ÇARPILMA MI, ÇARPITMA MI?
 

Ebubekir SİFİL

Modernite, ma'rufu münker, münkeri ma'ruf olarak tanımlayan, yani değer yargılarını tepe taklak eden bir olgu. Modern insan da gerçeğe şaşı bakmakla malul tabii olarak.

Bu süreçte "Mevlana yılı" gibi bir durum söz konusu olduğunda, –İslam'ın küresel tehdit konumuna yerleştirildiği vakıasından hareketle– Türkiye'nin ve İslamî değerlerin dünyaya tanıtımına vesile teşkil ettiğini düşünerek buna sevinmeli miyiz? Yoksa olup biteni, ya da en azından bu durumun bize maliyetini anlamak adına biraz kuşkucu davranmak daha mı evla?

Şu bir gerçek ki, dünyaya tanıtılan, "Ben Kur'an'ın kölesi, Muhammed-i Muhtar (s.a.v)'ın ayağının tozuyum" diyen Mevlana değil; "Ne olursan ol, gel" diyen Mevlana.

"Bu ikisi arasında bir fark varsa, iki farklı Mevlana'dan söz etmek doğrudur" diye düşünülebilir. Ama Mevlana'nın bu çağrısının, "herkes kendi gerçeğini buraya taşısın" anlamına değil, "herkes kendisini buradaki gerçeğe taşısın" anlamına geldiği düşünüldüğünde, bir "çarpıtma" ile karşı karşıya olduğumuz gerçeği kendiliğinden beliriveriyor.

Kur'an ve Sünnet'i dahi çarpıtmaktan sarf-ı nazar etmeyen modern bakış açısının Mevlana'yı çarpıtmasına şaşırmamak gerekir. Bu doğru. Ama İslamî değerlerin böyle kolayca çarpıtılması, buharlaştırılması karşısında şaşırmamak elde değil.

Benzeri bir çarpıtma İmam el-Gazzâlî üzerinden yapılıyor. Özellikle Dinlerarası diyalog çalışmalarının hızlı dönemlerinde onun Faysalu't-Tefrika'sı –önce bazı Arap müellifler, sonra da Türkiye'den bazı isimler tarafından– hayli öne çıkartılmıştı.

Bu çerçevede İmam el-Gazzâlî'nin, mezkûr eserinde Yahudi ve Hristiyanlar'ın kurtuluşa ereceğini söylediği anlamına gelecek iddialar öne sürülmüştü. Bu da aynı tarz bir çarpıtman bir başka örneğini oluşturuyordu.

Oysa adı geçen eserde, hakikatten haberdar oldukları halde bile bile ona sırt dönen Ehl-i Kitab'ın ahirette kurtuluşa erecekleri anlamına gelecek herhangi bir ifade mevcut değildir.

İmam el-Gazzâlî orada Hristiyanlar'ı üç gruba ayırır:

1. Efendimiz (s.a.v)'in adını bile duymamış olanlar. Bunlar (İslam davetinden haberdar olamadıkları için hak dine girmemiş olmakta) mazurdur.

2. O'nun adını duymuş, davetinden ve mucizelerinden haberdar olmuş, İslam beldelerine mücavir yerlerde, Müslümanlar'la iç içe yaşadıkları halde İslam'ı kabul etmemiş kimseler. Bunlar mülhid kâfirlerdir.

3. Bu iki grup arasında yer alanlar. Bunlar Efendimiz (s.a.v)'in adını duymuş, ancak kendisinden ve davetinin mahiyetinden hakkıyla haberdar olamamıştır. İmam el-Gazzâlî bunların, ilk gruptakiler gibi olduğu kanaatini taşıdığını söyler.[1]

"Efendimiz (s.a.v)'in peygamberliğinden, sıfatlarından, mucizelerinden, Kur'an'dan haberdar olduğu halde yüz çeviren, kulak asmayan, üzerinde düşünmeyen kimseler hakikati bilerek isteyerek yalanlayan kâfirlerdir"[2] diyen o büyük imamı "diyalogcu" gibi lanse etmek ya da onun görüşlerinin Dinlerarası diyalog faaliyetlerini destekler mahiyette olduğunu ileri sürmek tam anlamıyla "çarpıtma"dır!

Bütün bunlar gerçeği bile bile çarpıtmak anlamına mı gelir, yoksa en başta yaşanan bir "çarpılma"nın tabii sonuçları mıdır, kararı siz verin…

 

 

[1] İmam el-Gazzâlî, Faysalu't-Tefrika, 84.

[2] A.g.e., 86.

Kaynak: Ebubekirsifil.com

 


  MAKALELER

 

web analytics