BiRİNCİ MAKALE

MUCİZE NE DEMEKTİR?

 

 

  İmam-ı Rabbani k.s.

 

Bize göre, (Mucize), Peygamber olduğunu söyliyen kimsenin, doğru söylediğini bildiren şeydir. Mucizenin şartları vardır:

 

1 -  Allahın, mu'tâd sebepler olmadan yapmasıdır. Çünkü, Onun Peygamberini tasdik ettirecektir.

 

2 -  Hârik-ul'âde olmalıdır. Âdet olan şeyler, meselâ güneşin hergün şarktan doğması, ilkbaharda çiçeklerin açması, mucize olmaz.

 

3 -  Bunu, başkalarının yapamaması lâzımdır.

 

4 -  Peygamber olduğunu bildiren kimsenin istediği zaman hâsıl olmalıdır.

 

5 -  İstediğine uygun olmalıdır. Meselâ şu ölüyü dirilteceğim, deyince, başka hârika hâsıl olursa, meselâ dağ ikiye ayrılırsa, mucize olmaz.

 

6 -  İsteyip de hâsıl olan mucize, kendisini yalanlamamalıdır. Meselâ, şu hayvan ile konuşacağım, deyince, hayvan (Bu yalancıdır) derse, mucize olmaz.

 

7 -  Mucize, peygamber olduğunu söylemeden önce hâsıl olmamalıdır. Îsâ aleyhisselâmın beşikte konuşması, kuru ağaçtan tâze hurma isteyince, eline hurma gelmesi, Muhammed aleyhisselâm çocuk iken, göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp temizlenmesi, başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selâm vermeleri gibi, önceden hâsıl olan hârikalar, mucize değildi. Kerâmet idiler. Bunlara (İrhâs) denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindirler. Bu kerâmetlerin Evliyâda da hâsıl olmaları câizdir. Peygamberler, peygamberlikleri kendilerine bildirilmeden önce, Evliyâ derecesinden aşağıda değildirler.

 

Kerâmetleri görülür. Mucize, peygamber olduğunu bildirdikten az zaman sonra hâsıl olabilir. Meselâ, bir ay sonra şöyle olur deyince, hâsıl olduğu zaman mucize olur. Fakat, hâsıl olmadan önce, onun peygamber olduğuna inanmak lâzım olmaz.

 

Mucizenin, Peygamberin doğru söylediğini göstermesi, yalnız aklın îcâbı değildir. Yâni bir işin, bunu bir yapanın bulunduğunu belli etmesi gibi değildir. Çünkü, aklın birşeyi, başka şeyin delîli, alâmeti olduğunu anlaması için, o iki şey arasında bir bağlantı bulunması lâzımdır. Delîl görülünce, bağlantısı bulunan şeyin varlığı anlaşılır. Başka şeyin varlığı anlaşılmaz. Mucize böyle değildir. Meselâ, göklerin parçalanması, yıldızların dağılmaları, dağların dağılıp toz olmaları, dünyanın sonu geldiği, kıyâmet kopacağı zaman olacaktır. O zaman Peygamber gönderilmek zamanı değildir. Bunlar, her Peygamberin haber vermiş oldukları mucizelerdir. Fakat, işitenlerin, bunların mucize olduklarını bilmeleri lâzım gelmez. Bir velîden hâsıl olan kerâmetin, Peygamber olduğunu söyliyen diğer kimse ile bağlılığı olmadığı hâlde, o Peygamber için mucize olması da böyledir. Buraya kadar bildirdiklerimizi, Seyyid Şerif Cürcânî hazretleri (Şerh-ı mevâkıf) kitabında uzun uzun yazmaktadır.

 

Âlimlerin çoğuna göre, mucize gösterirken, açıkça (Tehaddî) etmek, yâni, (Siz de yapınız! Yapamazsınız!) demek şart değil ise de, mucizenin mânasında tehaddî vardır. Kıyâmet hâllerinden ve ileride olacak şeylerden haber vermekte tehaddî olamıyacağı için, bunlar kâfirlere karşı mucize değildir. Müminler bu haberlerin mucize olduklarına inanırlar. Evliyânın kerâmetleri de, peygamberlik iddiâ etmedikleri için ve tehaddî bulunmadığı için, mucize olmazlar. Tehaddî bulunmıyan böyle hârika işlerin, peygamberlik iddiâ eden kimsenin doğruluğunu göstermemeleri, mucizelerin de göstermemesini Îcap ettirmez. Mucizeden beklenen de budur.

 

Suâl: Mucizelerin, peygamberlik iddiâ eden kimsenin doğru söylediğini isbât etmesi, hârika şeyler oldukları içindir. Bunu isbât etmekte mucizenin husûsî bir te'sîri var mıdır?

 

Cevap: İşin içyüzü böyle değildir. Mucizenin peygamberlik iddiâsının doğru olduğunu isbât etmesi, başkalarının bunu yapamadıkları içindir. Bu da, mucizenin husûsî te'sîri var demektir. Hattâ asl isbât eden budur.

 

Suâl: Seyyid Şerif Cürcânî hazretleri, (Mevâkıf) kitabını şerh ederken, (Nakil, yalnız başına delîl olmaz. Çünkü, Peygamber olduğunu söyliyenin doğru olmasına inanmak da lâzımdır. Bu da, aklın kabûl etmesi ile olur. Akıl, mucizeyi görünce, Peygamberin doğru söylediğine inanır) diyor. Cürcânînin bu sözü, mucizenin, Peygamberin doğru sözlü olduğunu göstermesinin akıl ile anlaşıldığını bildiriyor. Hâlbuki, biraz önce, akıl ile anlaşılmaz demişti. Bu iki sözü birbirini çürütmüyor mu?

 

Cevap: Yukarıdaki söz, doğru sözlü olduğunu gösteren mucizeyi aklın incelediğini bildiriyor. Mucizenin, doğru sözlü olmanın anlaşılmasını göstermesinde aklın te'sîri olup olmadığını bildirmiyor. Aklın te'sîri olduğunu söylediğini kabûl etsek bile, bu iş yalnız akıl ile anlaşılır demiyor. Aklın bu işte hiç te'sîri olmaz diyen kimse yoktur ki, sözlerin birbirlerini çürütmesi düşünülsün. Seyyid hazretleri naklî mucizeyi anlatırken öyle söylemiştir ki, orada böyle söylemek yakışır.

 

Mucizenin, Peygamberin doğru sözlü olduğuna delâlet etmesi, yâni göstermesi, işitmekle hâsıl olan inanmak da değildir. Tabî'î olan bir delâlettir. Yâni mucize görülünce, Allahü teâlâ, bunu görende, Peygamber olduğunu söyliyenin doğru sözlü olduğuna bilgi yaratmaktadır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Çünkü, yalancının mucize göstermesi mümkün ise de, vâkı' değildir. Peygamber olduğunu bildiren kimse, bir dağı havaya kaldırsa, (Bana inanırsanız, bu dağ yerine gider. İnanmazsanız, başınıza iner) dese, inanmak istediklerinde, dağın yerine doğru gittiğini, inanmamağı niyet ettiklerinde, üzerlerine doğru geldiğini görseler, bunun doğru sözlü olduğu âdet-i ilâhiyye olarak anlaşılır. Evet, böyle kesin mucizenin yalancıdan zuhûru aklen mümkün ise de, Allahü teâlânın âdeti değildir. Yâni hiç görülmemiştir. [Yalancının mucize göstermesini akıl kabûl eder. (Allah herşeye kâdirdir. Bunu da yapabilir) der. Aklın âdete uygun olmıyan bu hükmü, hattâ bu hükme uygun olayların nâdiren görülmesi, Allahü teâlânın âdeti olan olaylara olan bilgimize zarar vermez. Meselâ Deccâlın öldürmesi, diriltmesi, onun yalancı olduğuna olan bilgimizi değiştirmez. Nemrudun ateşinin İbrâhîm aleyhisselâmı yakmaması, Allahü teâlânın ateşe yakıcılık vermesi âdetini değiştirmez. Hâlbuki, aklın delîl ile edindiği bilgiye uymıyan olayın görülmesi, bu bilgiye zarar verir. ] Buna misâl olarak demişler ki, adamın biri, bir Pâdişâhın elçisi olduğunu söylemiş. Bana inanmıyorsanız, bu mektûbumu sultana götürün demiş. Mektûbda, (Senin elçin olduğum doğru ise, tahtından in, yerde otur!) demiş. Mektûbu sultana götürmüşler. Okuyunca, inip yere oturmuş. Görenler, bunun doğru söylediğine kesin olarak inanırlar. Bu inanış, bir şeyi görüp, bundan görmediği başka şeyi anlamak yâni (Gâibi şâhide kıyâs etmek) gibi değildir. Çünkü mucize, doğru sözlü olmayı kesinlikle bildirmektedir. Mu'tezile mezhebine göre, yalancının mucize göstermesi mümkün değildir.

 

Sihir ve benzeri şeyler, bazı şeylerin sebeplerini yaparak, o şeylerin meydana gelmelerini sağlamaktır. Bâzan da mevcut olmıyan şeyi, varmış gibi göstermektir ki, dışarda yok olduğu hâlde, vehmde ve hayâlde var görünür. Bunlar, hârika değildir.

 

BİRİNCİ MAKALE

 

Burada (Bi'set)i, yâni Peygamber gönderilmesini ve bunun lâzım olduğunu bildireceğiz. İnsan, yaratılışında herşeyden habersizdir. Hâlbuki, insanın dışındaki mahlûklar o kadar çoktur ki, Allahdan başka kimse bilmez. Böyle olduğunu, (Müddessir) sûresinin otuzbirinci âyeti bildirmektedir. Çocuk, (İdrâk) âletleri ile âlemleri anlamaya başlar. Mahlûkların her cinsine bir (Âlem) diyoruz. İnsanda ilk yaratılan idrâk âleti (Lems), dokunma hâssasıdır. İnsan, bu hâssası ile, soğuğu, sıcağı, yaşı, kuruyu, yumuşağı, katıyı ve benzerlerini idrâk eder, anlar. Lems hâssası renkleri, sesleri anlıyamaz. Bunları yok sanır. Sonra görme hâssası yaratılır. Bununla, renkler, şekller anlaşılır.

 

Bu âlem, yâni görmekle anlaşılan şeyler, lems âleminden, daha geniş, daha çoktur. Sonra, işitme hâssası açılır. Bu his organı ile sesler, nağmeler anlaşılır. Sonra (Zevk), yâni tat duyma hâssası yaratılır. Sonra, koku alma hâssası yaratılır. Böylece (His âlemi)ni tanıtan beş duygu kuvveti tamamlanır. Yedi yaşına doğru (Temyîz) kuvveti yaratılır. Bununla, his kuvvetleri ile anlaşılamıyan şeyler anlaşılır. Bu kuvvet, his kuvvetleri ile idrâk olunan, anlaşılan şeyleri birbirlerinden ayırır.

Daha sonra akıl yaratılır. Akıl, temyîz kuvveti ile ayrılmış, başka başka oldukları, faydalı, zararlı, iyi, fena oldukları anlaşılan şeylerden, lâzım, câiz, mümkün, muhal yâni imkânsız olanları ayırır. Akıl, temyîz ve his kuvvetlerinin anlıyamadığı şeyleri anlar. Allahü teâlâ, bazı seçtiği kullarında, akıldan sonra başka bir kuvvet daha yaratır. Bununla, aklın bilemediği, bulamadığı şeyler ve ilerde olacak şeyler anlaşılır. Buna (Nübüvvet) yâni peygamberlik kuvveti denir. Temyîz kuvveti, akıl ile anlaşılan şeyleri anlıyamadığı için, bunlara inanmıyor. Akıl da, peygamberlik kuvveti ile anlaşılan şeyleri anlıyamadığı için, bunların var olduklarına inanmıyor, inkâr ediyor. Anlamadığını inkâr etmek, anlamamanın, bilmemenin ifâdesi oluyor. Bunun gibi, kör olarak dünyaya gelen kimse, renkleri, şekilleri hiç işitmese, bunları bilmez. Varlıklarına inanmaz. Allahü teâlâ, Nübüvvet kuvvetinin de bulunduğunu kullarına bildirmek için, bu kuvvetin benzeri olarak, insanlarda rü'yâyı yarattı. İnsan ilerde olacak şeyi, açıkça veya (Âlem-i misâl)deki şekli ile bazı rü'yâda görmektedir.

 

Rü'yâyı bilmeyen birine, (İnsan ölü gibi baygın düşüp, düşünce ve hislerinin hepsi gidince, aklın ermediği, gayb olan şeyleri görüyor) denilse, inanmaz. Böyle şeyin olamıyacağını isbâta kalkışarak, (İnsan etrâfını his kuvvetleri ile anlıyor. Bu kuvvetler bozulursa, birşey idrâk edemiyor. Hele hiç işlemedikleri zaman, hiçbirşeyi anlıyamaz) der. Böyle bozuk mantık yürütür. Akıl ile bilinen şeyleri his kuvvetleri anlıyamadıkları gibi, Nübüvvet kuvveti ile bilinen şeyleri akıl anlıyamıyor.

 

Peygamberlik kuvvetinin bulunduğunda şüphesi olanlar, bunun mümkün olmasında veya mümkün ise de, vâkı' olmasında şüphe ediyorlar. Bunun mevcut ve vâkı' olması, mümkün olduğunu göstermektedir. Bunun mevcut olduğunu da, Peygamberlerin, aklın ermediği bilgileri haber vermeleri göstermektedir. Akıl ile, hesap ile, tecrübe ile anlaşılamıyan bu bilgiler, ancak Allahü teâlânın (İlhâm) etmesi ile, yâni Peygamberlik kuvveti ile anlaşılmıştır. Peygamberlik kuvvetinin bundan başka özellikleri de vardır. Bir özelliğinin benzeri olan rü'yâ, insanlarda bulunduğu için, biz de, misâl olarak bunu bildirdik. Başka özellikleri, tasavvuf yolunda çalışanlarda zevk yolu ile hâsıl olur. Bildirdiğimiz bu özellik de, peygamberliğe inandırmak için vesika olarak yetişir. İmâm-ı Muhammed Gazâlî de, (El-münkız-ü anid-dalâl) kitabında peygamberliğe inandırmak için, vesika olarak bu özelliği yazmıştır.

 

Eski yunan felsefecilerine göre, peygamberliğe inanmak faydalıdır. (Çünkü, akla yardımcıdır. Allahın varlığını ve kuvvetini, ilmini düşünmek böyledir. Aklın ermediği, nice faydalı şeyler de, Peygamberden öğrenilir. Tekrar dirilmek ve âhiret bilgileri ve bazı işlerin iyi olduklarının bilinmesi ve bazılarının fena olarak bilinmesi, bazı gıdâların, ilâcların zararlı olup olmadıklarının bilinmesi böyledir) derler.

 

 

Peygamberliğe inanmıyanlar diyorlar ki:

 

1 -  Peygamber olarak gönderilen kimsenin, (Seni Peygamber olarak gönderdim. Benim tarafımdan kullarıma söyle!) diyenin Allah olduğunu bilmesi lâzımdır. Allahı tanımak, bilmek için ise, bir yol yoktur. Bu sözü söyliyen cin olabilir. Din sahiplerinin hepsi, cinnin varlığına inanmaktadır.

 

Cevap: Gönderilen kimse, gönderilmiş olduğunu mucize ile isbât etmektedir. Mucizeyi yapan Allahdır. Cin yapamaz. Hiçbir mahlûk da yapamaz.

 

2 -  Peygambere (Vahy) getiren melek, cism ise, orada bulunanların hepsine görünmesi lâzımdır. Görülmediğini siz de söylüyorsunuz. Cism değilse, ruh ise, bunun söylemesi ve işitilmesi olamaz. Eğer cevap olarak, (Peygambere Allahü teâlâdan vahy getiren melek cismdir. Allahü teâlâ, bunun görünmemesini istemektedir. Göstermemeye de kâdirdir) derseniz, önümüzdeki dağı görmememiz ve yanımızda çalan davulun sesini işitmememiz lâzım gelir. Bu ise, safsatadır.

 

Cevap: Vahyi getiren melektir. Melek, latîf, şeffâf cismdir. Renksiz olan şeffâf cismlerin görülmesi Allahü teâlânın âdeti değildir. Hava, cismdir. Fakat, şeffâf ve renksiz olduğu için görülmemektedir. Katı cismler görülmez deseydik, o zaman safsata olurdu. Ruhların, görünür cism hâlini alarak söylemesi ve bunun işitilmesi mümkindir ve çok vâkı' olmuştur.

3 -  Peygambere inanmak için, Onun peygamber olduğunu anlamak lâzımdır. Bu da, uzun zaman incelemekle olabilir. Peygamberi hemen tasdik etmek mecbûriyeti abes olur.

 

Cevap: Peygamberin hârikalarını, mucizelerini görüp de, doğru söylediğini anlamamak olamaz. Bunları görenlerin ve işitenlerin, hemen anlayıp inanmaları lâzımdır.

 

4 -  Peygamberin, faydalı şeyleri emretmesi, zararlı şeyleri yasak etmesi vazîfesidir. Bu ise, doğru birşey değildir. Çünkü, bu iş, kulları cebr etmek, zorlamak olur. (Kulun işini Allah yaratır. Kulun bu işte te'sîri olmaz) diyorsunuz. Kulu, elinde olmıyan bir işi yapmaya zorlamak olur.

 

Cevap: Kulun kudreti, işin yaratılmasına te'sîr etmez ise de, yapılmasını istemek ve işin sebeplerini hazırlamak kulun elindedir. Buna (Kesb) denir. Kula, kesb etmesi için emrolundu. Böyle emrolunması doğrudur.

 

5 -  Kul, emri yapmak için yorulacaktır. Yapmazsa, kendisine azâb yapılacaktır. Bunun ikisi de kula zararlıdır. Allahü teâlâ, hakîmdir. Zararlı iş yapmaz.

 

Cevap: Buna karşılık deriz ki, emirlerin hepsi dünya için ve âhıret için faydalıdırlar. Faydaları, yapılmalarındaki yorgunluktan katkat çoktur. Az bir yorgunluktan kurtulmak için, bu faydaları elden kaçırmak akla uygun değildir.

 

6 -  Emrin yapılmasındaki yorgunluk karşılığı bir fayda olmazsa, bu emri vermek abes olur. Faydası varsa, fakat hepsi Allaha yararsa, Allahü teâlâ, kullarına muhtaç demek olur. Bu da doğru değildir. Faydası insana ise, faydalı şeyi emredip, bunu yapmıyana azâb etmek de, akla uygun değildir. Çünkü, bu emr, kendine faydalı olan şeyi yap! Yapmazsan, sonsuz olarak canını yakarım demektir.

 

Cevap: Aklın güzel, çirkin, abes demesi, her zaman doğru olmaz. Allahü teâlânın her işinin faydalı olması lâzımdır, demek de doğru değildir. Bunu ileride isbât edeceğiz. Sonsuz azâb yapılması, fayda elde edilmediği için değildir. Sahibinin, yaratıcısının emrini yapmadığı içindir. Emrini yapmamak, ona ihânet, horlamak, kıymet vermemek olur.

 

7 -  Allahü teâlâ, kulunun yapamıyacağını, kendine faydalı olan şeyi yapmak istemiyeceğini bildiği hâlde, niçin bunu yapmasını emrediyor? Bu emr, kuluna zararlı, çirkin olmaz mı?

 

Cevap: Bu emir kuluna zarar olur desek bile, çok faydalara kavuşmak için, ufak zarara katlanmak lâzım olduğunu yukarıda bildirdik. Müslümanların, yetmişiki sapık fırkasından (Mu'tezile) ismindeki fırkada olanlara göre, kâfire yapılan teklîfte, yâni emir ve yasakları bildirmekte de fayda vardır. Bu fayda, onu sevap kazanmaya sevktir. Çünkü sevap, teklîf olunan kimsenin emirleri yapmasından hâsıl olan faydadır. Teklîfin faydası değildir. Bir kimse, gelmiyeceğini iyi bildiği hâlde, birini yemeye dâvet eder. Böylece cömerd ve iyilik sever olduğunu göstermek ister. Çağırmasa, bu arzusunu gösterememiş olur. Burada, müslüman fikir adamlarının sözlerini bildirmeyi faydalı görüyorum:

 

Allahü teâlâ, insanları zayıf ve muhtaç yarattı. Giyecek, yiyecek, barınacak, düşmandan korunmak gibi ve daha nice şeylere muhtaçdırlar. Bir kimse, kendi ihtiyaçlarını yalnızca hazırlıyamaz. Buna ömrü yetişmez. İnsanların ortaklaşa çalışmaları, birlikte yaşamaları lâzımdır. Biri yaptığı âleti başkasına verir. Ondan, kendine lâzım olan başka birşey alır. Bu ortaklık ihtiyacına, (İnsan medenî olarak yaratılmıştır) denir. Medenî, yâni birlikte yaşayabilmek için, adalet lâzımdır. Çünkü herkes muhtaç olduğuna kavuşmak ister. Bu arzuya, (Şehvet) denir. Arzu ettiğini başkası alırsa, alana kızar. Aralarında çekişme, zulüm, işkence başlar. Topluluk parçalanır. Toplulukta, alışverişi düzenlemek, adaleti sağlamak için, çok şey bilmek lâzımdır. Bu bilgiler, birer kanûndur. Bunların en âdil olarak bildirilmesi lâzımdır. Bunları hazırlamakta da anlaşamazlarsa, yine karışıklık olur. Bunun için, insanların üstünde bir âdil varlığın hazırlaması lâzımdır. Bunun teklîflerine uyulması için, güçlü kuvvetli olması ve teklîflerin ondan geldiğinin anlaşılması lâzımdır. Bunu anlatan, inandıran da, ancak mucizelerdir. Kendi zevklerine, şehvetlerine düşkün olanlar ve kendilerini başkalarından üstün görenler, islâmiyetin ahkâmını beğenmezler. Bu ahkâma uymak istemezler.

Başkalarının haklarına saldırır, günah işlerler. İslâmiyete uyana sevap, uymıyana azâb olacağı bildirilince, islâmiyetin düzeni kuvvetli olur. Bunun için, ahkâmı koyanın, cezâyı verecek olanın tanınması lâzımdır. Bunun için de, ibâdet yapılması emrolundu. Hergün ibâdet yaparak, O hâtırlanır. İbâdet, Onun varlığını ve Peygamberini ve âhiretteki nîmetleri ve azâbları tasdik etmekle, inanmakla başlar.

 

Bunlara inanmakla ve ibâdetleri yapmakla, üç şey hâsıl olur: Birincisi, insan, şehvetine uymaktan kurtulur. Kalb, ruh temizlenir. Gazab edilmez, yâni öfkelenilmez. Şehvet ve gazab, yaratanı hâtırlamaya mani olurlar. İkincisi, insanda, maddeler üzerinde yapılan tecrübeler ile ve his organları ile hâsıl olan bilgilerle ilgisi olmıyan başka bilgiler, zevkler hâsıl olur. Üçüncüsü, iyilere nîmetler, kötülük yapanlara azâb yapılacağı düşünülünce, insanlar arasında adalet hâsıl olur. Buraya kadar bildirdiğimiz, müslüman fikir adamlarının bu sözleri, Mu'tezilenin (Teklîf yapılmasının lâzım olduğu akla uygundur) sözlerine benzemektedir.

 

8 -  Allahü teâlâ, teklîf ettiği işin yapılmasını ezelde takdîr etti ise, bu teklîf, çirkin, abes olur. Akla uygun değildir. Yapılması mukadder, muhakkak olan işin yapılmasını teklîf etmek, faydasız bir teklîf olur. Yapılması ezelde takdîr edilmemiş işi yapmağı teklîf etmek ise, işkence olur. Olmıyacak şeyi yap demek olur.

 

Cevap: İnsanda işi yapmak gücü bulunduğu için, bunu emretmek işkence olmaz. Allahü teâlânın bütün teklîfleri, insanın gücünün yettiği şeylerdir. Bu suâl, Allahü teâlânın yaratması için sorulsaydı, Ona verilecek cevap ne ise, insanlara yapılan teklîf için vereceğimiz cevap da öyledir. Yâni, Allahü teâlâ, ezelde yaratılması takdîr edilen işi yaratmaya mecbûrdur denilemez. Yaratılması takdîr edilmemiş işi yaratmaktan âcizdir de denilemez.

 

9 -  Bedene güc gelen şeylerin teklîf edilmesi, insanın Allahü teâlânın varlığını düşünmesine, anlamasına mani olur. Birçok şeylerin yapılmasına da vakit bırakmaz.

 

Cevap: Teklîflerin faydası, Allahü teâlânın varlığını düşünmeği, bunu anlamağı sağlamak ve hayatı düzene koymaktır. Bunu yedinci cevapta uzun bildirdik.

 

[Teklîflere inanmak, yâni emirlerin yapılması lâzım geldiğine ve yasaklardan sakınmak lâzım geldiğine inanmak, îmanın şartıdır. Teklîflerin çoğuna inanıp da, yalnız birine inanmıyan, buna uymak istemiyen, Muhammed aleyhisselâma inanmamış olur. Kâfir olur. Müslüman olmak için, teklîflerin hepsine inanmak lâzımdır. Bir müslüman, teklîflere inandığı hâlde, bunlara uymazsa, meselâ, tenbellik ederek, namaz kılmazsa; kötü arkadaşa ve nefsine uyarak, alkollü içki içerse, kadın ve kız, kolu, başı açık sokağa çıkarsa, îmanı gitmez, kâfir olmaz. Günah işlemiş, âsî müslümandır. Teklîflerden birine bile uymak istemezse, yâni beğenmez, vazîfe olduğuna önem vermez ise, hafîf görürse, îmanı gider. (Mürted) olur. (Namaz kılmıyorsam, açık geziyorsam ne çıkar? Sen kalbe bak. Kalbim temizdir) demek. Yâhut, (önce ekmek parası kazanmak, herkese iyilik etmek. Sonra namaz) gibi sözler, teklîflerin bir kısmını beğenip bir kısmını beğenmemektir. Her müslümanın bu inceliğe dikkat etmesi, teklîflere uymıyanların, îmanlarının gitmemesi için uyanık olmaları lâzımdır. Teklîfe uymamak başkadır. Uymak istememek başkadır. Bu ikisini karıştırmamalıdır!]

 

10 -  Akıl, faydalı olduğunu anladığı şeyi yapar. Zararlı bildiği şeyi yapmaz. Faydalı veya zararlı olduğunu anlıyamadığını da, ihtiyaç olunca yapar. Aklın bu hizmeti varken, Peygamber gönderilmesine lüzûm olmaz.

 

Cevap: Aklın anlıyamadığı veya yanlış anladığı çok şey vardır ki, bunları Peygamber bildirir. Peygamber, mütehassıs bir tabîb gibidir. İlâcların te'sîrlerini iyi bilir. Halk arasında, akla dayanarak, uzun tecrübelerle bazı ilâcların te'sîri bilinirse de, akıl sahibi kimseler, bunu bilinceye kadar tehlike ve zararlara düşer. Bunları bilmeleri için, yorucu, uzun zaman lâzım olur. Aklını, başka lüzûmlu işleri yapmak için kullanmaya vakit kalmaz. Tabîbe az birşey vermekle ilâcların faydalarına kavuşurlar. Hastalıktan kurtulurlar. Peygambere lüzûm yoktur demek, tabîbe lüzûm yoktur, demeye benzer. Peygamberin bildirdikleri teklîfler, Allahü teâlâdan vahy olduğu için, hepsi doğrudur. Hepsi faydalıdır. Tabîbin bilgileri, düşünce ve tecrîbe ile olduğu için, hepsinin doğru olduğu söylenilemez.

 

 

11 -  Mucizenin varlığı kabûl edilemez. Âdetin dışında şaşılacak şey olduğu için, aklın kabûl edeceği birşey değildir. Bunun için, peygamberlik de, akla uygun birşey değildir.

 

Cevap: Yerlerin, göklerin yoktan var edilmesi, mucizeden daha çok şaşılacak şeydir. Bazı şeylerin tabî'at kanûnlarının dışında hâsıl olamaması, bu kanûnların dışında, hârika şeylerin hâsıl olamıyacağını bildirmez. Peygamberlerden ve Evliyâdan, asırlar boyunca hârikalar hâsıl olmuştur. Aklı olan, bu olayları inkâr edemez. Mucize, Peygamberin doğru söylediğini göstermek içindir. Mucizenin hârika olması lâzımdır. Tabî'at kanûnlarına uygun olarak yapılan şey, mucize olmaz.

 

12 -  Mucize, Peygamberin doğru söylediğini gösteremez. Çünkü, mucizeyi Allah mı yaratıyor, yoksa Peygamber kendisi mi yapıyor, belli değildir. Sihir de, hârika iştir. Sihre, tılsıma siz de inanıyorsunuz.

 

Cevap: Aklın çeşidli ihtimaller ileri sürmesi, yâni hipotez [Faraziye] ve teori [Nazariyye]ler, his organları ile veya tecrübe ile hâsıl olan bilgiyi çürütmez. Belli bir cismin hâsıl olması, bunun yokluğunu düşünmemize mani olmaz. Herşeyin var olmasına te'sîr eden yalnız Allahü teâlâdır. Bunu yukarıda bildirdik. Yâni mucizeyi yaratan Allahü teâlâdır. Peygamber değildir. Sihir, tılsım, başkaları yapamasa da, denizin yarılması, ölünün dirilmesi, körün gözlerinin açılması, tabîbin Ümit kalmadı dediği hastanın iyi olması gibi, hârika şeyler değildirler. Bunun için, hârika olan mucize ile karıştırılmazlar.

 

13 -  Mucizenin varlığı, yâ görmekle veya tevâtür hâlindeki haberleri, yâni gören çok kimsenin söylediklerini işitmekle olur. Haber tevâtür olsa da, ilim olamaz. Bunun için, mucizeyi görmiyenler, Peygamberi bilmezler. Çünkü, tevâtürle yâni çoğunlukla haber verenler arasında yalancı bulunabilir.

 

Cevap: Dünya işlerinin çoğunda, tevâtür ile [yâni çok kimsenin haber vermesi ile] gelen haberlere inanılmaktadır. Meselâ, herkes Delhi şehrinin bulunduğuna, yer küresinin aydan büyük, güneşten küçük olduğuna ve meselâ Fatih sultan Muhammedin İstanbulu rumlardan aldığına, işitmekle inanmaktadırlar.

 

14 -  Dinleri inceledik. Akla ve fenne uymıyan şeyler bulduk. Bundan da, Allah tarafından gönderilmiş olmadıklarını anladık. Meselâ hayvan kesmek, yimek için, onun canını yakmanın câiz olması böyledir. Belli zamanlarda oruç tutmak, yâni yimenin içmenin yasak edilmesi, bazı lezzetli gıdâları yimenin, içmenin yasak edilmesi, bazı yerleri ziyâret için, sıkıntılı yolculukların emredilmesi, deliler ve çocuklar gibi sa'y ve tavâf yapılması, hedefsiz taş atılması, kıymetsiz bir taşın öpülmesi, hür çirkin kadına bakmanın haram, güzel câriyelere bakmanın câiz olması bunlardandır.

 

Cevap: Akıl, iyiyi, kötüyü anlıyabilirse de ve Allahü teâlânın, kullarına faydalı olan şeyleri emretmesi lâzımdır desek bile, aklın suâlde bildirilen şeylerin faydalarını anlıyamadığı meydandadır. Aklın anlıyamaması, faydasız olduğunu göstermez. Bu faydaları, Allahü teâlâ bildiği için emretmiştir. Aklın anlıyamadığı çok şey vardır ki, bunların Peygamberlik kuvveti ile anlaşıldığı yukarıda bildirildi. İkinci makalenin baş tarafında, bunu daha açıklıyacağız.

 

Hak tecellî eyleyince, her işi âsân eder.

Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsân eder

 

 

İKİNCİ MAKALE

MUHAMMED ALEYHİSSELÂMIN PEYGAMBER
OLDUĞU İSBÂT EDİLMEKTEDİR

 

Yapılması emrolunan işlerde, hâdiselerde birçok faydalar olur ki, akıl bunu anlıyamaz. Hattâ, bu faydaların var olduklarına inanmaz. Bunların varlıklarını gösteren alâmetleri bildireceğiz. Bazı ilâcların az miktarları, bazı insanları öldürdükleri hâlde, daha çok miktarları, başkalarına zarar vermiyor. Tecrübe ile anlaşılmış olan bu hâle çok kimse inanmaz. Aksini isbât etmeye kalkışır. Peygamberlerin varlığına inanmıyan ve bunun için bir takım sebepler ileri süren eski yunan felsefecileri ve maddeye tapanlar da böyledir. Onlar, Allah ve Peygamber ve cin, melek, Cennet, Cehennem hakkındaki bilgileri, akıllarının erebildiği şeyler gibi sanıyor ve bu tasarladıkları şeyleri inkâr ediyorlar. Hiç rü'yâ görmemiş olana, rü'yâ anlatılsa ve bütün hislerin, aklın ve düşüncenin durduğu bir hâl vardır ki, insan bu hâlde iken aklın eremediği şeyleri görüyor denilse, inanmaz. Böyle şey olamaz der. Eğer denilse ki, dünyada küçük birşey vardır. Bir şehre konulsa, şehrin hepsini yir. Sonra, kendini de yir denilse, hemen, böyle şey olamaz cevabını verir. Hâlbuki bu sözler, ateşi, yangını tarif etmektedir. Dinlere ve âhıret hayatına inanmıyanlar da bunun gibidir. Doğru sözlü olup olmadığı bilinmiyen bir fen adamı, kendi zan ve şüphesi ile, belli zamanda, bir felaket olacağını haber verince, buna inanıyor ve gerekli tedbirleri alıyorlar da, doğruluğu ile meşhûr olan ve mucizeler gösteren bir Peygamberin haber verdiği dünya ve âhıret tehlikelerine inanmıyorlar. Çok acı ve sonsuz azâblara yakalanmamak için, tedbîr almıyorlar. Peygamber tarafından, faydaları bildirilmiş olan ibâdetleri, çocuk oyununa, deli hareketlerine benzetiyorlar.

 

Suâl: Felsefecilerin, maddecilerin ve tabîblerin haber verdikleri faydalı şeyler, tecrübe ederek anlaşıldığı için, bunlara inanılır. Bu ibâdetlerin faydaları tecrübe edilmediği için, inanılmıyor.

 

Cevap: Fen adamlarının tecrübelerine, işitilerek inanılmaktadır. Evliyânın bildirdikleri ve tecrübe ettikleri şeyler de, böyle işitilmektedir. İslâmiyetin bildirdiği çok şeylerin faydaları de görülmekte, tecrübe edilmektedir.

 

[Hâlbuki fen adamlarının, doktorların tecrübe ederek faydalı olduklarını anladıkları ve herkesin, bunlara inanarak kapıştıkları, çok para vererek satın aldıkları bazı teknik ve tıbbî ilâcların zararlı oldukları sonradan anlaşılıyor. Bu ilâcların ismleri listeler hâlinde sağlık müdürlüklerinden eczahânelere bildirilerek, satışları yasak ediliyor. Böyle ilâcların fabrikaları hükûmetler tarafından kapatılıyor. Çok kıymet verilen bazı ilâcların zararlı olduklarının sonradan anlaşıldığı, günlük gazete haberleri hâline geldiğini görüyoruz. Antibiyotik denilen ve son senelerin en kıymetli ilâcları olan, yüzlerce çeşit ilâcın kalb hastalığına ve kansere sebep olduklarını ve deterjanlı bazı temizlik maddelerinin sıhhate zararlı olduklarını günlük gazetelerde yine okuduk].

 

İslâmiyetin ahkâmının faydaları tecrübe ile anlaşılmasa da, bunlara inanmak ve gereklerini yapmak akla uygundur. İlâcları tanımıyan akıllı bir gencin babası tabîb olsa ve babasının başarılarını çok kimseden işitmiş, hattâ gazetelerde okumuş olsa, bu genç hasta olsa, babasının kendisini çok sevdiğini de bilse, babası kendisine ilâc verse ve bunu içince hastalığının hemen geçeceğini, bunu çok tecrübe etmiş olduğunu bildirse, ilâc, iğne yapılacak, canı yanacak olduğunu bilse bile, çocuğun babasına nasıl cevap vermesi akla uygun olur? Eğer, bu ilâcı ben tecrübe etmedim. Hastalığıma iyi geleceğini bilmiyorum. Senin sözünün doğru olduğuna inanamıyorum derse, bu cevabı akla uygun olur mu? Böyle cevap vermesini beğenen bir kimse var mıdır?

 

Suâl: Bir babanın oğlunu sevdiği kadar, Peygamberin de ümmetini sevdiği ve emirlerinde ve yasaklarında faydalar bulunduğu, kesin olarak nasıl anlaşılır?

 

Cevap: Babanın oğluna olan sevgisi nasıl anlaşılır? Bu sevgi, görünür, tutulur birşey değildir. Ancak, oğluna karşı olan muamelesinden, hâllerinden, sözlerinden anlaşılır. Aklı başında olan insâflı bir kimse, Resûlullahın sözlerine dikkat ederse ve insanları irşâd için uğraşmalarını ve herkesin hakkını korumaktaki titizliğini ve güzel ahlâkı yerleştirmek için lutf ile, merhamet ile çalışmalarını bildiren haberleri incelerse, Onun ümmetine olan merhametinin, sevgisinin, babanın oğluna olandan katkat fazla olduğunu açıkça görür, iyi anlar. Onun şaşılacak işlerini ve Onun mübârek ağzından çıkan, Kur'an-ı kerimdeki şaşılacak haberleri ve dünyanın sonunda olacak şaşılacak şeyleri bildiren sözlerini anlıyan kimse, Onun, aklın üstünde bulunan yüksek derecelere erişmiş olduğunu ve aklın erişemiyeceği, anlıyamayacağı şeyleri anlamış olduğunu hemen görür.

 

 Böylece, Onun söylediklerinin hep doğru olduğu meydana çıkar. Kur'an-ı kerimde bulunan bilgileri öğrenip düşünen ve Onun hayatını inceliyen insâflı bir kimse, bu hakîkati açıkça görür. İmâm-ı Muhammed Gazâlî buyuruyor ki: (Bir şahsın Peygamber olup olmadığında şüphesi olan kimse, onun yaşayışını görmeli veya yaşayışını bildiren haberleri, insâfla incelemelidir. Tıb veya fıkh ilmini iyi bilen kimse, tıb veya fıkh âliminin hayatını bildiren haberleri incelemekle, onun hakkında bilgi edinir. Meselâ, imam-ı Şâfi'înin fıkh âlimi veya Calinosun tabîb olup olmadığını anlamak için, bu ilimleri iyi öğrenmek, sonra bunların bu ilimler üzerindeki kitaplarını incelemek lâzımdır. Bunun gibi, Peygamberlik üzerinde bilgi edinen ve sonra Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri inceliyen kimse, Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğunu ve Peygamberlik derecelerinin en üstünde bulunduğunu iyi anlar.

 

Hele, Onun sözlerinin kalbi temizlemekte olan te'sîrlerini öğrenince ve hele Onun bildirdiklerini yaparak kendi kalb gözü açılınca, Onun Peygamber olduğuna îmanı, yakîn hâlini alır. (Bildiklerine uygun hareket edene, Allahü teâlâ, bilmediklerini bildirir!) ve (Zâlime yardım eden, ondan zarar görür) ve (Sabahları, yalnız Allahü teâlânın rızasını kazanmağı düşünen kimseyi, Allahü teâlâ, dünya ve âhıret arzularına kavuşturur) hadis-i şeriflerinin doğru olduğunu her zaman görür. Böylece, bilgisi ve îmanı kuvvetlenir. Îmanın zevkî olması, yâni görmüş gibi olması, tasavvuf yolunda çalışmakla olur).

 

İslâm âlimleri, Muhammed aleyhisselâmın Allahın Peygamberi olduğunu çeşidli yollarla isbât etmişlerdir. Bunlardan birkaçını bildirelim:

 

Muhammed aleyhisselâm Peygamber olduğunu söylemiş ve sözünün doğru olduğunu bildirmek için mucizeler göstermiştir. Böyle olduğu, tevâtür ile, yâni sözbirliği ile bizlere kadar, haber verilmiştir. Mucizelerinin en büyüğü Kur'an-ı kerimdir.

 

Kur'an-ı kerim mucizdir. Yâni, Onun gibi söz kimse söyliyemez. (Buna benzer siz de söyleyiniz!) diyerek, meydan okumuştur. Arabistânın meşhûr şairleri uğraşmışlar, benzerini söyliyememişlerdir. (Tûr) sûresinin otuzdördüncü âyetinde meâlen, (Öyle ise, bir benzerini söyleyiniz!) ve (Hûd) sûresinin onüçüncü âyetinde, meâlen, (Onlara söyle ki, kendimden söylediğimi sandığınız bu Kur'anın sûreleri gibi, on sûre de siz söyleyiniz!) ve (Bekara) sûresinin yirmiüçüncü âyetinde, meâlen, (Kulumuza [yâni Muhammed aleyhisselâma] gönderdiğimiz Kur'anda, [yâni bizim gönderdiğimizde] şüphe ediyorsanız, siz de Ona benzer bir sûre söyleyiniz! Bunu yapabilmek için bütün güvendiklerinizden yardım isteyiniz. Buna benzer bir sûre söyleyemezsiniz!) buyurulmuştur. O zaman, Arablar şiire çok kıymet verirdi. Aralarında çeşidli şairler yetişti. Birbirleri ile şiir yarışı yaparlardı. Kazananlarla öğünürlerdi. Kur'an-ı kerime benzer kısa bir sûre söyliyebilmek için, elele verdiler. Çok uğraştılar. Hazırladıkları şiirleri, Muhammed aleyhisselâma götürecekleri zaman, Kur'an-ı kerimden bir sûre ile karşılaştırdılar. Sûredeki belâgati iyi anladıkları için, kendi sözlerinden kendileri utandılar. Resûlullaha götüremediler. Bu zavallılıkları karşısında, ilim ile karşı koymaktan vazgeçip, kaba kuvvete başvurmaktan başka çâre bulamadılar. Kılınca sarıldılar. Müslümanlara saldırmaya başladılar. Resûlullahı öldürmeye karar verdiler. Bunun için hazırladıkları plânı gerçekleştirmeye kalkıştılar ise de, tarihte herkesin okuduğu gibi, mağlup ve rezil oldular. Muhammed aleyhisselâmın böyle meydan okuması karşısında ve böyle elele vererek uğraşmaları sonunda, bir sûre gibi vecîz, belîğ bir söz söyliyebilselerdi, Resûlullaha gelir, okurlar, gürültü, patırtı koparırlardı. Bu taşkınlıkları dillere yayılır, tarihlere geçerdi. Bir konferanscının kürsüde öldürülmesi gibi, meşhûr olurdu. Bu başarısızlıkları, Kur'an-ı kerimin muciz olduğunu, insan sözü olmadığını açıkça göstermektedir.

 

Suâl: Meâl-i şerifleri, (Bir benzerini siz de söyleyiniz) gibi âyetleri ve Muhammed aleyhisselâmın bu yolda meydan okumasını, Mekke şehrinin dışında bulunan şairler işitmemiş olabilirler. Belki de, menfaat karşılığı, yâhut başka türlü bir anlaşma veya bizim bilmediğimiz bir niyet ile bu işe karışmamış olabilirler. Meselâ, Onun kuracağı devlette koltuk sahibi yapılmakla aldatılmış olabilirler. Yâhut, önceleri Onun sözlerini küçük gördüler, cevap vermeye kalkışmadılar. Sonradan kuvvetlendiğini, Ona inananların çoğaldığını görerek, cevap vermekten korktular. Yâhut da, değerli şairler maişet derdine, geçim sıkıntısına düşmüş olduklarından, cevap vermeye vakit bulamamış olabilirler. Belki de, cevap verilmiştir. Bazı sebeplerle, bu başarıları unutulmuş, sonraki zamanlara ulaşamamıştır. Meselâ, müslümanlar çoğalıp, kuvvetlenip, üç kıta üzerine yayılınca, bu başarı haberlerini yok etmişlerdir. Yâhut da, bu haberler, uzun zamanlar kendiliğinden unutulup yok olmuşlardır.

 

 

 

Cevap: Bu çeşidli şüphelerin cevaplarını önceki makalede kısaca bildirmiştim. Allahü teâlânın âdeti olarak yarattığı şeylerin, yâni his organlarımız ile ve tecrübe ile edindiğimiz bilgilerden bazılarının, akla uygun olmaması, bunları bilgi olmaktan çıkarmaz demiştim. His organları ile hâsıl olan bilgilerin böyle olduğunu bildirmiştim. Şimdi, yukarıda yazılı şüphelerin herbirine ayrı ayrı cevap verelim. Evvelâ, Peygamber olduğunu söyliyen bir kimse, Peygamber olduğunu gösteren mucize getirir ve (Bunun gibi, siz de yapınız) diyerek meydan okur ve karşısına çıkılamazsa, Onun doğru söylediği anlaşılır. Yâni, böyle şeylere inanmak lâzımdır. Buna karşı, sonradan söylenecek şeyler safsata, bâtıl, değersiz olur. Önceden, önem vermemiş, sonradan da korkudan, cevap verememiş olabilir demek de yersizdir. Çünkü, kıymetli birşey yapıp, bunu başkası yapamaz diyen kimseye karşı o şeyi yapmak, herkesin arasında büyük şeref, övünülecek üstünlük olur. Herkes onu över, sever, arkasından gider. Bunu kim istemez? Bunu yapabilecek kimsenin yapmak istememesi, karşısındakinin haklı olduğunu, doğru söylediğini gösterir. Üçüncü zannın cevabına gelince, kudreti olanın cevap vermesi lâzım olduğu bilindiği gibi, bunu göstermesi de lâzım olur. Çünkü, bunu ancak göstermekle maksat tamam olur. Bazı zamanda, bazı yerde, bazı kimseler için mani bulunması, her zaman, heryerde mani bulunmasını göstermez. Hattâ, böyle olmadığı açıkça bilinmektedir. Yazılmış olan cevabın gizli kalması mümkün değildir. Böylece, suâldeki şüphelerin hepsi aslsızdır.

 

Din adamları, Kur'an-ı kerimin îcazını başka başka bildirdiler. Çok kimse, Kur'an-ı kerimin nazmı garîb, üslûbu acîbdir. Arab şairlerinin nazmlarına, üslûblarına benzemediği için mucizdir dediler. Sûrelerin başındaki ve sonundaki ve kıssalarındaki nesr kısmlar da böyledir. Âyetlerin aralıkları, onların Sec'leri gibidir. [Sec', kumru kuşunun devamlı ötüşüne denir. Nesrde, cümle sonlarının kafiye şeklinde birbirlerine uygun olmalarına denir. ] Bunların Kur'an-ı kerimde mevcut olmaları, onların sözlerinde olanlar gibi değildir. Bunları Kur'an-ı kerimdeki gibi yapamadılar. Arabcayı iyi bilen kimse, Kur'an-ı kerimin îcazını açıkça anlar. Kâdı Bâkıllânî dedi ki, îcaz, hem belâgatinin yüksek olmasından, hem de nazmının garîb olmasındandır. [ Ebû Bekr Bâkıllânî 403 de vefât etti. ] Yâni, hiç görülmemiş nazmı olduğu içindir. Bazıları, îcaz, gaybdan haber vermesidir, dedi. Meselâ, (Rûm) sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Onlar gâlib geldiler ise de, on seneye varmadan mağlup olacaklardır) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, rum kayseri Herakliusun on seneden az zamanda, Îrân şâhı Husrev Perviz ordusuna gâlib geleceğini önceden haber vermektedir. [Heraklius h. 20 de öldü. ] Haber verdiği gibi de olmuştur.

 

Bazı âlimlere göre, Kur'an-ı kerimin îcazı, çok uzun ve tekrarlı olduğu hâlde, hiçbir yerinde ihtilâf, uygunsuzluk bulunmamasıdır. Bunun içindir ki, (Nisâ) sûresinin seksenbirinci âyetinde meâlen, (Bu Kur'an, Allahdan başkasının sözü olsaydı, içinde çok uygunsuzluklar bulurlardı) buyuruldu. Bazılarına göre, Kur'an-ı kerimin îcazı, mânasından olmaktadır. Peygamberimizden evvel, arablar Kur'an-ı kerim gibi söz söyliyebilirlerdi. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerim gibi söylemekten onları men eyledi. Nasıl men eylediğini de çeşidli şekillerde açıklamışlardır. Ehl-i sünnetten üstâd Ebû İshak İbrâhîm İsferâînî ve Mu'tezileden Ebû İshak Nizâm-ı Basrî, dünya menfaatlerinden ayrılmak korkusu buna mani oldu, dediler. [İbrâhîm Nişâpûrî 400 h. de vefât etti. ] Şî'î âlimlerinden [(Hüsniyye) kitabının yazarı] Ali Mürtedâ, Kur'an-ı kerim gibi söyliyebilmek için lâzım olan bilgilerini, Allahü teâlâ unutturdu dedi.

 

Kur'an-ı kerimin muciz olduğuna karşı olanlar diyor ki, îcazın açık, meydanda olması lâzımdır. İcâzın ne olduğunda çeşidli sözler bulunması, açıkça bilinmediğini göstermektedir. Buna cevap olarak dediler ki, bazı bakımlardan sözlerin ayrılması, bütün Kur'anın muciz olmadığını gösteremez. Çünkü, Kur'an-ı kerimin belâgati ve hiç benzeri görülmemiş nazmı ve gaybden haber vermesi ile ilim ve amel bakımından hikmetlerle dolu olması ve daha bildirdiğimiz îcaz sebepleri meydandadır. İnsanların görüş ve anlayışlarındaki ayrılıklardan dolayı, sözlerde hâsıl olan ayrılıklar, muciz olmadığını göstermez. Bildirdiklerimizden birine bakan bir kimsenin bunu muciz görmemesi, hepsinin muciz olmadığını göstermez. Çok şair vardır ki, gayet belîg nazm ve nesr söyler de, başka zamanda bunların benzerini söyliyemez. Yâni, bir defa söylemeleri her zaman söyliyebileceklerini bildirmez. Bir topluluğu meydana getiren birliklerin herbirinin özelliklerinin toplumda da bulunması lâzım değildir. Bu cevap, Kur'an-ı kerimin bütününün muciz olduğunu, fakat kısa sûrelerinin böyle olmadığını gösteriyor. Doğrusu böyle değildir. Çünkü, en kısa sûresinin de, muciz olduğunu yukarıda bildirdik. Evet, cevabın, Kur'an-ı kerimin hepsi, her bakımından mucizdir. Sûreler ise, bazı bakımlardan mucizdir demek olduğu söylenebilir ise de, böyle olursa, suâlin cevabı verilmiş olmaz. Suâlde, îcazın sebebinin açıkça ortaya konulması istenilmektedir. Cevabın böyle yorumlanması, îcazın sebebinin örtüsünü kaldırmıyor.

 

İkinci olarak diyorlar ki, Eshâb-ı kirâm, Kur'an-ı kerimin bazı yerlerinde şüpheye düştüler. Abdüllah ibni Mes'ûd Fâtiha ve Mu'avvizeteyn, [yâni, iki Kul-e'ûzü] sûrelerinin Kur'andan olmadığını söyledi. Hâlbuki, bu üç sûre Kur'anın en meşhûr sûreleridir. Bunlardaki belâgat, îcaz derecesinde olsaydı, Kur'andan başka sözlere açıkça benzemezler, Kur'an-ı kerimden olduğunda kimsenin şüphesi olmazdı.

 

Cevap: Buna cevap olarak denildi ki, Eshâb-ı kirâmın bazı sûrelerin Kur'an-ı kerimden olduklarında şüphe ettikleri, bunların belâgatleri ve îcazları bakımından değildir. Birer kişinin haber verdikleri içindir. Hadis üsûlu esaslarına göre, birer kişinin haber verdiği bilgi, kesin olmaz. Şüpheli olur. Tevâtür ile bildirilen şey, kesin bilgi olur. Kur'an-ı kerimin hepsi tevâtür ile, yâni sözbirliği ile haber verildi. Bunun için, Kur'an-ı kerimin Allah kelâmı olduğu kesin olarak bilinmektedir. Birer kişinin haber verdiği sûrelerin de, Allahü teâlâ tarafından Muhammed aleyhisselâma indirilmiş oldukları ve belâgat bakımından îcaz derecesinde oldukları, kesin olarak bilinmektedir. Yalnız, Kur'an-ı kerimden olup olmadığını bildiren sözlerde ayrılık olmuştur. Bunun da, davâmıza zararı yoktur.

 

Üçüncü olarak diyorlar ki, Kur'an-ı kerim [Resûlullahın vefâtından sonra, Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk halîfe iken] cem' edilirken, tanınmıyan biri bir âyet getirince, adalet sahibi olduğu bilinmediği için, bundan yemin veya iki şâhit istenir, ancak ondan sonra, Kur'andan olduğu anlaşılarak, Mushaf’a korlardı. Âyetlerin belâgati îcaz derecesinde olsaydı, âyet olup olmadıkları, belâgatlarından anlaşılır, Mushaf’a konulabilmeleri için, getirenin âdil olması veya yemin, iki şâhit gibi şartlara başvurulmazdı.

 

Cevap: Bu şartları aramaları, âyet-i kerimelerin Mushaf’taki yerlerini anlamakta, birbirlerinden önce veya sonra olduklarını bilmekte idi. Kur'an-ı kerimden olup olmadıklarını anlamak için değildi. Çünkü, Resûlullah, Kur'an-ı kerimi okur ve okuyanları dinlerdi. Her getirilen âyetin Kur'an-ı kerimden olduğu kesin olarak belli idi. Yemin veya şâhit istenmesi, âyetlerin sıralarını anlamanın kesin olması için idi. Bundan başka, belâgatlerinin îcaz derecesinde olması da, âyet-i kerime olduklarını göstermektedir. Bir-iki âyetin belâgatinin îcaz derecesinde olmamasının zararı yoktur. En kısa bir sûre, en az üç âyet olduğu için, Kur'an-ı kerimin bütün sûreleri mucizedir.

 

Dördüncü olarak diyorlar ki, her sanatın bir haddi, bir sınırı vardır. Bu sınırda durulur. Aşılmaz. Her zaman, sanatında, benzerlerinden üstün olan bir üstâd bulunur. Muhammed aleyhisselâm da, zamanındaki şairlerinin en fâsihi, en belîği olabilir. Zamanındaki şairlerin söyliyemiyeceği şeyleri söyliyebilir. Buna muciz denirse, her zaman, her sanatta benzerlerinden üstün olan sanat sahibinin, benzeri sanatkârların yapamıyacakları birşeyi yapmasına da muciz demek lâzım olur. Bu ise, saçma bir söz olur.

 

Cevap: Muciz demek, bir zamanda bulunan ve o zaman insanlarının çoğunun yapamadıkları için çok değer taşıyan ve yapabilenlerce de, en yüksek dereceye ulaştırılmış olup, insan gücü ile bunun üstünü yapılamıyacağında sözbirliğine varılmış olan ve bu derecenin üstünde bir yapan bulunursa, bunun ancak Allahü teâlâ tarafından olduğuna inanılan şeydir. Böyle olmıyan şeye mucize denmez. Mûsâ aleyhisselâm zamanında sihir böyle idi. O zaman, sihir yapanlar, aslı ve vücûdü olmıyan şeyleri, vehmde ve hayâlde, var imiş gibi göstermenin, sihrin en yüksek derecesi olduğunu biliyorlardı. Mûsâ aleyhisselâmın asâsının [Bastonunun] büyük yılan olup, kendi sihirleri olan yılanları yuttuğunu görünce, bunun sihirin sınırının dışında ve insan gücünün üstünde olduğunu anladılar. Mûsâ aleyhisselâma îman ettiler.

 

 Fir'avn, bu sanattan habersiz olduğu için, Mûsâ aleyhisselâmın, sihir yapanların başı olduğunu, onlara sihir öğreten olduğunu zannetti. Îsâ aleyhisselâmın zamanında, tıb ilmi de böyle idi. Çok ilerlemişti. Tabîbler, başarıları ile öğünürlerdi. Ünlü mütehassısları, kendi tıb bilgileri ile ölülerin diriltilemiyeceğini, anadan kör doğanların gözlerinin açılamıyacağını söylerlerdi. Bunların, ancak Allahü teâlâ tarafından iyi edileceklerine inanırlardı. Muhammed aleyhisselâm zamanında, Arabistân yarım adasında, şairlik ve belâgat sanatı en yüksek derecesine varmıştı. Yaptıkları şiirlerin belâgatları ile birbirlerine öğünürlerdi.

 

Hattâ, yedi kasîdenin belâgattaki üstünlüğü, şairlerin takdîrlerini kazanarak, bunlar Kâbenin kapısına asılmışlardı. Bunların benzerlerini söyliyen bulunmamıştı. Tarih kitapları, bunu uzun uzun yazmaktadır. Resûlullah, Kur'an-ı kerimi getirince, aralarında çok çekişmeler oldu. Bir kısmı, bunun Allah kelâmı olduğunu inkâr etti. Kâfir olarak öldüler. Bir kısm şairler, Kur'an-ı kerimin belâgatinin îcazı karşısında, bunun Allah kelâmı olduğunu anlıyarak, müslüman oldu. Bir kısmı da, bunları görerek, istemiyerek müslüman oldu. Bunlara (münâfık) denildi. Bir kısmı da, karşı koymaya kalkıştı. Eğri büğrü karşılıklar getirerek, aklı başında olanlar yanında, gülünç duruma düştüler. Meselâ, (Vezzâriyât-i zer'an) âyet-i kerimesine karşılık olarak (Fel hâsılât-i hasten vettâhinât-i tahnen vettâbihât-i tabhan felâkilât-i eklen) dediler. [Bunu kendileri de beğenmedikleri için, Muhammed aleyhisselâmın karşısında okuyamadılar. ] Bir kısmı da döğüştüler. Muhammed aleyhisselâmdan intikam almak, Onu öldürmek için, mallarının, canlarının, ehl ve evlatlarının yok olmasını göze aldılar. Böylece, Kur'an-ı kerimin Allah tarafından gönderilmiş olduğu kat'î olarak [kesinlikle] anlaşıldı.

 

Beşinci olarak diyorlar ki, Kur'an-ı kerimin, okunmasında da, mânasında da, islâm âlimleri arasında ayrılık oldu. Hâlbuki, Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde hiç ayrılık bulunmadığını haber veriyor. (Nisâ) sûresinin, seksenbirinci âyetinde meâlen, (Bu Kur'anı Allahdan başkası göndermiş olsaydı, bunda elbette çok ayrılıklar bulurlardı) buyuruluyor. (El-Kari'a) sûresinin beşinci âyeti, (Kel'ıhnil menfûş)dur. Bazıları, bunu (Kessâfil menfûş) okumuştur. (Cuma) sûresinin dokuzuncu âyeti, (Fes'av ilâ zikrillah)dır. Bazıları, buna (Femdû ilâ zikrillah) dedi. (Bekara) sûresinin yetmişdördüncü âyeti, (Fe-hiye kelhicâreti)dir. Buna (fekânet kelhicâreti) diyenler oldu. (Bekara) sûresinin altmışbirinci âyeti, (aleyhimüzzillete velmeskenete)dir. Bunu ((aleyhimülmeskenete vezzillete) okuyanlar oldu. Kur'an-ı kerimin mânasındaki ayrılıklara misâl olarak denir ki, (Sebe') sûresinin ondokuzuncu âyeti, (Rabbenâ bâ'id beyne esfârinâ)dır. Ey Rabbimiz! Kitaplarımızı bizden uzaklaştır demektir. Allaha duâ etmektedir. Bazıları, bunu (Rabbünâ bâ'ade beyne esfârinâ) okumuştur. Rabbimiz kitaplarımızı bizden uzaklaştırdı, demektir. (Mâide) sûresinin yüzonbeşinci âyeti, (Hel yestetî'u Rabbüke) Rabbin duânı kabûl eder mi, demektir. Bazıları bu âyeti, (Heltestetî'u Rabbeke) okumuşlardır ki, Rabbine duâ eder misin? demektir.

 

Cevap: Bildirilen ayrılıkları yapan birer kişidir. Tefsîr ve Kırâ'et âlimleri bu ayrılıkları yapanların okumasını red etmişlerdir. Sözbirliği ile olan okumağı almışlardır. Peygamberimiz, (Kur'an-ı kerim yedi harf üzerine indirildi. Bunların hepsi şifâ ve kâfidir) buyurdu. Bunun için Kur'an-ı kerimin okunmasında ve mânasında hâsıl olan ayrılıklar, Onun muciz olmasına leke düşürmez.

 

[Hadis-i şerifteki harf, lugat, kırâ'et demektir. Hz. Ebû Bekrin topladığı Mıshafta, yedi çeşit okumanın hepsi vardı. Hz. Osman halîfe iken, Eshâb-ı kirâmı topladı. Yeni yazılacak Mıshafların Resûlullahın son senesinde okuduğu şekilde olmaları sözbirliği ile kabûl edildi. Kur'an-ı kerimi bu şekilde okumak vâcibdir. Diğer altı şekilde okumak da câizdir. (Rıyâd-un-nâsıhîn)].

 

Altıncı olarak diyorlar ki, Kur'an-ı kerimde faydasız tegannî ve tekrarlamalar vardır. Meselâ, (İnne hâzâni le-sâhirâni) böyle tegannîdir. Okumadaki tekrara misâl, (Rahman) sûresidir. Mânadaki tekrara misâl, Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmın kıssalarıdır.

 

Cevap: [(Hâzâni ile şâhirâni) âyet-i kerimesinin, belâgat ilmine göre, îcaz derecesinde olduğunu bildirmek için, İmâm-ı Rabbânî, (Şerh-i mevâkıf) kitabından alarak, burada uzun yazmıştır. Bunları tercüme etmedik. ] Tekrarlara gelince, mânayı zihinlere iyi yerleştirmek için, bunun faydası inkâr edilemez. Bir mânayı çeşidli ifâdelerle anlatmak sanatının kıymeti, belâgat ilmini bilenlerce mâlûmdur. Tek bir kıssada çeşidli olaylar bulunur. Tek kıssa çeşidli yerlerde tekrarlanırken, başka başka olaylara ağırlık verilir.

 

Resûlullahın mübârek parmağı ile işaret edince, ayın ikiye bölünmesi, taşların, ağaçların kendisi ile konuşmaları ve kendisi ile berâber gitmeleri, hayvanların konuşmaları, az yemekle çok kimselerin doyurulması, mübârek parmakları arasından devamlı su akması, geçmişte ve gelecekte, kimsenin bilmediği şeyleri haber vermesi ve bunlara benziyen daha nice mucizeleri vardır. Bu mucizelerinin herbiri sözbirliği ile bildirilmiş değil ise de, sözbirliği ile bildirilmiş olan mucizeleri çoktur. Hz. Alînin kahramanlığı, Hâtem-i Tâînin cömerdliği [ve Roma imparatorlarının beşincisi olan Neronun zulmleri, işkenceleri] gibi dillerde destân olmuşlardır. Peygamberliğini isbât için, bize bu kadarı da yetişir.

 

Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğunu isbât eden yollardan ikincisi, peygamber olduğu bildirilmeden önceki ve Peygamberliğini bildirirken ve Peygamber olduğu anlaşıldıktan sonraki hâllerini, güzel ahlâkını, hikmet dolu sözlerini incelemektir. Meselâ, ne dünya işleri için, ne de âhıret işlerinde hiçbir zaman yalan söylememiştir. Ömründe bir yalan söylemiş olsaydı, azılı düşmanları, bunu her yere yaymak için, yarışırlardı.

 

Peygamberliğinden önce ve sonra çirkin bir şey yaptığı hiç görülmedi. Ümmî olduğu hâlde [yâni kimseden birşey öğrenmediği hâlde], pek fasîh, yâni açık ve tatlı konuşurdu. Bunun için, (Bana cevâmi'ul kelim) verildi, buyurdu. [Cevâmi'ul kelim, az kelime kullanarak, çok şey anlatmak demektir. ] Allahü teâlânın, dînini bildirmek için, meşakkatlere katlandı. Hattâ, öyle oldu ki, (Hiçbir Peygamber, benim çektiğim işkenceleri çekmemiştir) buyurdu. Bunların hepsine katlandı. Vazîfesinde hiç gevşeklik göstermedi. Düşmanlarına gâlib gelip, insanların hepsi emrine girince, güzel ahlâkında, merhametinde, tevâzuunda hiç değişiklik olmadı. Ömrünün her zamanında, herkesin gönlünü alırdı. Kendini kimseden üstün görmezdi. Ümmetinin hepsine baba gibi çok şefkâtli idi. Aşırı merhametinden dolayı, kendine (Fâtır) sûresinin, (Onların yanlış hareketlerinden dolayı üzülme!) meâlinde olan sekizinci âyet-i kerimesi ve (Kehf) sûresinin, (Onların yanlış işlerine üzülüp kendini helâk mı edeceksin?) meâlinde olan altıncı âyet-i kerimesi geldi. Cömerdliği hadden aşmış idi. Bunu frenlemesi için, (İsrâ) sûresinin, (Malının hepsini verecek kadar eli açık olma!) meâlinde olan yirmidokuzuncu âyet-i kerimesi geldi.

 

Dünyanın geçici ve aldatıcı güzelliklerine hiç bakmazdı. Peygamberliğini bildirmeye başladığı zamanlarda, Kureyşin ileri gelenleri, yanına gelip, (Sana istediğin kadar mal verelim. İstediğin kızı verelim. İstediğin yere başkan yapalım. Bu işten vazgeç!) dediler. Yüzlerine bile bakmadı. Fakirlere ve kimsesizlere karşı merhametli, mütevâzi', mal ve mülk sahiplerine karşı ise, ağır başlı ve ciddî idi. (Uhud gazvesi) ve (Hendek yâni Ahzâb gazvesi) ve (Huneyn gazvesi) gibi en Ümitsiz muhârebelerin en korkunc zamanlarında bile, hiç geri dönmedi. Bu da, mübârek kalbinin kuvvetini ve cesaretinin derecesini göstermektedir. Allahü teâlânın koruyacağına, meselâ, (Mâide) sûresinin yetmişinci âyetindeki (Allahü teâlâ, seni insanların zararlarından korur!) meâl-i şerifi ile vaade tam inanmış olmasaydı, böyle hârika kahramanlık göstermesi imkânsız olurdu. Hâllerin, şartların değişmesi, Onun güzel ahlâkında, herkese karşı olan davranışlarında, ufak bir değişme yapmadı. İnsâflı ellerin yazdıkları doğru, tarafsız tarihleri okuyanlar, bu yazdıklarımızı daha iyi anlar. Bunlardan biri, peygamberlik için vesika değil ise de, yâni bir kimsenin, bu üstünlüklerden biri ile başkalarından ayrılması, onun peygamber olacağını göstermez ise de, bu üstünlüklerin hepsi, ancak peygamberlerde toplanır. Bu üstünlüklerin hepsinin Muhammed aleyhisselâmda toplanması, Onun, Allahın peygamberi olduğunu gösteren vesikaların kuvvetlilerindendir.

 

Muhammed aleyhisselâmın Allahın Peygamberi olduğunu ortaya koyan vesikalardan üçüncüsü, imam-ı Fahrüddîn-i Râzînin seçtiği yoldur. Muhammed aleyhisselâm, ilâhî kitaplardan haberi olmıyan, ilimde, fende geri kalmış bir topluluk arasında Peygamber oldu. Öyle bir topluluk ki, hak yoldan uzaklaşmış, müşrikleri putlara, [yâni taştan, metalden yaptıkları heykellere, insan şekllerine] tapınıyor, bir kısmı yahudilere aldanarak onların yalan ve hurâfe olan hikâyelerini kendilerine din edinmişler, az bir kısmı da, mecûsî olup, iki tanrıya tapınıyor ve kızları ve yakın akrabâları ile karı-koca oluyorlar, bir kısmı da, hıristiyanlardan öğrenip, Hz. Îsâya Allahın oğlu diyor veya üç tanrıya tapınıyorlardı. Muhammed aleyhisselâm, böyle şaşkın insanlar arasında Peygamber oldu. Allah tarafından, kendisine (Kur'an-ı kerim) isminde bir kitap gönderildi. Güzel huyları, çirkinlerinden, saadete götüren iyi işleri, felakete götüren kötü işlerden ayırdı. Hak olan îmanı ve ibâdetleri bildirdi. Buna inananlar, bu îman ve ibâdetlerle nûrlandılar. İnsanları bozuk ve uydurma dinlerden kurtardı. Allahü teâlânın vaat ettiği zafere kavuştu. Düşmanlarının hepsi az zamanda yok oldu. Bozuk, bölücü, kışkırtıcı sözler, çalışmalar sona erdi. İnsanlar, diktatörlerden, sömürücülerden, zâlimlerin işkencelerinden kurtuldu. Tevhîd güneşinin ve tenzih bedrinin nûrları ile her yer aydınlandı. Peygamberlik de, bu demektir. Çünkü Peygamber, insanların ahlâkını güzelleştiren, kalb, ruh hastalıklarının ilâcını sunan üstün insan demektir. İnsanların çoğu, nefslerinin esîridir. Ruhları hastadır. Bunları tedâvî edecek bir ruh ve ahlâk mütehassısı lâzımdır. Muhammed aleyhisselâmın getirdiği din, bu hastalıklara ilâc oldu. Kalblerdeki kötülükleri, bozuklukları kökünden temizledi. Bu hâl, Onun Allahın Peygamberi olduğunu ve Peygamberlerin en üstünü olduğunu kesinlikle göstermektedir. Bu hâlin, Onun Peygamber olduğunu gösteren vesikalardan, en açık biri olduğunu imam-ı Fahrüddîn-i Râzî hazretleri, (El-Metâlib-ül'-aliyye) kitabında bildiriyor.

 

Kitabımın başında, Peygamberliğin ne demek olduğunu bildirdim. Bunun, Muhammed aleyhisselâmda, hâsıl olduğu gibi, başka hiçbir kimsede görülmediğini ortaya koydum. Böylece Onun, başkalarından üstün olduğu anlaşıldı. Bu üstünlük, mucizelerinin incelenmesi ile de isbât edilir. Fakat bu yol, peygamberliği isbât için hükemânın, [yâni fikir adamlarının] tuttukları yola yakındır. Yollarının özeti, insanların dünyada ve âhırette rahata, huzura kavuşabilmeleri için, Allah tarafından bildirilmiş olan kanûn lâzımdır.

 

Kitabımın ikinci makalesi burada tamam oldu. Böylece, eski yunan felsefecilerinin yanlış yolda oldukları, bunların, din ve Peygamberlik üzerinde, kendi görüşlerine göre, yazmış oldukları zararlı kitapları okuyanların din bilgilerinin bozuk olacağı, felakete sürüklenecekleri anlaşıldı.

989 Hicrî        AHMED bin ABDÜL-EHAD                        1581 Mîlâdî

 


  MAKALELER

 

web analytics