Şii İbnul Mutahhar Diyor ki:


“Ebubekir, Fâtıma'nın mirasını vermemiştir. Bu hususta yalnız kendisinin rivayet ettiği bir hadise dayanmış ve Fâtımanın mirasını yemiştir. Çünkü ona sadaka helâldir. Ebubekir, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın:
“Peygamberler, miras olarak dirhem veya dînar bırakmazlar. Onların bıraktıkları miras ancak ilimdir.” (Buhari İlim: 10, Ebu Davud İlim İbn Mace Mukaddime: 17) mealindeki hadisine dayanarak bu işi yapmıştır. Kur'ân'ın hükmü ise bu hadise muhaliftir.
Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyuruyor :
“Allah çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kadının hissesi kadar tavsiye eder.” (Nisa: 4/11)
Bu hüküm umumî olup rivayet ettikleri hadisi de tekzib etmiştir. Başka âyetlerde şöyle buyurulur:
“Süleyman Davud'a vâris oldu..” (Neml: 27/16),
“Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Ya'kub oğullarına mirasçı olsun.” (Meryem: 19/5-6),



Cevap:


1. “Hadisi Ebubekir tek başına rivayet etmiştir” şeklindeki iddia yalandır.


Hadisi Ebubekir, Ömer, Osman, Ali,Talha, Zübeyr, Saîd, Abdurrahman b. Avf, Abbas, Rasulullah'ın zevceleri ve Ebu Hureyre (Allah cümlesinden razı olsun) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dan rivayet etmişlerdir.


İmâm-ı İsmâ'îl Buhârî buyuruyor ki, İshak bana dedi ki, bu hadis-i şerifi, Mâlik bin Enesten işittim. O da, İbni Şehâb-i Zührîden işitmiş. Ona da, Mâlik bin Evs haber vermiş. Ben, Mâlik bin Evse gidip sordum. Bana dedi ki, öğleden evvel evimde oturuyordum. Hz. Ömerin adamı geldi. Halîfe seni istiyor, dedi. Halîfenin huzuruna gittim. Halîfe bir serîr [kanepe, sıra] üzerinde oturuyordu. Kanepede döşek yoktu. Bir yastığa dayanmıştı. Selâm verdim. Oturdum. Bana dedi ki, sizin aşîretinizden birkaç kişi geldi. Kendilerine para verilmesini emrettim. Bu parayı almak ve onlara dağıtmak için, sizi istedim. Alınız, dağıtınız! Halîfeye, beni Mâzur buyurmasını, bu emri başkasına yaptırmasını istirhâm ettim. Fakat, isrâr ettiler. Red edemedim. O sırada, odacı gelerek, Osman, Abdürrahmân, Zübeyr, Sa'd ibni Ebî Vakkâs içeri girmek için izin istediklerini söyledi. İzn verdi. Girdiler. Oturdular. Biraz sonra, Hz. Ali ve Abbâs da içeri girmeye izin istiyorlar, denildi. İzn verildi. Geldiler. Oturdular. Hz. Abbâs, söze başlayıp, Ali ile, Allahü teâlânın Resûlullaha ihsân eylediği (Benî Nadr) malından dolayı hâsıl olan anlaşmazlığın giderilmesini istiyoruz dedi. Önce gelenlerin de rahat etmeleri ve râzı olmaları için, bu işin görüşülmesini istedi. Önce halîfe söze başlayıp, yeri ve gökleri yaratan ve her ân varlıkta durmalarına izin veren Allahü teâlânın ulûhiyyet ve izzeti hakkı için sizden sorarım ki, Resûlullah, (Biz Peygamberler miras bırakmayız! Bıraktıklarımız sadaka olur) buyurdu mu? Bu hadis-i şerifi söylediğinden haberiniz var mı, dedi. Önce gelen Osman ve arkadaşları, evet, haberimiz var, söyledi, dediler. Halîfe sonra, Aliye ve Abbâsa dönerek, aynı soruyu tekrarladı. İkisi de, evet biliyoruz, dedi. O hâlde, bu işte verilecek hükmü dinleyebilirsiniz: Cenâb-ı Rabbül'âlemîn bu mâlı ganîmet olarak vermiştir. Bunu yalnız Habîb-i ekremine ihsân ettiğini ve bu salâhiyyeti başkasına bahşetmediğini, Haşr sûresinin altıncı âyeti göstermektedir. Fahr-i kâinât efendimiz, bugün mevcut olan kısmı kalıncaya kadar, hepsini sarf etmiş ve islâmiyete uygun olarak dağıtmıştır. Çoluk çocuğunun meşru ihtiyaçlarını o ganîmetlerden ayırır, fazla kalanı beyt-ül-mâldan hakkı olanlara verirdi. Siz ne dersiniz? Resûlullah böyle yapmaz mı idi? Halîfenin bu suâline, orada bulunanlar, hep birden evet öyledir, dediler.
Halîfe hazretleri sözüne devam ederek: Resûlullah vefât edince, Ebû Bekr-i Sıddîk idareyi eline aldı. Resûlullahın yaptığını, o da, öylece yaptı. Ölünceye kadar, öyle idare etti ki, idaresinde hiçbir kusur yok idi. Şimdi siz ikiniz beni konuşturmaya, benden sormaya geldiniz. Suâliniz bir olduğu gibi işiniz de birdir. Sen Hz. Abbâs! Kardeşinin oğlu Alînin hakkını, Hz. Ali de, zevcesinin babasından kalan hakkını sormaya geldiniz. Size, kendinizin, işittik dediğiniz (Biz miras bırakmayız... ) hadis-i şerifini anlattım. Sonra, Resûl-i ekrem efendimizin haklı halîfesi olan Ebû Bekr-i Sıddîkın yaptığını bildirdim. Halîfe olduğum gün, bu işin idaresini ikinize bırakmıştım ve bu işi önceki gibi idare etmenizi size şart eylemiştim. Hz. Osmanın ve arkadaşlarının yanında, Hz. Ali ile Abbâsın suâline karşı, bu şart ile verilmiş olduğunu bildirdi. Şimdi siz, buna uymayan bir iş yapmaya izin istemek için gelmiş iseniz, yeri ve gökleri yaratanın büyüklüğüne yemin ederim ki, Allahü teâlânın ve Onun Resûlünün rızalarına uymıyan bir işin yapılmasına izin vermem. İdaresinden âciz iseniz, bana geriye veriniz! Sizin ihtiyaçlarınızı te'mîn ederim, dedi. Urve Tebn-i Zübeyrden burası soruldukta, Mâlik bin Evsten böylece işitmiş olduğunu tekrar bildirdi. Sonra, Resûlullah efendimizin mübârek zevcesi Âişe hazretlerinden gelen bir haberi de şöyle anlattı: Birgün, ezvâc-i tâhirât ganîmetten kendilerine düşen hisse miktârlarını, o zaman halîfe olan babamdan sorup anlamak için, beni babama gönderdiler. (Cenâb-ı Haktan korkmuyor musunuz? Resûlullah efendimizin, (Biz Peygamberlerin mirası olmaz) hadis-i şerifi, sizin hisseniz olmadığını gösteriyor. Bu hadis-i şerifi hâtırlar mısın?) buyurdu. Bu red cevabını alınca, hâtırladım ve geri döndüm.

 Bu hadis-i şerifi, Resûlullah efendimizden, Hz. Ebû Bekr işitmiştir. Kendisi için, en sağlam bir delîldir. Çünkü birşeyi öğrenmek, üç yol ile olur: Birincisi, his etmek, duymak. İkincisi, herkesten işitmek. Üçüncüsü, Resûlullahdan işitmektir. Hz. Fâtımanın, bu hadisi işitmemesi, bunun yok olmasını göstermez. Hz. Ali ile Abbâsın tasdik etmesi ve Hz. Âişenin ezvâc-ı Peygamberîyi iknâ ederek haklarını istemekten vazgeçmeleri, bunda hiç şüphe bırakmaz.

Bütün bu vesikalar hiçe sayılarak, halîfe Ebû Bekr-i Sıddîkın, Fedek hurmalığını zorla aldığı düşünülürse, Hz. Ali halîfe olunca, herşey elinde ve emrinde iken, bu hurmalığı, niçin Hz. Hasen ile Hüseyne teslim etmedi? Üç halîfenin yaptıklarını değiştirmedi. Hz. Alînin, hurmalığı, üç halîfenin yaptığı gibi idare etmesi, Ebû Bekr tarafından zulüm ile alınmadığını açıkça göstermektedir.


Hz.Ali'nin halife olunca üç halifenin yaptıkları gibi idare etmesine sebebini şiiler şu şekilde açıklar;


a. '' Ehl-i beyt, gasb edilen haklarını geri almaz. Nitekim, Resûlullah, Mekkeyi feth edince, vaktîle gasb edilmiş olan evini, onlardan geri almadı''

Bu cevapları sağlam değildir. Çünkü, Ömer bin Abdülazîz halîfe iken, bu Fedek bahçesini, imam-ı Muhammed Bâkıra verdi. O da aldı. Abbâsî halîfeleri gasb edinciye kadar, hep imamların elinde kalmıştı. Sonra, hicretin ikiyüzüçüncü senesinde, Me'mûn halîfe, kendi memuru olan Kusem bin Câfere yazarak, tekrar imam-ı Ali Rıza'ya ve bunun o sene vefâtında, Hz. Hüseynin torunu Zeydin torunu Yahyâya verildi. Seyyidet Nefîse hazretlerinin dedesi olan Zeyd başkadır. O, Hz. Hasenin oğlu idi. Fakat, Me'mûnun torunu halîfe Mütevekkil yine gasb eyledi. Sonra Mu'tedid, geri verdi. Ehl-i beyt geri almaz olsaydı, bu imamlar niçin aldılar? Bunun gibi, Hz. Ebû Bekr, Hz. Alînin hakkı olan hilâfeti gasb etti diyorsunuz. Hz. Ali, bu gasb edilen hakkı, sonra niçin kabûl etti? Sonra, Hüseyn gasb edilen hilâfeti, Yezîdden almak için neden uğraştı ve şehit oldu?

b. ''Hz. Ali, Hz. Fâtımaya uyarak Fedekten bir şey almadı''

Bu cevapları daha çürüktür. Çünkü, Fedeki kabûl eden imamlar, neden Hz. Fâtımaya uymadılar? Ona uymak farz ise, bu farzı niçin yerine getirmediler? Eğer farz değil de nâfile ise, Hz. Ali nâfileyi yapmak için farzı niçin terk eyledi? Çünkü, herkese hakkını vermek farzdır. Bundan başka, bir kimsenin ihtiyârî işlerine uyulur. Zorla yaptırılmış olan bir işe uymak olmaz. Hz. Fâtıma, eğer birinin zulmü ile, Fedekten istifâde edemedi ise, mecbûr ve çâresiz kalmış demek olur. Buna uymak, mânasız birşey olur.


c. ''Hz. Alînin Fedek bahçesini almaması, takıyye içindi. Şî'îlerin (Takıyye) yapması lâzımdır''


Takıyye, sevmedikleri kimseler ile dost geçinmek demektir. Bu sözleri de, zayıftır. Çünkü, şî'îlere göre, imam meydana çıkıp, harp etmeye başlayınca, takıyye yapması haram olurmuş. Bunun içindir ki, Hz. Hüseyn, takıyye yapmadı. Hz. Ali, halîfe iken takıyye yaptı demeleri, haram işledi demek olur.

 



2. “Ebubekir Fâtıma'nın mirasını yemiştir.” şeklindeki iddia da yalandır.

Ebubekir mirası kendi şahsı için iddia etmemiştir. Çünkü Rasulullah'ın bıraktığı tereke ona hak edenlerindir. Ebubekir ise sadakaya müstahak olanlardan değildir. Başta Ali (r.a.) olmak üzere bütün ashab da Rasulullah'ın gerisinde bıraktığı malın miras olmadığına inanmışlardır.

Nitekim Ali (r.a.) halife olunca Rasulullah'ın terekesini paylaştırmadığı gibi, arazinin (Fedek arazisi) ilk üç halife zamanındaki seyrini değiştirmemiştir. (Arazîlerin geliri Rasulullah'ın emrettiği gibi fakirlere tasadduk ediliyordu).




3. İmam Zehebi şii İbnul Mutahhar'a yazmış olduğu reddiyede şunları söyler:


Mirasla ilgili olan âyetin (Nisa 4/11) umum ifade eden hükmünden Fedek arazisi yukarıda rivayet ettiğimiz hadisle tahsis edilerek müstesna kılınmıştır. Kâfirin, kasden adam öldürenin ve kölenin de âyetin hükmü dışında kalarak mirasçı olamıyacakları hususu da böyledir.


Kaldı ki Ebubekir (r.a.) ve Ömer (r.a.), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)in geri bıraktığı malın birkaç mislini Ali (r.a.) ve çocuklarına vermişlerdir. Bütün bunlardan başka Ömer (r.a.), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o mal ile nasıl tasarruf etmişse onların da aynısını yapmaları için, Rasulullah'ın terekesini Ali ve Abbas'a teslim etmesi, Şiilerin Ebubekir ve Ömer'e (r.a.) yaptıkları töhmeti reddeder.
Sonra “İrs” kelimesi ilim, Peygamberlik, mâl, hülâsa intikal edebilecek her şeyi ifade eder.


“Sonra Kitabı, kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bıraktık.” (Fatır: 35/32),


“İşlediklerinize karşılık, size miras verilen işte bu cennettir.” (Zuhruf: 43/72),


“Arz, Allah'ındır ve onu kullarından dilediğine miras olarak verir.” (A'raf: 7/128) mealindeki âyetler buna delâlet ederler.


Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:


“Peygamberler, miras olarak Dirhem veya Dinar bırakmazlar. Onların bıraktıkları miras ancak ilimdir”.


Süleyman (a.s.)'a da babasından kalan miras, ilim ve peygamberlik mirası idi. Bu mirasdan maksad, mal olsaydı Davud'un yalnız bir oğlundan bahsedilmezdi. Böyle bir miras, Davud'un diğer oğullarına da şâmil olurdu.

Süleyman'ın, Davud'un malına vâris olmasından da medih ifade eden bir sıfat yoktur. Çünkü iyi olsun kötü olsun kişi babasına varis olur. Süleyman (a.s.)'ın Davud (a.s.)'a vâris olduğu hakkındaki âyet-i kerime Süleyman (a.s.) ve nübüvvet gibi kendisine has olan meziyetlerini medih içindir. Halbuki mala mirasçı olmak halk arasında müşterek olan adî bir şeydir. Binaenaleyh faydası olmadığı için bu gibi şeyler bize anlatılmamalıdır.

“Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Ya'kub oğullarına mirasçı olsun.” (Meryem: 19/6) âyet-i kerimesi de böyledir.

Yani Zekeriyya'nın (a.s.) bir vâris için duası aynı mânâdadır. Nitekim Zekeriyya (a.s.) da Peygamberliğine veya ilim ve hikmete vâris olacak bir evlad için dua ediyordu. Yoksa bir marangoz olan Zekeriyya'nın (a.s.) tevarüs edilecek bir malı olmadığı gibi Yahya (a.s.) da insanların en zahidi idi. ( Buhârî'nin Sahihinde Zekeriyya' nın (a.s.) marangoz olduğu ve elinin emeğiyle kazandığını yediği yazar.)



İmam Kurtubi'nin tefsirinde şunlar yazar:


“Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Ya'kub oğullarına mirasçı olsun.” (Meryem: 19/5-6) ayetinin tefsirinde;


en-Nehhâs der ki: "Ki bana da mirasçı olsun, Yakuboğullarına da mirasçı olsun" buyruğu ile ilgili olarak ilim adamlarının üç türlü cevabı vardır: Buradaki mirasçılığın nübüvveti miras almak olduğu söylendiği gibi, hikmeti miras almak olduğu da söylenmiştir. Mal mirasçılığı olduğu da söylenmiştir.


Peygamberliği miras almak şeklindeki görüşün kabul edilmesi imkânsızdır. Çünkü peygamberlik miras alınmaz. Eğer miras alınabilen bir şey olsaydı, bir kimsenin kalkıp: İnsanlar Nuh (as)a mensubturlar. -Ki o mürsel bir nebidir- demesinin de doğru olması gerekirdi.


İlim ve hikmet mirasçılığı olduğuna dair görüş güzel bir görüştür. Hadîs-i şerifte de: "İlim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır" denilmiştir.


Malına mirasçı olma görüşüne gelince, bu da İmkânsız bir şey değildir. Her ne kadar bazı kimseler, Peygamber (sav)ın: "Biz miras bırakmayız, geriye bıraktıklarımız bir sadakadır" hadisi dolayısıyla bunu kabul etmemiş iseler de, bu hadiste bunun imkânsızlığına delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü bir kimse bazen kendisi hakkında çoğul kipiyle haber verebilir. Ayrıca bu hadis, bizim sadaka olarak terkettiğimiz miras alınmaz, anlamında da yorumlanabilir. Çünkü, Peygamber (sav) geriye kendisinden miras alınacak bir şey bırakmamıştır. Onun geriye bıraktığı hayatta iken yüce Allah'ın kendisine şu buyrukları ile mubah kıldığı şeylerdir: "Bilin ki; ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Rasûlüne... aittir." (el-Enfal, 8/41) Çünkü burada "Allah'a aittir" buyruğu; Allah yolunda harcanır, demektir. Rasûlullah (sav) hayatta olduğu sürece onun maslahatına olan hususlar da Allah yolunun kapsamı içerisindedir. Bazı rivayetlerde: "Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız sadakadır" denilmektedir şeklindeki itiraza gelince; Bu rivayet hakkında da her iki te'vil geçerlidir. Çünkü; "Geri bıraktığımız" ifadesindeki ism-i mevsul olup, anlamındadır. (Yani bizim sadaka olarak geriye bıraktıklarımız miras alınmaz). Diğer yorum (ki onun kendisinden miras alınacak bir şey bırakmaması yorumu olup) bu durumda olan bir kimseden miras alınmaz, şeklindedir.


Ebu Ömer b. Abdi'l-Berr dedi ki: Peygamber (sav)ın: "Biz miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız sadakadır" buyruğunun te'vili hususunda ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır: Birinci görüş -ki bu çoğunluğun kabul ettiği ve cumhurun benimsediği görüştür- Peygamber (sav)ın bıraktıkları miras alınmaz, o geriye ne bırakmışsa sadakadır. İkinci görüşe göre ise; Peygamberimiz (sav)a mirasçı olunmaz. Çünkü yüce Allah'ın ona verdiği özelliği dolayısıyla o malının tümünü faziletinin daha bir artması için sadaka kılmıştır. Nitekim nikâh hususunda da yüce Allah'ın kendisine mubah kıldığı, başkasına ise haram kıldığı özellikler vardır. Bu görüşü de aralarında İbn Uleyye'nin de bulunduğu kimi Basralı ilim adamı benimsemiştir. Sair İslâm âlimleri ise birinci görüşü benimsemişlerdir.


“Süleyman Davud'a vâris oldu..” (Neml: 27/16) tefsirinde;


Süleyman, Davud'a mirasçı oldu. Dedi ki: Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi, herşeyden bize verildi..." el-Kelbî dedi ki: Dâvûd (a.s)'ın ondokuz çocuğu vardı. Aralarından onun peygamberliğine ve mülküne Süleyman mirasçı oldu, Eğer bu mirasçılık bir mal mirasçılığı olsaydı, onun bütün evlatlarının bu hususta eşit olmaları gerekirdi. İbnu'l-Arabî de böyle demiş­tir. (İbnu'l-Arabî devamla) dedi ki: Eğer bu, mala bir mirasçılık olsaydı, bu malın sayılarına göre paylaştırılması gerekirdi. Yüce Allah Dâvûd (a.s)'ın sahip olduğu hikmet ve nübüvveti (diğer kardeşleri arasından) özellikle Süleyman (a.s)'a verdi. Ayrıca lütuf ve kereminden de kendisinden sonra hiçbir kimseye verilmemiş büyük bir mülk de verdi.

İmam Kurtubinin tefsirinden alıntıladığımız kısım burda tamamlandı.

 

Müfessirlerin çoğunluğu Meryem: 19/5-6 ve Neml: 27/16 ayetlerinde geçen mirasın ilim, hikmet, peygamberlik olduğu görüşündedirler.

 

Peygamberlerin miras bırakmamalarının  hikmeti

Eğer peygamberler miras bıraksalardı, mirasçıların arasında onların ölmesini bekleyip mirasına konmak isteyenler bulunabilinirdi; diğer taraftan, böyle olsaydı, halk içerisinde hepsinin ısrarla tekrarladıkları “Biz sizden tebliğimize karşılık ücret istemiyoruz. Bizim ücretimiz Alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir” sözlerinde samimi olmadıkları, mirasçıları için mal topladıkları şaiyası çıkabilir, bu da onların manasına menfi manada etki ederdi.

Maddi menfaatların tebliğe menfi tesir edeceğini bildiği içindir ki, Resulullah sav. nerede tehlike varsa, mesela Bedir Savaşında olduğu gibi, ilk önce kendi yakınlarını göndermiş veya ortaya çıkarmış, nerede bir menfaat söz konusu olmuşsa, bundan akrabalarını uzak tutmuştur. Mesela zekat gibi bir geliri, Haşimoğullarına ve kendi soyundan gelenlere ebedi olarak yasaklaması, faiz haram kılındığında ilk olarak amcası Hz. Abbas’ın faiz alacağını kaldırması, ilk olarak bağışladığı kan bedelinin amcası Haris’in oğlu Rebia’nın kan bedeli olması, bunun misallerinden sadece bir kaçıdır.
 

Şii İbnul Mutahhar diyor ki:

“Fatıma, babasının Fedek arazisini kendisi, ne hibe ettiğini söyleyince, Ebubekir kendisinden bir şahit getirmesini istemiştir. Fatıma da Ümmü Eymen'i şahit olarak getirmiş, fakat Ebubekir:
“Bu kadındır. Şehadeti kabul edilmez” demiş. Halbuki bütün râvîler Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın Ümmü Eymen hakkında :
“Ümmü Eymen cennet ehlinden bir kadındır” dediğini rivayet etmişlerdir. Daha sonra Fatıma, Ali'yi (r.a.) şahit olarak getirmiş. Ali de Fâtıma'ya şahitlik etti. Fakat Ebubekir:
“Ali kocandır. Elbette lehinde şahitlik edecektir” diyerek şahitliğini kabul etmemiştir. Halbuki bütün hadis âlimleri Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali (r.a.) için:
“Ali hak ile beraberdir. Hak da Ali'nin bulunduğu yerdedir. Havuzun (mahşerde) başına gelinceye kadar bu ikisi birbirinden kesinlikle ayrılmayacaklardır.” dediğini rivayet etmişlerdir. Bunun üzerine Fatıma darılmış ve babasına kavuşup (vefat edip) Ebubekir'i şikayet edinceye kadar Onunla konuşmayacağını ahdetmiştir. Yine bütün muhaddisler Rasulullah'ın:
“Ey Fatıma! Allah senin darıldığına darılır, rıza gösterdiğine de rıza gösterir.”,
“Fatıma benden bir parçadır...” buyurduğunu rivayet etmişlerdir. Durum böyle olunca:
“Biz Peygamberler miras bırakmayız...” hadisi sahih olsaydı Ebubekir'in, Rasululah'ın miras olarak bıraktığı katır, kılıç ve sarığını Ali'ye (r.a.) terketmesi caiz olmazdı. Nitekim Abbas bunlara sahip çıkmak isteyince Ebubekir, onların Ali'ye (r.a.) verilmesi için hüküm vermiştir. Bütün bunlardan başka Bahreyn'den Beytülmâle mal getirildiği sırada Câbir (r.a.), Ebubekir'in (r.a.) yanında bulunuyordu. Ebubekir, Câbir'den hiçbir delil istemeden Rasulullah'ın Ona vadettiğini vermiştir.”

 

İmam Zehebi şii İbnul Mutahhar'a yazdığı reddiyede şiilerin bu iddilarını şu şekilde yanıtlar;

Bu iddian râfizîlerin ilk iftiralarından değildir. Eğer Fatıma (r.a.) miras yoluyla Fedek arazisine talip çıkmışsa hibe iptal olmuştur. Fedek arazîsi Ona hibe edilmişse miras iptal olmuştur. Eğer bu hibe Rasulullah'ın hastalığı esnasında vuku bulduğu iddia ediliyorsa, Rasulullah’ın, hastalığı esnasında birisine hakkından fazlasını tavsiye etmekten münezzehtir. Yok eğer sıhhati zamanında Fedek arazisini hibe etmişse bu hibenin o zaman teslim edilmiş olması şarttır. Aksi takdirde hibe eden, sözle hibesini yapar, fakat kendisine hibe edilen zâta o hibeyi teslim almazsa cumhuru ulemaya göre bu hibe bâtıldır.


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Fedek arazisini Fâtıma'ya hibe ettikten sonra bu durumun ehl-i beyt ve müslümanların indinde meşhur olmayıp yalnız Ümmü Eymen ve Ali (r.a.) tarafından bilinmiş olması nasıl mümkün olabilir?
Bu iddia olsa olsa Fâtıma'ya isnad edilmiş bir iftiradır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) miras bırakmışsa Onun hanımları ile amcası da bu malda müşterektirler.
Binalenaleyh ne bir kadın ve ne de bir tek erkeğin onların aleyhinde şehâdette bulunması kitap ve sünnete göre mümkün olmadığı hususunda bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir. Evet hibe gibi konularda bir şahit ve hibeyi isteyenden de yemin gerekir.


Erkeğin hanımına yapacağı şahitlik konusunda da âlimlerin iki meşhur görüşü vardır.
Ahmed'den rivayet edilen bu görüşlerden birincisine göre erkeğin hanımı için yaptığı şahitliğin kabul edilemiyeceği istikametindedir. Ebu Hanife, Mâlik, Leys b. Sa'd, Evzâî, İshak ve başkaları da bu görüştedirler.

İkinci görüşe göre şahitlik kabul edilir. Şafiî, Ebu Sevr ve İbn-i Münzir bu görüştedirler. Bununla beraber yalnız kocanın şehadeti kafi değildir. İmamın (Halife), bir erkek ve bir kadının şehadetiyle hüküm vermesi caiz olmadığı hususunda müslümanlar ittifak halindedirler. Kaldı ki, ekseriyet yalnız kocanın şehâdetini kabul etmemektedirler.
Râfizînin “Bütün muhaddisler, Rasulullah'ın:


“Ümmü Eymen cennet ehlinden bir kadındır.” hadisini rivayet etmişlerdir” şeklindeki iddiası, bir câhilin lehine getirmek istediği ve fakat aleyhinde olan bir iddiadır.
“Ümmü Eymen bir kadındır, şehadeti kabul edilmez (kâfi değil)” sözünü Haccac, Muhtar b. Ebi Ubeyde ve emsalleri dahi söylemiş olsalar doğru konuşmuş sayılırlar. Çünkü bir müddeînin zahiren başkasına ait olan bir mala talip olması durumunda kadının şehadeti kabul edilmez. Kaldı ki böyle bir söz Ebubekir'den (r.a.) rivayet edildiğine göre nasıl doğru olmasın?


“Ümmü Eymen cennet ehlinden bir kadındır” şeklinde rivayet edilen hadise gelince, İslâmî eserlerin hiç birisinde böyle bir şeyin mevcudiyetini bilmiyoruz. Âlimlerden hiçbir âlim de onu rivayet etmiş değildir.


Ümmü Eymen ise, Ümmü Üsame b. Zeyd'dir. Rasulullah'ın dadısı idi. Muhacir hanımlarından olup hürmeti hak etmiştir. Lâkin rivayet Rasulullah'a ve ilim ehline yalan isnad etmekle olmaz.


“Bütün muhaddisler Onu rivayet etmişlerdir” ifadesi ancak mütevatir olan haberlerde mümkündür. Rasulullah'ın miras bırakmadığına dair hadisi ashabın ileri gelenleri tarafından rivayet edilmesine rağmen onu inkâr edip, Ümmü Seleme'den bahseden hadis hakkında da:


“Bütün muhaddisler Onu rivayet etmişlerdir” diyen kimse, insanların en câhili ve hakkı inkâr edenin tâ kendisidir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ümmü Eymen'in cennet ehlinden olduğuna dair haber verdiğini takdir etsek dahi, bu haber yine Rasulullah'ın başkası hakkında:


“Cennet ehlindendir” diye haber vermesi gibidir. O, on zât'ın cennet ehlinden olduklarını haber vermiştir. Hatta bir hadislerinde:


“Ağaç altında (Rasulullah'a) biat edenlerden hiçbiri cehenneme girmeyecektir” buyurmuşlardır. (Müslim İman: 175, Tirmizi Menakıb: 57-58)


Bu hadis Buhari'de olup hadis âlimleri tarafından rivayet edilmiştir. Cennetle müjdelenenlerle ilgili hadis de sünen kitaplarında mevcud olup, Abdurrahman b. Avf ve Saîd b. Zeyd'den rivayet edilmiştir. Binaenaleyh bu hadisler hadis âlimleri nezdinde malumdurlar. Ama bu râfizîler, Rasulullah'ın cennetle müjdeledikleri zatları tekzib ediyor ve iddialarınca cennetle müjdelenen bir kadının şehadetini kabul etmediklerini iddia ederek onları tenkid ediyorlar. Bunların cehaletinden ve inadından daha büyük cehalet ve inad var mıdır?


Sonra kişinin cennet ehlinden olması şahitliğinin kabul edilmesinin vacip olduğuna delâlet etmez. Çünkü hata etmesi caizdir.


Bunun içindir ki, Hatice, Fâtıma, Aişe ve Onlardan başka cennet ehlinden oldukları bilinen hatunlardan her birinin başlı başına şehadeti Kur'an'ın nassına göre erkeğin yarım şehadetine tekabül eder.


Kadının mirastaki payı da erkek payının yarısına, diyeti de erkek diyetinin yarım diyetine tekabül eder.


Bütün bu hükümlerde müslümanlar ittifak etmişlerdir. Kadının cennet ehlinden olması da şehadetinin kabulünü vacip kılmaz. Çünkü Onun yanılması caizdir.
Yine bir insanın önceden yalan söyleyip, bilâhare tevbe ederek cennete girmesi de mümkündür.


Râfizînin; “Ali (r.a.), Fâtıma'ya şahitlik etti. Fakat Fatıma'nın kocasıdır diye Ebubekir, Ali'nin şehadetini reddetti” şeklindeki iddiası yalandır.
Doğru kabul edilse de bu söze Ebubekir (r.a.) için hiçbir kusur yoktur. Çünkü Çumhur-u ulemaya göre kocanın hanımı için yaptığı şahitlik merduttur. Kocanın şahitliğini kabul edenler dahi ikinci bir erkeğin veya iki kadının daha şehâdette bulunmaları halinde kabul ediyorlar. Müddeînin yemini olmadan bir tek erkek ile bir tek kadının şehadetiyle hükmetmek ise caiz değildir.


Râfizî'nin: “Bütün muhaddisler, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın:


“Ali hakla beraberdir. Ali neredeyse hak da oradadır. Havuz (Mahşerde) başına gelinceye kadar ikisi birbirinden ayrılmazlar.” buyurduğunu rivayet etmişlerdir” şeklindeki iddiası en büyük yalanlardandır. Çünkü bu hadisi ne sahih ve ne de zaif bir senedle hiç kimse Rasulullah'dan rivayet etmemiştir. Hal böyle iken nasıl “Bütün muhaddisler rivayet etmişlerdir” denilebilir?


Onlardan hiç birisi rivayet etmediği halde, bütün ashab ve âlimler rivayet etmişlerdir, diyen kimseden daha yalancı var mıdır?


Eğer bir kısmı rivayet etmişlerdir, dolayısıyla sahih olabilir deseydi belki mümkün olurdu. Fakat bu haber kesinlikle yalandır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), birçok yönden bu haberden münezzehtir. Evvela, havuzun başına bir çok kimse gelecektir. Hak ise havuzun başına gelecek şahıslardan bir şahıs değildir. Sonra şahısla beraber olan hak onun sıfatıdır. Ondan ayrı bir şey değildir. Yani şahıs olamaz. Bütün bunlardan başka mutlak hak yalnız Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraberdir. Eğer Ali (r.a.) nerede ise hak orada olsaydı. Onun da Rasulullah gibi masum olması gerekirdi. Râfizîler câhil oldukları için bunu iddia ediyorlar. Ama Ali'nin (r.a.), Ebubekir (r.a.), Ömer (r.a.), Osman (r.a.) ve başkalarından masumlukta -ki hiçbirisi masum değildir - evlâ olmadığını bilenler râfizîlerin bu iddialarının yalan olduğunu gayet iyi biliyorlar.


Ali'nin (r.a.) fetvaları da Ebubekir, Ömer ve Osman'ın (r.a.) fetvaları gibidir. Fetvalarında onlardan daha isabetli olmadığı gibi, tercih edilen fetvalarda da onlardan ileri değildir. Rasulullah'ın Ona karşı olan rıza ve övgüsü de diğer halifelere karşı olan rıza ve övgüsünden büyük değildir. Hatta birisi, Rasulullah'ın Osman'a (r.a.) itab ettiği bilinmemesine karşılık Ali'ye (r.a.) bazı yerlerde itab etmiştir, derse uzak görülmez. Nitekim Ali (r.a.), Ebu Cehl'in kızıyla evlenmek istediğinde, Fâtıma Onu Rasulullah'a şikayet ederek:


Babacığım! Herkes seni kızlarına darılmış (da onlara bakmıyor) sanıyor. Bak işte Ali, Ebu Cehl'in kızıyla nişanlanıyor! demiştir. Bunun üzerine Rasulullah kalkarak bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:


“Hişam b. Muğire oğulları, kızlarını Ali b. Ebi Tâlib ile evlendirmeleri için benden izin istediler. Onlara izin vermiyorum. Tekrar onlara izin vermiyorum. Tekrar onlara izin vermiyorum. Ancak Ali kızımı boşamak ister ve kızlarıyla evlenirse (olabilir). Muhakkak Fâtıma benden bir parçadır. Onu üzen beni de üzmüş, ona eziyet veren de bana eziyet etmiştir.” (Buhari Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29, Nikah: 109, Müslim Fedail: 96, Ebu Davud, Nikah: 13)


Sonra Abd-i Şems oğullarından olan damadından (Ebü'l As b. Rebî'dir. Abdi Şems oğullarından olan Ebü'l As; Medine'ye hicret etmiş, Rasulullah da Zeyneb'i birinci nikâhı ile tekrar Ebü'l As'a vermiştir. ) bahsederek:


“O bana (Zeyneb üzerine evlenmeyeceğine) söz verdi. Ve bana karşı (verdiği sözde) doğru hareket etti (Yalancı çıkmadı).” buyurdu. (Buhari Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29, Nikah: 109, Müslim Fedail: 96, Ebu Davud, Nikah: 13)


Bu hadis, sahih olup Buhari ve Müslim de mevcuttur.


Yine bir gece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali (r.a.) ve Fâtıma'yı ziyarete gitmiş ve:
“Siz namaz kılmaz mısınız?” buyurması üzerine Ali (r.a.):
Ya Rasulullah! Hayatımız Allah (c.c.)'ın yed-i kudretindedir, bizi uyandırmak isterse uyandırır, demiştir. Bunun üzerine Rasulullah geri dönmüş ve elini dizine vurarak:
“Umumiyette insanlar, ne de çok cidalci oluyor” buyurmuşlardır. (Tirmizi Tefsir: Ahzab Suresi)

Netice olarak Hz, Fâtıma'nın Fedek arazisi ile ilgili meselede yalnız Ali'nin (r.a.) şahitliği ile hüküm vermek caiz olmadığı gibi, bizzat kendisinin de kendi lehine hüküm vermesi de caiz değildir.


Râfizînin Fâtıma'dan (r.a.) bahisle Onun Ebubekir'e darıldığını ve ölünceye kadar Onunla konuşmadığını anlatması da haddi zâtında bu durum Fâtıma'ya (r.a.) yakışmayan bir durumdur. Bunu delil olarak ileriye süren ancak câhil olabilir. Her ne kadar bu durumu medih diye anlatmaya çalışmışsa aksine Fâtıma'ya (r.a.) kusur isnad etmiştir. Çünkü Ebubekir'in (r.a.) verdiği kararda darılacak hiçbir şey yoktur. Üstelik Ebubekir (r.a.) ancak hakkın doğrultusunda hüküm vermiştir. Öyle bir hüküm vermiştir ki müslümanın Onun hilâfına hüküm vermesi caiz değildir.


Bir kimse, Allah ve Rasulunün emrettikleri şekilde kendisi hakkında hüküm verilmesini ister, fakat verilen hükmü kabul etmez, üstelik hükmü verene darılır ve onunla konuşmamağa yemin ederse bu durum hiç bir zaman o kimseye medih olmaz. Hâkime de zem teşkil etmez. Aksine darılan ve konuşmayan kişiye medihten ziyade zem olur.
Ama biz biliyoruz ki, Fâtıma (r.a.) ve daha bir çok ashab hakkında anlatılan bu gibi hadisler yalandır. Bazı hadisleri de te'vil etmeye çalışmışlardır. Fâtıma (r.a.) ve bazı ashabın kusurları olmuşsa ma'sum olmayışlarındandır. Onlar Allah (c.c.)'ın dostları ve cennet ehlinden olmalarına rağmen kusurları olmuş, Allah (c.c.)da onları atfetmiştir.
Râfizînin, Fâtıma babasına varıp (vefat edip) Ebubekir'i şikayet edinceye kadar Onunla ve arkadaşıyla (Ömer (r.a.)) konuşmıyacağı hususunda yemin ettiğini zikretmesi aynı şekilde Fâtıma'ya (r.a.) isnad edilmiş ve ona lâyık olmayan bir haldir. Çünkü esas şikayet Allah (c.c.)'a yapılır. Nitekim âyet-i kerimede kendisinden bahsedilen sâlih kul Ya'kub (a.s.):


“Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah'a açarım” (Yusuf: 12/86) buyurmuşlardır.
Musa (a.s.)'da duasında şöyle buyuruyor:
“Allah'ım! Hamd sana mahsustur. Hâlimi sana arzediyorum. Yardım sendendir. Taleb sana yapılır. Sana tevekkül edilir.”
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), İbn-i Abbas'a hitaben:
“Bir şey istersen Allah'tan iste. Yardım dilersen Allah'tan dile” buyurmuş,
“Benden iste ve benden yardım talep et!” buyurmamışlardır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş ve ümid edeceğini yalnız Rabbinden iste.” (İnşirah: 94/7-8)


Şu açık bir gerçektir ki, bir kimse halifeden mal ister, halife de hakketmediği için talebini reddeder, üstelik halife o malı akraba ve dostlarına da vermez, aksine onu bütün müslümanlara verdiği halde, malı isteyen o kimse için “Halifeye darılmış” denecek olursa; bu kişi, halife ona mal vermediği için ondan darıldığı açıkça ortaya çıkmış olur ki, halife de:


Bu mal senin değil başkasının hakkıdır, demesine rağmen, O kişinin darılmasında medih söz konusu olabilir mi?


Gerçekten o kişi mazlum da olsa onun o darılması ancak dünya içindir. Hem de malı hakketmediği halde (kendisine mal verilen kimseyi bırakıp) töhmeti âdil hâkime tevcih etmek mümkünmüdür? Üstelik o hâkim:
Malı Allah için vermiyorum. Çünkü malı müstahakkından alıp ona hakketmeyene vermem bana helâl değildir, demesine karşılık, malı isteyen de: basit bir pay için darılmıyorum, demiştir. Böyle bir hâdiseyi Fâtrma'ya (r.a.) isnad edip, onu menkıbe haline getiren kimseden daha câhil kimse var mıdır?


Allah (c.c.) münafıkları zemmederek şöyle buyuruyor:
“Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnud olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler. Eğer onlar, Allah ve Peygamberinin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve “Allah bize yeter, O ve Peygamberi bol nimetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız.” deselerdi daha hayırlı olurdu.” (Tevbe: 9/58-59)


Bu âyet-i Kerimede Allah (c.c.) bir kavim zikretmiştir ki, Onlara mal verildiğinde memnuniyetlerini, verilmediğinde de memnuniyetsizliklerini izhar ediyorlar. Bu özelliklerinden dolayı da onları zemmetmiştir. Fâtıma'yı (r.a.) buna benzer bir hususiyetle medheden Onu zemmetmiş sayılmaz mı?
Râfizîler, hakikatleri görebilenlerin yanında gizli olmayan kusurları ehi-i beyte yapıştırmışlardır.


Birisi: “Fâtıma, hakkından başkasını istememiştir” diyecek olursa, bu söz bir başkasının “Ebubekir, yahudi ve nasrani de olsa hiç kimsenin hakkını yemez. Nasıl olur da bütün kadınların efendiyesi olan Fatıma'nın hakkına mâni olur?” sözüden evlâ değildir. Kaldı ki Allah ve Resulü, Ebubekir'in bütün malını Allah yolunda infak ettiğine şahitlik etmişlerdir. Böyle bir zat'ın halkın hakkına mâni olması mümkün müdür?
Bir defasında Fâtıma, Rasulullah'dan mal istemişti de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ona mal vermemişti. Bu hadise Ali (r.a.)'den mervî olup sahihaynda mevcuttur. Şöyle ki:


Fâtıma, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan bir hizmetçi istemişti. O da Ona hizmetçi vermemiş ancak kendisine bir kaç kelime (Tesbih) öğretmiştir. Mademki Fatıma'nın Rasulullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) vermekle mükellef olmadığı ve hatta isteyip de kendisine vermediği şeyi istemesi caizdir. Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) halifesi olan Ebubekir'den aynı şeyi isteyip de, Ebubekir'in Ona icabet etmemesi de caizdir. Buradan da kendisine verilmesi, vacip olmayan bir şeyi istemesinden dolayı Fâtıma'nın ma'sum olmadığı anlaşılmış oldu.


Ebubekir'in, Fâtıma'ya mal yermesi vacip olmadığına göre, vacip olmayan bir şeyi terketmesinden dolayı zemmedilemez. Velevki verilecek bir şey mubah olsun. Fakat istenilen malın verilmesi mubah olmadığını takdir edecek olursak, Ebubekir Onu vermediği için medhedilmesi gerekir. Bütün bunlara rağmen ne Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında ve ne de vefatından sonra Ebubekir'in herhangi birisinin hakkını yediği asla vâki değildir.


Râfizînin:
“Fâtıma, geceleyin defnedilmesini ve onlardan (Ebubekir ve etrafındakiler) hiçbirisinin cenaze namazını kılmaması için tavsiye etmişti...” şeklindeki iddiası da yukardaki iddialar gibi asılsızdır.
Bu cahilden başka hiç kimse mezkûr iddiayı Fâtıma'ya isnad etmediği gibi, ancak câhil olan ve Fâtıma'ya lâyık olmayan bazı şeyleri ona nisbet edebilenler bunu ileriye sürebilirler. Bu iddia doğru olsa da övülecek hayırlı bir iş değildir. Çünkü müslümanın kıldığı cenaze namazı, müteveffaya ulaşan bir sevaptır. Sonra insanların en kötüsü dahi olsa, insanların en faziletlilerine cenaze namazı kılarsa onun bu namazı kesinlikle ona zarar vermez. İşte Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın cenaze namazı...
İyiler, tacirler ve münafıklar da namazını kılmışlardır. Ama onların namazı kendisine fayda vermemişse de, asla ona zarar vermemiştir. Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ümmetinde münafıkların da bulunduğunu bilmesine rağmen ümmetinden hiç birini kendisine salât ve selam getirmekten alıkoymamıştır. Aksine O, hepsinin kendisine salât ve selam getirmelerini emretmiştir. Hal böyle iken Fâtıma'ya (r.a.) nisbetle yukarda zikrettiğimiz Râfizînin iddiası Fâtıma'ya (r.a.) medih olması mümkün müdür?


Bunu ancak câhil olan iddia edebilir. Bir müslüman kalkıp da, müslümanların cenaze namazını kılmamaları için vasiyet ederse onun vasiyeti yerine getirilmez. Çünkü müslümanların kılacakları cenaze namazı her halükârda o müslümana rahmettir. Yine bir kişi kendisine zulmetmiş olan zâlimin, kendi cenaze namazını kılmaması için tavsiye etmesi o kişi için bir iyilik kabul edilemez. Bu tavsiyesinden dolayı da medhedilmez. Böyle bir durumu Allah ve Resulü de emretmiş değildir. Binaenaleyh bu gibi vasiyetleri yapmış diye Fâtrma'yı (r.a.) medh ve ta'zim etmek isteyen kimse, şunu iyi bilsin ki bunda hiçbir medih yoktur. Aksine medih bunun hilâfındadır. Kitap, sünnet ve icma buna delâlet etmektedirler.


Râfizînin:
“Bütün muhaddisler, Rasulullah'ın Fâtıma'ya:
“Ey Fâtıma! Allah (c.c.) senin darıldığına (şeye) darılır, rıza gösterdiğine de rıza gösterir.” dediğini rivayet etmişlerdir.” şeklindeki iddiası da yalandır.
Muhaddisler, böyle bir şeyi Rasulullah'dan rivayet etmemişlerdir. Güvenilir hadis kitaplarında da böyle bir şey yoktur. Sahih veya hasen de olsa isnadı bilinmemektedir. Biz, Fâtıma'nın cennetlik olduğuna ve Allah (c.c.)'ın ondan razı bulunduğuna şahitlik etmişsek, aynı şekilde Allah Tealâ'nın Ebubekir, Ömer, Osman, Talha, Zübeyr, Saîd ve Abdurrahman b. Avf'dan da razı olup, onların cennetlik olduklarına da şahitlik etmişizdir. Allah (c.c.) bazı yerlerde o yüce zatlardan razı olduğunu da beyan etmiştir.


Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnud olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnuddurlar.” (Tevbe: 9/100).
“Hakîkaten Allah ağacın altında sana biat etmekte oldukları vakit, o müminlerden razı oldu.” (Feth: 48/18)
Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ederken onlardan hoşnud olarak ayrıldığı da tesbit edilmiştir. Allah ve Resulünün kendisinden razı oldukları zât'a kim buğzederse etsin asla ona zarar vermez.


Allah (c.c.)'ın kendisinden hoşnud olduğu zâtın rızası da Allah (c.c.)'ın rızasına muvafık olur.
O zat, Allah (c.c.)'ın hükmü ile Allah (c.c.)'tan hoşnud olup, Onun hükmü de Allah (c.c.)'ın rızasına muvafık olur.
Binaenaleyh böyle bir zatın hükmüne razı olanlar onun gazablandığı meselede gazablanırlar. Çünkü başkasının gazabına rıza gösteren, onun gazablandığı şeye de gazablanması gerekir.
Aynı şekilde Allah (c.c.), o yüce zatlardan hoşnud olmuşsa onların gazabına da rıza göstermiştir.


Râfizînin:
“Bütün muhaddisler, Rasulullah'ın: “Muhakkak Fâtıma benden bir uzuvdur. Ona eziyet eden bana eziyet etmiş, bana eziyet eden de Allah (c.c.)'a eziyet etmiş gibidir, buyurduğunu rivayet etmişlerdir.” İddiasına gelince şöyle diyoruz:
Hiç kimse mezkûr hadisi bu lafızlarla rivayet etmemiştir. Aksine Ali (r.a.) Ebu Cehl'in kızını zevce olarak almak istediğinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ayağa kalkmış ve bir hutbe irad ederek şöyle buyurmuştur:


“Hişam b. Mugire oğulları, kızlarını Ali b. Ebi Talib'e nikahlamak üzere izin istemişlerdir. Oysa ben izin vermiyorum. Tekrar izin vermiyorum.
Tekrar izin vermiyorum. Muhakkak ki Fâtıma, benden bir uzuvdur. Onu üzen beni üzmüş, Ona eziyet eden bana eziyet etmiştir. Ancak Ebu Talib'in oğlu, kızımı boşamak ve kızlarını nikahlamak isterse (o müstesnadır).”


Daha sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Abd-i Şems oğullarından olan damadından bahsederek:


“O, bana (Zeyneb üzerine evlenmiyeceğine) söz verdi. Ve bana karşı (verdiği sözde) doğru hareket etti. Ben ne bir haramı helâl ve ne de helâli haram kılmış değilim. Fakat Rasulullah'ın kızı ile Allah düşmanının kızı ebediyyen bir erkeğin yanında bir araya gelemezler.” buyurmuşlardır. (Buhari Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29, Nikah: 109, Müslim Fedail: 96, Ebu Davud, Nikah: 13)


Bu hadisi Buhari ve Müslim, Ali b. Hüseyin Zeynülâbidîn ve Misver b. Mahreme'in rivayetlerinden nakletmişlerdir. Hadisin irad edilmesinin sebebi Ali'nin (r.a.) Ebu Cehl'in kızını istemesi olmuştur. Bu sebep de hadîs'in metni dahilindedir. Hadîs'in iradına medar olan sebebi, hadîs'in metninden çıkarmak asla caiz değildir. Aksine sebebin metne dahil olması ittifakla vaciptir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hadisinde :
“Onu üzen beni üzmüş, ona eziyet eden bana eziyet etmiştir” buyurmuşlardır.


Bilindiği gibi Ebu Cehl'in kızını Fâtıma'nın üzerine taleb etmek, Fâtıma'yı üzmüş ve ona eziyet etmiştir. Aynı şey Peygamberi de üzmüş ve Ona eziyet etmiştir. Eğer bu durum sahibine erişmesi gereken bir tehdid olsaydı, Ali b. Ebi Talib'e ulaşması gerekirdi. Eğer sahibine ulaşması gereken bir tehdit değilse Ebubekir (r.a), tehdit hususunda Ali'den daha uzaktır. “Ali (r.a.), tevbe ederek Ebu Cehl'in kızını istemekten vazgeçmiştir.” denilecek olursa, bu durum Ali'nin (r.a.) masum olmadığını gerektirir, deriz. Fâtıma'yı üzen ve Ona eziyet veren kimse tevbe etmekle Onun hatasının yok olması caiz ise, günahtan yok edici iyiliklerle aynı hatanın affedilmesi de caizdir.


Nitekim bu hatadan daha büyük olan günahlar, tevbe, iyi amel ve çeşitli musibetlerle yok olurlar. Sonra Ali'nin (r.a.) bu günahı, Allah (c.c.)'ın ancak tevbe ile affettiği küfür gibi bir günah değildir. Böyle olsaydı (hâşâ!) Ali (r.a.), Rasulullah hayatta iken İslâmdan dönmüş olacaktı. Bilindiği gibi Allah (c.c), Ali'yi (r.a.) böyle bir şeyden tenzih etmiştir. Ali'nin (r.a.), Rasulullah'ın vefatından sonra irtidat ettiğini söyleyen hâriciler bile hiçbir zaman Onun Rasulullah'ın hayatında irtidat ettiğini söylememişlerdir. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hayatında irtidat eden ya tekrar İslâm'a girmiş veya öldürülmüş olması gerekirdi ki, her ikisi de vâki olmamıştır. Ali'nin (r.a.) bu hatası şirkten küçük ise gerçekten Allah (c.c):


“Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.” (Nisa: 4/116) buyurmuşlardır.


Câhil râfizîler, Fâtıma'yı üzmenin küfür oduğunu söyler ve bununla Ebubekir'i tekfir etmeğe kalkışırlarsa Ali'yi de tekfir etmeleri gerekir.
Tabiî ki böyle bir gereklilik bâtıl olduğu gibi Onun gereği olan tekfir de kesinlikle bâtıldır.


Râfizîler, durmadan Ali'den (r.a.) sâdır olmuş fiillerle Ebubekir, Ömer ve Osman'ı (r.a.) ayıblıyor ve hatta tekfir ediyorlar. Eğer Ali (r.a.) bu fiillerden dolayı me'cûr veya ma'zûr ise şüphesiz ki, onun kardeşleri olan halifeler ondan daha çok ma'zurdurlar ve daha çok sevaba lâyıktırlar.


Râfizîler, Fâtıma'ya eziyet etmek, dolayısıyla babasına eziyet olduğu için çok büyük bir cürümdür, diyorlar. Halbuki her ikisine yapılan ezâ mukayese edilecek olursa Rasulullah'a karşı yapılan ezadan kaçınmanın daha vacip olduğu ortaya çıkacaktır. Ebubekir ve Ömer'in durumu da böyledir. Yani Rasulullah'ı üzecek ve Ona sıkıntı verecek hallerden kesinlikle kaçınmışlardır. Ebubekir ve Ömer Rasulullah'ın:


“Biz miras bırakmayız. Bizim terkettiğimiz sadakadır” şeklindeki ahdini bildikleri için, mezkûr emir ve ahde uymadıkları takdirde Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) üzmüş ve Ona eziyet etmiş olacaklarını gayet iyi biliyorlardı. Binaenaleyh onlar Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem)bu ahdini yerine getirmişlerdir.
Akıl sahibi olan herkes gayet iyi biliyor ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hüküm verir, Fâtıma da Ona aykırı bir şey istemeğe kalkışırsa, Rasulullah'ın hükmüne uymak daha evlâdır.


Çünkü Rasulullah'a itaat etmek vacip olduğu gibi isyan etmek de haramdır. Kim Rasulullah'a itaat etmekten sıkıntı duyarsa, Ona eziyet verdiği için hata etmiş sayılır. Kim de Rasulullah'a itaat ederse şüphesiz ki emirlerine uygun hareket edip Onu hoşnud etmiştir. Fakat Rasulullah'a itaat olsun diye değil de, herhangi bir maksad İçin Fâtıma'yı üzen kimsenin durumu böyle değildir. Yani o kişi itaatkâr kabul edilemez.
Binaenaleyh Ebubekir'in herhangi bir maksat için değil de, sırf Rasulullah'a itaat olsun diye Fâtıma'ya karşı takındığı tavır Ali'nin (r.a.) tavırını (Ebu Cehl'in kızını istemesi sebebiyle) düşünen kimse Ebubekir'in (r.a.) tavırını Ali'nin (r.a.) tavırından daha üstün olduğunu gayet iyi anlayacaktır.


Ama her şeye rağmen Ebubekir ve Ali (Allah her ikisinden de razı olsun) Allah (c.c.)'ın yüce dostlarından, kurtuluşa eren sâlih kullarından ve cennet pınarlarından içecek olan ilk müslümanlardandırlar. İşte bunun içindir ki, Ebubekir (r.a.):
“Vallahi Muhammed'in akrabalarına iyilik etmek, kendi akrabalarıma iyilik etmekten bana daha sevimlidir.”


“Ey insanlar! Siz, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e olan hürmetinizi, Ehli Beyt'i içinde muhafaza ediniz” buyurmuşlardır. (Buhârî)


Ebubekir'in Fâtıma'ya sıkıntı verdiği farzedilmiş olsa dahi, onu hiç bir zaman herhangi bir şahsî arzu için yapmamıştır. Aksine Allah ve Rasulüne itaat ve hakkı sahibine (gelirini muhtaçlara dağıtıp) vermek için, Fedek arazisini Fâtıma'ya teslim etmemiştir.
Halbuki Ali (r.a.)'nin gayesi Fâtıma'nın üzerine evlenmek idi. Dolayısıyla Fâtıma'ya eziyet olacaktı. Ama Ebubekir'in durumu hiç de öyle değildi.


Netice olarak Ebubekir, Fâtıma'yı üzmekte Ali (r.a.)'den daha uzak olduğu anlaşılmış oldu.


Ebubekir (r.a.), Allah ve Rasulü için hicret eden zatlardan idi. Bu yüce zat, hiçbir zaman gayesi bir kadını nikahlamak için hicret eden birisine benzetilemez.


Şüphesiz ki Fâtıma'yı inciten şey Rasulullah'ı da incitir. Yeter ki Fâtıma'yı inciten şey Allah (c.c.)'ın emrine muhalif olmasın.


Çünkü; Allah (c.c.) bir şeyi emrettikten sonra kimi incitirse incitsin Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem) mutlaka onu yerine getirirdi. Bu, mutlaka böyledir.
Bu durum Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın şu hadisi gibidir:
“Bana itaat eden Allah'a itaat etmiştir. Emîr'ime isyan eden de bana isyan etmiş gibidir.” (Buhari Ahkam: 1, Müslim İmaret: 33, Nesai Beyat: 27)
Daha sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sözlerini şöyle açıklamışlardır:
“İtaat iyiliktedir (Şer'î hükümlere uygun).”


Rasulullah'ın:


“Fâtıma'yı inciten beni incitmiştir.” şeklindeki sözleri örfî olan incitmeye hamdedilmesi evlâdır. Çünkü Rasulullah'ın emirlerine itaat etmek farz olup onun zıddı büyük bir ma'siyettir. Fakat Fâtıma'yı (r.a.) incitecek bir şeyin yapılması, Rasulullah'ın emirlerine isyan gibi değildir. Böyle olsaydı Ali'nin (r.a.) hareketi (Ebu Cehl'in kızını Fatıma'nın üzerine nikahlamak üzere istemesi) Allah ve Rasulüne isyan olurdu. - Çünkü Fâtıma Ali'nin (r.a.) bu talebine karşı incinmişti -
Nitekim Rasulullah'ın Emîr'lerine isyan kendisine isyandır. Rasulullah'a isyan ise Allah (c.c.)'a isyandır.



İmam-ı Rabbani Redd-i Revafıd adlı kitabında şunları söyler:

Fâtımayı incitmemek için olan emr, her türlü incitmeyiniz demek değildir. Çünkü, Emîr de, onu, birkaç defa incitti. İncitmesi suç olmadı. Bunun gibi, Resûlullah bazı zevcelerine, (Âişeyi üzerek, beni incitmeyiniz! Biliniz ki, onun yatağında iken bana vahy gelmektedir) buyurmuştu. Âişeyi incitmenin, kendisini incitmek olduğunu bildirdi. Hâlbuki, Hz. Âişe, Hz. Aliden elbette incindi. Bunun için diyebiliriz ki, hadis-i şeriflerdeki (incitmeyiniz!) emri, nefsin isteklerine ve şeytana uyarak incitmeyiniz, demektir. Yoksa, islâmiyetin, hakîkatin yerine getirilmesi için üzmek yasak olmaz. Fâtımanın Ebû Bekrden incinmesi, kendisine Fedekten miras vermediği içindi. [Fedek, Hayber kal'ası yakınında hurması bol bir köy idi. Yahudilerle, köyün yarısını Resûlullaha vermek üzere sulh yapılmıştı. ] Bir hadis-i şerifte, (Biz Peygamberler, miras bırakmayız. Bıraktıklarımız, fakirlere sadaka olur) buyurulduğu için halîfe Ebû Bekr, Resûlullahın hurmalıklarının gelirini fakirlere dağıttı. Bu hadis-i şerife uyarak, Fâtımaya vermedi. Yoksa, nefsine, şeytana uyarak yapmadı. Bunun için, suç olmaz. Eğer, sorulursa ki, hadis-i şerife uyularak yapılan işten, Fâtıma niçin incindi? Cevabında deriz ki, Onun incinmesi, düşünerek ve istiyerek incinmek olmayıp, insanlığın zayıf tarafı, yaratılış îcâbı idi. Elinde olmıyarak incindi. Böyle incitilmesi ise, yasak olmaz.

 

 

 

click tracking