektir de. Resûlullah (s.a.v.) hem Kur'ân'ı tebliğ, hem de onu Öğretme vazifesini en güzel bir şekilde yaparak, âyetlerin kapalı yerlerini açıklamış, yanlış anlaşılan mânâları düzeltmiştir.

 

Resûlullah’ın naklettiğini "öğretme" görevinin yanı sıra, bir de açıklama vazifesi vardır. Bunu da şu âyetlen öğreniyoruz: "(Kendilerine indirileni) onlara açıklaması için, Biz her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik." (3)

 

Bir metni açıklama, o metinde bulunmayan bir takım ek bilgilerle yapılır. Nitekim Peygamberimiz de ümmetine, Kur'ân'ı açıklamıştır. Bu açıklamalar bâzı kelimelerin mânâları ile ilgili olabildiği gibi, Kur'ân'da farz kılınan namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekâtın nasıl verileceği gibi hususlarla da ilgili olabilir.

 

Netice, Resûlullah (s.a.v.) sadece bir "nakilci" diğer bir ifâdeyle "postacı" değildir. Zaten bir peygamberin tebliğ ettiği hükümleri sadece nakletmekle yetinmesini, onu öğretme ve açıklama görevinin olmamasını düşünmek, mümkün değildir. Onlar tebliğ ettikleri hükümleri öğretmişler, açıklamışlar, uygulamışlar, uygulamaları da kontrol etmişlerdir.

 

Sünnetin Başlangıçta Yazılmamış Olması

 

 

 

Hadislere şüphe iras etmek isteyenlerin üzerinde durdukları bir husus da, Peygamberimiz zamanında hadislerin yazılmadığı, hadislerin yazıya dökülmesinin çok geç tarihlerde gerçekleştiği iddiasıdır.

 

Onlara göre hadisler gerçekten önemli olsa idi, Resûlullah (s.a.v.) Kur'ân'ı yazdırdığı gibi, hadislerin yazılmasına da karşı çıkmaz, yazı ile kayda geçirmez miydi?

 

Mevdudî'nin böylelerine verdiği güzel bir cevabı iktibas etmek istiyoruz: "Hadisi inkar edenler, bu soruyu büyük bir tantana ile sorarlar ve bunun genellikle karşı tarafı cevapsız bırakacağını veya susturacağını sanırlar. Zannediyorlar ki, Kur'ân-ı Kerim, resmen yazdırıldığı için korunmuştur; hadisler ise bizzat Resûlullah (s.a.v.) tarafından kayda geçirilmediği için korunamamıştır. Ama ben kendilerine soruyorum, eğer Resûlullah (s.a.v.) Kur'ân'ı yazdırıp bıraksaydı ve binlerce kişi bunu ezberleyip sonraki kuşaklara aktarmamış olsaydı, yazılı belgeler, daha sonraki kuşaklar için Hz. Peygamber'in yazdırdığının aynısı olduğunun ispatı olabilir miydi? Gerçek şu ki, böyle bir şeyin ispatı, önemli bir problem olarak çıkardı. Çünkü, bir takım insanlar, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bu kitabı gözlerinin önünde yazdırdığına dair şahitlik etmedikçe, bu yazılı kitabın güvenilir olması şüpheli olurdu…”

 

"Bugün dünyada, Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yazdırmış olduğu Kur'ân'ın tek bir nüshası dahi yoktur. Ama bu durum, kutsal kitabın güvenilir ve doğru olmasını zerre kadar etkilemez; zira sürekli ve kesintisiz şifahî rvayetlerden, güvenilir oluşu sabittir.”

 

“Kaldı ki, Resûlullahın (s.a.v.) Kur'ân'ı bizzat yazdırmış olduğu da rivayetlerden (hadislerden) anlaşılmakta, bununla ilgili herhangi bir belge bulunmamaktadır. Böyle bir belge bulunsa bile, onu Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yazdırmış olduğu kesin olarak ispatlanamaz. Onun için bu beylerin yazılı bir belgeye bu kadar önem vermeleri yersizdir, hatta tamamen yanlıştır.”

 

          

 

 

"Hz. Peygamber, kendi sünnetleri üzerinde bina edilmiş olan koca bir toplum meydana getirmişti. Ki, bu toplumun yaşantısının her yönünde kendi emir ve öğretilerinin damgası vardı. Bu toplumda Resûlullahın (s.a.v.) sözlerini dinlemiş, işlerini görmüş ve talimatına uygun olarak talim ve terbiyeden geçmiş binlerce kişi vardı. Bu toplum daha sonraki kuşaklara bu izleri aktardı ve aşamalı olarak onlardan bize geldi... Kaldı ki, hadislerin bütünüyle, kayda geçirilmediği de doğru değildir..." (4)

 

Bilhassa, müsteşriklerden (Batılı araştırmacılar, bilim adamları) kaynaklanan bu iddiaya cevap olarak burada Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan'ın da bir değerlendirmesine yer vermek istiyoruz.

 

Çakan, hadis ve sünnetin bir başka millette eşi ve benzeri görülmeyen bir kesinlikle tespit ve nakledilmiş olması, batılı ilim çevrelerini çok rahatsız ettiğini söyledikten sonra, sözlerine şöyle devam ediyor:

 

"Hiç şüphesiz, doğru olarak anında kaydedilmiş ve iyi muhafaza edilmiş yazılı metinlere göre, şifahî rivayetler daha az emniyet telkin edecektir. Ancak bu, hiçbir zaman, yazılı beyanların her türlü tehlikeden uzaklığı garantisi olarak yorumlanamaz.”

 

“Şifahî rivayetler için düşünülen güven kırıcı hususlara eş, yazılı vesikalar için de birçok noktadan endişe belirtmek mümkündür. Nitekim günümüz basını konuya ait duyulabilecek endişenin boyutlarına örnek vermektedir. Bu da göstermektedir ki, mesele rivayetin yazılı yada şifâhi olması değil, o rivayeti nakleden kişinin şahsiyeti, inanç değerleri ve mensup olduğu kültür çevresidir. Bu çok önemli noktaları görmezden gelerek, yada kasten dikkatten kaçırarak güveni, vesikaya bağlamak ve bu noktadan hareketle bir takım sonuçlara varmaya çalışmak ilmî dürüstlük ve ciddiyetle bağdaşmamaktadır."

 

Daha sonra sünnetin yazılı olarak nakledildiğinin de birçok belgesi bulunduğuna dikkat çeken sayın Çakan, şifâhi rivayetlere güvenmenin sakıncalı taraflarını ortaya koyan Güstav Lö Bon'un bir itirafına yer veriyor. O da şudur:

 

"Geçmiş zamanlara âit hadiselerin tefsirinde hata menbalarının (sebeplerinin) en mühimlerinden biri, müelliflerin o zamanların vak'alarını bugünün fikriyle izaha tevessül etmeleridir.

 

Hz. Peygamber'in Kur'ân'dan Başka Mu'cizesi Olmadığı Düşüncesi

 

Bir kısım hadisleri kabul etmeyenlerin bir başka gerekçeleri de, Resûlullah’ın (s.a.v.) Kur'ân'dan başka mu'cizesinin olmadığı iddiasıdır. Böyleleri, Allah'ın Peygamber Efendimize ihsan ettiği yegâne mucizenin Kur'ân olduğunu, dolayısıyla, hadis kitaplarındaki mu'cize haberlerinin sonradan uydurulduğunu iddia ederler. Bunlar iddialarına gerekçe olarak da şu âyeti gösterirler:

 

"Kendilerine bir mu'cize geldiğinde ona iman edeceklerine dâir, var güçleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: 'Mu'cizeler Allah katındadır.' İstedikleri mu'cize kendilerine geldiğinde, yine iman etmeyeceklerinin siz farkında değil misiniz? (5)

 

Oysa burada, mucizenin Allah katında olduğu ifâde edilmektedir. Elbette mucize, Ancak Allah'ın izni ile gösterilebilir. Bu âyet hiçbir zaman Resûlullah’ın Kur'ân dışında mu'cize göstermediğine delil olamaz. Kaldı ki, Kur'ân, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Salih, Hz. Mûsâ, Hz. İsâ gibi, önceki peygamberlerin gösterdikleri mucize haberleri ile doludur. Mucize nübüvvetin bir gereği olduğuna, önceki peygamberler pek çok mu'cize gösterdiklerine, Hz. Muhammed (sallahu aleyhi vessellem) Efendimiz de bir peygamber, hem de son peygamber olduğuna göre, onun Kur'ân dışında bir mucize göstermediğine hükmederek, Resûlullahın mucizelerini bildiren hadisleri reddetmek, akılla ve insafla bağdaşmaz. Evet, Peygamberimiz bine yakın mucize göstermiştir. Bunların birçoğu hadis kitaplarında manevî mütevatir şeklinde nakledilmiştir.

 

Kaynaklar:

 

1- Doç. Dr. Hayri Kırbaşlıoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, 196.

 

2- Al-i İmran Suresi, 3;164.

 

3- İbrahim Suresi, 14;4.

 

4- Mevdudi, Sünnetin Anayasal Değeri, 128, 129.

 

5- En’am Suresi, 6;109.

 

İSMAİL MUTLU (ARAŞTIRMACI-YAZAR)

 

Kaynak: Gülistan Dergisi

 


  MAKALELER

 

web analytics