İmam-ı Rabbani k.s. mektubatında bir soruya cevabında şunları yazıyor:

 

Soru:

Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği kullara selâm olsun! Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, mevt hastalığında, kâğıd istedi. (Bana kâğıd getiriniz! Benden sonra, yolu şaşırmamanız için, size kitâb yazacağım) buyurdu. Ömer “radıyallahü anh” birkaç Sahâbî ile birlikde, (Bize Allahü teâlânın kitâbı yetişir! Soralım, sayıklıyor mu?) dedi. Hâlbuki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” her sözü vahy ile idi. Nitekim Vennecmi sûresi, üçüncü âyetinde meâlen, (O, boşuna konuşmaz. Hep, vahy olunanı söylemekdedir) buyuruldu. Vahy red olunursa, küfr olur. Nitekim, Mâide sûresi, kırkdördüncü âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın gönderdiğine uymıyanlar kâfirdir) buyuruldu. Bundan başka, Peygamberin “sallallahü aleyhi ve sellem” sayıklıyacağını, fâidesiz söyliyebileceğini sanmak, Ona güvenmeği ve dînine i’timâd etmeği sarsar ki, bu da küfr ve zındıklıkdır. Bu mühim şübheyi nasıl hal etmeli?,

 

Cevap:

Allahü teâlâ, anlayışını artdırsın. Doğru yolda yürümeni nasîb eylesin! Böyle şübheleri ortaya atarak, üç halîfeyi ve başka Sahâbîleri lekelemek istiyenler, insâf etseler ve insanların en iyisinin sohbetinin şerefini, kıymetini anlasalar ve Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” bu sohbetde bulunmakla, nefslerinin isteklerinden, temâmen kurtulduklarını ve kin, düşmanlık gibi huylardan temizlendiklerini ve hepsinin din büyüğü, islâmın göz bebekleri olduklarını ve islâmiyyeti kuvvetlendirmek ve insanların en iyisine yardım etmek için, bütün gücleri ile çalışdıklarını ve islâmiyyeti yükseltmek için, bütün mallarını fedâ etdiklerini ve Resûlullaha “aleyhisselâm” olan aşırı sevgileri uğrunda aşîretlerini, kabîlelerini, evlâdlarını, zevcelerini, vatanlarını, evlerini, sularını, tarlalarını, ağaçlarını, nehrlerini terk ve fedâ etdiklerini, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” kendi cânlarından çok sevdiklerini, vahyi, meleği görmekle şereflendiklerini, mu’cize ve hârikalar gördüklerini, görmeden inanılan şeyleri, görerek anladıklarını, başkalarının bilgilerinin bunlara görgü olduğunu ve Kur’ân-ı kerîmde, Allahü teâlâ tarafından medh ve senâ edildiklerini bilseler, bu şübhelerin uydurma sözler olduğunu anlar, kulak bile vermezler. Bu sözlerin yanlış yerlerini anlamağa, çürük noktalarını ayırmağa lüzûm bile görmezler. Bu üstünlüklerde, Eshâb-ı kirâmın hepsi ortakdır. En üstünleri olan (Hulefâ-i râşidîn) ya’nî dört halîfenin büyüklükleri nasıl anlatılabilir? Ömer “radıyallahü anh” öyle bir Ömerdir ki, Hak teâlâ, onun için Resûlüne, Enfâl sûresinin altmışdördüncü âyetinde meâlen, (Ey Peygamberim “aleyhisselâm”! Sana Allah ve mü’minlerden, senin izinde gidenler yetişir!) buyurdu. Bu âyet-i kerîmenin, Ömer “radıyallahü anh” müslimân olduğu için indiğini, Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhüm┠bildiriyor. Eshâb-ı kirâm için söylenen böyle iftirâlar, hiçbir esâsa dayanmamakdadır. Meydânda olan, bilinen hakîkatlere uymamakdadır. Kur’ân-ı kerîm ile ve hadîs-i şerîfler ile red edilmekdedir. Bununla beraber, bu süâle cevâb vermiş olmak için ve o şübheli sözün çürük noktalarını belirtmek için, Allahü teâlânın yardımı ile, birkaç önsöz yazmağı uygun gördüm. Dikkatli okuyunuz! Bu şübheyi temâmen gidermek için, birkaç önsöze lüzûm vardır. Bu sözlerden herbiri ayrı birer cevâb gibidir:

Birinci önsöz — Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” her sözü, vahy ile değil idi. Vennecmi sûresindeki, (O, boş söz söylemez!) meâlindeki âyet-i kerîme, Kur’ân-ı kerîm içindir. Her sözü, vahy ile olsaydı, ba’zı sözlerine, Allahü teâlâ, yanlış demezdi ve afv etdiğini bildirmezdi. Tevbe sûresi, kırküçüncü âyetinde meâlen, (Onlara izn verdiğin için olan hatânı, Allahü teâlâ afv etdi) buyuruldu.

İkinci önsöz — İctihâdla olan sözlerde ve aklın verdiği karârlarda, o Servere “aleyhi ve alâ âlihissalevât vetteslîmât” i’tirâz etmek, başka türlü söylemek câiz idi. Haşr sûresinin ikinci âyetinde meâlen, (Ey akl sâhibleri, başkalarından ibret alınız!) buyuruyor. Âl-i İmrân sûresinin yüzellidokuzuncu âyetinde meâlen, (İşlerinde Eshâbın ile meşveret et, onlara danış!) emr edilmekdedir. İbret almakda ve meşveret olurken fikrler, sözler red ve tebdîl olunur. Nitekim, Bedr muhârebesinde alınan esîrlerin öldürülmesi veyâ para karşılığı koyuverilmesi için sözler ikiye ayrılmışdı: Ömer “radıyallahü anh” öldürülmelerini istemişdi. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” bırakalım demişdi. Vahy, Ömerin “radıyallahü anh” istediği gibi geldi. Para alınması, suçdur buyuruldu. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Eğer, azâb gelseydi, Ömer ile Sa’d bin Mu’âzdan başka, birimiz kurtulamazdık) buyurdu. Çünki, Sa’d da “radıyallahü teâlâ anh” esîrlerin öldürülmesini istemişdi.

 

Üçüncü önsöz — Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yanılması ve unutması câizdir. Hattâ olmuşdur. Zülyedeyn hadîsinde bildirildiği gibi, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” dört rek’atli farz nemâzda, ikinci rek’atde selâm verdi. Zülyedeyn: (Yâ Resûlallah! Nemâzı iki rek’at mı kıldınız, yoksa unutdunuz mu?) dedi. Zülyedeynin sözünün doğru olduğu anlaşılınca, Resûl “sallallahü aleyhi ve sellem”, kalkarak, iki rek’at dahâ kıldı ve secde-i sehv yapdı. Hasta değil iken ve sıkıntısı yok iken, insanlık îcâbı, yanılması câiz olunca, ölüm hastalığında, şiddetli ağrıları varken, istemiyerek, düşünmeden söylemesi de elbet, câiz olur. Niçin câiz olmasın ve bununla, islâmiyyete i’timâd, güven kalmasın? Çünki, Allahü teâlâ, Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” yanıldığını, unutduğunu, vahy ile, kendisine bildirmişdi ve doğrusunu, yanlışından ayırmışdı. Bir Peygamberin yanlış yolda kalması câiz değildir. Yanıldığı, vahy ile hemen bildirilir. Böyle olmasaydı, islâmiyyete güven kalmazdı. Demek oluyor ki, islâmiyyete güven kalmamasına sebeb, yanılmak ve unutmak değildir. Yanılmasının ve unutmasının, kendisine bildirilmemesi, düzeltilmemesidir. Bu ise, câiz değildir. Ya’nî hemen bildirilir.

Dördüncü önsöz — Hazret-i Ömer, hattâ öteki üç halîfe de “radıyallahü teâlâ anhüm”, Cennet ile müjdelenmişdir. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, bunların Cennete gideceklerini bildiriyor. Bunların Cennete gidecekleri, o kadar çok söylenmişdir ki, tevâtür derecesine gelmişdir. Buna inanmamak, yâ kara câhillik veyâ koyu inâddır. Hadîs imâmlarımız, bu haberleri, hocaları olan Sahâbe ve Tâbi’înden alarak, kitâblarına yazmışdır. Yetmişiki fırkadan hadîs söyliyenlerin hepsi, bir araya toplansa, Ehl-i sünnetin hadîs âlimlerinin yüzde biri kadar olamaz. Kitâblarında bulunmaması, yok olmasını göstermez. Kur’ân-ı kerîmdeki müjdelere ne diyecekler? Meselâ, Tevbe sûresinin yüzüçüncü âyetinde meâlen, (Önce îmâna gelenlerden, her fazîletde öne geçenlerden, hem Mekkeden gelen Muhâcirlerden, hem de Medînede bunları karşılayıp yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikde bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ râzıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdır. Allahü teâlâ, Onlara Cenneti hâzırladı. Cennetde sonsuz kalacaklardır) ve Hadîd sûresinin, onuncu âyetinde meâlen, (Mekke şehri alınmadan önce, din düşmanları ile harb edenler ve mallarını, Allah yolunda harc edenler ile, Mekke alındıkdan sonra, bunları yapanlar, müsâvî, eşit değildir. Birinciler elbette dahâ yüksekdir. Allahü teâlâ, hepsine Hüsnâyı, ya’nî Cenneti söz verdi) buyuruldu. Mekke-i mükerreme şehri alınmadan ve alındıkdan sonra harb edenler ve mallarını fedâ edenler Cennet ile müjdelenmiş olunca, mal fedâ etmekde ve cihâd-ı fî sebîlillahda ve muhâcir olmakda hepsinden önde olan Eshâbın büyükleri için acabâ ne denir? Bunların büyüklüklerinin derecesini kim anlıyabilir? Bu âyetdeki (müsâvî değildir) kelimesinin, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” için geldiğini tefsîr kitâbları yazmakdadır. Çünki, mal fedâ etmekde, cihâd etmekde, öncelerin öncesi odur. Feth sûresi, onsekizinci âyetinde meâlen, (Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden, Allahü teâlâ elbette râzıdır) buyuruldu. Muhyissünne imâm-ı Begavî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Me’âlimüttenzîl) ismindeki tefsîr kitâbında, ma’nâ verirken diyor ki: Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” dedi ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!) buyurdu. Bu sözleşmeye, (Bî’at-ür-rıdvân) denir. Çünki, Allahü teâlâ, bunlardan râzıdır. [Bunlar, bindörtyüz kişi idi. Yedinci senedeki Hayber gazâsından bir sene evvel, Hudeybiyede (Bî’at-ür-rıdvân) yapıldı ve sekizinci senede Mekke feth edildi.] Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîfde Cennet ile müjdelenen kimseye kâfir demek, küfre sebeb olur ve en çirkin şeydir.

Beşinci önsöz — Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” kâğıd getirmeğe mâni’ olması, emre uymamak değildi. Böyle şeyden, Allaha sığınırız! Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” vezîrleri, yardımcıları, en iyi ahlâk sâhibi idi. Bunlardan biri, hiç böyle saygısızlık yapar mı? Hattâ, bir kerre veyâ iki kerre sohbetde bulunmakla şereflenen en aşağı derecedeki Sahâbînin bile, hattâ îmân ile şereflenip, Ona ümmet olan herhangi bir kimsenin, Onun emrine uymaması düşünülemez. Muhâcirlerin ve Ensârın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” en büyüklerinden olan ve en kıymet verdiği yardımcıları bulunan büyükler için böyle şey düşünülebilir mi? Allahü teâlâ, insâf versin de, din büyüklerine, böyle kötü gözle bakmasınlar. Anlamadan, dinlemeden, ağızlarına gelenleri söylemesinler.

Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” maksadı, sormak, anlamak idi. Nitekim, (Sorunuz) demişti. Ya’nî kâğıdı elbette istiyorsa, getiriniz demek istedi. Eğer, istemiyorsa, bu nâzik zamânda, kendisini üzmeyelim demek idi. Çünki, vahy ile ve emr olarak isteseydi, kâğıdı tekrâr ve ehemmiyyet ile isterdi. Kendisine emr olunan şeyi yazardı. Peygamberin “aleyhisselâm” vahyi bildirmesi lâzımdır. Kâğıdı istemesi vahy ile, emr ile olmayıp, ictihâd ve arzû ile birşey yazacak ise, bu nâzik zamân, buna elverişli olur veyâ olmaz. Vefâtından sonra ümmeti ictihâd edecektir. Dînin temeli olan Kur’ân-ı kerîmden, ictihâd ile, emirler çıkaracaktır. Kendisi hayâtda iken ve vahy gelmekte iken, ümmeti ictihâd etmekde idi. Vefât edip, vahy kesilince, ilm sâhiblerinin ictihâd etmeleri elbet makbûl olur. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, kâğıdı tekrâr ve ehemmiyyet ile istemedi. Hattâ, vaz geçdi. Böylece, vahy olmadığı anlaşıldı. Sayıklama olup olmadığını anlamak için, duraklamak, hiç yanlış bir iş değildir. Melekler, Âdem aleyhisselâmın niçin halîfe olduğunu merâk edip, anlamak istedi. Bekara sûresi, otuzuncu âyetinin, (Yâ Rabbî! Yeryüzünde, fesâd çıkaracak ve kan dökecek olan kulları mı yaratacaksın? Biz, seni tesbîh ediyoruz, hamd ediyoruz. Seni her dürlü aybdan, kusûrdan takdîs ediyoruz dedi) meâl-i şerîfi, bunu bildirmekdedir. Bunun gibi, Zekeriyy⠓aleyhisselâm”, kendisine, Yahy⠓aleyhissalâtü vesselâm” isminde bir oğul verileceği müjdelendiği zemân, Meryem sûresi, sekizinci âyetinin meâl-i şerîfi gibi, (Benim hiç çocuğum olur mu? Zevcem kısırdır. Ben ise, ihtiyâr oldum) dedi. Meryem “radıyallahü anh┠da, Meryem sûresi, yirminci âyetinin meâl-i şerîfi gibi, (Benim hiç çocuğum olur mu? Bir erkek ile bir araya gelmedim. Günâh da işlemedim) dedi. Peygamber, melekler, büyükler, böyle sorup, suç sayılmayınca, hazret-i Ömerin “radıyallahü anh”, kâğıd getirmesini sorması, neden kusûr olsun? Neden kendini şübheli duruma düşürsün?

Altıncı önsöz — Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmına iyi gözle bakmamız lâzımdır. Asrların en iyisi, Onun “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” asrının olduğunu ve Peygamberlerden “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sonra, bütün insanların en iyisi, en yükseğinin, Eshâb-ı kirâm olduğunu bilmemiz lâzımdır. Böylece, asrların en iyisinde, Peygamberlerden başka, bütün insanların en iyisi olan Eshâb-ı kirâmın, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, yanlış, bozuk bir şeyde sözbirliği yapmıyacakları ve fâsıkları, kâfirleri, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yerine geçirmiyecekleri anlaşılmış olur. Eshâb-ı kirâmın hepsi, insanların hepsinden, nasıl dahâ üstün olmaz ki, bu ümmetin bütün ümmetlerden dahâ üstün olduğunu, Kur’ân-ı kerîm bildirmekdedir. Bu ümmetin en üstünü ise, onlardır. Hiç bir Velî, bir Sahâbînin derecesine yükselemez. O hâlde, biraz insâf etmeli ve iyi düşünmeli! Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” kâğıd getirilmesine mâni’ olması, küfr olsaydı, bu ümmetin en müttekîsi olduğu, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen Ebû Bekr-i Sıddîk, bunu, yerine halîfe seçer mi idi? Muhâcirler ve Ensâr, onu söz birliği ile, halîfe yapar mı idi? Hâlbuki, Muhâcirleri ve Ensârı, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde medh etmekdedir. Hepsinden râzı olduğunu bildirmekde ve hepsine, Cenneti söz vermekdedir. Bunlar, onu Peygamberin yerine geçirir mi idi? Bir kimse, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına iyi gözle bakarsa, böyle çirkin zan ve şübhelerden kurtulur. Sevmek için, hüsn-i zan etmek lâzımdır. Peygamber aleyhisselâmın sohbetine ve o sohbetde bulunanlara, iyi gözle bakılmazsa ve Allah göstermesin, kötülenirse, bu kötülük, o sohbetin ve o Eshâbın sâhibine gider. Hattâ, bu sâhibin sâhibine, [ya’nî Allahü teâlâya] gider. Bu hâlin çirkinliğini iyi düşünmek lâzımdır. Eshâb-ı kirâma kıymet vermiyen kimse, Allahü teâlânın Peygamberine inanmamış olur denildi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâb-ı kirâmın şânını anlatmak için, (Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder) buyurdu. O hâlde, Eshâb-ı kirâmı sevmek, Onu sevmek demekdir.

Bu altı önsöz anlaşılınca, bu gibi şübhelere meydân kalmaz. Hattâ çeşidli cevâblar te’mîn edilmiş olur. Bu önsözler, düşünmeğe bile lüzûm kalmadan insanı şübheden kurtarır. Zâten böyle şübhelerin bozuk olduğu âşikârdır. Bu önsözler, bu şübhelerin bozukluğunu anlatmak için değil, meydânda olan hakîkati hâtırlatmak içindir. Bu fakîre göre, böyle şübheler şuna benzer ki, bir zekî kimse, ahmakların yanına gelip, önlerinde duran bir altının taş olduğunu, çeşidli yalanlarla isbât etse, o zevallılar, bu sözlerin yalan olduğunu anlamayıp, bozuk taraflarını meydâna çıkaramadıklarından, şübheye düşerler. Hattâ altını, taş sanırlar. Gördüklerini unutur, hattâ buna inanmazlar. Zekî olan, açıkça gördüğüne inanıp, buna uymıyan sözlerin yanlış olduğunu anlar. Burada da, üç halîfenin, hattâ Eshâb-ı kirâmın hepsinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü, yüksekliğini, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, güneş gibi meydâna çıkarmış, herkese göstermişdir. Yalan ve yaldızlı sözlerle, bu büyükleri kötülemeğe çalışmak, göz önündeki altını, taş olarak tanıtmağa benzer. Yâ Rabbî! Bize doğru yolu gösterdikden sonra, kalblerimizi bu yoldan kaydırma! Bizlere acı! Merhameti bol ancak sensin!

Din büyüklerine, islâmın göz bebeklerine, acabâ niçin dil uzatıyor, bunları kötülüyorlar? Fâsık ve kâfir olduğu islâmiyyetde bildirilen kimselerden birini bile kötülemek, ibâdet ve fazîlet değildir ve insanı Cehennemden kurtaracak bir sebeb değildir. O hâlde, dîne yardım edenlere ve islâmiyyeti koruyanlara dil uzatmanın hiç fâidesi olur mu? Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” büyük düşmanlarına sövmenin bile ibâdet olacağı, islâmiyyetde bildirilmemişdir. Belki, ismlerini anmayıp, vakt gayb etmemek dahâ uygundur.

 

 

(Bu mektûb, hâce Ebül-Hasen Behâdır Bedahşîye yazılmıştır)

 

 

 

 

Hucec-i kat'iyye adlı kitapta ise şunlar yazar :

 

Şii :

 Resûlullah efendimizin ümmetine çok şefkatli olduğu, onların haklarını, düzenlerini korumaya uğraştığı, herkesin bildiği şeydir. Bunu anlatmaya lüzûm yoktur. İşte bu şefkatinden dolayı, Medîne şehrinden çıkıp, başka yere giderken yerine, birisini kordu. Böyle iken, vefâtından sonra, milyonlarca ümmetinin işlerini çevirecek, ihtiyaçlarını karşılayacak bir imam ve vekîl ayırmayıp, bunları kıyâmete kadar başı boş bırakması nasıl olabilir? Hâlbuki, sahih kitaplarınızda yazılı (Gadîr-i Hum) hutbesinden ve başka haberlerden anlaşılıyor ki, (Resûlullah, hem açıkça, hem de işaret ile, yerine Hz. Aliyi vasıyet buyurmuştur. Hattâ, imam tâyîn etmek, Rabbül'âlemîn üzerine vâcib olduğundan, vefât edeceği zaman, bu mühim işin yapılması için ve inatçıların bu vazîfeden kaçınmalarını önlemek için, bir vasıyet yazmak diledi. Kâğıd, kalem istedi. Yanında bulunanlardan Ömer, ayak takımlarının bile söyliyemiyeceği birkaç kırıcı ve aşağılayıcı sözü Resûlullaha karşı söyliyerek, bu düşüncesinden vazgeçirmiştir) dedi. [Hum, Mekkenin dışında bir kuyunun ismidir. Gadîr-i Hum, bu kuyuya yakın, Mekke ile Medîne arasında bir yerin ismidir. ]

 

Abdullah Süveydi:


- İmâm tâyîn etmenin, Rabbül'âlemîn üzerine vâcib olduğunu söylemeniz Mu'tezile fırkasının, (yapılmaması hikmeti bozan şeyleri, Allahü teâlânın yapması vâcibdir) demelerine benzemektedir. Bu sözleriniz bozuktur, yanlıştır. Çünkü, biz biliyoruz ki, Allahü teâlânın bütün işleri hikmete uygun, hep faydalı ise de, herhangi bir şeyin yapılması hikmete uygun ve faydalı göründüğü için, Allahü teâlânın o şeyi yapması vâcib olamaz. Kur'an-ı kerimde (Ona yaptıklarından dolayı birşey sorulmaz. Onun kulları, yaptıklarından sorulacaktır) meâlindeki âyet-i kerime, sözünüzün bozuk olduğunu açıkça gösteriyor. İmâm tâyîn edilmesi, Allahü teâlâ üzerine vâcib olsaydı, insanların hiçbir zaman imamsız kalmaması lâzım gelirdi. İmâmın, herkesçe tanınması, kuvvet, iktidâr sahibi olması, imamlık şartlarını taşıması, kötü işleri, çirkin âdetleri kaldırabilmesi, iyi işleri yaptırabilmesi, müslümanları zararlardan koruyabilmesi lâzımdır. Siz, yeryüzü imamsız kalamaz dediğiniz hâlde, yalnız imam bunlar olabilir dediğiniz ve bunların imam yapılması, Allahü teâlânın üzerine vâcibdir sandığınız o mâsum imamların aralarına Hz. Aliyi de karıştırdığınız hâlde, hiçbirisinin imamlık şartlarını taşımadığını söylüyorsunuz. Hepsinin sıkıntı içinde, zulüm görerek, güçsüz, kuvvetsiz yaşadıklarını, birşey yapamayıp, te'sîrsiz kaldıklarını bildiriyorsunuz. Böyle âciz, başkalarının kuvveti karşısında hareketsiz, onlara itaat etmeye mecbûr bir kimseyi imam yapmakta nasıl bir fayda ve hangi hikmet düşünülebilir?


Siz bu sözünüzde inat ve ısrâr etmekle, Allahü teâlâyı, hâşâ, zayıf, âciz yapmış oluyorsunuz. Çünkü, kendi üzerine vâcib olan birşeyi yapamamış oluyor. Allahü teâlâ, böyle uygunsuz sözlerden uzaktır.


Bu sözünüz, şöyle de red edilebilir: Hikmete uygun ve faydalı olmak, her zaman lâzım mıdır, değil midir? Hikmete uygun olmak, her zaman daha iyi değildir derseniz, bizim sözümüze gelmiş olursunuz. Resûlullah vefât edeceği zaman, yukarıda saydığınız hikmetler yok idi diyebiliriz. Çünkü, hikmetin olup olmaması birdir denilince, varlığı, yokluğundan daha iyi olamaz. Yok eğer, herşeyde hikmetin bulunması daha iyidir derseniz, bu hikmet, yâ Allahü teâlânın kendisinde bulunur veya bulunmaz. Kendisinde bulunmaz ise, Allahü teâlâdan başka birşeyin Allahü teâlâyı mecbûr edeceği anlaşılır. Bu ise, olamaz. Hikmet, Allahü teâlânın kendisinde ise, bu söz, bir mahlûkun Allahü teâlâda yerleşeceğini gösterir. Bu ise, hiç olamaz.


Görülüyor ki, imam tâyîn etmek, Allahü teâlâ üzerine vâcibdir demeniz, büsbütün yanlıştır, boş sözdür. Evet ehl-i hakkın, yâni Ehl-i sünnetin dediği gibi, islâm dînini korumak, suçluların cezâlarını vermek, herkese hakkını ulaştırmak ve emr-i mâruf ve nehy-i anilmünker yapmak için, insanların bir imama, başkana ihtiyaçları olduğu için tâyîn etmek, bize vâcibdir. Yoksa, Allahü teâlâya vâcib değildir. Bunun için, Resûlullah vefât edince, Eshâb-ı kirâm toplanarak, Ebû Bekr-i Sıddîk efendimizi söz birliği ile imam yaptı. Böylece, islâm dîninin bir sarsıntı geçirmesi önlenmiştir.


Mu'tezile fırkası, aklın güzel veya çirkin demesini esas tutuyor. Allahü teâlânın yarattığı şeylerin güzel veya çirkin olmasının seçimini akla bırakıyor. Güzel olduğu anlaşılanları, Allahü teâlâ, yaratmaya mecbûrdur, diyor. Allahü teâlânın, insan aklının güzel dediği şeyleri yaratmaya mecbûr olduğunu söylemek kadar çirkin, bozuk söz yoktur. Sizin sözünüz de, buna benziyor. Yukarıda uzun anlatıldığı gibi, Allahü teâlâ, dilediğini yaratır. Birşeyi yaratmaya mecbûr değildir. Onun dilediği şeylerin hepsi hikmete uygundur, faydalıdır. Hiçbirisi çirkin değildir. Mu'tezile fırkasına göre, vâcib demek, yapılmadığı zaman, yapmıyana cezâ lâzım gelen iş demektir. Buna göre, yapmadığı için kötülenemiyecek olan bir kimseye (yapması vâcibdir) denilemez. Cenâb-ı Hakkın birşeyi yaratması vâcibdir demek, o şeyi yaratmazsa, Allahü teâlâyı kötülemek, cezâlandırmak lâzım olur demektir. Bu ise, Cenâb-ı Hakkın kusurlu, noksan olduğunu, ancak o işi yaratınca tamamlanacağını, cezâlanmaktan kurtulacağını söylemek olur. Allahü teâlâya karşı bundan büyük bir cesaret, Onun kemâl sıfatlarına uymıyan bundan daha çirkin bir söz olamaz. Bu bozuk sözünüz, daha nice cevaplarla da geri çevrilebilir. Bu sözünüz, Yaratanı, yarattıklarına benzetmek, onlar gibi ölçmek oluyor. Bu ise, hiçbir yol ile, olamaz. Allahü teâlâ hiçbir şeye benzemediği gibi, hiçbir şey de hiçbir bakımdan Ona benzemez. Bundan başka, mâsum imam bulundurmak, Allahü teâlâ üzerine vâcib olursa, her asırda bir Peygamber göndermesi, her şehirde bir mâsum imam bulundurması, her hâkimi âdil, doğru eylemesi vâcib olmak lâzım olur. Evet, iyi kötü herkes, Allahü teâlânın, insanları rehbersiz, imamsız olarak başı boş bırakmasını, câhil, sapık, karanlıkta yuvarlanmalarını doğru bulmaz.


Bunun için, Allahü teâlâ saadet, huzur yolunu gösteren bir kitap ve bunun kıymetini anlayacak kadar, bir akıl vermiştir. Allahü teâlânın, mâsum imamı, zamanın sahibini her zaman gönderdiğini, kullarının işlerini, Onun eline bıraktığını söylerseniz, bu da çok bozuk, pek gülünç olur. Çünkü, bin seneden beri, çocukları, torunları, yakınları öldüğü hâlde ve Şî'îler çoğaldığı hâlde, insânları irşâd etmek, gafletten uyandırmak için ve islâmiyeti yaymak için meydana çıkmayıp da gizli kalan mâsum bir imam, nasıl faydalı olabilir? Herkese doğru yolu göstermek, hakları, sahiplerine ulaştırmak ve nice işleri yapmak vazîfeleri olduğu, nasıl söylenebilir? Böyle inanmak kadar, şaşkınlık ve hattâ sapıklık olur mu? Allahü teâlâ, birini doğru yola kavuşturmazsa, ona kimse doğru yolu gösteremez.


Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allahü teâlâ hiçbirşeyi yapmaya veya yapmamaya mecbûr değildir. Sizin (Nehcülbelâga) kitabınızda yazılı olduğu gibi, Hz. Ali Sıffîn muhârebesinde, hutbe okurken bunu açıkça bildirmiştir. Şöyle ki, (Sizin işlerinizi idare ettiğim için, üzerinizde hakkım vardır. Benim üzerimde ve birbirinizin üzerlerinizde de haklarınız vardır. Bir kimsenin vereceği hak olunca, başkasından alacağı hak da olur. Alacağı hak olup da, vereceği olmıyan kimse, ancak Allahü teâlâdır. Çünkü O, herşeyi yapabilir. Her işi, adl iledir. Allahü teâlânın kulları üzerinde olan hakkı, kendisine ibâdet, itaat etmeleridir. İhsân ederek, buna karşılık sevap verir) buyurdu. Bu hutbeye dikkat ederseniz, bu sözlerinizin Hz. Alînin sözlerine uygun olmadığını görürsünüz.


Resûlullah efendimiz, Hz. Alînin halîfe yapılmasını vasıyet etti demeniz de yanlıştır. Eshâb-ı kirâm farzları yapmaya memur oldukları gibi, Resûlullahın emirlerini de yapmaya memur idi. Buna uymadıkları, bu emri sakladıkları söylenmiş olmaktadır. Böyle çok kimsenin, bozuk bir işte sözbirliği yapması ise, olacak şey değildir. Hadis-i şeriflere de uymadığı için, doğru bir söz olamaz.


Şî'î âlimlerinden ibni Ebî Âsım ve Elkâ'înin, Enes bin Mâlikten bildirdikleri hadis-i şerifte (Allahü teâlâ, benim ümmetimi, dalâlet üzerinde sözbirliği yapmaktan korudu) buyuruldu. Hadis âlimi Hâkim Uyeynenin [107 de Kûfede tevellüd, 198 [m. 813] de Mekkede vefât etti] bildirdiği hadis-i şerifte (Allahü teâlâ, bu ümmeti, dalâlet üzerinde toplamaz) buyuruldu. (Allahın eli, cemaat iledir) hadis-i şerifinde el (kudret, yardım) demektir. Bunlar gibi, daha nice hadis-i şerifler gösteriyor ki, ümmet-i Muhammediyye, hiçbir zaman dalâlet üzerinde sözbirliği yapamaz. Böyle olmadığını söylemek, bu hadis-i şeriflere inanmamak olur.


Resûlullah efendimizin, vasıyet yazmak için, kâğıd kalem istediğini söylüyorsunuz. Bu sözünüz, daha önce bildirdiğiniz (Gadîr-i Hum) vasıyetinin, doğru olmadığını gösteriyor. Böyle bir vasıyet etmiş olsaydı, bir daha vasıyet yazmaya lüzûm görmezdi. Bundan da anlaşılıyor ki, Resûlullahın Gadîr-i Hum denilen yerde okuduğu hutbesinde, söylediğini ileri sürdüğünüz vasıyetin aslı ve esası yoktur. Doğrusu şudur ki, Hz. Ali ve bütün Hâşim oğulları da birlik olduğu hâlde, Eshâb-ı kirâmın hepsi Hz. Ebû Bekri, sözbirliği ile halîfe seçmiştir. Bu sözbirliği yukarıdaki hadis-i şeriflere göre, bunun halîfeliğinin doğruluğunu, sizin sözlerinizin de, yanlış ve bozuk olduğunu açıkça göstermektedir. Böyle bir vasıyet olsaydı, Hz. Ali, kendi hakkını elinden aldıkları için üç halîfe zamanında, bu hakkının kendisine geri verilmesini ister, vermiyenlere karşı harekete geçerdi. Nasıl ki, halîfe seçildiği zaman, din ve dünya işlerini çevirmek için, islâmiyetin emri ile, kendisine itaat etmiyenlere karşı kılıcını çekerek, bunlarla boğuştu. Herkesin bildiği gibi, nice şehirlerin yıkılmasına, binlerle müslüman kanının dökülmesine sebep olan muhârebeleri yapmıştı. Kendisine itaat etmiyenlere karşı böyle şiddet gösteren, böyle güçlü, şerefli bir zatın, islâmiyetin kendisine vermiş olduğu hakkın elinden zorla alındığını görüp de susması ve hattâ, üstelik bu hakkın kime verilmesi daha iyi olacaktır diye görüşen kurula üye olarak katılması, düşünülebilir mi?


Eğer, hâşâ, Şî'î kitabının dediği gibi, Hz. Ali bu hakkını aramaktan adamları az olduğu için, istemiyerek susmuş denilirse, Allahü teâlânın ve Resûlullahın kendisine vermiş olduğu vazîfenin îcâblarını yerine getirmekten korktuğu için, Allahü teâlânın emrini yapmamış, Ona isyân etmiş demek olur. Hâlbuki, Resûlullahın amcasının oğlu ve dâmâdı ve Allahın arslanı olan Hz. Ali hazretleri, değil yalnız Arabistândan, belki bütün dünyadan, herkim olursa olsun, böyle utanç verici ve lekeleyici bir korkaklığı kendine bulaştırmayıp, ölümü göze alacağı herkesin bildiği bir şeydir. Bunun için siz, emirül-müminin Hz. Ali efendimize böyle kötü, çirkin bir hâli yakıştırıyorsunuz. Böyle söylemek, onu sevdiğinizi bildirmiş olmuyor, Ona düşmanlık etmiş oluyorsunuz. Her türlü şüpheden ve aybdan temiz olan O yüce imamı böyle bir kusurdan uzak görmeyi ve burada bildirmeği, üzerime borç bilirim.


Resûlullahın vasıyet yazmak için kâğıd kalem istediği zaman, Ömer bunu önledi demeniz de, bu zatın böyle bir iş yapacağına, kesin bir delîl, senet bulunmadığı için, doğru değildir. Çünkü, Buhârî kitabının Megâzî kısmında, Abdüllah ibni Abbâs diyor ki, Resûlullah efendimizin hastalığı perşembe günü arttı. (Bana kâğıd getiriniz! Size kitap yazacağım. Benden sonra, yoldan hiç ayrılmayasınız) buyurdu. Orada olanlar, konuşmaya başladı. (Peygamberin yanında yüksek sesle konuşmak lâyık değildir) buyurdu. Acaba sayıklıyor mu? Kendisinden, bunu sorunuz, denildi. Yine Abdüllah dedi ki, Resûlullah hasta idi. Yanında birkaç kişi vardık. (Size kitap yazacağım. Benden sonra, yoldan çıkmayasınız) buyurdu. Birkaçımız dedi ki, ağrısı arttı. Yanımızda Kur'an-ı kerim var. Allahın kitabı bize yetişir. Uyuşamadık. Birkaçımız, getirelim, yazsın da, bundan sonra, yolu şaşırmayalım dedi. Kimisi, başka şey söyledi. Sözler çoğalınca, (kalkınız!) buyurdu.


İşte yeryüzünde Kur'an-ı kerimden sonra en kıymetli ve en güvenilen kitabımız olan (Buhârî)nin bildirdiğine göre, sözü yapmak istemiyen belli bir kişi değildir. Birkaç kişi idi. Çünkü, Buhârîde (söylediler) diyor. Bundan, cevap verenlerin çok kişi olduğu anlaşılıyor. Burada, yalnız Hz. Ömeri dile alıp, onu kötülemeye kalkışmak, doğru değildir. Eğer dil uzatmak denilirse, orada bulunanların, hepsini kötülemek lâzım olur. Bunların arasında Ali ve Abbâs da vardır. Bunlar da, kötülenmiş olur. Burada, Şî'îler Hz. Ali ile Abbâsı nasıl savunurlarsa, biz de, Hz. Ömeri öyle savunuruz.


Gadîr-i Humda söylenilen hutbeyi, hadis âlimleri başka başka bildiriyor. Her ne olursa olsun, bu hutbe, sizi haklı çıkarmaz. Bundan başka, Mâide sûresinin (Rabbinden sana indirilen emirleri bildir! Bunu yapmazsan, Peygamberlik vazîfesini yapmamış olursun! Allahü teâlâ, seni insânlardan korur), meâlindeki yetmişinci âyeti Gadîr-i Humda geldi demeniz de yanlıştır. Çünkü, bu sözünüz, Resûlullahın (hâşâ) Allahü teâlânın emrini eshâbına bildirmediğini düşündürür. Bu hutbede, bu emri bildirmek istemediği ve bundan dolayı, Allahü teâlânın, kendisini affetmesini, Cebrâîldan dilediğine göre, bu emri yapmakta eshâbından çekindiği anlaşılır. Resûlullah efendimizin bu gibi şeylerden mâsum olduğu şüphesizdir.


İkinci olarak deriz ki, Resûlullahın vefâtına yakın olan bu hutbesine kadar, Allahü teâlânın Onu, insanlardan korumadığını ortaya koyar. Hâlbuki, Allahü teâlânın Habîbini koruduğu, bu hutbesinden çok önce biliniyordu. Bu sözünüz bilinen bir şeye uymadığı için de, yanlış oluyor.


Üçüncü olarak deriz ki, Resûlullahın o güne kadar kâfirlerden korkmakta olduğu ve Eshâb-ı kirâmdan da, kâfirler gibi korktuğu anlaşılır. Hâlbuki, Eshâb-ı kirâm efendilerimizin kendi canlarını, ana babalarını Resûlullahın uğrunda feda etmekten hiçbir zaman çekinmedikleri, çeşidli haberler ile bilinmektedir. Bunların, kâfirler gibi Resûlullahı korkutmak için toplanmaları akla da, din bilgilerine de uyacak birşey değildir. Resûlullah efendimizin, ilk zamanlarında, yalnız olduğu ve karşı gelenlerin ve Kureyş kâfirlerinin, zulmlerinin pekçok olduğu anlarda, hiç korkmadan, çekinmeden (Emrolunanları bildir!) âyet-i kerimesine uymakta, kahramanca nasıl uğraştığı bilindiği hâlde, Mekke alındıktan, her yerden bölük bölük gelip müslüman olanlar çoğaldıktan ve Hâşim oğulları ile Abdülmuttalib oğulları gibi pehlivanların hepsi müslüman olduktan sonra ve (İzâcâe) sûresi ile fethler, zaferler müjdelendikten sonra, Gadîr vak'ası zamanında, Muhâcirlerin ve Ensârın topluluğunda ve Hâşim oğullarının çok bulunduğu anda, Allahın emirlerini bildiremiyecek kadar korku gösterdiğini söylemek, üstün sıfatlarla süslenmiş olan o Nebiyy-i muhtereme yakışmıyacak, çok çirkin, çok iğrenç bir iftirâ olur. Hele Eshâb-ı kirâmdan korktuğunu söylemek, Âl-i İmrân sûresinin (Siz ümmetlerin en hayrlısı, insanların seçilmişisiniz) meâlindeki yüzonuncu âyetine inanmamak olur. Hiçbir bakımdan doğru olamaz.


Dördüncü olarak deriz ki, Resûlullah efendimiz, Allahü teâlâya, emirlerini Eshâbına bildirmekte, karşı geldikten sonra Medîneye gelip, hasta olunca, birkaç gün, Allahın imam yapmasını emrettiğini söylediğiniz Hz. Aliyi, arkada bırakıp da, namaz kıldırmak için, kendi yerine Hz. Ebû Bekri imamlığa geçirmesi, Allahü teâlânın emrini ikinci defa yapmamak olur. Hz. Aliyi halîfe yapmalarını, Eshâbına bildirmesi, Gadîr-i Humda gelen âyet-i kerime ile emredildikten sonra, yine Ebû Bekri imam yapması karşısında, bu âyetin sandığınız gibi, orada değil, büyük âlimlerin sözbirliği ile bildirdikleri gibi, (Arefe) de indiği ve Eshâb-ı kirâm için değil, Kureyş müşrikleri için inmiş olduğu anlaşılmaktadır. Resûlullah Hz. Alînin birinci halîfe olacağını bilseydi, bunu elbette bildirirdi. Bunu bildirmesinde hiç korku da yoktu. Çünkü, bütün Mekke halkı ve hele Hâşim oğulları ve Abdülmuttalib oğulları, Hz. Alînin akrabâsı ve yakınları olduğundan, bu haberden sevinecekler, kimseye korku, zarar gelmiyecekti.


Bütün bunlardan başka, teassubu, inadı bırakıp, tarafsız ve insâflı olarak, bu hutbeye ve içindeki kelimelere ve bayağı cümlelerine iyi dikkat edilirse, bu sözlerin, fesâhat ve belâgatta biricik olan o Peygamberin mübârek ağzından çıkması şöyle dursun, arab edebiyatını bilen herhangi bir kimsenin bile söylemiş olması mümkün değildir. Bundan da anlaşılıyor ki, bu sözlerin hepsi, yabancıların uydurma ve iftirâlarıdır. Bu sözler arasında bulunan (Ben, kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır) hadis-i şerif bile olsa, yine dediğiniz gibi, Hz. Alînin imam olacağını göstermez. Çünkü, mevlâ sözünün birçok mânası vardır. Kâmûsta yirmi kadarı yazılıdır. Böyle kelimelerin, hangi mânaya kullanıldığı da, bir delîl, bir işaret ile anlaşılır. İşâretsiz, delîlsiz bir mâna vermek doğru olmaz. Bütün mânaları veya birkaçını vermek doğru olur mu, olmaz mı belli değil ise de, çokları doğru olmaz demiştir. Biz, uyumsar davranarak doğru olur diyelim. Mevlâ kelimesine sevici ve yardım edici mânalarını vermekte, biz de, sizinle birlikteyiz. Fakat, başka mânaları vermeyi doğru görmüyoruz. Böyle hâllerde, ortakca kabûl edilen mânaları vermek daha iyidir. Bunun içindir ki, Abdülgâfir bin İsmâ'îl Fâris (451-529 [m. 1135] Nişâpurda) (Mecma'ul-garâib) kitabında (velî) kelimesini anlatırken, bu hadis-i şerifin (Beni seven ve yardımcı bilen kimse, Aliyi de, yardımcı bilsin!) olduğunu yazıyor. Bunlar ince düşünülürse, bu hadis (halîfe) olmaya, daha uygun, daha üstün olmayı göstermemektedir. Çünkü, velî kelimesinin (evla) demek olacağı, lügata da, islâmiyete de uygun değildir. İslâmiyete uygun olmadığı meydandadır. Lügatta ise, mef'al vezninde olan kelimelerin, ef'âl vezninde kullanılmaları hiç görülmemiştir. Molla başı dedi ki:


- Lügat âlimlerinden Ebû Zeyd, Ebû Ubeydenin tefsîrinde kullanıldığını bildiriyor. Yâni (Sizin mevlânızdır) sözünü (Size daha uygundur) demiştir.


- Onun böyle demesi, senet olamaz, dedim. Çünkü, bütün arab âlimleri, Onun böyle demesini beğenmemişlerdir. Böyle demek doğru olsaydı, (Filan sana evladır) yerine (Filan sana mevladır) demek doğru olurdu. Hâlbuki, hiç doğru değildir, demişlerdir. Ebû Ubeydenin sözü, başka yollardan da red edilmektedir. Mevlâ yerine evla denilemiyeceğini anladık. Eğer denilebilir dersek, yine mâlik olmak, kullanmak mânalarına kullanılamaz. Belki (evla) demek tâzîm ve muhabbete evla, daha uygun demek olur. Kullanmak mânasına olduğu kabûl edilse bile, âyet-i kerimenin mânasına yine uygun olmaz. Âl-i İmrân sûresinin altmışsekizinci âyetinin (İbrâhîme insanların evla olanı) meâl-i şerifinde, evla demek, İbrâhîmı (kullanmak)dır denilebilir mi? Burada, evla demek, olsa olsa, Onu sevmeye daha uygun demektir.


Bundan başka bu hadis-i şerifin sonundaki (Vâlî), sevmek demektir. Eğer, Resûlullahın yanında, (tasarrufa, kullanmaya daha uygun olmak) demek olsaydı, o zaman (Onun tasarrufunda olanı) buyururdu. Böyle buyurmadığı için tasarrufa uygun olmak değil, belki Hz. Aliyi sevmek ve ona düşman olmaktan kaçınmak demek olduğu anlaşılır. Hattâ Ebû Nu'aym Ahmed bin Abdüllah [430 da İsfehanda vefât etti] Hz. Hasenin oğlu Hasenden bildiriyor ki, bu Hasenden soruldu. (Ben kimin mevlâsı isem... ) hadis-i şerifi, Hz. Alînin halîfe olmasını gösteriyor mu, dediler. Hasen buna cevap olarak, eğer Resûlullah bu hadis-i şerif ile, Hz. Alînin halîfe olmasını bildirmek isteseydi, (Ey insanlar! Bu zat benim işlerimin velîsidir. Benden sonra, halîfe olacak budur. İşitiniz ve itaat ediniz!) buyururdu. Allahü teâlânın ismine yemin ederim ki, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü, Alînin halîfe olmasını isteselerdi, Ali, bu emri yerine getirmeye kalkışmaması ile böylece Allahü teâlânın emrine karşı gelmesi ile, çok büyük günah işlemiş olurdu, dedi. Dinleyenlerden biri: Öyle ise Peygamberimiz (Ben kimin velîsi isem, Ali de onun velîsidir) buyurmadı mı? deyince, Hasen, buna hayır, vallahi eğer Resûlullah, Alînin halîfe olmasını isteseydi, namaz kılmağı ve oruç tutmağı emreylediği gibi, bunu da, açıkça emrederdi, dedi. İşte, Ehl-i beytin en ileri gelenlerinden biri olan ve Hz. Alînin torunu olan Hasenin bu sözleri, senin sözlerinin bozuk ve yalan olduğunu açıkça göstermektedir
.
 

 

 

 

click tracking