İSLÂMDA İLK FİTNE

 

İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendînin Mektûbâtından, ikinci cildin otuzaltıncı mektûbu, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü ve Ehl-i sünnet mezhebi ile diğer bozuk mezheplerin Eshâb-ı kirâm hakkındaki sözlerini bildirmektedir. İslâmiyette ilk kopan fitnenin şî'îlik olduğunu ve Ehl-i sünnet mezhebinin şî'îler gibi taşkınlık yapmadığını, Hâricîler gibi de, câhillik ve kısa görüşlülük yolunu tutmadığını göstermektedir ve Resûlullah efendimizin Ehl-i beytini medh eylemektedir.

 

Bu mektûbumu yazmaya Besmele okuyarak başlıyorum. Allahü teâlâya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! O yüce Peygamberin Ehl-i beytine ve Eshâbının hepsine ve bütün müminlere bizden iyi duâlar olsun!

 

Doğru yolda gidenleri sevmek, onlarla tanışmak ve görüşmek ve onlar gibi olmaya özenmek ve o büyüklerin sözlerini işitmek ve kitaplarını okumak, Allahü teâlânın nîmetlerinin en büyüklerindendir ve Onun ihsânlarının en kıymetlilerindendir. Muhbir-i sâdık, yâni hep doğru söyleyici olan Muhammed aleyhisselâm, (Elmer'ü me'a men ehabbe) buyurdu. Yâni, kişi, dünyada ve âhırette sevdiği ile berâber olur. Bunun için din büyüklerini seven kimse, onlar ile berâber olur. Onların Allahü teâlâya mânevi olan yakınlığında, onlar gibi olur. Hareketleri, sözleri iyi olan, yükselmeye elverişli olduğu anlaşılan kıymetli oğlum hâce Şerefeddîn Hüseynin bildirdiğine göre, o büyük nîmet, o çok güzel ahlâk, sizde mevcûddur. Çeşidli işleriniz ve dağınık düşünceleriniz olduğu hâlde, o büyükleri unutmuyorsunuz. Dünya işleri etrâfınızı sarmış iken, bu çok kıymetli nîmeti elden kaçırmıyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya çok hamd ve şükrler olsun! Çünkü, sizin saadetiniz, sizin nîmetlere kavuşmanız, birçok kimsenin saadete kavuşmasına yol açar. Onların kurtulmasına, huzura kavuşmasına sebep olur. Yine o bildirdi ki, bu fakirin yazılarını okuyormuşsunuz. Sözlerime kıymet veriyormuşsunuz. Kendilerine birkaç kelime yazarsanız çok faydalı olur dedi. Onun bu arzusunu yerine getirmek için, size birkaç kelime yazmaya kalktım.

 

Hindistânda, bu günlerde herkesin ağzında (halîfelik) kimin hakkı idi? Eshâb-ı kirâm şöyle idi, böyle idi, gibi sözler dolaşıyor. İslâm bilgilerinin ince bir kolu olan bu konuda çok kimseler, kendi kısa akılları, bozuk görüşleri ile, ulu orta konuşuyor ve yazıyorlar. Kendilerini haklı göstermek için, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânalar vermekten çekinmiyorlar. İslâm âlimlerinin, doğru ve haklı olan sözlerini örtbas etmeye çalışıyorlar. Bunun için, bu konuda birkaç satır yazmağı ve Ehl-i sünnet âlimlerinin doğru ve haklı sözlerini müslümanlara duyurmağı ve bozuk (bid'at) fırkalarının yanlış yazılarını vesikalarla çürütmeği, böylece, hakîkati ortaya koymağı uygun gördüm.

 

Ey temiz ruhlu ve yüksek yaradılışlı kardeşim! Ehl-i sünnet mezhebinin âlimleri, söz birliği ile, (Şeyhaynı üstün tutmak ve iki dâmâdı sevmek lâzımdır) demektedir. Yâni, Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer, Eshâb-ı kirâmın hepsinden daha yüksektirler ve Hz. Osman ile Hz. Aliyi sevmek lâzımdır, dediler. Ehl-i sünnet ve cemaat denilen doğru yoldaki her müslümanın, bu ikisini üstün tutması ve o ikisini sevmesi lâzımdır.

 

Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömerin üstün olduğunu Eshâb-ı kirâmın hepsi söz birliği ile bildirmiştir. Bu söz birliğini de, Tâbiîn-i izâmın hepsi bize söz birliği ile haber vermiştir. Böyle söz birliği olduğunu, bize din imamlarımızın büyükleri, meselâ imam-ı Şâfi'î bildirmektedir. Îtikatta mezhebimizin iki imamından biri olan Ebül Hasen-i Eş'arî hazretleri buyuruyor ki: (Ebû Bekr ile Ömerin, bütün ümmetin en yükseği oldukları kat'îdir). Hz. Alînin, halîfe iken ve memleketin idaresi ve kuvveti elinde iken, eshâbından büyük bir cemaate karşı (Ebû Bekr ile Ömer, bu ümmetin en üstünüdürler) buyurduğunu, imam-ı Zehebî yazmaktadır ve bu üstünlüğün tevâtür yolu ile bizlere geldiğini bildirmektedir. Hz. Ali buyurdu ki: (Peygamberimizden sonra, insanların en üstünü Ebû Bekrdir. Ondan sonra Ömerdir. Ondan sonra da, bir başkasıdır.) Dinliyenler arasında bulunan oğlu Muhammed bin Hanefiyye (Ömerden sonra üstün olan sensin!) deyince, Hz. İmâmın (Ben ancak müslümanlardan birisiyim) dediğini, imam-ı Buhârî haber vermektedir. Ebû Bekr ile Ömerin en üstün olduklarını haber veren güvenilir, sağlam kimseler o kadar çoktur ki, tevâtür hâlini almış, inanmak zarûrî olmuştur. Buna inanmıyan, yâ câhildir veya koyu müte'assıb ve inatçıdır. Şî'î âlimlerinin büyüklerinden olan Abdürrezzak bin Ali Lâhîcî (1051 [m. 1642] de öldü), bu hakîkatin pek açık olduğunu görerek, inkâr edememiş, bu iki imamın en üstün olduklarını bildirmiş ve (İmâm-ı Ali, Ebû Bekrle Ömerin, kendisinden daha yüksek olduğunu söylediği için, ben de onun gibi söylerim. İkisinin de daha yüksek olduklarına inanırım. Eğer Hz. Ali, onların daha yüksek olduğunu söylemeseydi, ben de söylemezdim. Hz. Aliyi sevdiğim için, onun gibi söylerim. Onu çok sevdiğim hâlde, onun gibi söylemez isem, günah işlemiş olurum) demiştir.

 

Resûlullahın iki dâmâdının, yâni Hz. Osman ile Hz. Alînin halîfe oldukları zamanda fitneler çıktığı için ve müslümanların işlerinde karışıklık çoğaldığı için, insanların kalbinde kırıklık, soğukluk hâsıl olmuştu. Aralarına düşmanlık ve geçimsizlik girmişti. Bunun için, Ehl-i sünnet ve cemaat âlimleri, Hateneyni yâni iki dâmâdı sevmek lâzım geldiğini bildirmişlerdir. Böylece, bir câhilin çıkıp da, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına dil uzatmasını önlemişlerdir. Resûlullahın halîfelerinden, vekîllerinden birine düşmanlık edilmesine fırsat bırakmamışlardır.

 

Görülüyor ki, Hz. Aliyi sevmek, Ehl-i sünnet olmak için şarttır. Hz. Aliyi sevmiyen, Ehl-i sünnet değildir. Buna (Hâricî) denir. Hz. Aliyi sevmekte taşkınlık eden, sevmekte aşırı yol tutan, onu sevmek için, Resûlullahın Eshâbına sövmek lâzımdır diyen, bunun için Eshâb-ı kirâma dil uzatarak, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiîn-i izâmın ve Selef-i sâlihînin yollarından sapan kimseye (Sapık) denir. Görülüyor ki, Hz. Aliyi sevmekte, bunlar aşırı gitmekte, taşkınlık yapmaktadır. Hâricîler ise, Hz. Aliye düşman olmakta, o, Allahın arslanının kıymetini anlamamaktadır. (Ehl-i sünnet) ise, her iki tarafa sapmamış, orta yoldan gitmiştir. Hak da, aşırı sağa ve sola sapanda değil, elbette doğru yolda gidendedir. Sağa, sola taşmak, elbette çirkin ve tehlikelidir. Ahmed ibni Hanbel haber veriyor ki, Hz. Ali buyurdu ki, Resûlullah efendimiz bana dedi ki: (Yâ Ali! Sen Îsâ aleyhisselâma benziyeceksin. Yahudiler ona düşman oldular. Annesi Hz. Meryeme iftirâ ettiler. Hıristiyânlar ise, onu aşırı severek, olmıyacak dereceye yükselttiler. Yâni, Allahın oğlu dediler). Hz. Ali, bundan sonra buyurdu ki: Benim yüzümden iki çeşit kimseler helâk olacaklardır. Birisi, beni sevmekte taşkınlık yapanlar ve bende olmıyan şeyleri bana söyliyerek, aşırı övenlerdir. İkincisi, bana düşman olanlar ve düşmanlık ederek iftirâ yapanlardır. Görülüyorki, Hâricîler, yahudilere benzetilmektedir. Sevmekte taşkınlık yapanlar da, hıristiyanlar gibi olmaktadır. Bunların ikisi de, doğru yoldan ayrılmıştır. Ehl-i sünnet için, Hz. Aliyi sevmezler demek, onu şî'îler sever sanmak büyük, çok çirkin bir câhilliktir. Şunu iyi anlamalıdır ki, sapık demek, Hz. Aliyi sevmek demek değildir. Resûlullahın üç halîfesine düşman olmak demektir. Eshâb-ı kirâmı kötülemek, onlara dil uzatmak kötüdür. İmâm-ı Şâfi'î buyuruyor ki: Nazm:

 

Muhammed aleyhisselâmın Âlini sevmek şî'îlik ise,

Ey ins ve cin biliniz ki, ben şî'îyim.

 

Yâni şî'îler, şî'îliğin, Muhammed aleyhisselâmın Âlini, yâni Ehl-i beytini sevmek olduğunu söyliyorlar. Eğer şî'îlik, onları sevmek ise, şî'îler başımızın tâcı olur.Fekat, Ehl-i beytten başkasına düşmanlık etmek doğru değildir.

 

(Hz. Ali ile Fâtımaya ve çocuklarına (Âl-i Resûl) veya (Ehl-i Beyt) denir).

Resûlullahın Ehl-i beytini doğru ve uygun olarak sevenler, elbette Ehl-i sünnettir. Ehl-i beytin yolunda olan, elbette bunlardır. Ehl-i beyti seviyoruz ve onların yolunda gidiyoruz diyen, eğer diğer Eshâba düşmanlık etmese ve Eshâb-ı kirâmın hepsine saygı ve sevgi gösterse ve Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin iyi sebeplerden meydana geldiğine inansa (Ehl-i sünnet) olur. Sapık yolda olmaktan kurtulur. Çünkü, Ehl-i beyti sevmemek, (Hâricî) olmaktır. Hem Ehl-i beyti sevmek, hem de Eshâb-ı kirâma saygı göstermek, hepsini sevmek, Ehl-i sünnet olmaktır. Görülüyor ki, mezhepsizlik, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına düşmanlık etmekten doğmaktadır. Çünkü, Ehl-i beyt de, Eshâb-ı kirâmdandır. Sünnîlik ise, Eshâb-ı kirâmın hepsini sevmektir. Aklı olan, insâflı olan bir kimse, Eshâb-ı kirâma düşmanlık etmeği, onları sevmekten daha üstün tutmaz. Resûlullahı sevdiği için, Onun Eshâbının hepsini sever.

 

Bazıları, Ehl-i sünnetin Ehl-i beyte düşman olduklarını söyliyor. Bu çok yanlış ve pek çirkin sözlerine ne kadar şaşılsa yeridir. Çünkü, Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin îmanla gitmesine alâmettir. Ehl-i sünnet âlimleri, son nefeste îmanla gitmek için, Ehl-i beyti çok sevmek lâzımdır demişlerdir. Bu fakirin (yâni imam-ı Rabbânînin) babası çok âlim idi. Zâhir ve bâtın ilimlerinde pek derin idi. Herkese, durmadan, Ehl-i beytin sevgisini aşılardı. Onları sevmek, son nefeste îmanla gitmeye yardım eder, buyururdu. Babamın ölüm hastalığında yanında idim. Son dakikaları gelmişti. Dünya ile ilişiği az kalmıştı. Ehl-i beyti çok seviniz dediği zamanları hâtırlattım. Şimdi, bu sevginiz ne kadardır diye sordum. Kendinden geçmek üzere iken (Ehl-i beytin sevgisi deryasına dalmış bulunuyorum) buyurdu. Böyle cevap verdiği için, Allahü teâlâya hamd-ü senâ etmiştim. Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin sermâyesidir. Bunu anlıyamıyorlar. Ehl-i sünnetin doğru ve yerinde olan sevgisini bırakarak, taşkın, aşırı bir yola sapıyorlar. Aşırı ve taşkın olmıyan sevginin kıymeti olmaz sanarak, Ehl-i sünnete hâricî damgasını vuruyorlar. Aşırı gitmek ile aşağı kalmak arasında doğru ve uygun bir yol bulunduğunu, hak ve doğru yolun, böyle olduğunu anlıyamıyorlar. Aşırı yüksek ile pek alçak iki bozuk yol arasındaki hak ve doğru olan orta yolu bulmak şerefi, Ehl-i sünnet âlimlerine nasip olmuştur. Ehl-i sünnet âlimlerinin bu doğru yolu bulmak için, durmadan, usanmadan yaptıkları çalışmalara, Allahü teâlâ bol bol mükâfat versin. Şî'îler de biliyor ki, hâricîlerle, yâni Hz. Alînin ve evlatlarının düşmanları ile, Ehl-i sünnet döğüştü. Ehl-i beytin düşmanlarının cezâlarını verenler, Ehl-i sünnet idi. O vakit şî'îler yok idi. Olsa da, yok denecek kadar az idi. Yoksa bunlar, Ehl-i sünnete, Ehl-i beyti sevdikleri için şî'î mi diyorlar? Bunun için, hâricîleri dağıtanları, kaçıranları şî'î mi sanıyorlar? Çok şaşılır ki; Ehl-i sünnete bâzan hâricî diyorlar. Muhabbetlerinin aşırı, taşkın olmadığını görünce hâricî sanıyorlar. Ehl-i beyte olan, o büyüklere uygun, yakışan sevgiyi gördükleri zaman da, Ehl-i sünneti şî'î sanıyorlar. Bunun içindir ki, çok câhil olduklarından, Ehl-i sünnet âlimlerinden Ehl-i beytin muhabbetini işitince, bunları kendilerinden sanıyorlar. Muhabbette taşkınlık yapılmamasını söyliyen ve üç halîfeyi de sevdirmeye çalışan Ehl-i sünnet âlimlerine de, hâricî diyorlar. Bunların, Ehl-i sünnet âlimlerine olan haksız ve yersiz sözlerine yazıklar olsun. Hz. Aliye olan muhabbetin aşırı ve taşkın olmasından dolayı, Hz. Aliyi sevmek için, üç halîfeye ve Eshâb-ı kirâmdan çoğuna düşman olmak lâzımdır, diyorlar. İnsâf etsinler, böyle muhabbet olur mu?

 

Resûlullahın halîfelerine düşman olmak ve Onun Eshâb-ı kirâmını sövmek ve kötülemek şart tutulan bir çılgınlığa, muhabbet ismi verilebilir mi? Ehl-i sünneti beğenmemelerinin, çok çirkin sözlerle kötülemelerinin biricik sebebi, Ehl-i sünnetin, Ehl-i beyt sevgisine Eshâb-ı kirâmın hepsinin sevgisini de katmasıdır. Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıkları, muhârebeleri bildiği hâlde, onların hiç birini kötülememesidir. Ehl-i sünnet, Resûlullahın sohbetinin kıymetini ve şerefini anlıyarak, Eshâb-ı kirâmın kötü düşünüşten, inattan, birbirini çekememekten kurtulduklarını, tertemiz olduklarını bildirmekte, herbirinin üstün, kıymetli olduğunu söylemektedir. Bununla berâber, bu muhârebelerde, haklı olana haklı, yanlış olana hatâlı demiştir. Fakat, bu hatâların, nefsin isteklerinden, kötü arzularından hâsıl olmadığını, re'y ve ictihâd ayrılığı olduğunu beyan eylemişlerdir. Ehl-i sünnet de, Eshâb-ı kirâmın çoğuna düşmanlık etse idi ve bu din büyüklerini kötüleseydi, hoşlarına giderdi. O zaman, Ehl-i sünnete dil uzatmazlardı. Bunun gibi hâricîlerin de, Ehl-i sünneti sevmeleri için, Ehl-i sünnetin de, Ehl-i beyte düşman olması lâzımdır. Yâ Rabbî! Sen bize doğru yolu gösterdikten sonra, kalblerimizi kaydırma! Sonsuz rahmet hazînelerinden bizlere de ihsân et! İyilikleri veren ancak sensin.

 

Ehl-i sünnet âlimlerinin büyükleri buyuruyor ki, Resûlullah efendimizin Eshâb-ı kirâmı, birbirleri ile muhârebe ederken üç fırkaya ayrılmışlardı:

 

1 -  Birinci fırkada bulunan Eshâb-ı kirâm, olayları inceliyerek, Hz. Ali yanında bulunanların haklı olduğunu ictihâd eylediler.

 

2 -  İkinci fırkadakiler, karşı taraftakilerin haklı olduğunu, ictihâd ile anladılar.

 

3 -  Üçüncü fırkada olanlar, durakladılar. Bir tarafın haklı olduğunu gösteren ictihâda varamadılar.

 

Birinci fırkada olan Eshâb-ı kirâmın, kendi ictihâdlarına uyarak, Hz. Aliye yardım etmeleri vâcib oldu. İkinci fırkada bulunan Eshâb-ı kirâmın da, kendi ictihâdlarına uyarak, karşı tarafa yardım etmeleri lâzım oldu. Üçüncü fırkada olanların, bu işe karışmaması lâzım oldu. Bir tarafa yardım etmeleri hatâ olurdu. Her üç fırkada bulunanlar da, kendi ictihâdlarına göre hareket ettiler. Herbiri, kendilerine lâzım ve vâcib olanı yaptılar. O hâlde, böyle yaptıkları için ne diyebiliriz? Hangisine dil uzatabiliriz? İmâm-ı Şâfi'î buyuruyor ki, (Allahü teâlâ, bu kanlara ellerimizi bulaştırmaktan bizleri korudu. Biz de dillerimizi karıştırmaktan korumalıyız). Ömer bin Abdülazîzin de böyle söylediği haber verilmiştir. Bu sözden anlaşılıyor ki, bu üç fırkada bulunan Eshâb-ı kirâmın hiçbirine haklı idi, yanıldı gibi söylememiz doğru değildir. Hepsi için de, yalnız iyi olduklarını söylememiz lâzımdır. Hadis-i şerifte de böyle buyuruldu. (Eshâbım anıldığı zaman, dilinizi koruyunuz) hadis-i şerifi gösteriyor ki, Eshâbım anıldığı zaman, birbirleri ile olan muhârebeleri söylenildiği zaman kendinizi koruyunuz. Bir kısmını beğenip, ötekilerini kötülemekten sakınınız! Bu emre uymak lâzımdır. Bununla berâber, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun anladığına göre, Hz. Ali ile birlikte olanlar, haklı idi. Karşı tarafta bulunanlar hatâya düşmüştü. Fakat bu hatâları, ictihâd hatâsı olduğu için bir şey denemez. O büyüklere dil uzatmamıza sebep olamaz. Hatâ edenler de, haklı olanlar gibi, kötülenemez ve aşağılanamaz. O muhârebeler yapılırken, Hz. Alînin (Kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar kâfir değildirler. Fâsık da olmadılar. Çünkü, anladıklarına göre ictihâd eylediler. Kâfir ve fâsık olmazlar) buyurduğu haber verilmektedir. Görülüyor ki, Ehl-i sünnet de ve şî'îler de, Hz. Ali ile harp edenlerin hatâ ettiklerini, Hz. Alînin haklı olduğunu söylemektedir. Lâkin, Ehl-i sünnet âlimleri, bu hatânın, görüş, anlayış hatâsı olduğunu, bundan başka birşey söylenemiyeceğini bildiriyor. O büyüklere dil uzatmaktan, onları kötülemekten kaçınmak lâzımdır diyorlar ve insanların en hayrlısının sohbetinin şerefini, hakkını gözetmeliyiz buyuruyorlar. Çünkü Peygamberimiz buyuruyor ki: (Eshâbımın hakkını gözetmekte, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra, onlara dil uzatmayınız!). Bu emrin önemini göstermek için iki kere tekrar buyuruyor. Bir hadis-i şerifte de, (Eshâbımın hepsi gökteki yıldızlar gibidir. Hangi birisine uyarsanız, hidâyete, saadete kavuşursunuz!) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın herbirini büyük bilmek, hepsine saygı göstermek lâzım geldiğini gösteren, başka çok hadis-i şerifler de vardır. Bunun için, hepsini kıymetli, üstün tutmamız lâzımdır. Onların ufak tefek hatâlarının da, iyi niyetlerle yapıldığını düşünmeliyiz. Ehl-i sünnet mezhebi böyledir.

 

Bazıları, burada taşkınlık gösteriyor. Hz. Ali ile harp edenlere kâfir diyorlar ve söylenemiyecek çirkin kelimeleri ve iğrenç, bayağı sözleri ağızlarına alıyorlar. Dillerini kirletiyorlar. Böyle davranışları ile, eğer Hz. Alînin haklı olduğunu ve onunla harp edenlerin yanıldıklarını anlatmak istiyorlarsa, bunu bildirmek için, Ehl-i sünnet gibi söylemeleri yetişir. Adalete, insâfa yakışan yol da öylece anlatmaktır. Bu din büyüklerini kötülemek ve onlara sövmek, din ve mezhep olmaz. Bunlar, bu kötü yolu kendilerine din ve mezhep ediniyor. Peygamberimizin Eshâbına düşmanlık etmeği, sövmeği, din ve îman sanıyorlar. Bu nasıl dindir ve nasıl mezheptir ki, îmanlarının temeli, Resûlullahın Eshâbına sövmek olmaktadır.

 

Bir hadis-i şerifte, (Müslümanlar yetmişüç fırkaya ayrılacaklardır. Bunlardan yetmişikisi, bozuk inanışlarından dolayı, Cehenneme gidecektir. Yalnız birisi kurtulacaktır) buyuruldu. Bu yetmişiki bid'at fırkasından herbiri, çeşidli bid'atler meydana çıkararak, Ehl-i sünnetten ayrıldılar. Bu yetmişiki fırkanın en aşağısı, en bozuğu, Eshâb-ı kirâma düşmanlık yapanlar oldu. Yetmişüçüncü kurtuluş fırkası olan Ehl-i sünnetten en çok uzaklaşan, en fazla sapıtan, bunlar oldu. Din büyüklerine sövmeyi, bunlara lânet etmeği, îmanlarının, mezheplerinin temeli sanan kimselerin haklı olmakla, doğrulukla ne bağlılığı olabilir. Bunlar, zamanla oniki fırkaya ayrıldı. Hepsi birbirini beğenmiyor ise de, hepsi de Eshâb-ı kirâma kâfir demekten çekinmemektedir. Hulefâ-i râşidîne sövmek ibâdet olur, diyorlar. Bununla berâber, kendilerine râfızî dedirtmekten kaçınıyorlar. Râfızîler bizden başkalarıdır, diyorlar. Çünkü râfızîlerin kıyâmette azâb göreceklerini bildiren hadis-i şerifler olduğunu kendileri de bilmektedir. Râfızî isminden kaçındıkları gibi, keşke bu kelimenin mânasından da sakınsalardı ve Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına düşmanlık etmeselerdi çok iyi olurdu. Hindistândaki hindûlar da kendilerine hindû diyor. Kâfir demiyorlar. Kendilerini kâfir bilmiyorlar. Dârülharbde bulunanların kâfir olduğunu söyliyorlar. Çok yanılıyorlar. Her iki memlekette bulunanları da kâfirdir. Gittikleri yol küfür yoludur.

 

Bunlar, acaba Resûlullahın Ehl-i beytini de kendileri gibi mi sanıyorlar? Onları da, Ebû Bekr ile Ömere düşman mı biliyorlar? Böyle sanmaları, Ehl-i beytin büyüklerini münâfık, ikiyüzlü bilmek olur. Hz. Alînin diğer üç halîfe ile tam otuz sene idare yollu görüştüğünü, onlara olan düşmanlığını sakladığını ve hakları olmadığı hâlde, onları üstün tuttuğunu, onlara saygı gösterdiğini söyliyorlar. Bu sözlerine ne kadar şaşılsa yeridir. Bunlar, Ehl-i beyti, Resûlullahı sevdikleri için seviyor iseler, Resûlullahın düşmanlarını da düşman bilmeleri lâzım gelirdi ve Resûlullahın düşmanlarına, Ehl-i beytin düşmanlarından daha çok söğmeleri ve lânet etmeleri Îcap ederdi. Hâlbuki bunların, Resûlullahın en büyük düşmanı olan ve Onu çok inciten ve sayısız sıkıntılar yapan Ebû Cehle sövdükleri ve lânet ettikleri, onun kötülüğünü anlattıkları, hiç görülmemiş ve işitilmemiştir. Resûlullahın en çok sevdiği Hz. Ebû Bekri, kendi bozuk görüşleri ile Ehl-i beytin düşmanı sanıyorlar. Bu yüzden ona söğüyor ve kötülemek için ağızlarına geleni söyliyorlar. Şânına yakışmıyacak şeyleri iftirâ ediyorlar. Bu nasıl dindir ve mezheptir? Allah göstermesin! Hz. Ebû Bekrin ve Hz. Ömerin ve bütün Eshâb-ı kirâmın, Resûlullahın Ehl-i beytine düşman olacakları, hiç düşünülebilirmi? Bu insâfsızlar, saygısızlar, keşke, Ehl-i beytin düşmanlarına söğselerdi. Sahâbe-i kiramın büyüklerinin ismlerini söylemeselerdi, din büyüklerini kötü sandıracak hâle düşmeselerdi, çok iyi olurdu. Böyle yapsalardı, Ehl-i sünnet ile aralarında ayrılık kalmazdı. Çünkü, Ehl-i sünnet de, Ehl-i beytin düşmanlarını düşman bilmekte ve onları kötülemekte ve söğmektedir. Ehl-i sünnetin çok ince, çok güzel bir sözü de şudur ki, çeşit çeşit küfürlere dalmış olan belli bir kimsenin bile Cehenneme gideceğini söylememelidir. Tevbe edebilir, tekrar müslüman olabilir derler. Böyle kimselere de, ismini söyliyerek lânet etmeye izin vermezler. Adını söyliyerek, belli bir kâfire lânet etmemelidir. Kâfirlere lânet olsun demelidir, derler. Ölürken îmansız gittiği kesin olarak bilinen kimselere lânet olunabilir derler. Bunlardan bazıları, sıkılmadan, çekinmeden Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömere lânet ediyorlar ve Sahâbe-i kiramın büyüklerine dil uzatıyor, onlara söğüyorlar. Allahü teâlâ, bu zevâllıların doğru yola gelmelerini, bu yanlış, bozuk yoldan kurtulmalarını nasip eylesin! Âmîn.

 

Bu konuda, Ehl-i sünnet ile bunlar arasında iki büyük ayrılık vardır:

 

1 -  Ehl-i sünnet âlimlerine göre, dört halîfenin de hilâfetleri haktır, doğrudur. Çünkü, gaybdan haber veren hadis-i şeriflerden birisinde, (Benden sonra hilâfet otuz senedir) buyuruldu. Yâni tam, kâmil hilâfet otuz senedir. Bu otuz sene Hz. Alinin hilâfeti ile tamam oldu. Bu hadis-i şerif, dört halîfenin de haklı olarak halîfe olduklarını göstermektedir ve halîfelik sıraları da haklıdır. Ehl-i sünnet olmıyanlardan bir kısmı, üç halîfenin haksız olarak halîfe olduklarını söyliyorlar. Hilâfeti, güç kullanarak, zorla aldıklarını zannediyorlar. Yalnız, Hz. Ali haklı olarak halîfe olmuştu, diyorlar. Hz. Alinin diğer üç halîfe zamanında ses çıkarmaması, onlara itaat etmesi, ortalığı idare etmek, fitne çıkarmamak içindi diyorlar. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmının, birbirleriyle yalandan ahbâblık ettiklerini, ikiyüzlü olduklarını sanıyorlar. Geçinmek için birbirlerine dost göründüklerine inanıyorlar.

 

Çünkü, bunların söylediğine göre, Hz. Alinin halîfe olmasını istiyenler, üç halîfenin adamları ile istemiyerek arkadaşlık etmiş ve olduğu gibi görünmemişlerdir. Onlar da, Hz. Aliyi sevmedikleri hâlde, güleryüz göstermişler, düşmanlıklarını gizlemiş, dost olarak görünmüşlerdir. Bunların söylediğine göre, Eshâb-ı kirâmın hepsi ikiyüzlü ve yalancı olmaktadır. İçlerinde olanın aksini göstermişlerdir. Bunlara göre, Muhammed aleyhisselâmın Ümmetinin en kötüleri, Eshâb-ı kirâm olmaktadır. Sohbetlerin, toplantıların en kötüsü de, Resûlullahın sohbeti olmaktadır. Çünkü, bu kötü huylar, onlara, Onun sohbetinden, Onun nasihatlarından gelmiş oluyor.

 

Dünyanın en kötü zamanı Eshâb-ı kirâmın zamanı olmaktadır. Çünkü: ikiyüzlülük, düşmanlık, birbirini çekememek, kin tutmak ile yaşamış oluyorlar. Hâlbuki, Kur'an-ı kerimde, Feth sûresinin son âyetinin meâl-i âlîsi, (Onlar birbirlerine karşı çok merhametlidirler)dir. Böyle kötü inanışlardan Allahü teâlâya sığınırız. Bu ümmetin önde gelenleri, en üstünleri böyle kötü huylu olurlarsa, sonra gelenlerde hiç iyilik bulunabilir mi? Acaba, Resûlullahın sohbetinin üstünlüğünü ve ümmetin iyiliğini bildiren âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri işitmemişler mi? Yoksa bunlara inanmıyorlar mı? Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri bizlere Eshâb-ı kirâm ulaştırdı. Eshâb-ı kirâm kötülenirse, onların bizlere bildirdiği din de kötülenmiş olur. Allahü teâlâ, böyle bozuk sözlerden, çirkin inanışlardan bizleri korusun! Böyle sözlerle, islâmiyeti yıkmaya uğraştıkları anlaşılıyor. Resûlullahın Ehl-i beytini sevmek maskesi altında, islâmiyeti bozmaya çalışıyorlar.

 

Resûlullahın islâmiyetini yok etmek gayesinde oldukları anlaşılmaktadır. Allahü teâlâ, yurdumuzdaki müslümanları aldanmaktan korusun! Keşke, Hz. Aliyi sevenlere saygı gösterselerdi. Onları münâfık, ikiyüzlü bilmeselerdi. Hz. Aliyi sevenler ile ona karşı olanların birbirleriyle yalandan arkadaşlık ettikleri, otuz sene birbirlerini aldattıkları söylenirse, bunların hangisinde iyilik kalır? Bunların hangisinin sözüne güvenilebilir? Hz. Ebû Hüreyreye söğüyorlar, onu kötülüyorlar. Onu kötülemekle, islâmiyetin emirlerinin, yasaklarının yarısını kötülemiş, çürütmüş olduklarını anlıyamıyorlar. Çünkü, müctehid olan derin âlimler buyuruyorlar ki, islâmiyetin emirleri ve yasakları üçbin hadis-i şeriften çıkarılmıştır. Yâni ahkâm-ı şer'ıyyeden üçbini, hadis-i şeriflerden anlaşılmıştır. Bu hadis-i şeriflerden binbeşyüz dânesini Hz. Ebû Hüreyre haber vermiştir. Bunun için, onu kötülemek, ahkâm-ı şer'ıyyenin yarısını çürütmek, kıymetten düşürmek olur. İmâm-ı Buhârî buyuruyor ki, İslâm âlimlerinden sekizyüzden fazla kimse, Hz. Ebû Hüreyreden hadis-i şerif alıp bildirmiştir. Bunlardan çoğu Eshâb-ı kirâmdan ve Tâbiîn-i izâmdan idi. Meselâ Abdüllah ibni Abbâs ve Abdüllah ibni Ömer ve Câbir bin Abdüllah ve Enes bin Mâlik hazretleri, Hz. Ebû Hüreyreden hadis-i şerif nakletmişlerdir. Hz. Ebû Hüreyreyi kötüliyen bir hadis-i şerif söyliyorlar ve bunu Hz. Ali haber verdi diyorlar. Bu sözleri uydurmadır. Bu sözün iftirâ olduğunu derin âlimler meydana çıkarmıştır.

 

Resûlullah efendimizin Ebû Hüreyrenin ilminin, zekâsının artması için duâ buyurduğunu bildiren hadis-i şerif âlimler arasında meşhûrdur ve Buhârî-yi şerifte (kitâbül ilm) kısmında yazılıdır. Şöyle ki: Ebû Hüreyre buyuruyor ki, Resûlullah efendimizin yanında oturuyorduk. Buyurdu ki, (İçinizden hanginiz elbisesini çıkarıp yere yayar? Bazı şeyler söyliyeceğim. Sonra elbisesini toplayıp, katlasın, sözlerimi hiç unutmaz). Paltomu çıkarıp yaydım. Resûlullah efendimiz dilediğini söyledi. Paltomu giydim. Göğsümü kapadım. Bundan sonra, işittiğim hiç bir şeyi unutmadım. Hz. Ebû Hüreyre gibi bir din büyüğünü, Hz. Aliye düşman sanarak o mübârek zâtı söğüp kötülemek ne kadar insâfsızlıktır. Bu taşkınlıklar, hep aşırı sevmekten ileri gelmektedir. Nerede ise îmanları gidecek. Eğer onların zannettiği gibi Hz. Alinin üç halîfeye istemiyerek itaat ettiğini, iki yüzlü olarak geçindiğini düşünsek bile, onun iki halîfeyi öven sözleri her tarafa yayılmış bulunmaktadır. Bu sözlerine ne diyecekler? Meselâ, Hz. Alinin halîfe iken ve memleket idaresi elinde iken, üç halîfenin haklı ve doğru olarak halîfe olduklarını bildirdiğini bütün kitaplar yazmaktadır. Buna ne cevap verecekler? Çünkü ikiyüzlülük, nihâyet kendi hakkı bildiği hilâfeti istememek ve üç halîfenin haksız olarak halîfe olduklarını söylememektir. Üç halîfenin hilâfetlerinin doğru olduğunu söylemek ve Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömerin müslümanların en üstünü olduklarını bildirmek, hiç de ikiyüzlülük olmayıp, bir hakîkati ortaya koymaktır. Bundan başka, üç halîfenin ve daha birçok Sahâbînin üstünlüklerini bildiren ve dünyanın her tarafına yayılmış olan sahih ve sağlam hadis-i şerifler vardır. Eshâb-ı kirâmdan birçoğunun Cennete gideceği, hadis-i şeriflerde ismleri ile müjdelenmiştir.

 

Bu hadis-i şeriflere ne diyecekler? Çünkü, Resûlullahın ikiyüzlülük yapacağını söylemek hiç câiz değildir. Her Peygamberin, her hakîkati olduğu gibi bildirmesi lâzımdır. Eshâb-ı kirâmı öven âyet-i kerimelere acaba ne diyecekler? Âyet-i kerimelerde ikiyüzlülük hiç düşünülemez. Allahü teâlâ, insâf versin! Aklı olan herkes bilir ki, ikiyüzlülük çok kötü bir huydur. Hâinliktir. Allahın arslanı olan Hz. Alide bu kötülüğün bulunacağını söylemek, çok yersizdir. İnsanlık îcâbı bir iki sâ'at veya bir iki gün böyle olacağı düşünülse bile, Allahın arslanının tâm otuz sene, hep bu kötü huyla yaşadığını söylemek, çok çirkin bir iftirâdır. Küçük günaha devam etmenin büyük günah olduğu bildirilmiştir.

 

 Hâinlerin, münâfıkların alâmeti olan bu kötü sıfata senelerce devam edenin hâli acaba neye varır. Bu sözlerinin kötülüğünü keşke anlasalardı da, Hz. Aliyi kötü duruma düşürmemek için, iki halîfenin üstünlüğünü inkârdan vazgeçseler idi, ne iyi olurdu. Münâfıkların alâmeti olan ikiyüzlülüğün kötülüğünü anlasalardı, Hz. Aliyi böylece lekelemek belâsından kurtulurlardı. İki belâdan hafîfini kabûl ederek, ikincisinden kurtulmuş olurlardı. Şunu da söyliyelim ki, iki halîfenin daha üstün olduğuna inanmaları, hiç de belâ değildir. Yâni Hz. Aliyi küçültmez. Hz. Alinin halîfeliğe hakkı olduğunu ortadan kaldırmaz. Onun, halîfeliğe hakkı ve vilâyet derecesinin yüksekliği ve hidâyat, irşâd mertebesinin kuvveti, yine olduğu gibi kalır. Hâlbuki, birinci olarak halîfe olmak hakkı idi, bu hakkını elinden alanlara istemiyerek dost göründü demek, o büyük imamı küçültmek, kötülemek olur. Çünkü, ikiyüzlülük, münâfıkların alâmetidir ve yalancıların, aldatıcıların huyudur.

 

2 -  Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmı arasındaki döğüşmeler, çekişmeler, iyi düşüncelerle, faydalı sebeplerle meydana gelmiştir. Onların hiçbiri nefslerine uymamış, inat ile birşey yapmamışlardır. Çünkü, Eshâb-ı kirâmın nefsleri, Resûlullahın sohbetinde tertemiz olmuştu. Kalblerinde birbirleri için düşmanlık ve kin ve inat kalmamıştı. Herbiri islâm âlimlerinin hepsinden daha yüksek birer müctehid olmuştu. Her müctehidin kendi ictihâdına göre iş yapması vâcibdir. Bazı işlerde müctehidlerin ictihâdları, yâni hak olarak, doğru olarak gördükleri, birbirlerine elbette uymaz. İctihâdları uymayınca, işleri de elbette birbirine uymaz, çatışır. Çünkü, herbirinin kendi ictihâdına göre hareket etmesi doğru olur. İşte bundan dolayı, Eshâb-ı kirâmın işlerinin birbiriyle çatışması, hak için, doğruyu meydana çıkarmak için çalışmalarından hâsıl olmuştur. Bu çalışmaları, birbirlerine uymaları demektir. Ayrılıkları, çatışmaları, nefs-i emmârenin arzularını yerine getirmek için değildir. Bazı kimseler, Hz. Ali ile harp edenlere kâfir diyor. Onlara çirkin şeyler söyliyor, kötülüyorlar. Hâlbuki, Eshâb-ı kirâm, ictihâd edilmesi lâzım olan işlerin birkaçında Resûlullah efendimizden de ayrıldılar ve Resûlullahın bulduğuna, bildirdiğine uygun söylemediler. Bunların hakkı, doğruyu, Resûlullahın bildirdiğinden başka bulmalarını ne Allahü teâlâ ve ne de Onun Resûlü kötülemedi. Kendilerine acı birşey bile söylenmedi. Vahy inmekte iken, hiçbiri bu yüzden suçlu görülmedi. Böyle olunca, Hz. Alînin ictihâdına uymıyan ictihâd sahiplerine, nasıl olur da kâfir denilebilir? İctihâdları Hz. Alînin ictihâdına uymıyanlar, niçin kötülenebilir? Hz. Ali ile harp edenler, onların dillerine doladıkları birkaç kişi değildi. İslâm büyüklerinden binlerle kimse idi.

 

Eshâb-ı kirâmın büyüklerine, hattâ Cennet ile müjdelenmiş olanlarına, kâfir demek ve onlara çirkin şeyler söylemek kolay bir iş değildir. Ağızlarından çıkanın kötülüğünü keşke anlasalardı. İslâm dîninin yarısına yakın bilgilerini bunlar bildirmiştir. Bunlar kötülenirse, dînin yarısına güven kalmaz. Bunlar nasıl kötü olabilir ki, islâm âlimlerinden hiçbiri bunlardan birinin bildirdiği haberi red etmemiştir. Hz. Ali de, bunlardan işittiğini haber vermektedir. Kur'an-ı kerimden sonra yeryüzündeki en doğru kitabın (Sahih-i Buhârî) kitabı olduğunu şî'îler de biliyor ve söylüyor. Bu fakir [yâni imam-ı Rabbânî], şî'î âlimlerinin büyüklerinden olan Ahmed Tebtîden işittim ki, (Kur'an-ı kerimden sonra yeryüzündeki kitapların en doğrusu, Buhârî kitabıdır) diyordu. Bu kitapta, Hz. Ali ile birlikte olanların bildirdiği haberler bulunduğu gibi, karşı taraftakilerin bildirdiği haberler de vardır. Haber verenin, iki taraftan birinde bulunması, haberin kıymetini azaltmamış ve arttırmamıştır. Hz. Alînin bildirdiği haberi yazdığı gibi, Hz. Muaviyenin bildirdiği haberi de kitabına yazmıştır. Eğer Hz. Muaviyede ve onun bildirdiği hadis-i şerifte bir şüphesi olsa idi, onun bildirdiği haberi kitabına elbette sokmazdı. Bunun gibi, bütün hadis âlimleri de, iki taraftan gelen hadisler arasında hiç fark görmemiş, Hz. Ali ile harp etmeyi kusur ve leke saymamıştır.

 

İctihâdlar birbirine uymadığı zaman, hep Hz. Alînin ictihâdının doğru olması, ona uymıyanların yanlış olması lâzım gelmez. Evet bu muhârebelerde Hz. Alînin ictihâdı doğru idi. Tâbiînin âlimlerinin ve mezhep imamlarımızın, birbirine uymıyan ictihâdlar arasında Hz. Alînin ictihâdına uymıyan ictihâdları seçtikleri ve Hz. Alînin ictihâdını kabûl etmedikleri çok olmuştur. Eğer Hz. Alînin ictihâdının her zaman doğru olması lâzım gelseydi, ona uymıyan ictihâd kabûl edilmezdi. Kâdı Şüreyh, Tâbiînin büyüklerinden idi ve müctehid idi. Hz. Alînin ictihâdı ile hükm etmedi ve oğlu imam-ı Hasenin şâhitliğini kabûl etmedi. Oğlun babaya şâhit olmasını kabûl etmem dedi. Bütün müctehidler de, kâdı Şüreyhin sözüne uymakta ve oğlun babaya şâhit olmasını kabûl etmemektedir. Daha nice yerlerde, Hz. Alînin ictihâdına uymıyan ictihâdlara göre hareket edilmektedir. Din kitaplarını okuyan insâflı kimseler, sözümüzün haklı olduğunu anlarlar. Bunun için, misâl vermekle sözü uzatmıyalım. Görülüyor ki, Hz. Alînin ictihâdına uymıyan ictihâdda bulunmak ve onun ictihâdına uymamak suç değildir. Ona uymıyanların kötü olması, kötülenmesi lâzım gelmez.

 

Hz. Âişe, Resûlullahın sevgilisi idi. Resûlullah vefât edinceye kadar Onu çok sever ve üstün tutardı. Resûlullah, ölünceye kadar, onun odasında yaşadı ve onun kucağında can verdi ve onun güzel kokulu odasında defnedildi. Böyle şerefli olmaktan başka, çok âlim ve müctehid idi. Resûlullah, dînin yarısının bildirilmesini ona bırakmışlardı. Eshâb-ı kirâm, yapacakları bir şeyde şaşırdıkları, sıkıştıkları zaman, ona koşarlar, istediklerini öğrenirler, müşkillerini çözerlerdi. Hz. Emîre uymadı diye, böyle şerefli Sıddîkaya, böyle müctehideye dil uzatmak, çok çirkin iftirâlarda bulunmak, bir müslümanın yapacağı şey değildir. Resûlullaha îman eden kimseden çok uzaktır. Hz. Ali Resûlullahın dâmâdı ise, Hz. Âişe de, zevce-i mütahherasıdır ve sevgilisidir ve kıymetli hayat arkadaşıdır. Bundan birkaç sene evvel bu fakir [yâni imam-ı Rabbânî], her hafta fakirlere yemek verince, sevabını, (Ehl-i abâ)nın ruhlarına niyet ederdim. Yâni Resûlullah efendimiz ile birlikte, Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasen ve Hz. Hüseynin ruhlarına da gönderirdim. Bir gece rü'yâda, Resûlullah efendimize selâm verdim. Bana iltifât buyurmadı. Başka tarafa baktı ve (Ben yemeyi Âişenin evinde yirdim. Bana yiyecek gönderenler, onun evine gönderirlerdi) buyurdu. Uyandım. Bana iltifât buyurmamalarına sebep, yemek sevabını, Hz. Âişeye de göndermediğim için olduğunu anladım. Ondan sonraki yemeklerin sevabını, Hz. Âişeye de, hattâ ezvâc-ı mütahherâtın hepsine de gönderdim. Çünkü, bunların hepsi de, Ehl-i beyttir. Böylece, Ehl-i beytin hepsinden yardım ve şefaat beklemekle şereflendim.

 

Resûlullahın Âişe yolu ile incitilmesi, Ali yolu ile incitilmesinden daha ziyâdedir. Aklı ve insâfı olanlar, böyle olduğunu kolayca anlar.

 

Yukarıdan beri söylediklerimiz, Hz. Aliyi sevmek ve ona kıymet vermek, Resûlullahın sevgisinden ve kıymetinden olduğuna göredir. Resûlullaha yakın olduğu ve sevgilisi olduğu için sevildiğine göredir. Eğer bir kimse, Hz. Aliyi doğrudan doğruya sever ve Resûlullahın sevgisini araya katmadan yalnız onu kıymetlendirirse, buna bir diyeceğimiz yoktur. Ona birşey denemez. Çünkü o dîni yıkmak için uğraşmaktadır ve islâmiyeti yok etmek için çalışmaktadır. Resûlullahı bırakarak, başka bir yol tutmuştur. Muhammed aleyhisselâm yerine, Hz. Aliye yüz çevirmiştir. Bu ise, küfürdür, zındıklıktır. Hz. Ali böyle kimseleri sevmez. Bunların sözlerinden yazılarından incinir. Eshâb-ı kirâmı sevmek ve ezvâc-ı tâhirâtı ve dâmâdlarını sevmek, hep Resûlullahı sevmekten hâsıl olmaktadır. Onları büyük bilmek ve saygı göstermek, hep Resûlullah içindir. (Onları seven, beni sevdiği için sever) hadis-i şerifi, böyle olduğunu göstermektedir. Bunun gibi, onlardan birine düşmanlık etmek, Resûlullaha düşman olmak demektir. (Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder) hadis-i şerifi de, bunu göstermektedir. Demek ki, (Eshâbımı sevmek, beni sevmek demektir. Onlara düşmanlık etmek, bana düşmanlık etmek olur) buyurmaktadır.

 

Hz. Talha ve Hz. Zübeyr, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. İkisi de, Cennet ile müjdelenmiş olan on kişidendir. Bunlara dil uzatmak, kötülemek çok yersizdir. Onlara yapılan lânet ve kötülük, söyliyene döner. Hz. Ömer vefât edeceği zaman, kendisinden sonra, içlerinden birinin halîfe seçilmesini bildirdiği altı kimseden biri Talha, biri de Zübeyrdir. Halîfe Ömer, bu altısından hangisinin daha üstün olduğunu anlıyamadı. Bu ikisi, hilâfeti istemediklerini bildirdiler. Bu Talha, öyle bir Talhadır ki, Resûlullaha karşı edebi gözetmediği için, babasını öldürmüştür. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, onun, Resûlullaha olan bu saygısını senâ buyurmuştur. Zübeyre gelince, Resûlullah, onu öldürenin Cehenneme gideceğini haber vermiştir. Ona lânet eden, onu kötüliyen kimsenin alçaklığı, onu öldürenden az değildir.

 

Din büyüklerine dil uzatmaktan, islâmın büyüklerini kötülemekten sakınınız! Aman sakınınız! Çok sakınınız! Onlar bütün ömürlerini, islâmiyeti yaymakta ve yaradılmışların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma yardım etmekte tükettiler ve bütün mallarını, dîni kuvvetlendirmek için gece gündüz, açıkça ve gizlice feda ettiler. Resûlullahın sevgisi için, akrabâlarını, ahbablarını, çocuklarını, zevcelerini, memleketlerini, evlerini, akarsularını, tarlalarını, ağaçlarını terk ettiler. Resûlullahı, bunların hepsine ve kendi canlarına tercîh ettiler. Bunların sevgisini ve canlarının sevgisini bırakıp, Resûlullahın sevgisini seçtiler. Resûlullahla konuşmak, Onunla berâber bulunmak şerefine kavuştular. Onun sohbeti bereketi ile, Peygamberlik üstünlüklerine eriştiler. Allahü teâlânın gönderdiği vahyi gördüler ve melekle berâber bulunmakla şereflendiler. Fizik ve kimyâ kanûnlarının üstünde olan hârikalara ve mucizelere şâhit oldular. Başkalarının işittiği şeyler, onlara açıkça gösterildi. Sonra gelenlerden hiçbirine nasip olmıyan yakınlıklar, üstünlükler onlara ihsân edildi. Öyle yükseldiler, öyle sevildiler ki, başkalarının dağ kadar altın dağıtmakla kazandıkları derecelerin, bunların bir avuç arpa vermekle kavuştukları derecelerin yarısı kadar olmadığı bildirildi. Allahü teâlâ, onları, Kur'an-ı kerimde medh ve senâ eyledi. Onlardan râzı olduğunu ve onların da, Allahdan râzı olduklarını bildirdi. Feth sûresinin son âyetinde, şerefleri yükseltildi. Bu âyet-i kerimede, Allahü teâlâ bunlara gayz, kin bağlıyanların kâfir olduklarını beyan buyurdu. Onlara gayz, kin bağlamaktan, küfürden kaçar gibi kaçmalıdır.

 

Resûlullaha bu kadar kuvvetli bağlanmış olan ve Onun sevgisini ve teveccühünü kazanmakla şereflenmiş bulunan mübârek kimseleri, ictihâd yeri olan birkaç işte birbirlerine uymadıklarını ve birbirleriyle çatıştıklarını ve kendi ictihâdlarına göre iş tuttuklarını öne sürerek, bunlara dil uzatmak, beğenmemek, hiç doğru değildir. Böyle işlerde birlik olmak değil, ayrılmak belki daha doğrudur ve başkasının görüşüne uymamak lâzım gelmektedir. İmâm-ı Ebû Yûsüfün, ictihâd derecesine yükseldikten sonra imam-ı a'zam Ebû Hanîfeye uyması hatâ olur. Kendi ictihâdına uyması doğru olur. İmâm-ı Şâfi'î, Eshâb-ı kirâmdan hiç birinin görüşünü, buluşunu, kendi görüşünden üstün tutmadı. İster Ebû Bekr-i Sıddîk olsun, ister Hz. Ali olsun, kendine uymıyan ictihâdları almadı. Kendi ictihâdı onlara uymasa bile, kendi görüşü ile hareket etmeyi doğru bildi. Ümmetten herhangi bir müctehidin, Eshâb-ı kirâmın ictihâdından ayrılması câiz oluyor ve hak olarak görülüyor da, Eshâb-ı kirâmın birbirinin ictihâdlarına uymamaları niçin suç sayılıyor ve bu yüzden o büyüklere dil uzatılıyor?

 

Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın ictihâdına uymıyan ictihâdlar da yaparlardı. Resûlullahın ictihâdına uymıyan hareketlerde bulunurlardı. Vahy gelmekte iken, onların bu ayrılıklarına birşey denilmedi. Hiçbiri bu yüzden kötülenmedi. Resûlullahın ictihâdına uymıyan ictihâdda bulunmaları yasak edilmedi. Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmın ictihâdlarında ayrılık olmasını istemeseydi, ayrılmalarını beğenmeseydi, ayrılmalarını elbette yasak ederdi. Ayrılanların azâb göreceği bildirilirdi. Resûlullah ile konuşurken, yüksek sesle konuşmanın yasak edildiğini ve yüksek sesle konuşanlara azâb yapılacağının bildirildiğini hepimiz biliyoruz. Hücurât sûresinin ikinci âyetinin meâl-i şerifi, (Ey müminler! Seslerinizi, Resûlullahın sesinden daha yükseltmeyiniz. Onunla konuşurken, birbirinizle konuşur gibi bağrışmayınız!) dir. Beğenmediği bir hareketi, hemen yasak eylemiştir. Bedr gazâsında esîrlerin ne yapılacağını konuşurken, Eshâb-ı kirâmın ictihâdları arasında ayrılık oldu. Hz. Ömer ile Hz. Sa'd bin Mu'âz, esîrleri öldürelim dediler. Başkaları, para karşılığı koyuverilmesini istediler. Resûlullah de, böyle ictihâd buyurmuştu. Bu ictihâda uyarak, esîrleri koyuvermeye başladılar ise de, sonra âyet-i kerime gelerek, Hz. Ömerin ictihâdının doğru olduğu bildirildi. İctihâdların birbirine uymadığı, böyle daha nice işler olmuştur.

 

[Bunlardan birini, Ahmed Cevdet Pâşa, (Kısas-ı Enbiyâ) kitabında şöyle anlatıyor: Hicretin altıncı senesinde, bindörtyüz kişi ile Kâbe-i muazzamayı ziyâret için Medîneden Mekkeye gidilirken, kâfirler müslümanları Mekkeye sokmak istemediler. Resûlullah (Hudeybiye) denilen yerde durdu. (Yâ Ömer! Mekkeye git! Harp için gelmediğimizi, Kâbeyi ziyâret edip, geri döneceğimizi onlara söyle!) buyurdu. Hz. Ömer, bu emrin ictihâd yolu ile verildiğini anlayıp kendi ictihâdını bildirdi ve (Yâ Resûlallah! Kureyş kâfirleri, benim kendilerine çok düşman olduğumu bilirler. Aralarına girersem beni parçalarlar. Bu iş için Osmanın gitmesi uygundur. Osmanın orada akrabâsı çoktur. Onu korurlar) dedi. Resûlullah, Ömerin bu cevabına incinmek şöyle dursun, kabûl buyurdu. Mekkeye Hz. Osmanı gönderdi. Resûlullah, bunun gibi Eshâbının nice ictihâdlarını kabûl buyurmuş ve (Allahü teâlâ, doğru sözü, Ömerin diline yerleştirmiştir) demiştir”].

 

Resûlullah, son hastalığında, onlar için birşeyler yazmak diledi ve kâğıd istedi. Eshâb-ı kirâm, kâğıd getirmekte birbirine uymadılar. Kâğıd getirelim diyenler olduğu gibi getirmiyelim diyenler de oldu. Hz. Ömer-ül-Fârûk, getirmiyelim diyenlerden idi. (Bize Allahın kitabı Kur'an-ı kerim yetişir) demişti. Bu yüzden de Hz. Ömere saldırıyorlar. Ağızlarına geleni söylemekten çekinmiyorlar. Doğrusu birşey söylemeye hakları yoktur. Çünkü, Hz. Ömer, o ânda Vahyin kesilmiş olduğunu ve Allahü teâlânın emirlerinin tamamlandığını, islâmiyete kaynak olarak, yalnız ictihâd yolunun açık kaldığını anlamıştı. Resûlullah efendimiz, o vakit ictihâd ile anladıklarını yazacaktı. Haşr sûresinin ikinci âyetinin meâl-i şerifi, (Ey akıl sahipleri! Bildirilenlerden ibret alınız!)dır. Burada, ictihâd derecesindeki âlimlere, ictihâd etmeleri emrediliyor. Eshâb-ı kirâmın hepsi müctehid idi. Orada yazılacak ictihâd bilgileri için, onlar da ictihâd ederdi. Hz. Ömer, Peygamberimizin hastalığın ağrıları arttığı bir zamanda, bu iş için de sıkılmasını uygun bulmadı. Resûlullahı çok sevdiği için, Eshâbın ictihâdı ile işlerin çözülmesi yetişir. Resûlullahı yormıyalım düşüncesiyle, (Allahın kitabı bize yetişir) dedi. Müctehidler, aranılan bilgileri, Kur'an-ı kerimden ictihâd yolu ile çıkardıklarından, o yazılacakları, ictihâdla çıkarmamız için, bize Kur'an-ı kerim yetişir buyurdu. Yalnız (Allahın kitabı yetişir) demesinden anlaşılıyor ki, o ânda yazılacak şeylerin, Kur'an-ı kerimde bildirilenlerden çıkarılacağını, hadis-i şeriflerden çıkarılacak şeyler olmadığını sezmişti. Görülüyor ki, Hz. Ömer, Resûlullahı çok sevdiği ve çok acıdığı için, hastalığın en sıkıntılı, acılı zamanında, yazı ile yorulmasını, üzülmesini uygun görmiyerek, kâğıd getirilmesini istemedi. Resûlullahın o ânda yazmak istemesi de, Eshâbına bir ihsânda, bir yardımda bulunmak içindi. Bildirilmesi elbette lâzım olan şeylerden değildi. Eshâbını ictihâd etmek sıkıntısından kurtarmak istemişti. (Kâğıd getiriniz) emri, bir ihsân olmayıp da, elbette lüzûmlu olsaydı, tekrar isterdi. Dilediklerini elbette yazardı. Eshâbının sözlerindeki ayrılığı görmekle, bu emrinden vazgeçmezdi.

 

Suâl: Hz. Ömer, orada (Acaba sayıklıyor mu? Araştırınız) demişti. Bu ne demektir?

Cevap: Hz. Ömer, o zaman, Resûlullahın, hastalık acıları arasında, bu sözü istemiyerek söylediğini anlamış olabilir. Nitekim (Yazacağım) buyurması, böyle olduğunu göstermektedir. Çünkü, Resûlullah, ümmî idi. Hiçbirşey yazdığı görülmemişti. (Benden sonra yoldan çıkmıyasınız) buyurması da, Hz. Ömeri öyle düşündürmüş olabilir. Çünkü, Allahü teâlâ, din bilgilerinin artık kemâle geldiğini ve nîmetinin tamam olduğunu ve Allahü teâlânın bu hâli beğendiğini bildirmişti. Bu hâlde, yoldan çıkmak nasıl olur ve kısa bir zamanda yazılacak bir şeyle, bu nasıl önlenebilir? Yirmiüç senede yazılmış olanlar yetişmiyor ve yoldan çıkmağı önliyemiyor da, kısa bir zamanda ve hastalığın acılarının çoğaldığı bir ânda yazılacak birşey bunu nasıl önliyebilirdi? Hz. Ömer bunları bir ânda kavrıyarak, gözönünde tutarak (Kâğıd getiriniz!) emrinin insanlık sebebi ile, istemeden mübârek ağzından çıktığını bildi. Bunların iyice anlaşılmasını, tekrar sorulmasını istedi. Bu konuşmalarda sesler çoğalınca, Resûlullah (Kalkınız. Gürültü etmeyiniz! Peygamberin yanında gürültü etmek iyi değildir) buyurdu. Başka bir şey söylemedi. Kâğıd ve kalem ismini anmadı.

 

Eshâb-ı kirâmın, ictihâd olunacak işlerde, Resûlullahdan ayrılmaları, Allah korusun, nefslerine uymakla, önem vermemekle olsaydı, mürted olurlardı. Müslümanlıktan çıkarlardı. Çünkü, Resûlullaha karşı saygısızlık ve geçimsizlikte bulunmak küfürdür. Bu ayrılıkları, Haşr sûresinin ikinci âyetindeki emre uymaktan doğuyordu. Çünkü, ilimde ictihâd derecesine yükselen yüksek bir âlimin ictihâd olunması lâzım gelen işlerde, kendi ictihâdını bırakıp başkasının ictihâdına uyması doğru değildir. Böyle yapmasını islâmiyet yasak etmiştir. Evet, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen işlerde ictihâd olunmaz. Herkesin bu açık emirlere uyması lâzımdır. Bunlara inanması ve ayrılmaması vâcibdir.

 

Eshâb-ı kirâmın hiçbiri gösterişi sevmez, görünüşe bakmazdı. Hepsinin düşüncesi, kalblerini temizlemek idi. Hakîkate ve mânaya bakarak edebi gözetirlerdi. Gösterişe ve söze bağlanmazlardı. Onların birinci düşünceleri ve arzuları Resûlullahın emirlerini yapmak, Onu incitecek en ufak şeyden sakınmak idi. Analarını, babalarını, çocuklarını, âilelerini Resûlullaha feda etmişlerdi. Ona karşı olan inançları ve ihlâsları, sevgileri, saygıları o kadar çoktu ki, mübârek tükrüğünün, mübârek tırnaklarının ve tıraş olunca mübârek saçlarının yere düştüğü görülmemiştir. Bunları kapışırlar, en kıymetli kazanç olarak saklarlar ve bereketlenirlerdi. Yalancılık, birbirini aldatmak gibi kötülüklerin çok olduğu bu zamanda ortaya çıkarılan, o temiz insanların bir sözünde, Resûlullaha karşı saygısızlık anlaşılacak olursa, bu söze başka mâna vermek, sözlerinin bütününden anlaşılan iyi mânayı düşünmek lâzımdır. Kelimelerinin her mânasını düşünmemelidir.

 

Suâl: İctihâd ile elde edilen din bilgilerinde yanılmak olabilir deyince, Resûlullahın bildirdiği şeylerin hepsinin doğru olacağı söylenebilir mi?

 

Cevap: Resûlullah zamanında ictihâd ile meydana çıkan bilgiler, birbirine uymadığı zaman, hangisinin doğru olduğu, Allahü teâlâ tarafından bildirilirdi. Çünkü, Peygamberlerin yanlış bir iş yapması câiz değildir. Bir iş için, birbirine uymıyan ictihâdlar meydana çıktığı zaman, bunlardan hangisinin doğru olduğu, Allahü teâlâ tarafından bildirilirdi. Doğrusu yanlışlarından ayrılırdı. Bunun içindir ki, Resûlullah zamanında, bir iş için çeşidli ictihâdlar yapıldığında, melekle vahy gelir, hangisinin doğru olduğu bildirilirdi. Bu doğru olanlara göre hareket edilirdi. Bu işleri de, hak ve doğru olurdu. Resûlullahın bildirdiği, yaptığı şeylerin hepsi, elbette doğru olurdu. Yanlışlık ihtimali yoktur. Çünkü, ictihâdla meydana çıkan bilgilerin de açıkça bildirilenler gibi, doğru oldukları, melekle haber verilmiştir. Bazı işlerin açık bildirilmeyip âlimlerin ictihâdına bırakılması, âlimleri ikrâm için idi ve ictihâd sevabına kavuşmaları için idi. İctihâd ile meydana çıkan din bilgileri, müctehidlerin derecesini yükseltmiştir. Resûlullahın vefâtından sonra yapılan ictihâdlar, yâni, ictihâdla anlaşılan bilgiler kesin değildir. Bu bilgilere, elbette doğrudur denilemez. Onun için, bu bilgilere göre iş yapılır ise de, doğru olduklarına inanmak lâzım değildir. İnanmayanlar kâfir olmaz. Fakat bir iş için, bütün müctehidlerin ictihâdı birbirine benzerse, yâni, icmâ, sözbirliği olursa, böyle olan ictihâdla meydana çıkan bilgiye inanmak da lâzım olur.

 

Mektûbumuzun sonunu güzel bir ekle bağlıyalım. Resûlullahın Ehl-i beytinin üstünlüklerini bildirelim:

 

Yûsüf bin Abdülberrin bildirdiği hadis-i şerifte, (Aliyi seven, beni sevmiş olur. Aliye düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Aliyi inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten, Allahü teâlâyı incitmiş olur) buyuruldu.

 

[Bazıları, bu hadis-i şerife dayanarak, Hz. Ali ile harp edenlere kâfir diyorlar. Hâlbuki, harp edenler birbirine düşman değil idi. Bedenleri inciniyor ise de, kalbleri birbirine kızgın değil idi. Muhârebe yapılırken, Hz. Ali, karşıdakilere (Kardeşlerimiz) buyurmuştu. Hz. Muaviye de Hz. Ali için (Benim efendim) diye yazmıştı. Kısas-ı enbiyâ kitabının İstanbulda 1331 baskısı yedinci cüz', 149.  sayfasında diyor ki: Hz. Hasenin hilâfeti teslim etmesi ve Sa'd bin Ebî Vakkâs gibi Eshâbın büyüklerinin kabûl etmesi ile, Hz. Muaviyenin hükûmeti meşru olmuştur. Hz. Muaviye, Eshâb-ı kirâmdan olduğu hâlde, hükûmeti zor kullanarak ele geçirmişti. Lâkin, zaman bunu Îcap ediyordu. İnsanlar halîfenin emrine uymuyorlardı. Güç, kuvvet de lâzım geliyordu. Bunun için saltanat devri geldi. Bu işe, Muaviye haklı ve lâyık idi. Görülüyor ki, bunların dayandığı Kısas-ı Enbiyâ kitabı da Hz. Muaviyenin Eshâb-ı kirâmdan olduğunu yazmakta ve kendisine demektedir. Yüzellibirinci sayfasında diyor ki: Ümmetin işlerini yürütmek için artık, kuvvet, zor kullanmak lâzım geliyordu. Bunu yapmak için de, Hz. Muaviye uygun görülmüş idi. İslâmiyet önceleri halîfenin emri ile yürütülürken, sonra saltanat kuvveti lâzım oldu. Maksat ise, islâmiyetin icrâsı olduğundan, o zaman mevcut olan Eshâb-ı kirâmın hepsi, Muaviyeye bî'at eyledi. Yüzelliyedinci sayfasında diyor ki: Hz. Muaviye, Eshâb-ı kirâmdan idi ve Resûlullahın iltifâtına nâil olmuştu. Kureyşin büyüklerinden idi. İslâmiyeti kuvvet zoru ile yürüttüğünden, kendisine (Halîfe-i Resûlullah) denildi].

 

Tirmüzî ve Hâkimin bildirdiği hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, dört kişiyi sevdiğini bana bildirdi. Bu dördünü sevmeyi bana emretti. Bunlar, Ali, Ebû Zer, Miktâd ve Selmândır) buyuruldu.

 

Taberânî ve Hâkimin ve Abdüllah ibni Mes'ûdün bildirdiği hadis-i şerifte, Resûlullah, (Aliye bakmak ibâdettir) buyurdu. Buhârî ve Müslimdeki Berâ hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte, Resûlullah, Hz. Haseni omuzuna alarak buyurdu ki: (Yâ Rabbî! Ben bunu seviyorum. Sen de sev!)

 

Buhârînin bildirdiği ve Hz. Ebû Bekrin haber verdiği hadis-i şerifte, Resûlullah minbere çıkmış idi. Hz. Hasen kucağında idi. Bir bize bakıyor idi, bir de Hasene bakıyordu. (Bu benim oğlum Seyyiddir. Allahü teâlâ, belki bununla iki müslüman askerinin arasını barıştırır) buyurdu.

 

Tirmüzînin bildirdiği hadis-i şerifte, Üsâme bin Zeyd diyor ki, Resûlullah Hasen ile Hüseyni dizlerine oturtmuştu ve (Bu ikisi benim oğullarımdır ve kızımın oğullarıdır. Yâ Rabbî! Ben bu ikisini seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev!) buyurdu.

 

Tirmüzînin bildirdiği hadis-i şerifte, Enes bin Mâlik diyor ki, Resûlullaha Ehl-i beytten hangisini daha çok seviyorsun denildikte (Haseni ve Hüseyni) buyurdu.

 

Müsevvir bin Muharremin haber verdiği hadis-i şerifte, (Fâtıma benden bir parçadır. Onu inciten beni incitmiş olur) buyuruldu.

 

Hâkimin bildirdiği ve Ebû Hüreyrenin haber verdiği hadis-i şerifte, (Fâtımayı Aliden daha çok seviyorum ve Ali, bana, Fâtımadan daha çok kıymetlidir) buyuruldu.

 

Âişe buyuruyor ki, Eshâb-ı kirâm hediyelerini benim evimde iken getirirlerdi. Böylece Resûlullahın sevgisini kazanmaya çalışırlardı. Yine buyuruyor ki, Resûlullahın mübârek zevceleri iki kısma ayrılmıştı. Birinci kısmda, ben ve Hafsa ve Safiyye ve Sevde vardı. İkinci kısmda, Ümm-i Seleme ile öteki zevceler vardı. İkinci kısmdakiler, Ümm-i Selemeyi Resûlullaha gönderdiler ve eshâbına (Bana hediye vermek istiyen, hangi evimde isem, oraya getirsin) buyurmasını söyle dediler. Ümm-i Seleme böyle söyleyince, (Beni incitmeyiniz! Bana melek vahyi yalnız Âişenin evinde iken getirmektedir) buyurdu. Ümm-i Seleme de: Yâ Resûlallah! Seni incitmekten Allaha sığınırım. Tevbeler olsun, dedi. O zevceler, ayrıca, Hz. Fâtımayı da gönderip, böyle söylediğinde, (Ey kızcağızım, benim sevdiğimi sen sevmez misin?) buyurdu. Fâtıma, evet dedi. (Öyle ise onu sev!) buyurdu.

 

Âişe buyuruyor ki, Hadîceye imrendiğim gibi, Resûlullahın hiçbir zevcesine gayret getirmiş değilim. Hâlbuki onu görmemiştim. Resûlullah onun ismini çok söyliyordu. Çok defa koyun kestiği zaman etinden, Hatîcenin yakınlarına hediye gönderirdi. Hatîcenin ismini söylediği zaman, (Dünyada sanki Hatîceden başka kadın yok mu?) derdim. (O şöyle idi, böyle idi. Benim ondan çocuklarım oldu) buyururdu.

 

Abdüllah ibni Abbâsın bildirdiği hadis-i şerifte, (Abbâs bendendir. Ben de Abbâstanım) buyuruldu.

 

Deylemînin bildirdiği ve Ebû Sa'îdin haber verdiği hadis-i şerifte, (Benim evladıma, soyuma dil uzatarak, beni incitenlere, Allahü teâlâ çok azâb yapacaktır) buyuruldu.

 

Hâkimin bildirdiği ve Ebû Hüreyrenin haber verdiği hadis-i şerifte, (Sizin en iyiniz, benden sonra ehlime, yâni Ehl-i beytime iyilik edeninizdir) buyuruldu.

 

İbni Asâkirin bildirdiği ve Hz. Alînin haber verdiği hadis-i şerifte, (Ehl-i beytime dokunan kimseye, kıyâmet günü bunun azâbı yetişir) buyuruldu.

 

İbni Adî ve Deylemînin bildirdikleri ve Hz. Alînin haber verdiği hadis-i şerifte, (Sırât köprüsünden en kolay geçecek olanınız, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı çok seveninizdir) buyuruldu.

 


  MAKALELER

 

web analytics