KUTSALA KARŞI İŞLENEN CİNAYETLER

 

Muhammed Emin Gül

Dinî anlayış ve yaşantımızda iki tehlikeye dikkat etmek zorundayız. Bu iki tehlikenin birincisi ifrat, diğeri tefrittir. İfrat bir konuda aşırı gitmek, tefrit ise tembellik ve gevşekliktir. Bu iki uç nokta arasında dengede durmak önemli. İşte dinimizin bizden istediği de bu itidal. Yani Ehl-i Sünnet orta yolunun belirlediği ölçülere göre hareket etmek.

Her müslüman, dinî yaşantısında iki tehlikeye karşı uyanık olmak zorunda. Birisi ifrat, diğeri de tefrit. İfrat bir konuda aşırı gitmek, haddini aşmak, taşkınlık yapmak anlamına gelir. Tefrit ise bunun tam tersi olan durumdur. Yani tembellik, gevşeklik, gerekeni ihmal etmek veya hiç önem vermemek tefrittir. Kısaca, belirlenen sınırın ötesine geçmek ifrat, gerisinde kalmak tefrittir.



ALLAH’IN YÜCELTTİĞİNİ SEVMEK


İfrata veya tefrite düşülen konulardan birisi de dinimizin kutsal kabul ettiği varlıkları sevme ve değerlendirme şeklidir.

Her varlık, Yüce Allah'a yakınlık derecesi ve O'na bağlılığı ölçüsünde şerefli, kıymetli ve kutsaldır. Mesela bir varlığa “Allah'ın peygamberi”, “Allah'ın kitabı”, “Allah'ın dostu”, “Allah'ın evi” denildiğinde, bu nisbet o varlığa ayrı bir kıymet ve kutsallık kazandırır. Çünkü o şey, kendi cinslerinden ayrı ve özel bir yönüyle Yüce Allah'a ait demektir.

Allah’ın sevdiğini sevmemiz, yücelttiğini yüceltmemiz, kıymet verdiğine hürmet etmemiz gerekir. Bu, O'na olan iman, saygı ve sevgimizin gereği. Aynı zamanda kalpteki imanın ve edebin de bir ölçüsüdür. Bu hakikat ayet-i kerimede şöyle ifade ediliyor:

"Kim Allah'ın şeârini (alâmetlerini) yüceltirse bu, o kimselerin kalplerindeki takvadan dolayıdır." (Hac/32)

Şeâir Allah'ın alâmeti yani O'nu gösteren, tanıtan, sevdiren şeyler demek. Mesela Safa ve Merve, kurbanlık hayvanlar vs. Kur'ân'da Allah'ın şeâri olarak tanıtılmışlardır. (Bakara/158, Hac/136) Şu halde Allah'a nisbet edilen bu şeyler kutsaldır. Her birisine karşı haline uygun bir hürmet şekli vardır.

Kutsal şeylere karşı iki şekilde kusur işlenmekte. Birisi aşırı gidilerek, ikincisi de inkâr veya ihmal edilerek. Hemen şunu hatırlatalım ki, dini konularda aşırılık da gevşeklik de şeytandandır. Şeytanı en çok sevdiren iş, insanın haddi aşmasıdır. Haddi aşmak her konuda olabilir. Ancak kutsal varlıklar ve değerlerde aşırılıklar imanı ilgilendirdiğinden, daha çok dikkat etmek gerekir. Çünkü sevgide ölçü kaybedilince, iş sevilene karşı saygısızlığa dönüşür.

ASIL ÖLÇÜ İTİDAL

Dinimizin bizden istediği şey itidaldir. İtidal, dengede ve belirtilen ölçülerde hareket etmektir. Bu konuda Rasullullah A.S. Efendimiz ölçüyü şöyle ortaya koyuyor:

“Ey İnsanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit şeylere sevk etmesin. Ben Abdullah'ın oğlu Muhammed'im ve Allah'ın Rasulüyüm. Vallahi sizin beni Allah'ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.” (Ahmed, Nesaî, İbn-i Kesir)

Hz. Ömer R.A.'ın, Kâbe'deki kutsal taş Hacerü’l- Esved'i ziyaret edip öptükten sonra söylemiş olduğu söz güzel bir ölçü ortaya koyuyor: "Ey taş! Ben biliyorum ki, sen kimseye ne zarar ne de fayda verirsin. Eğer Rasulullah'ın A.S.’ın seni öptüğünü görmeseydim, ben de öpmezdim." (Buharî, Ebu Davud, Nesaî)

Demek ki, kutsal şeylerin niçin ve nasıl kutsal olduğunu bilmemiz şart değil. Fakat onların Allah katında bir değere sahip olduğunu öğrendikten sonra, hürmet etmek gerekiyor.

Kutsal şeylere karşı işlenen kusurların birinci sebebi cehalettir. Bu, kime karşı nasıl davranacağını bilmemektir. Bu konuda okuduklarını tam anlamadan veya duyduklarını tersine yorumlayarak verilen hükümler idraksizliktir ve sebebi gaflettir.

Kutsal şeylere karşı işlenen kusurların ikinci sebebi ise inat ve taassuptur. Bu, bilerek kutsal değerlere karşı düşmanlık anlamına gelir.

SAHABEYE BAKIŞ

Kutsal değerlere ve şeylere karşı aşırılıklar için akla gelen ilk örnek Sahabe-i Kiram konusudur.

Bazı kimseler, Sahabe-i Kiram'ı sevmede ve değerlendirmede ölçüyü aşmakta. Sahabenin değeri ve fazileti, Rasulullah A.S. Efendimiz'le olan gönül bağından ve O'nunla paylaştıkları dinî hayattan kaynaklanmaktadır. Onlar, Allahu Tealâ'nın kendilerinden razı olduğu bir topluluktur. Ama onlar da kendi aralarında farklı derecelere sahiptir. Bir bütün olarak bakıldığında onları sevmek dinimizin bir emridir.

Sahabiler içinde Ehl-i Beyt'in ayrı bir yeri vardır. Ehl-i Beyt, Rasulullah A.S. Efendimiz’in aile fertleri ve neslidir. Bunlar içinde ilim ve iman abidesi Hz. Ali R.A., bazı sevenleri tarafından peygamberlerden bile üstün görülmüş, hatta ilâh ilan edilmiştir. Bu bir aşırılıktır. Yine onu sevdiğini söyleyen bir grup da, “Halifelik Hz. Ali'nin hakkı idi, ilk halifeler ona zulmettiler. Hakkını gasbettiler. Büyük hata yapıp küfre girdiler.” diyerek haddi aşmıştır. Bütün bunların aksine, Hz. Ali R.A 'a, Sıffin olayında Kur'an'la amel etmeyip hakemi kabul etti diye kâfir diyenler ve öldürülmesini vacip görenler de çıkmıştır. Bu da bir aşırılıktır. Her iki grup da Ehl-i Sünnet’in dışındadır.

Şu gerçeği unutmamlıyız ki, Hz. Ali R.A. bir peygamber değildi. O, son peygamber Hz. Muhammed A.S. Efendimiz’in sevgili damadı ve seçkin bir yardımcısıydı. Dolayısıyla onu sevmek her mümin için dinî vazifedir.

Sahabeyi peygamberler gibi masum görmek ve onları insanüstü bir konuma çıkarmak nasıl hatalı ise, “onlar da bizim gibi bir insandır. Onların sözü ve işi bizleri bağlamaz.” demek de aynı şekilde hatalıdır. Çünkü Sahabe-i Kiram'ın din hakkındaki söz ve davranışları bizim için bir örnek ve delildir.

KUR'AN'A KARŞI TAVIRLAR

Tarih boyunca Mukaddes Kitabımız Kur’an-ı Kerim üzerinde çeşitli tartışmalar yapılagelmiştir. Ehl-i Sünnet ana çerçevesinin dışında kalan bazı akımlar, Kur’an’la ilgili ifrat veya tefrite düşmüşlerdir. Bu görüşlerin bazıları Kur'an'ın okunuşunun, yazısının, kağıdının dahi yaratılmış bir şey olmadığını, Allah’ın Kelâmı gibi ezeli olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş ifrattır ve yanlıştır.

Günümüzde de sıkça rastlandığı üzere bazıları da Kur'an'ın Arapça yazılmış herhangi bir kitaptan farkı olmadığını iddia ederler. Abdestli abdestsiz her şekilde elde tutulup okunabileceğini söylerler. İşte bu da tefrittir ve yanlıştır. Diğer taraftan bazı çevreler de Kur'an'ın sadece indiği zamana hitap ettiğini, Araplar’ın kitabı olduğunu söylüyorlar. Bu tarz iddialar da ifrat veya tefrit değil, birer iftiradır.

Ehl-i Sünnet alimlerinin öğrettiği doğru ölçüye gelince: Kur'an-ı Kerim Allah'ın kelâmıdır. Allah'a ait olan kelâm ezelidir, yaratılmış değildir. Fakat Kur'an'ı okurken ağzımızdan çıkan seslerin de ezeli olduğunu söylemek yanlıştır. Bununla birlikte yazısı ve yaprağı ile Kur'an'ın bütün parçaları kutsaldır. Yani mübarek ve hürmete layıktır. O'nun için Kur'an abdestsiz elde tutulmaz, okurken istiaze ve besmele ile başlanır. Sesli okunurken dinlenir. Yüksekte tutulur. Ona karşı ayak uzatılmaz, üzerine basılmaz.

VELİLER KONUSUNDAKİ CEHALET

Evliyaullahın yeri konusunda ifrata düşenler yani aşırı gidenler, ne yazık ki her devirde olmuştur. Bunlar, sevdiği velinin peygamberden yüksek bir makamda olduğunu düşünürler. Daha aşırı giden bazı gruplar ise bazı insanların Allah gibi bir güç ve kuvvete sahip olduğuna inanırlar. O kişinin alemi idare ettiğini, her şeyi bildiğini, işittiğini, gördüğünü, yeme-içmeye ihtiyacı kalmadığını zannederler. Veliyi ziyaret ile hac vazifesinin yerine geldiğini, onu sevmenin namaz, ona malını bağışlamanın zekât olduğunu, velinin ayağını öpmenin secde yerine geçtiğini düşünenler de mevcuttur. Bütün bunlar, insanı yıkıma götüren bir cehaletin sonucudur. Bunlar Allah'a ait yetkileri ve özellikleri kulda görmektir, yani şirktir.

Aslında kendisinde bu vasıfların olduğunu söyleyen hiçbir veli yoktur. Söyleyen kişi zaten veli olamaz. Bu tip insanlar veli değil, olsa olsa ya hain ya da delidir.

Veliler konusunda tefrit halinde olanlar, yani veliyi hepten inkâra düşenler de vardır. Bunlar, Peygamberden sonra herkese Kur'an ve aklın yettiğini düşünürler. Bununla da yetinmeyerek takva ve edebiyle hak yoldaki insanlara örnek olan, feyiz veren, irşad hizmeti gören velileri küçümserler. Onlara gidenleri vazgeçirmek isterler. Allah dostlarına karşı böyle bir anlayış ve davranış da haram ve fitnedir.

Şu unutulmamalı ki, veli hangi makama çıkarsa çıksın kulluk vasfından kurtulmaz. Allah'ın -haşa- bazı yetkilerini devralmış bir ortağı değil sevgili bir kuludur. O, bu sevgi makamını Hz. Muhammed A.S.’a tam bir bağlılıkla uyarak elde etmiştir.

İrşadla görevli velilere Allah bazı özel imkanlar ve tasarruf gücü verir. Kimi zaman rastlanan ve keramet olarak adlandırılan haller bunlardır.

TÜRBELERDEKİ TAHRİBAT

Vefat eden velilerin kabirlerini ziyaret konusunda da bir takım aşırılıklar var. Önce şunu belirtelim ki, hiçbir türbe içindeki sandukası veya mimari yapısı ile kutsal değildir. Orası, ancak içinde yatan kimseden dolayı bir ibret ve ziyaret yeridir.

Türbede yatan zattan bir şey istenmez. Ancak, türbede yatan salih kul vesile edilerek her şey Allah'tan istenebilir. Bir kimse, duasında bir velinin adını anabilir, onun hatırına Allah'tan bir şey isteyebilir. Yüce Mevlâ'dan bir şey isterken bir veliyi vesile etmek elbette şart değildir, fakat edebince yapılırsa faydalıdır.

Türbelere bez asmak, para atmak, kurban adamak, şifa niyetiyle türbenin tozunu toprağını yutmak cehalet ve büyük hatadır. Türbeye el-yüz sürmek, sandukayı öpmek ise mekruhtur. Aynı şekilde, herhangi bir kabri hiç önemsemeden çiğneyip geçmek de mekruhtur.

Bir peygamberin veya velinin türbesi ancak Allah rızası için ziyaret edilir. İçindeki kimseye selam verilir. Türbenin yanında Kur'an okunur. Dua yapılır. Sessizce istiğfar ve zikir çekilir. Fakat türbe Kâbe gibi tavaf edilmez.

İşin başı ve sonu edeptir. Edebi çiğnenen her iş veya ibadet, mutlaka kınanır. Sevgide ve bağlılıkta itidalli olmak, haddi aşmamak esastır.



 

Kaynak: Semerkand Dergisi

 


  MAKALELER

 

web analytics