DİNDE DELİL OLARAK SÜNNET VE İNKAR EDENİN HÜKMÜ
 

Muhammed Salih Ekinci

Son yıllarda, çeşitli bahanelerle Sevgili Peygamberimizin sünnet ve hadis-i şeriflerini, dini meselelerde delil olarak kabul etmek istemeyen veya bu konuda çekimser fikirler ileri sürerek, Müslümanların sağlam inançlarının sarsılmasına sebep olan kimseler gündemi işgal etmektedir.

Gülistan Dergisi olarak, bu çok önemli konuda, zamanımızın dünyaca kabul görmüş alimlerinden biri olan M. Salih Ekinci Hocaefendi’den bu konuyu delilleriyle birlikte aydınlığa kavuşturmalarını istirham ettik. Yoğun ilmi çalışmalarına rağmen, bu önemli hizmeti yerine getiren üstada, sizler adına şükran ve minnetlerimizi sunuyoruz.

Önce röportaj biçiminde düşündüğümüz çalışmayı, ilmi bir makale olarak sizlere sunmanın daha çok fayda sağlayacağını gördüğümüzden, bu şekliyle istifadenize sunuyoruz.


1- ‘Sünnet’ Kelimesinin Lügat ve Istılah Anlamı


‘Sünnet’ kelimesi, lügat ve ıstılah bakımından farklı anlamlara geldiği gibi, değişik ilim dallarında, alimler tarafından ona yüklenilen terimsel anlama ve kullanıldığı makama göre de mana farklılığı arz eder.

Sünnet kelimesi lügatte "yol", “öncekilerin belirleyip de sonrakiler için yaşam tarzı haline gelmiş yol” ve “övülen olsun, yerilen olsun yaşam tarzı” anlamına gelir. (Bkz. Lisanu’l-Arap, Muhataru’s-Sihah, “senne” maddesi.)

Kur’an ve Nebevî Sünnette, “sünnet” kelimesi bu anlamıyla, yani lügat anlamıyla kullanılmıştır. Çünkü Kur’an ve sünnette kullanılan kelimeler, anlamını tayin eden şer’i (dini) bir örf olmadığında, lügatteki anlamını ifade eder. Bu kelimeye ilişkin de şer’î bir örf bulunmamaktadır.

Nitekim Yüce Allah: “Bu, senden önce gönderdiğimiz resullerin sünnetidir (yoludur).” diye buyururken, Nebisi (s.a.v): “Kim İslam’da iyi bir sünnet (yol) açarsa, kendisine bu yolu açma sevabı olduğu gibi, onun ardından o yola uyanların sevabı da, hiç eksilmeksizin vardır. Ve kim kötü bir sünnet (yol) açarsa, ona bu yolu açma günahı olduğu gibi, onun ardından bu yola uyanların günahı da hiç eksilmeksizin vardır.” diye buyurmaktadır.

Ne var ki, “sünnet” kelimesi izafe (tamlama) şeklinde ve ‘elif lâm’ takısıyla belirtili olarak değil de, tek başına kullanıldığında bu anlamı ifade eder.

‘Sünnetî’ (benim sünnettim) şeklinde “ya-i mütekellime” izafe edildiğinde veya ‘es-Sünnetu’ biçiminde “elif lam-ı ta’rif ” ile belirlendiğinde -ki hadislerde umumiyetle böyle kullanılır- “Nebi ve Resul olma vasfıyla Peygamber Efendimizin getirdiği ve dinde tâbi olunması gerekli olan şeriat ve yol” anlamını taşır.

Sünnet nedir?

Bu anlama göre “sünnet” ; Kur’an’ın ve Nebi’nin (s.a.v) ‘ahad’ veya ‘mütevâtir’ senetlerle aktarılmış sözleri, fiilleri ve takrirlerinin delalet ettiği; itikadî ve amelî vacipleri, nafileleri, şer’î adapları, hülasa bütün dini hükümleri kapsar. Bu anlamıyla “sünnet”, “bid’at” kavramının zıddı olarak kullanılır.

Nitekim, delil getirme ve sünnete tutunmanın önemini vurgulama makamlarında sahabe, tabiin ve diğer selef alimleri tarafından “sünnet” kelimesi, bu anlamıyla kullanılmış ve bu kullanım onların arasında yaygınlık kazanmıştır.

Bu nedenledir ki alimler, sahabî veya tabiinin “mine’s-sünneti kez┠(şu husus sünnettendir) sözünden kastedilen mananın “bu husus, Nebi’nin (s.a.v) sözlerini, fiillerini ve takrirlerini (kabullenme) kapsayan sünnetindendir” şeklinde olduğunu beyan etmiş ve bu sözü içeren rivayetleri “hükmen merfu ” kabul etmiştir.

‘Sünnet’ kelimesini içeren rivayetlere şu örnekleri verebiliriz: Enes b. Malik (r.a.), Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.”


Ebu Said el-Hudrî (r.a.), şöyle rivayet etmiştir: “İki adam beraber bir seyahate çıkmıştı. Yolda namaz vakti girmiş ve yanlarında su bulunmadığı için temiz bir toprakla teyemmüm alıp namaz kılmışlardı. Daha sonra henüz vakit çıkmadan su bulmuşlar ve biri abdest alıp namazını iade ederken, diğeri ne abdest almış ne de namazını iade etmişti. Döndüklerinde Resulullah’a (s.a.v) gelip durumu anlattılar. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) namazı iade etmeyene “esabte’s-sünnete” (sünnete isabet ettin); diğerine de “sana da iki defa ecir var” dedi.”

Peygamber Efendimizin “sünnete isabet ettin” sözünün anlamı, “benim getirdiğim şer’î yola (hükme) isabet ettin (uydun)” şeklindedir.

Evet, sahabî, tabiîn ve onlardan sonraki selef alimleri, şer’î hükümlere kaynak teşkil etme makamında, umumiyetle “sünnet” kelimesini Kur’an’a mukabil kullanmış ve bu kullanımla şer’î delillerin bu iki kısmı arasında ayırım yapmayı kastetmiştir. Öyle ki bu kullanım onların arasında yayılmış ve “şer’î kaynakları belirtme” makamında bu ayırımı ifade etmek üzere kavramlaşmıştır. Ama elbette ki bu kullanımla, Peygamber Efendimizin hadislerinde geçen “sünnet” kelimesinin, Kur’an’ın delalet ettiği hükümlerin dışındaki hükümlere mahsus olmasını ve mutlak olarak sünnet’in yalnızca bu anlama gelmesini kastetmemiştir.

Bütün mesele şundan ibarettir; Onların şer’i delillerin bu iki kaynağı arasında ayırım yapma isteği, onları “kaynakları belirtme” makamında “sünneti” bu delillerin bir bölümüne tahsis edip onu Ku’ran’a mukabil kullanmaya sevk etmiştir. Sünnete verdikleri bu anlamın alameti de sünnetin bu makamda Kur’an’a mukabil kullanılmasıdır.

Ama sünnete tâbi olmaya, ona tutunmaya teşvik ve bid’atten sakındırma makamlarında, hem selef ve hem de halef alimleri sünnet kelimesini, ‘âmm’ (genel) olan anlamında; yani yukarda zikrettiğimiz “Nebi ve Resul olma vasfıyla Peygamber Efendimizin getirdiği, gerek Kur’an ve gerekse Nebi’nin (s.a.v) fiil, kavil ve takrirleriyle ispatlanan ve tâbi olunması gerekli olan şeriat ve yol” anlamında kullanmıştır. Bu makamda hiç kimse onu, Kur’an’a mukabil olma anlamına tahsis etmemiştir.

Usulcülere Göre Sünnet

Usulcülerin (din usulü alimleri) yanında sünnet, “Bi’setten (gönderildikten) sonra Nebi’den (s.a.v) sadır olan fiil, söz ve takrirler” anlamındadır. Onlar sünneti, Kur’an dışında Nebi’nin söz, fiil ve takrirlerine özgü kılıp Resulullah’ın ahlakî hasletlerini, fiziki özelliklerini ve bi’setten önceki söz ve fiillerini bu kavramın dışında tutarlar. Bunun nedeni, usul ilminin konusunu “delil getirme ve şer’î delillerin (kaynakların) kısımlarını belirleme”nin oluşturmasıdır.

Nitekim onların, şer’i delillerin kısımlarını ayırma gayeleri, onları Kur’an ve sünnet arasında ayırım yapmaya ve sünneti, Kur’an’ın dışındaki delillere tahsis etmeye götürdüğü gibi onların araştırma konularının “istidlal” oluşu da onları; sünneti, şer’î hükümlere delil olan Resulullah’ın söz, fiil ve takrirlerine özgü kılıp, O’nun ahlakî hasletlerini, fiziki özelliklerini ve nübüvvetten önce O’ndan sadır olan söz ve fiilleri, sünnetin anlam alanının dışında bırakmaya sevk etmiştir.

Muhaddislere Göre Sünnet

Hadisçilerin (hadis uzmanı alimlerin) ıstılahında sünnet, “Nebi’nin (s.a.v) gerek gönderildikten sonra ve gerekse gönderilmeden önce aktarılan hem söz, fiil, takrirleri; hem ahlakî hasletleri ve fizikî özellikleri ve hem de sireti (hayatı) hakkındaki rivayetlerin bütünüdür.” Muhaddislerin ekserine göre “sünnet”, “hadis” kelimesinin eşanlamlısıdır.

Muhaddislerin bu kavramı böylesine ta’mim etmesinin (genellemesinin) nedeni, teşri (hüküm koyma) ile alakası olsun olmasın, Resulullah’la ilgili her rivayeti nakletmenin, onlar tarafından birinci dereceden önem atfedilen konu telakki edilmesi ve uğraş alanı olarak belirlenmesidir.

Fakihlere Göre Sünnet

Fakihlere (fıkıh alimlerine) göre sünnet, “Resulullah’ın yaptığı sabit olup farz ve vacip olmayan şer’î hükümler” demektir. Onlar sünneti, farzın ve vacibin muadili (dengi) olarak kullanmıştır. Bu ıstılah, hicri ikinci asır ve sonrasında, tabiin döneminden sonra çıkmış ve yaygınlık kazanmıştır.

Karışıklığa Sebep Olan Nokta

Burada dikkatleri önemli bir hususa çekmek istiyorum, bazı mezhep fakihleri, Peygamber Efendimizin, sahabi ve tabiinin kelamında varit olan ve yukarda da değindiğimiz gibi “dinde tâbi olunması gereken şer’î yol ve Nebî’nin hanif menheci” anlamında olan ‘sünnet’ kelimesini, fıkıh ıstılahındaki anlamıyla anlayıp bu iki manayı birbirine karıştırmış ve onların sözünde geçen “sünnet” kelimesini bir amelin -fıkhî anlamda- sünnet olmasına delil kılmışlardır.

Bu, dikkat edilmesi gereken bir hatadır. Çünkü defaatle belirttiğimiz gibi, Nebevî hadislerde ve sahabe ve tabiinin sözlerinde varit olan “sünnet” kelimesi, yukarıda zikrettiğimiz anlama geldiği için hem itikat, hem ibadet, hem muamelat ve hem de ahlak, âdâp ve bunların dışındaki hususları kapsar. Dolaysıyla bu anlamıyla “sünnet”; farzları, vacipleri ve teşvik edilip müstehap olan söz ve amellerin tamamını içerir.

Fakihlerin kelamında ve fıkıh kitaplarında geçen “sünnet” ise farz, vacip ve mubahın muadili olmakla hudutlandırılan, fıkha özgü bir terimdir. Bu her iki anlam ve kullanım arasındaki fark açıktır. Bir amelin sünnet oluşunu, yani vacip olmayışını, Peygamber Efendimizin, sahabe ve tabiinin kelamında varit olan “sünnet” kelimesi ile ispata kalkmak, apaçık bir hatadır.

2- Sünnetin Hüccet Olmasını İnkâr Edenlerin Hükmü Nedir?

Bu soruya cevap vermeden önce, sünnetin, Kur`an-ı Kerim gibi şer’i hükümlerde delil kaynağı olabileceğini, öyle ki şer`i hükümlere delil getirme konusunda, aralarında herhangi bir farkın olmadığını ispatlamamız gerekir.

Sünnetin hüccet (delil) olabileceğini inkâr edenler şu dört grupta yer alır:

Birinci grup: ‘Mütevâtir’ ve ‘haber-ul ahad’ olmak üzere, sünnetin tamamının hüccet olmasını inkâr ederler.

İkinci grup: Sünnetin ‘haber-ul ahad’ kısmını inkâr ederler.

Üçüncü grup: ‘Haber-ul ahad’da yer tutmuş büyük bir bölümü inkar ederler. Bu inkar; “(Yapılan ilmi çalışmalarda) ‘haber’ul ahad’ yeterince tenkit edilmedi, şayet gereğince tenkit edilseydi, muhaddislerin ‘sahih’ diye hükmettikleri bir çok hadisin ‘zayıf’ olduğundan, şer`i hükümlere delil getirilemez olduğu ortaya çıkardı” iddialarıyla oluşan şüphenin neticesidir.

Dördüncü grup: Sünnetin başlı başına ahkâm koyabilirliğini inkar etmekle; sünnetin, Kur`an’ı yalnızca destekleyici ve açıklayıcı olmak üzere geldiğini iddia eder.

Biz de bunlara karşılık olarak, sünnet ve sünnetin delil oluşu konusundaki yazımıza dört bölümde yer veriyoruz:

• Birinci bölüm: Gerek ‘mütevatir’, gerekse ‘haber`ul âhad’ olsun; sünnetin genel bir kavramla hüccet olduğu konusunda.

• İkinci bölüm: ‘haber`ul ahad’ın hüccet olduğuna dair ispatlar hakkında.

• Üçüncü bölüm: Sünnetin ‘haber`ul âhad’ kısmının gereğince tenkit edilmiş olduğunun izahı hakkında.

• Dördüncü bölüm: Sünnetin başlı başına şer`i hükümler koyabilirliğinin îzahı hakkında.

I- ‘MÜTEVATİR’ OLSUN ‘AHAD’ OLSUN, SÜNNETİN TAMAMI HÜCCETTİR

‘Mütevatir’ olsun ‘ahad’ olsun, sünnetin bir bütün olarak hüccet olması, Allah’ın (c.c) kitabı ve Resulü’nün (s.a.v) sünneti, sahebe ve tabiinin söz ve amelleri ile sabit olduğu gibi dinin kesin delillerinden olan icmâ ile de sabittir.

Sünnetin hüccet olduğuna dair:

1. Kur’an-ı Kerim’den Deliller:

Allah (c.c), Kur`an-ı Kerim’in bir çok ayetinde, resulü Muhammed (s.a.v)’in sünnetinin hüccet olup her müslümanın uyması gerektiğini açıklamıştır. Kur`an-ı Kerim’in Allah’ın (c.c) kelamı olduğuna iman edeni; sünnetin de şer`i hükümlerde hüccet olduğuna iman etmesi gerekir ki bunu inkar eden Allah’ın (c.c) kelamını inkar etmiş olur.

Kur`an-ı Kerim’i incelediğimizde Allah’ın (c.c) Muhammed (s.a.v)’i elçilik misyonuyla bağdaşan bir takım özellik ve meziyetlerle donattığı kanısına varırız.

a)Bu özelliklerden biri Allah(c.c)’ın indirmiş olduğu kitap için resulünü bir açıklayıcı kılmasıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz zikri (Kur`an’ı) sana indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni beyan edesin (açıklayasın)”(Nahl, 44).
Beyan, Kur`an’da mücmel bir ifadeyi (genel kavram), ilgili hükümlerle açmakla düşünülebilir. Namaz, oruç, zekat, Hac gibi hükümlerin; şekil, vakit, sayı, miktar, şart, âdab ve diğer olması gereken maddelerin beyanı gibi. Bu ayet, mücmeli tafsil eden ve müşkilleri (anlaşılması zor) izah eden sünnetlerin hüccet oluşunu -ki bunlar sünnettin büyük çoğunluğunu oluşturur- ispatlar.

b)Peygambere bahşedilen bir diğer özellik; Allah’ın (c.c) kendisine yapılan itaat gibi peygamberine de itaat edilmesini vacip kılmasıdır. Allah (c.c) kendisine yapılan itaat ile Peygambere yapılan itaati ayırıp bunları başlı başına iki faklı itaat kılmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:


“Hiçbir Peygamberi Allah’ın izniyle itaat edilmesi dışında bir sebeple göndermedik.” (Nisa, 164).

“Ey iman edenler! Allah’a ve resulüne itaat ediniz!” (Enfal, 20).

“Kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 80).

“Ey İman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’üne itaat edin ve sizden olan emir (yetki) sahiplerine de… Şayet herhangi bir şeyde tartışmaya (nizaya) düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah'a ve Resul’üne havale ediniz. Bu daha hayırlı ve akıbet itibariyle daha güzeldir.” (Nisa, 59).

“Hayır! Rabbine ant olsun ki onlar, aralarında vuku bulan anlaşmazlıklarda seni hakem kılmadıkça, sonra da vereceğin hükmü gönül huzuruyla kabul edip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65)

Bu ayetler, Hz. Peygamber’e (sav) beraberinde getirip emrettiği bütün şeylerde itaat edilmesinin vacip olduğunu kanıtlar. Ve yine kanıtlar ki, birbirinden ayrı iki itaat vardır; Allah’ın kitabında emrettiklerine itaat ve Allah’ın emretmeyip, Resulünün emrettiklerine itaat. Aynı zamanda, son iki ayet, insanların Allah’ı ve Resulünü, çekiştikleri ve aralarında karışıklığa uğramış her şeyde hakem kılıp verilen hükme rıza göstermedikleri sürece, iman etmiş olmayacaklarını kanıtlar. İki önemli vurgu; Allah ve Resulünü çekişme konusunda hakem tayin etme ve Hz. Peygamberin verdiği hükme rıza gösterme.

Malumdur ki insanlar arasında vuku bulan anlaşmazlıkların büyük kısmı için Kura'nı Kerim'de uzlaştırma hükmü belirtilmemiştir. Ve Kur'an, yukarıda zikrettiğimiz her iki ayetle insanlara, düştükleri bütün anlaşmazlıklarda Allah ve Resulünün hükmüne müracaat etmeyi emretmektedir. Demek ki hükmü Kur'an’da zikredilmeyen diğer anlaşmazlıklar için Kur'an, bizi Resulullah'ın sünnetine yönlendirmektedir.

Şayet sünnet, Kur'an-ı Kerim gibi hakem kılınıp itaat edilmesi vacip olmamış olsaydı, Allah (c.c) bütün Müslümanlara tüm anlaşmazlık ve davalaşmalarında kendisini ve Resulünü hakem tayin etmelerini emretmezdi.

c) Peygambere bahşedilen bir diğer özellik, onun bütün Müslümanlar için uyulması zorunlu olan örnek insan olmasıdır. “Sizler için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman kimseler için Allah resulünde güzel örnek vardır.” (Ahzap, 21)

Yüce Allah, peygamberin kayıtsız şartsız bir şekilde güzel örnek olduğunu belirtmiştir. Bu, Müslümanların söz, fiil ve davranışlardan oluşan bütün işlerde peygamberi örnek edinmek ve ona uymakla emredildiklerini gösterir. Aynı zamanda bu, sünnetin bütün kısımlarıyla hüccet olduğunun bir delilidir. Sünnetin hüccet olduğuna dair Kur`an-ı Kerim’deki delillerden bu kadarıyla yetiniyoruz. Çünkü bir makale bunlardan fazlasına yer vermez.

2-Sünnetin Hüccet Olduğuna Dair Sünnetten Deliller:

Bu makalemiz uzamasın diye, bu konuya yalnız iki hadisi delil getirmekle yetineceğiz.

Ebu Hureyre (r.a) Allah resulünün şöyle buyurduğunu nakleder: “Sizi kendi halinizle baş başa bıraktığım sürece beni bırakın. Zira sizden öncekileri çokça soru sormaları ve Peygamberlerine muhalefet etmeleri helaka uğrattı. Sizi bir şeyden sakındırdığımda ise ondan kaçının. Size bir şeyi emrettiğimde, gücünüz oranında onu yerine getirin.” (Buharî, Müslim, Tirmizi ).

Ebu Hureyre (r.a) Allah resulünün şöyle buyurduğunu nakleder: “Cennete girmemekte direnen hariç, ümmetimin tümü cennete girecektir. ‘Cennete girmemekte kim direnir?’ Diye sorulduğunda: Bana itaat eden cennete girer, bana itaat etmeden cennete girmek isteyendir’ şeklinde cevap verir.” (Buharî)

Sünnetin hüccet oluşu, sünnet ile şu şekilde ispatlanır: Resulullah'ın nübüvvetini ispatlayan deliller, aynı zamanda O'nun tebliğ makamında Allah'tan aktardığı haberlerde de masum (yalan ve hatadan beri) olduğunu ispatlar. Allah Resulü, Kur`an-ı Kerim’in Allah’ın kelamı olduğunu haber verdiği gibi emirlerine riayet ve nehiylerinden sakınma suretiyle O'na uymanın ve itaat etmenin vacipliğini de ifade etmiştir. Yani, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın kelamı olduğunu ispatlayan Peygamberimizin sünneti, aynı zamanda Resululluh'a itaat etmeyi de yani sünnetleri de ispatlamıştır.

3-Sünnetin Hüccet Olduğuna Dair Aklî Deliller:

a) Şayet sünnet kabul görüp amel edilmesi gerekli bir hüccet olmasaydı, İslam dinine ait hiçbir şey ispatlanmış olmazdı. İslam’ın Allah (c.c) katından indirilmiş bir din olması Muhammed (s.a.v)’in peygamberliğinin ispatlanmasına bağlıdır. Çünkü Muhammed (s.a.v)’in peygamberliği, mucizeyle teyit edilen iddiasıyla sabittir.

Peygamberlik sadece olağanüstü bir hal sergilemekle yetinmez; zira bu olağanüstü hal, peygamber olmayanda da görülebilir. O halde Muhammed (s.a.v)'in Peygamberliğini iddia etmesi, sözlerinden bir söz, İslam varlığının dayandığı sünnetlerinden bir sünnettir.

b) Kur’an-ı Kerim’in hak ve Allah’ın (c.c) kelamı olması, Hz. Peygamberin: “Kur`an-ı Kerim Allah’ın kelamıdır” sözüne tevakkuf eder. Bu söz ise onun sözlerinden bir söz, sünnetlerden bir sünnettir. Dolayısıyla Kur`an-ı Kerim’in hüccetliği, sünnetin hüccet olmasına dayanır.

c) Sünneti devre dışı bırakarak Kur`an-ı Kerim ile amel etmek mümkün olamaz. Zira Kur`an-ı Kerim hükümlerinin birçoğu mücmel (genel/kapalı kavram) içerikli hükümlerdir. Onda ayrıntılı olarak zikredilen hükümler çok azdır. Bu mücmel yüklü hükümlerin tafsilat ve açılımlarında, Allah (c.c) şu ayetiyle peygamberini merci göstermektedir: “Biz zikri (Kur`an-ı Kerim’i) sana indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni beyan edesin (açıklayasın).” (Nahl, 44).

Şayet peygamberin bu hükümleri açıkladığı doğrultuda amel etmek vacip olmasaydı, mücmel olarak ifade edilmiş hükümlerle amel etmek mümkün olmazdı. Buna örnek vermek gerekirse, Allah’ın namazı ikame (dosdoğru) kılın emrini düşünebiliriz. Namazı ikame (dosdoğru) kılmak namazın şekil, sayı, miktar ve vakitlerini bilmeye dayanır (ki bunlar Kur`an-ı Kerim’de yer almamaktadır).

Hakeza bunları zekât, oruç, haç ibadetleri için de söyleriz. Durum böyleyken, Allah Müslümanlara alışveriş, miras, nikâh ve cinayet gibi konularla ilgili aralarındaki bütün çekişme ve karışıklıktan ötürü Allah’ı ve resulünü hakem seçmeyi emreder. Hiç şüphe yoktur ki Kur`an-ı Kerim bu karışıklıkların bir hayli az kısmına cevap sağlamıştır. Hatta bu az kısmı bile nispeten mücmel olduğundan, tafsile ihtiyaç duyar.

Eğer ki şer’i hükümlerin ispatı, Kur`an-ı Kerim’deki hükümler veya ispatı ve delalet etmesi kat’i (kesin) hükümlerle sınırlı kalsaydı, sadece Kur`an-ı Kerim’le amel edilmez ve amel edilmediği için de Kur`an-ı Kerim’in hükümleri fayda sağlamayıp terk edilirdi. Allah kelamı bu olumsuz vasıflarla vasıflanmaktan ve akl-ı selim sahibi insanların aklına muhalif bir durum ihtiva etmekten münezzeh ve yücedir.

Bu delil, sünnetin genel bir açıyla hüccet olduğuna delalet ettiği gibi sünnetin haber’ül vahid kısmında da hüccet olduğuna delalet etmektedir. Zira, Kur’an-ı Kerim’i açıklayan sünnetin büyük bir kısmı haber’ül ahaddan oluşmaktadır. Zaten haber’ül ahad’ın amel edilmesi gerekli bir hüccet olmaması durumunda, Allah (c.c)’ın kitabıyla amel edilemeyeceğini söylemiştik.


II. HEBER’ÜL AHAD’IN HÜCCET OLDUĞUNA DAİR İSPAT:

Genel bir bakışla, sünnetin hüccet olduğunu inkâr etmeyip mütevatir dışında kalan haber-ul ahadı inkâr eden bir kesim mevcut. Gösterdikleri sebep; Haber-ul ahadin kesin bilgi kaynağı olmadığını düşünmeleri. Ve iddia ediyorlar ki Allah’ın dininde amel edilmesi gereken ‘zan’ değil, yakin (kesin bilgidir). Çünkü zan, hakikate ters düştüğünden, hakikatin hiçbir şekilde yerini almaz. Bu kesime cevaben diyorum: Birçok delil vardır ki, Allah’ın dininde zanla veya zanna dayalı haber-ul ahâd ile amel edilmesinin vacip olduğunu gösterir.

Birinci delil: Zan ile amel etmek, dünyevi bir zorunluluk olduğu gibi dini bir zorunluluk olduğu da kesindir. Gerçek olan şu ki, dünyevi işlerimizin neredeyse tamamı zan üzerine kaimdir, bir insan sadece ilerde oturacağım ümidiyle bir ev inşa eder, bir öğrenci yalnızca bitirip mesleğimi alırım umuduyla okula başlar ve hâlbuki bunlar sadece zandır.

Hatta iyi düşünüldüğünde, zanla amel etmenin rahmet olduğu anlaşılır. Çünkü eğer insanlar her şeyin akıbetini bilselerdi; yani yakini bilgiye sahip olsalardı, ileriye yönelik hiçbir ümitleri olmayacağından, yaşam bir azaba dönüşürdü onlar için. Kur’an ve mütevâtir sünnetle amel etmenin, ancak ahad haberlerle (hadis) amel etmekle mümkün olabileceğini daha önce belirttik. Kur’an-ı Kerim amel edilsin diye indirildiğine göre, bunun yolu sünnetin haber-ul ahâd kısmıyla amel etmekten geçer.

İkinci delil: Yüce Allah der ki: “Şayet bir fasık size bir haber ulaştırdığında (o haberi) araştırın.” (Hucurat, 6) Bu ayetten anlaşılan, adil kişinin verdiği haberin araştırılmasının vacip olmaması ve zan ifade eden haber-i vahid ile amel etmenin caiz olduğunu gösterir.

Üçüncü delil: Allah Resulü’nün (s.a.v) dini hükümleri tebliğ ve helal-haramı bildirmek için bir takım elçiler görevlendirdiği mütevâtir rivayetlerle sabittir. Kimi zaman bu elçiler, beraberlerinde yazılı belgeler taşıdılar. Bu duruma, krallara gönderilen elçileri örnek verebiliriz. Allah Resulü'nün (s.a.v) emirlerini taşımaları ahâd yolu üzereydi. Bununla beraber, elçiler masum olmayıp taşıdıkları haber zan çemberine dahildi. Şayet haber-ul ahâd hüccet olmamış olsaydı, tebliğ görevi ifâ edilmiş olmazdı.

Dördüncü delil: Sahabiler (r.a) sınırlanmayacak kadar çok vakıalarda adil kişinin bildirdiği haber ile amel edilmesinin vacib olduğuna icmâ ettiler. Bu vakıalar tek tek mütevâtir derecesine ulaşmasalar da bir bütün olarak mütevatirdir. Sabit vakıaların tümünü ele almaya kalkarsak buna nefesler yetmez; kâğıtlar ise yazmakla tükenir.


III. AHAD HABERLERİN YETERİNCE TENKİT EDİLDİĞİNE DAİR AÇIKLAMA

Muhaddislerin Peygamber sünnetine yönelik çalışmalarındaki gayretkeşliğe aşina olan bir kimse, uzman muhaddislerin sünnete yapılması gereken en büyük hizmeti yaptıkları kanaatine varır. Tarih boyunca da sünnete en büyük ve emsalsiz hizmeti muhaddisler yapmıştır.

Nebevî hadise hizmet etmek için ömürlerini harcayan onlardır. Onlar ki, bu yol uğruna, can ve cananlarını ortaya koymuşlardı. İnsan aklının daha doğrusunu kavrayamayacağı, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmak ve tenkit edilmesi gereken haberleri tenkit etmek için öyle ölçüler belirlediler ki, onlarla usul ve kaideler oluşturdular.

Daha sonra da hadisleri, oluşturdukları bu doğru kaidelere sunmakla, sened ve metin tenkidi yaptılar. Böylesi çalışmalarla, akıllara dehşet saçan mükemmel neticeler sergilediler.

Muhaddislerin yeteri kadar metin ve sened tenkidi yapmak için ilme dayalı, esas ve formül saptadıklarını birçok insan itiraf etmekte, ancak bu ilme dayalı esas ve formüllerin sened tenkidinde gereği veya gereğine yakın uygulandığını; metin tenkidinde ise gereğince uygulanmadığından, ‘sahih’ diye bilinen birçok hadis metninin, tenkit edilmesi gerektiğini iddia ederler.

Bu düşüncedeki kesim, genel bir bakışla ‘haber-ul ahad’ olan hadislere, sahih olacağı yönünde kuşkuya kapılıp ‘haber-ul ahad’ın tümünün güvenirliğini düşürmeye kalkıştılar.

Bu Kuşkuya Ben Cevap Olarak Derim ki:

Metin tenkidine gelince, aslında bu, muhaddislerin ifâ edecekleri bir vazife değildir. Aksine bu, ‘muhaddis-fakih’lerin yani müctehidlerin üstlendiği bir görevdir.

Binaen aleyh -senet bakımından hadisin sıhhatini tespitten sonra- müçtehidin görevi, hadis metinlerini inceleyip karşılaştırmak, hadisler arasında tercihte bulunmak ve kendi içtihadına uygun olarak bir hükme varabilmek için hadislerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmektir. İşte, asıl metin tenkidi de budur.

Asıl görevleri bu olmamakla beraber muhaddisler, büyük bir ölçüde metin tenkidi faaliyetinde bulunmuşlardır. Bunun en açık şahidi, muhaddislerin; meşhur, zayıf ve mevzu hadisler konusunda yazdıkları çok sayıdaki muazzam eserlerdir. Zira bu kitaplarda, hadislerin zayıf veya mevzu oluşuyla ilgili verilen hükümlerin çoğu metin tenkiti esasına dayanır.
Özellikle burada, büyük muhaddislerin ‘ilelu’l-hadis’ (hadislerin sebepleri) konusunda yazdıkları eserleri anmakta fayda vardır.

Bunun diğer bir tanığı da müçtehitlerin kendi mezhep ve görüşlerini beyan etmek için kaleme aldıkları devasa eserlerle, daha sonra gelenlerin telif ettiği‘ilmi hilaf’ (ilmu’l-hilâfil-alî)’a (günümüzdeki adıyla Mukayeseli Fıkıh’a) dair yazdıkları kitaplardır. Muhakkik hadisçilerin ‘muhtelifu’l-hadis’ (farklı rivayetleri gösteren eserler) ve ‘müşkilu’l hadis’ (zor anlaşılır hadisler) alanında yazdıkları eserler de bu gerçeğin bir başka şahididir. Zira bu ilimler, metinlerin incelenmesi ve değerlendirmesine dayanır.

Muhaddislerin geniş anlamda metin tenkiti yapmamış görünmelerinin bir sebebi daha vardır, o da konunun mahiyeti gereği, metin tenkidinin senet tenkidine göre daha dar bir alana sahip olmasıdır. Yani, tenkide konu edilebilecek hadislerin çoğu, birinci kısma (senet bakımından tenkit edilen hadisler) dahil olan hadislerdir.

Müçtehit ve Fakihlere gelince, bunlar metin tenkidini geniş ve kapsamlı bir biçimde uygulamışlardır. Aksi takdirde içtihatları makbul olmazdı. Çünkü içtihat; ‘hükme varmak için olanca çabayı göstermek’ anlamına gelir. Bu çaba da ancak hadis metinlerini inceleyip karşılaştırmak, hadisler arasında tercihte bulunmak ve hadislerin bir kısmını kabul edip tenkidi gerektiren durumlardan dolayı, diğer bir kısmını da reddetmekle gerçekleşebilir.

Evet, ister muhaddis olsun ister fakih olsun, bu âlimler, yaptıkları çalışmalarla ilahi ecir kazanmış müçtehitlerdir. Ama hatadan masum değillerdir. Bu nedenle, aralarında bazı hadislerin tenkidi, kabulü, ya da reddi konusunda bir takım görüş ayrılıkları olmuştur.

Onlardan bir kısmı, bazı hadisleri tenkit veya kabulünde hata etmiş olabilirler. Keza, uzak bir ihtimal de olsa bir kısmı tenkite muhtaç bazı hadisleri tenkit etmemiş olabilir.

Binaen aleyh, içtihat için gerekli donanıma sahip muhaddis alimlerden biri çıkar da temelsiz arzu ve eğilimlerden uzak olarak, bozuk ortamların etkisinde kalmadan, ilmi bir yöntemle ehli tarafından tenkit edilmeyen ‘falanca hadisin’ tenkit edilmesi gerektiğini ispat ederse, kendisini şükran ve takdirle karşılar, Cenabı Hakkın kendisini bu tür salih amellerden daha fazlasına muvaffak etmesi için duada bulunuruz.

İkinci Bir Cevap Olarak Derim ki:

‘Haber’ul ahad’ olan hadislerde kuşkuya kapılan bu fırka, sünnetin büyük bir kısmının yeterince tenkit edilmediğini, eğer ki bu kısım yeterince tenkit edilmiş olsaydı ‘sahih’ derecesinden ‘zayıf’ veya ‘mevzu’ (uydurma) derecesine düşeceğini iddia ederler.

Bu iddia, İslam dinini yıkmayı ve sünneti güvensiz kılmayı gerektirecek kadar kritik ve tehlike arz eder. Allah’ın (cc) göndermiş olduğu dini (İslam’ı), geçmiş dinler gibi bozguncuların tahrifatına uğramış, hakla batıl arasında karma karışıklığa terk etmiş olduğunu da gerektirecek kadar tehlikelidir.

Allah (cc) geçmiş din sahiplerinin yaptıkları bu hataları şöyle bildirir: “Ey Ehl-i Kitap! Neden hakla batılı birbirine karıştırıyorsunuz?” (Âl-i Îmran, 71)
İslam dinini ise bu karışıklıktan tenzih ettiğini şöyle bildirir: “Şüphesiz ki, zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr, 9)

Burada, Kur’an-ı Kerim’i korumaktan maksadın kitap ve sünnet olmakla, İslam’ın tümünü korumak olduğu açıktır. Yok eğer değilse, Kur’an-ı Kerim’deki bir takım mutlak ifadeyi bir kayda bağlayan, müphemi (belirsizliği) açıklayan ve mücmeli (genel kavramı) birbirinden ayıran sünneti korumaksızın sade, Kur`an-ı Kerim’i korumanın ne tür bir faydası olabilir ki?

Büyük İmam Abdullah b. El-Mubarek’e, “Bu mevzu (uydurma) hadisler hakkında ne demeli ?” diye sorulduğunda, “Onlar için uzmanlar yaşar” diyerek, yukarıdaki “Şüphesiz ki zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz.” Ayetini, sünnetin korunuyor olduğuna delil gösterir.

Tüm noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan Allah (cc), en iyi bilendir.



IV. SÜNNETİN BAĞIMSIZ OLARAK HÜKÜM KOYABİLECEĞİNE DAİR AÇIKLAMA

Muhalefetine itibar edilmeyenler hariç, ümmet alimlerinin tümü, sünnetin Kur’an-ı Kerim’i te’kit (vurgulayıcı) ve açıklayıcı olduğunda ittifak etmişlerdir. Sünnetin, bağımsız olarak hüküm koymakla, (sünnetin) üçüncü bir kısmının varlığı ve bu kısmın hüccet olduğundan, sımsıkı sarılmak ve gereğini yerine getirmekle, yüce Allah’a hakkıyla ibadet edebileceğimiz konusunda da müttefiktirler. Bunu ispatlayacak bir çok susturucu ve karşı konulmaz delil vardır. Bu delillerin bir kısmını zikretmekle yetiniyor, kalanını “Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet” adlı kitabımıza havale ediyoruz.

Birinci delil: Resulullah'ın (sav) "Ben Allah'ın elçisiyim" deyip bunu mucize ile teyit etmesi, daha önce de zikrettiğimiz gibi İslam'ın bütün hükümlerini ispat eden, nebevi sünnet ile nübüvvetini ispat etmesi anlamına gelir.

İkinci delil: Peygamber (sav)’in, Kur`an-ı Kerim için; “O, yüce Allah’ın kelamıdır” demesidir ki bu söz, Kur`an-ı Kerim’in Allah’ın (cc) kelamı olup, sorumluluk gerektiren bir hüküm olduğundan, iman edilmesinin vacip olduğunu ispatlar. Peygamberin bu iki sözü, başlı başına hüküm bildirmiş ve Kur'an-ı Kerim dahil bütün İslami hükümleri ispatlamıştır.

Üçüncü delil: İslam ümmetinin, sünnetin hükmetmekle müstakil olan kısmının, hüccet olup amel edilmesinin vacip olduğuna icmâ etmeleri, fikir birliğine varmaları. Çünkü Müslümanlar, sünnetin bu üçüncü kısmı dışında bir dayanağı olmayan bazı fer’i hükümlerin varlığına icmâ ettiler.

Bu icmâları, sünnetin üçüncü kısmının bu hükümlere hüccet olduğuna dair icmâ etmelerini gerektirmiştir. Bu hükümlerden bazıları şunlardır:

1.Anneannesi veya babaannesi olan nenenin südüs (altıda bir) payı olmakla varis olabileceği.
2.Şufa hakkı (eski ortağın yeni ortağa karşın öncelik hakkı)
3.Musakat (ekin sulama işi karşılığında ekinden verilecek pay üzerine yapılan anlaşma).
4.Kırad (mal sahibiyle, malı işleten işçi arasındaki kâr anlaşması).
5.Bir kadınla halasını beraber nikah altına almanın haram oluşu.
6.Ayakları yıkama yerine mesh yapılabileceği.
7.Güneş ve ay tutulmasında kılınacak namaz.
8.Yağmur duasında kılınacak namaz.

Bu hükümlerin Kur’an-ı Kerim’de yer almadığı, ancak dayanağının sünnet olduğu ümmet icmâ’ının düğüm noktasıdır.

Bu kadarıyla, sünnet kısımlarının hüccet olduğunu açıkladık ve kuşkuya kapılanların kuşkusunu giderdik.

Sünnetin hüccet olduğunu inkar edenlerin hükmü nedir?

Ve şimdi “Sünnetin hüccet olduğunu inkar edenlerin hükmü nedir?” sorusuna dönüp, cevap olarak derim ki; genel bir kavram kullanacak olursak, sünnetin veya sadece sünnetin ‘haber’ül âhad’ kısmının hüccet olduğunu inkar edene ‘kafir’dir hükmü verilir.

Ancak, ‘haber’ül âhad’ yeterince tenkit edilmemiş kuşkusunda bulunana veya sünnetin başlı başına hüküm koyduğunu inkar edene ‘kafir’ hükmü verilmeyip hata ve bid’ate sapmış hükmü verilir.

Bir makale ile böylesine çok yönlü ve derin bir konuya hakkettiği beyan, tahlil ve tahkikin verilemeyeceği, eminim ki sizlerin de malumudur. Bu yüzden, bu meseleleri her yönüyle ve derinlemesine ele alan, “Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet” (Rağbet Yayınları) adlı kitabımıza müracaat edilmesinde fayda mülahaza ediyorum.

Allah en iyi bilendir.

 



Kaynak: www.gulistandergisi.com


  MAKALELER

 

web analytics