RASÛLULLAH'IN ÂLİNE, ASHABINA VE

 EHLİ BEYTİNE MUHABBET GÖSTERİLMESİ

 

 

a)         Ehli Beyt'ine ve Âline Muhabbet Gösterilmesi:

 

Bu bölümde âl ve ashâb-ı kiramla Ehli Beyt ve ulu soyuna muhabbeti bildirilecektir.

Taberî diyor ki (R.A.), vakta ki Hak Teâlâ hazretleri açık faziletler ve kerametler ihsan etti. Bütün varlıklara da onun akraba ve yakınlarına, Ehl-i Beyt'le soyuna muhabbeti lazım ve vacib kıldı. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîminde meâlen :

 

«(Habibim) de ki: ben bu (tebliğime) karşı akrabalıkta sevgiden başka hiçbir mükâfat istemiyorum» [1] buyurmuştur. Bu âyet i kerîmeye göre akraba sevgisi vacibtir.

 

Derler ki bu âyet-i kerîme indiği zaman Rasûlullah  (S.A.V.)'e:

—  Akrabaların  kimlerdir,  diye sordular. Cevaben :

—  Ali, Fatıma ve iki oğlu, buyurdu. Ehli Beyt hakkında meâlen: «(Ey Ehli Beyt) Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler» [2] âyet-i kerîmesi indi.

Ehl-i Beyt kimlerdir. Bu husustaki açıklamalar değişiktir. İbn Abbas (R.A.), bu âyet, Rasûlullah (S.A.V.)'in temiz hatunları hakkında inmiştir, dedi.-Hadîs âlimi İbn Kesir diyor ki: Rasûlullah (S. A.V.)'in temiz zevcelerinin bu âyet i kerîmenin hükmüne girdiği açıktır. Zira âyetin iniş sebebi onlardır. İnişe sebep olanın, o hükmün içine girdiği kesindir. Fakat onlardan başkasının da bu hükme girdiğini kabul etmek doğru olur.

Bazıları da murat, yalnız Hz. Peygamber'dir dediler.

İmam Ahmed'te Vaile bin el-Eskâ (R.A.)'dan şöyle rivayet etmiştir. Bir gün Hz. Muhammed  (S A.V.) geldi. Yanında Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin (R.A.)'lar da vardı. Hasan ile Hüseyin'in ellerinden tutarak eve girdi ve Hz. Fatıma (R.A.)'ı da yanına çağırdı. Dördü de gelip önünde oturdular. Hasan ve Hüseyini mübarek dizlerine aldı ve abasını onların üzerine örtüp yukarda zikredilen âyeti kerîmeyi okudu. Sonra: «Allâhümme hâulâi ehli beyti ve ehl-i beyti ahakku».

 

«Allahım, işte bunlar benim Ehl-i Beyt'imdir ve Ehli Beytim olmaya herkesden fazla müstehaktır» diye buyurdu.

 

Bu takdirde Ehl-i Beyt bu dördü oluyor. Ümmü Seleme de bunun benzerini rivayet etmiştir. Fakat Ebu Said rivayetinde murat beş kişidir. Biri benim, diğerleri Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'dir, buyurdu.

 

Zeyd bin Erkam diyor ki, bir gün Hz. Peygamber (S.A.V.) hutbe okurken Allah'a hamd ve sena ettikten sonra «ey müminler ben de sizin gibi bir insanım. Belki yakında Azrail (A.S.) gelir ruhumu alır. Size iki emanet bırakıyorum. Biri Allah'ın kitabı Kur'ân diğeri Ehl-i Beytimdir» diye vasiyet buyurdu. Sahabe :

 

—  Ya Zeyd, Ehl-i Beyt kimlerdir? Hatunları Ehl-i Beyt'ten değil midir? diye sordular. Zeyd :

—  Evet hatunları Ehl-i Beyt'tendir ve asıl Ehl-i Beyt kendilerine sadaka haram olan ailedir dedi.

—  Ya onlar kimlerdir, dediler.

—  Onlar âl-i Alî ve âl-i Cafer, âl-i Akil ve âli Abbâs'tır dedi. Bunlara da sadaka haram kılınmış mıdır dediler.

—  Evet diye cevap verdi. İmam Müslim böyle rivayet etmiştir. Ehl-i Beyt bunlardır.

Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Benim akrabamı seven beni sevdiği için sever. Onları sevmenin sebebi beni sevmeleridir.»

îbn Sa'd, şöyle rivayet etmiştir :

«Ehli Beyt'imden birine bir ihsanda bulunan kimseye o da dünyada karşılığını vermeye gücü yetmezse Kıyamet gününde o ihsanın karşılığını ben veririm» diye buyurmuştur. İmam Ahmed'in menakıbında şu hadîs yazılıdır: (Ehli Beyt'ime buğuz eden münafıktır) diye Duyurulmuştur.

 

Hz. Peygamber (S.A.V.)'in akrabalarından murat, dedesi Abdulmuttalib'in yakınları olan erkek ve kadınlarla, Rasûlullah (S.A.V.) ile sohbet etmiş ve onun mübarek yüzünü görmüş olanlardır, dediler.

Sahihi Buhârî'de şöyle yazılmıştır: Hz. Peygamber (S.A.V.), Hz. Ali (R.A.) için «Hz. Ali (R.A)'ın kendisine olan yakınlık ve bağlılığını Harun (A.S.)'ın Musa (A.S.)'a olan bağlılığına benzetti. Hz. Musa (A.S.)'ya Harun nasıl yakın ve bağlı idiyse sen de bana öylesin» demektir. Yalnız bu bağlılığı ne yöndedir. «Ancak benden sonra Peygamber yoktur» şerefli sözü ile bu yakınlığın Peygamberlik yönünden değil, belki akrabalık yönündendir. Nasıl ki Harun, Hz. Musa hayatta iken onun halifesi ve yardımcısı olduysa Hz. Ali (R.A.) da Rasûlullah (S.A.V.) efendimiz hayatta iken onun yardımcısı olduğuna delildir. Tayyibî (Allah rahmet etsin) hadîs-i şerifin mânâsı budur, diyor. Fakat Hz. Peygamber (S.A.V.)'in vefatından sonra hilâfet Hz. Ali (R.A.)'in hakkı idi diyenlerin düşüncesi yanlıştır. Zira, Harun, Hz. Musa hayatta iken ona halîfe oldu. Vefatından sonra değil. Zira Harun (A.S.) Musa (A.S.)'dan önce vefat etmiştir. Hz. Ali (R.A.)'in hilâfeti, Harun (A.S.)'ın hilâfetine benzetildiğine göre Hz. Peygamber (S.A.V.) hayatta bulunduğu zamana mahsustur, dediler. Hattâbî (Allah rahmet etsin)  bu mânâyı kabul etmiştir.

 

İmam Tirmizî ve Nesâi şöyle rivayet etmişlerdir: «Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.» Bu hadîsin mânâsı, İmam Şafiî'nin açıkladığı şekilde İslâm sevgisidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'deki meâlen:

 

«Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah îman edenlerin velisi (yardımcısı) dir. Kâfirlere (gelince hakîkaten) onların velîsi (yardımcısı) yoktur.» [3] şerefli sözden de murat odur, dedi.

 

İmam Ahmed şu hadîsi bildiriyor: «Ali'yi inciten beni incitmiştir.»

 

Bir de, «Ali'yi seven kimse muhakkak beni de sevmiştir» diye buyurmuştur.

 

Nakkaş Allah rahmet etsin meâlen:

 

«Hakikat îman edip de iyi işler yapanlar (yok mu) çok esirgeyici Allah onlar için (gönüllerde) bir sevgi verecektir.» [4], âyeti kerîmesi, Hz. Ali (R.A.) hakkında indi diyor.

Muhammed bin el-Hanefi'ye, (her mü'min, Ali'yi ve Ehl-i Beyt'i-ni sever. Sevmeyen bir mü'min bulamazsın)  diye söylemiştir.

 

Tirmizî de Hz. Aişe (R.A.)'ın şöyle söylediğini yazıyor.- Rasûlullah (S.A.V.) hazretlerinin herkesten çok sevdiği Hz. Fatıma ile kocası Ali (R.A.) idi.

 

Sahîh-i Buhari'de şu hadis-i şerîf yazılıdır: «Fatıma, benden bir parça ettir. Onu incitip öfkelendiren beni de öfkelendirmiş olur» diye buyurulmuştur. İmam Süheyli bu hadîse göre Hz. Fatıma (R.A.)'a söven kâfir olur demiştir.

 

Tirmizi de şunu yazıyor: Rasûlullah (S.A.V.) efendimiz, Hasan ve Hüseyin hakkında «ya Rab, ben onları severim, sen de sev ve onları sevenleri de sev» diye buyurmuşlardır.

Enes bin Malik anlatıyor: Rasûlullah (S.A.V.) efendimiz, Hasan ve Hüseyin'i koklar, bağrına basar ve «bu çocuklarla anne ve babalanın ve beni seven kimse kıyamet gününde benimle bir derecede olur» diye buyurdu.

Bir rivayete göre «Cennette benimle beraber olur» denilmiştir. Hadîsteki dereceden murat onun makamı değildir. Belki arada perde olmayacak ve beni göreceklerdir demektir. Nitekim yukarıda geçen meâlen : «Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendisine ni'metler verdiği Peygamberlerle sıddîyklarla, şehîdlerle, iyi adamlarla beraberdirler.» [5] Bu âyet i kerîmede işaret olunmuştu ve yine Hz. Hüseyin (R.A.) hakkında «Beni seven kimse, Hasanı sevsin ve bu sözümü işitenler burada bulunmayanlara haber versin» diye buyurmuştur. Sahih-i Buhâri'de şu hadis yazılıdır : «Hasan ve Hüseyin, benim dünyada iki reyhânımdır» diye buyurmuştur.

İmam Ahmed'te, Hz. Peygamber (S.A.V.), Hz. Hasan'ın dilini yahud dudağını emdiğini rivayet etmiştir. Ukbe bin Haris diyor ki, Hz. Ebu Bekir (R.A.)'ın Hasan'ı götürdüğünü ve yemin edip Hz. Muhammed (S.A.V.) hazretlerine benzer, Ali'ye benzemez dediğini gördüm. Ali (R.A.) bunu işitip gülerdi.

 

İmam Buhârî şöyle yazıyor : Zührî, Enes'ten rivayet etmiştir ki: Hz. Muhammed (S.A.V.)'e Hasan'dan daha fazla benzeyen kimse yoktu. Fakat Muhammed bin Şîrîn, Enes bin Mâlik (R.A.)'in şöyle rivayet ettiğini söylüyor. Hz. Hüseyin (R.A.), Rasûlullah (S.A.V.)'e çok benziyordu. Buna göre Hüseyin'in Hasan'dan daha çok benzemesi lazım gelir. Bazı âlimler ikisini bağdaştırıp dediler ki, Enes (R. A.)'ın Zührî rivayetinde olan sözü Hz. Hasan (R.A.)'in hayatında idi. Zira o sağken ondan fazla Rasûlullah (S.A.V.)'e benzeyen kimse yoktu.

 

Bir de şu ihtimal vardır: Bazı organlarda Hasan, bazı organlarda Hüseyin fazla benzerdi. Tirmizi de Hz. Ali (R.A.)'in şöyle buyurduğunu yazıyor: Başından göğsüne kadar Hasan, göğsünden aşağı kadar da Hüseyin fazla benziyordu.    Bunlardan başka Ali   (R.A.)'nın kardeşi Cafer bin Ebî Tâlib'te Rasûlullah (S.A.V.)'e çok benziyordu. Tirmizî rivayetinde ona, «suret ve huy yönünden bana benzedin» diye buyurdular. Beni Hâşîm ailesinden bir kaç kişi daha Rasûlullah (S.A.V.)'e benziyorlardı.

 

Biri Sâib bin Yezid Muttalibî'dir ki, İmam Şafii'nin büyük babasıdır. Biri Abdullah bin Âmir idi. Biri Basra halkından Kabis bin Rabîa'dır ki, Muâviye (R.A.), Rasûlullah (S.A.V.)'e benzediği için iki kaşının arasını öptü ve ona bir miktar arazî verdi demişlerdir.

Amcası Hz. Abbas (R.A.) için buyurduğu hadîslerden biri şudur : «Abdulmuttalib oğlu Abbas bendendir ve ben ondanım. Onu inciten beni incitmiş, ona söğen bana söğmüş olur» diye buyurmuştur.

 

Bir de Abbas (R.A.)'in evine varıp kendisini ve çocuklarını birlikte bir örtü ile örttükten sonra «ya Rab ben bunları örttüğüm gibi sen de cehennem ateşinden ört» diye Abbas (R.A.)'a ve evladlarma duâ ettiğini geçen konularda yazmıştık.

Bir de Akil İbn Ebî Talib'e «seni, iki yönden severim biri akrabam olduğun, biri de amcam Abbas seni sevdiği için» diye buyurduğunu rivayet etmişlerdir. Abdulmuttalib'in oğlu olan Ebu Süfyan bin el-Haris için Hz. Peygamber (S.A.V.), Huneyn Gazasında «bu benim ehlimin hayırlısıdır» demişlerdir.

Ehl-i Beyt'i sevmek her mü'mine vacibtir.

Hâkim, Ebu Said (R.A.)'ten aldığı şu hadıs-i şerifi yazıyor : «Ehl-i Beyt'ime buğzedenleri Allah Cehenneme sokar» diye buyurmuşlardır. Ehl-i Beyt-i sevmeyen Cehenneme girerse ya o hain pis murdar kâfirlerin kıyamette halinin ne olacağını düşünün.

 

Hz. Peygamber (S.A.V.)'in akrabalarını şu dört meşhur kelime ile vasıflandırırlar:

 

1)   Al-i Rasûl,

2)   Ehl-i Beyt,

3)   Zevi'l-Kurbâ,

4)   İtret.

 

Bazıları, İslâm dînine girenlerin hepsi âl'dir dediler.

İkinci kelime olan Ehl-i Beyt, dedesi Abdulmuttalib'e intisab edenlerdir.

Bazıları, rahimde, soyda Hz. Muhammed (S.A.V.)'e bağlı olanlardır dediler.

Üçüncü kelime olan Zevi'l-Kurbâ, kimlerdir diye Rasûlullah (S. A.V.l'den sorduklarında, «Ali ile Fatıma ve oğullandır» diye cevap verdiler.

 

Dördüncü kelime olan İtret:

 

Bazıları aşiretidir.

Bazıları zürriyetidir dediler.

Aşiretten murat, ehli ve yakınlarıdır. Zürriyet kişinin neslidir. Kız çocuğu da zürriyettendir. Hz. Fatıma (R.A.), Rasûlullah (S.A.V.)' in zürriyetidir.

Al-i Abbâs ve Al-i Cafer arasında Benî Fatıma yeşil giyerlerdi. Bunun sebebi, Abbasi halifelerinden Me'mun kendinden sonra hilafetin Benî Fatıma'ya geçmesini dilemişti. Bunun için Benî Fatıma'ya yeşil giymelerini emretti. Zira siyah elbise giymek Al-i Abbas'ın geleneğidir. Ak elbise giymek, diğer müslümanların geleneğidir. Cuma günlerinde ve bayramlarda Ak giyim giyinirlerdi. Kırmızı giymekte kerahat vardır. Sarı giyim de yahudilerin geleneğidir dedi. Kısaca yeşili münâsip gördü ve hepsine yeşil giydirdi. Sonradan sözünden döndü ve hilâfet yine Benî Abbas'ta kaldı. Yeşil giyim de Beni Fatıma'nın alâmeti kaldı. Nice zaman devam ettiler. Sonra yavaş yavaş terk edip yalnız başlarına bir parça yeşil koymakla yetindiler sonradan onu da bıraktılar. Daha sonra hicretin 773. yılında şerefli sultan Şa'ban bin Hasan bin Muhammed Galavun, diğer insanlardan ayırt edilmeleri için Beni Fatıma'ya, sarıklarına bir miktar yeşil sarmalarını emretti. O günden sonra yine başladılar. Bu gelenek, Şam, Mısır ve diğer İslâm ülkelerine yayıldı.

 

b)         Sahâbe-i Kirama Muhabbet Gösterilmesi:

 

Sahabe-i Kiramı ululama ve sevmenin lüzumunu gösteren âyet-i kerîmeler meâlen:

«Muhammed, Allah'ın resulüdür Onun maiyyetinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (ve metin) kendi aralarında merhametlidirler.» [6] Bu âyetin sonunda Cenâb-ı Hak, onları medh ve sena etmiştir. Nitekim şu âyet-i kerimede de meâlen:

 

«Allah, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği bir kavim getirir ki, onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir kınayanın kınamasından (dedikodusundan) çekinmezler.» [7] Sahabe-i kiram hakkında inmişti ve böylece Allah onları övmüştü. Hıristiyanlar, Şam ülkesini feth eden sahabeleri gördükleri zaman, Vallahi bunlar işittiğimiz Havâriyyûnden çok üstündür. Bunlar ne güzel ve iyi kişilerdir dediler. Gerçekten doğru söylediler.

 

Ümmet-i Muhammed’in ve özellikle ashâb-ı kiramın vasıfları kitaplarında (İncil ve Tevrat'ta) anlatılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak mealen:

 

«İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur, İncil'deki vasıfları da (şöyledir: onlar) filizini yarıp çıkarmış, gitgide onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdeleri üzerinde doğrulup kalkmış bir ekine benzerler ki bu, ekincilerin de hoşuna gider (Ashab hakkındaki bu benzetme) onunla kâfirleri Öfkelendirmek içindir. İçlerinden iman edip te iyi amel ve (hareket) de bulunanlara Allah hem mağfiret ve hem de büyük mükâfat va'detmiştir.» [8]

 

İmam Mâlik (Allah rahmet etsin), bu âyeti kerîme gereğince sahabe-i kiramı sevmeyen Rafıziler kâfirdirler demiştir. Âlimlerden bir toplum da İmam Mâlik'in bu hükmüne uymuşlardır.

Sahâbe-i kiramın faziletlerini bildiren çok hadisi şerifler de vardır. Cenâb-ı Hak onlara, mağfiret ve büyük ecir sevab va'd buyurmuştur.

 

Kimlere sahabe denir. Bunu açıklamada âlimlerin görüşü değişiktir. Sahâbe-i kiramın yalnız birine Sahâbi denir. İmam Buhârî ve Şeyh İbnü'l-Medihî şöyle tarif ederler : Müslüman olmuş, Rasûlullah (S.A.V.)  ile sohbet etmiş ve mübarek yüzünü görmüş kişiye sahâbi denir.

 

Buhârî müslüman kelimesini şunun için söylemiştir: Bir kimse kâfir iken (Rasûlullah (S.A.V.)'i görse sahâbi olmaz. Bir de bir kimse müslüman iken görüp dönse ve tekrar müslümanlığa dönmezse sahâbi olmaz. Ubeydullah bin Cahş gibi.

Bir de bir kimse müslüman iken görüp sonra dönse, fakat tekrar müslüman olduğunda Rasûlullah (S.A.V.)'i görmezse yine sahabi olur. Es'at bin Kays ve onun gibi bir kaç kişi böyledir. Bunların sahâbi olduklarında hadîs âlimleri ittifak etmişlerdir. Görmede, bilmek ve tanımak şart mıdır? Yoksa mücerret görme yeter mi? Bazı âlimler sadece görme yeter diyorlar. Meselâ bir müslümanın oğlu küçük yaşta iken Rasûlullah (S.A.V.)'i görse sahâbi sayılır. Zira Muhammed bin Ebu Bekir Sıddik (R.A.) Hz. Peygamber (S.A.V.)'in vefatında üç aylıktı ve sahabeden saydılar. Bâzı âlimler de Hz. Peygamber (S.A..V)'le sohbet etmeyen sahâbi olmaz dediler.

 

Sohbetin mânâsı, toplantısında bulunmak, ona yakın olup konuşmaktır.

Saîd bin Müseyyeb diyor ki, sahabe arasında âdet (gelenek) şu idi: Rasûlullah (S.A.V.)'le birlikte az veya çok oturmak, yahut onunla gazaya gitmek gerekirdi ki, sahabe saysınlar. Fakat bu söze pek itibar edilmemiştir.

 

Bazıları da toplantısında bulunanın erginlik çağına varması gerektir dediler. Bu fikir de kabul edilmemiştir. Meselâ Hz. Ali (R.A.) "ın oğlu Hasan (R.A.) Hz. Peygamber (S.A.V.) vefat ettiği zaman erginlik çağında değildi ve onun gibi niceleri hep sahabe sayılmışlardır.

Görmede de bir mâni yoksa görmek şarttır. Zira İbn Ümmi Mektûm (R.A.) kör olduğu halde ashâb-ı kirâmdandı. Bu durumda olanlar için görüşmek, konuşmak yeter.

Cin taifesinden de ashâb-ı kiram olduğuna şüphe yoktur. Zira Hz. Muhammed (S.A.V.) hem insanlara ve hem de Cinlere Peygamber gönderilmişti. Onlardan da müslüman olan ve Rasûlullah (S.A. V.)'i gören ve sohbetinde bulunanlar sahabe sayılırdı. Buna itiraz edenler bir delil gösteremedikleri için itirazları kabul olunmamıştır.

 

Meleklerde Rasûl'ün sahabeleri var mıdır, yok mudur? Buna doğru cevap vermek, meleklere de Peygamber olarak gönderildiğini bilmeğe bağlıdır. Bu hususta âlimlerde görüş ayrılığı vardır. Bazıları Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Meleklere de Peygamber olarak gönderildiğini söylerler. Bazıları ise aksini kabul ederler. Doğrusunu bilen Allah'tır. Yalnız bütün din âlimleri sahâbe-i kirâmın Peygamberlerle mukarreb meleklerden sonra bütün yaratıkların en faziletlileri olduklarını kabul ederler. Zira İmam Buhâri'nin bildirdiği şu hadîs-i şerif önemlidir. «Bütün adem oğullarının en faziletlisi benim zamanımda olan müslümanlardır. Sonra onların ardından gelen müslü-manlardır. Sonra bunların ardından gelen müslümanlardır» [9] buyurmuştur.

 

Sahabenin ardından gelenlere Tabiin, onlardan sonra gelenlere de Tebeî Tabiîn derler. Yine Ümran bin Husayn şu hadîs-i serifi bildiriyor  «Ümmetimin en hayırlısı benim zamanımda yaşayan müslümanlardır. Sonra onların ardından, sonra onların da ardından gelen müslümanlardır.» [10] buyurmuştur.

 

Hadîsteki (Karn) sözü yüz seneden ibaret zamandır. Zira Rasûlullah (S.A.V.) bir kimseye «yüz yıl yaşa» diye duâ etti. O kişi yüz yıl ömür sürdü.

Ashâb-ı kiramdan en son vefat eden Ebu'l-Tufeyl Âmir bin Vasile (R.A.)'te hicretin yüzüncü yılında ebedi âleme göçtü. Hadîs-i şeriften, Rasûlullah (S.A.V.)'in zamanındaki sahabenin tabiinden daha faziletli oldukları anlaşılıyor. Genel olarak böyledir. Fakat sonra gelenlerden bazı kişi, sahabenin bazı kişisinden daha faziletli olması caizdir. Şu hadîs-i şeriften de böyle anlaşılıyor: «Benim ümmetim yağmura benzer. Bilinmez ki, ilk mi hayırlıdır, sonraki mi hayırlıdır» diye buyurmuştur. Buna yakın bazı hadîsler vardır. Hepsinden anlaşılan fazilet ümmete dönüktür. Fakat Hz. Peygamber (S.A. S.)'i görmek ve onunla sohbet etmek fazileti gibi bir fazilet yoktur. Hele onunla gaza etmiş yahut zamanında gazalara gidip Allah rızâsı için malını harcamış olanların kendilerinden sonra gelenlerden daha faziletli olduklarına hiç şüphe yoktur. Zira Allah (C.C.) Kitâb-ı Kerîm'inde meâlen :

 

«(İçinizde fetihten) evvel  (Allah yolunda)  harcayan ve muharebe eden kimseler (diğerleriyle)  bir olmaz. Onlar derece itibariyle  (o fetihten) sonra harcayan ve muharebe edenlerden daha büyüktür.» [11] diye buyurmuştur. Bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki, sahabe i kiramın başka kimselerle aynı derecede olmaları ihtimali yoktur.

Ashâb-ı kiram üç sınıftır.

Birincisi muhacirler.

İkincisi Ensâr.

Üçüncüsü Mekke'nin fethinde İslâm'a gelenlerdir.

İbn Esîr'e göre Muhacirler Ensâr'dan daha faziletlidirler. Bu söz genelde böyledir. Fakat tafsile göre ilk Ensâr (Medine halkından ilk müslüman olanlar) son muhacirlerden daha faziletlidirler. Lakin Muhacirlerin ilki de ilk Ensâr'dan daha faziletlidir. Hadîs âlimleri, ashabı tabakalara ayırmışlardır.

 

Bunlardan Hâkim (Allah rahmet etsin) oniki tabaka halinde göstermiştir.

 

Birinci tabaka ilk iman edenlerdir. Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir, Zeyd bin Harise (R.A.) ve Cennetle müjdelenen on kişiden geri kalanlar gibi. Bunlar hakkında ilk bölümde bilgi verilmişti.

 

İkinci tabaka Daru'n-Nedve ashabıdır ki, Hz. Ömer (R.A.) İslâm'a gelince Hz. Peygamber (S.A.V.)'le beraber Daru'n-Nedve'ye gidilmiş ve orada bir toplum İslâm'a gelmişlerdi. İşte ikinci tabaka bunlardır.

 

Üçüncü tabaka, müşriklerin işkencelerine dayanamayıp Habeşistan'a hicret edenlerdir.

 

Dördüncü tabaka, Birinci Akabe'de müslüman olan Ensâr ile İkinci Akabe'de İslâm'a gelen Ensârdır.

 

Beşinci tabaka Üçüncü Akabe ashabıdır ki, yetmiş kişidir.

 

Altıncı tabaka, Hz. Peygamber (S.A.V.) hicret ettiği günlerde Medine'ye girmeden ve Küba nahiyesinde iken ardından gelip yetişen muhacirlerdir.

 

Yedinci tabaka, Bedir savaşında hazır olan gazilerdir. Sekizinci tabaka, Bedir Gazâsıyla Hudeybiye barışı arasında hicret edenlerdir.

 

Dokuzuncu   tabaka,  Beyatü'r-Rıdvan  ehlidir.     Hudeybiye   yılından önce bir ağaç altında Hz. Peygamber   (S.A.V.)'e bey'at   (kabul ve tasdik) eden ve sözleşen sahabelerdir ki, bunlar hakkında Cehenneme girmezler diye buyurulmuştur

 

Onuncu tabaka, Hudeybiye'den sonra ve Mekke'nin fethinden önce hicret edenlerdir. Halid bin Velid ve Amr bin el-Âs (R.A.)'lar bunlardandır.

 

Onbirinci tabaka, Mekke'nin fethinde İslâm'a gelmiş olanlardır. Bunların sayısı çoktur.

 

Onikinci tabaka, Hz. Peygamber (S.A.V.)'e yetişen gençlerdir ki, Mekke'nin fethinde Veda Haccı'nda ve başka zamanlarda mübarek yüzünü görmüşlerdi. Bunlardan biri Sâib bin Yezid (R.A.)'dır.

 

Sahabenin sayısını Allah'tan başka kimse bilmez. Yalnız bazı gazalarda bulunanların sayısını belirtenler vardır. Mekke'nin fethinde on bin, bazılarına göre on iki bin, Huneyn Gazası'nda on iki bin, Veda Haccı'nda doksan bin, Hz. Peygamber (S.A.V.)'in ebedî âleme göçtüğü zamanda yüz yirmi dört bin, bir deyişe göre yüz on dört bin sahabenin mevcut olduğunu söylemişlerdir.

 

Ehl-i sünnet katında sahâbe-i kiramın en faziletlisi Hz. Ebu Bekir (R.A.)'tır.

Buhârî İbn Ömer (R.A.)'in şöyle söylediğini yazıyor-. Hz. Peygamber zamanında biz halk arasında ashabın faziletlerini konuşurken hepimiz önce Hz. Ebu Bekir, sonra Ömer (R.A.), ondan sonra Osman (R.A.) gelir dedik.

 

Yine Buhârî, Abdullah bin Ömer ve Nâfi'den rivayet etmiştir-. Hz. Peygamber (S.A.V.) zamanında hiç kimseyi Ebu Bekir hazretlerine denk tutmazlardı. Ondan sonra en faziletli Ömer  (R.A), sonra Osman (R.A.) gelir denirdi. Bunlardan sonra sahabeyi bir tutarlardı.

 

Ebu Davud, İbn Ömer (R.A.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Hz. Peygamber (S.A.V.) sağken biz Efendimizden sonra Ümmetin en faziletlisi Ebu Bekir, sonra Ömer, ondan sonra da Osman (R.A.)'tır derdik.

 

Taberâni, İbn Ömer (R.A.)'ın şöyle söylediğini yazıyor: Hz. Peygamber (S.A.V.), böyle söylediğimizi işitiyor ve itiraz etmiyordu. Bazıları da yine İbn Ömer (R.A.)'dan şöyle rivayet ederler: Hz. Pey gamber (S.A.V.) zamanında, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'dan Hz. Ali geri kalan halktan daha üstün olur. Bunların dışında kimse kimseden faziletli olmaz diye konuşurduk. Rasûlullah (S.A. V.)'de bu sözlerimizi işitip bir şey demezlerdi. Fakat ehl-i sünnet Hz. Osman'dan sonra Hz. Ali (R.A)'ın geri kalanlardan daha. faziletli olduğunu söylerler..

 

Bazıları Hz. Ali (R.A.)*yı Hz. Osman (R.A.)'dan üstün tutarlar. Bunlardan biri Süfyan Sevrî'dir.

 

Bazıları da ikisini bir tutar ve ne Osman Ali'den; ne de Ali Osman'dan daha faziletlidir derler. Bunu İmam Mâlik söylemiştir. Bir Cemaat de Mâlik'in bu fikrini kabul etmiştir. Bunlardan biri Yahya bin el-Kettan ve Ebu Maîb (Allah rahmet etsin) der ki, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'yi yani Hulefay-ı Râşidîn'i bu tertibe göre söyleyen ve Hz. Ali'nin bu sıraya göre diğerleri gibi faziletli olduğunu bilen kişi sünnet ehlindendir. Hz. Osman'dan sonra faziletli kimse yoktur diyen ve Hz. Ali (R.A.)'ın faziletini bilmeyen kişi yerilmiştir. İbn Abdu'l-Berran diyor ki, ehl-i sünnete göre, Ebu Bekir, Ömer ve Osman (R.A.)lerden sonra insanların en faziletlisi Hz. Ali (R.A.)'dır.

 

Kısaca ehl-i sünnet katında sahabenin en faziletlisi Ebu Bekir sonra Ömer (R.A.)lerdir. Sonra Hz. Osman ve Ali (R.A.)'tır. Hak Teâlâ hazretleri, bunları Rasûlüne halîfe kılmış, İslâm dinine hizmet etme ve yüceltmede vazifelendirmişler.

 

Ebu Mansur Bağdadi diyor ki, bizim ashâb, şu fikirde birliktirler:  Ümmetin en faziletlisi dört halîfedir ve onlardan sonra Aşere i Mübeşşere'den geri kalan şu altı zattır: Talha, Zübeyr. Sa'd. Saîd. Abdurrahman bin Avf ve Ebu Ubeyde bin Cerrah (R.A.)lerdir.

 

İmam Tirmizî Sa'd bin Zeyd'in şöyle söylediğini yazıyor: Hz. Peygamber (S.A.V.) buyurdu ki; < Şu on kişi Cennetirler: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Zübeyr, Talha, Abdurrahman bin Avf, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Sa'd bin Ebî Vakkas'tır.»

— Ya Rasulallah   (SAV.)   onuncusu kimdir? diye sordular. Saîd bin Zeyd'dir buyurdu. Bunlara Aşere i Mübeşşere (Cennetle müjdelenmiş onlar) denir. Bir kişi, bu tertibe göre dört halifenin faziletlerine inansa ve fakat birini diğerinden daha çok sevse günahkâr olur mu? Diye sorulsa buna, Şeyhu'l İslâm Veliyü'ddin İbni'l-Irâki şöy'e cevap vermiştir: Sevgi iki kısımdır. Biri din yönünden, biri dünya yönündendir. Din yönünden olan sevgide, faziletlerine göre olan bu tertibe uymak gerektir. Yoksa bu tertibe göre inancı sahih (doğru) olmamış olur.

 

İmam Taberânî (Allah rahmet etsin) Riyad adlı kitabında, Enes bin Mâlik (R.A.):ın şu hadisi bildirdiğini yazıyor: Hak Teâlâ hazretleri sizin üzerinize namaz, oruç, hac ve zekâtı farz kıldığı gibi Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi sevmenizi de öyle farz kılmıştır. Onların faziletlerini inkâr edenin namaz oruç, hac ve zekâtı kabul olunmaz» buyurulmuştur.

Hafız Selefi (Allah rahmet etsin) Meşiha adlı eserinde Enes bin Mâlik (R.A.)'in şu hadîsi bildirdiğini yazıyor: «Ebu Bekir'i sevmek ümmetim üzerine vâcibtir» diye buyurulmuştur. Ashâb ı kiramı sevmek, Rasûlullah (S.A.V.) Efendimizi sevmektir. Onun için kendisini sevmeleri sebebiyle ashabını seven mü'minlere, kardeşlerim diye buyurmuştur. Ensâr, Enes (R.A.)'ın, Rasûlullah (S.A.V)'in şu konuşmasını bildirdiğini yazıyor

—  Ya Ebu Bekir, kardeşlerimle görüşeydim ne olurdu. Ebu Bekir,

—  Ya Rasûlallah   (S.A.V.),  kardeşleriniz biziz demiştir.     Efendimiz,

—  Hayır siz kardeşlerim değilsiniz, ashâbımsınız.    Kardeşlerim beni görmedikleri hakle bana îman getiren, beni seven hatta onların yanında anne ve babalarından daha çok sevgili olduğumu söyleyen mü'minlerdir. Yine Ashâb,

—  Ya  Rasûlallah  (S.A.V.)  senin kardeşlerin biziz dediler.

—  Yok siz kardeşlerim değilsiniz, Ashabımsınız. Ya Ebu Bekir, sen, beni sevmeleri sebebiyle seni seven bir kavim istemez misin? buyurdu. Sonra Ebu Bekir'e Rasûlullah (S.A.V.)'i sevenleri, sevmelerini emretti. Hz. Peygamber (S.A.V.)'in sevdiklerini sevmek onu sevdiklerine delildir. Nitekim onu sevmek, Hak Teâlâ hazretlerini sevdiğine delildir ve Rasûlullah (S.A.V.)'i sevmemek Allah'ı sevmediğine delildir.

Bir kimse bir kimseyi sevince, onun sevdiğini de sever ve sevmediğini sevmez. Cenabı Hak Kur'an-ı  Kerîm'de meâlen :   «Allah'a ve âhiret gününe îmanda sebat eden hiçbir kavim Allah'a ve Rasûlüne muhalefet eden kimselerle     (velevki onların ana ve babaları, oğulları ve kardeşleri ve akrabaları olsunlar)   dost olduklarını görmezsin.» [12] diye buyurmuştur.

 

Hz. Peygamber (S.A.V.)'in âl ve ashabını sevenler onları daima ululayarak saygıyla anmalı, onların edeb ve ahlâkına göre hareket etmeli, dediklerini yapmalıdır ve andıkları zaman güzel vasıflarını söyleyip artmalıdırlar. Zira onlar öyle bir toplumdur ki. Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'inde onları övmüştür. Allah'ın övdüğü kimseleri övmek, onlar için istiğfar etmek her mü'mine vacib olur.

 

Hz. Aişe (R.A.) diyor ki; Rasûlullah (S.A.V.) halka, ashâb-ı kiram için istiğfar etmelerini emir buyurdu, onlarsa onlara kötü laf söylediler. Hz. Aişe (R.A.)'in bu sözleri sahabeye kötü laf atan sapık halk hakkındadır. Aynı zamanda ashâb-ı kiram için istiğfar etmenin emredildiğini belirtmektedir. Bizim için gerekli olan «Allahümmağfir lehüm» yani, «Allahım, onları bağışla» diye duâ etmek ve Hak Teâlâ hazretlerinden onlar için mağfiret dilemektir.

 

Sehl bin Abdullah Tüsterî diyor ki, ashâb-ı kiramı ululamayan, onları saygıyla anmayan ve Rasûlullah (S.A.V.)'in emirlerini yerine getirmeyen kişi, o Hazrete îman getirmemiş demektir.

 

Bir de onlar arasında çıkan uyuşmazlıklara bakarak lehte veya aleyhte hüküm vermekten sakınmak gerektir. Onları kınayan ve küçük düşüren bazı cahillerin, Şiilerin ve bid'at ehlinin sözlerine inanmamak ve şu hadis-i şerife uymak lâzımdır: «Ashabım anılınca susunuz» yani yakışıksız sözlerden sakının ve dilinizi tutun demektir. Aralarındaki uyuşmazlığı, savaşları ve fitneleri okuduğunuz ve dinlediğiniz zaman yakışıksız sözlerden kaçının ve saygınızı devam ettiriniz. Aralarından geçen bu olaylar içtihad (özel görüş) yolu ile meydana gelmiştir. Güzel ve doğru içtihadlarda olduğu gibi yanlış ve hatalı içtihadlar da olabilir. Bunlar, onları ilgilendirir. Bize düşen onları kınamamak, susmak ve saygımızı korumaktır. Doğru veya hatalı içtihad onlara aittir. Hatalıyı kınamak ve kötülemek bizim vazifemiz değildir. Zira eğer yaptığımız kesin delillere aykırı ise küfürdür. Hz. Aişe (R.A.)'ı kötülemek gibi (hâşâ). Kesin delillere aykırı değilse bid'attır, çirkindir. Hz. Peygamber (S.A.V.)'in bu hususta Ümmetine vasiyeti şudur: «Benim ve hatunlarım tarafından olan akrabalarıma, ashabıma, dostlarıma karşı saygılı olunuz. Onlara dil uzatıp kınamayın. Onların zulmünü, hata ve kusurlarını Cenâb-ı Hak sizden sormaz. Sakın onların zulmüne, hata ve kusurlarına dair çirkin bir söz söylemeyin. Zira bu bağışlanır bir davranış değildir» diye buyurmuştur.

 

Yine buyurmuştur ki, «Ashabım hakkında yersiz, yakışıksız söz söylemekten sakının. Bu hususta Hak Teâlâ hazretlerinden çekinin. Onları seven muhakkak beni sever, onları sevmeyen muhakkak beni sevmez. Onlara eza veren, üzen muhakkak beni üzer. Beni üzen ise muhakkak Allah'ın gazabına uğrar.»

 

Bir de hadis-i şerifte şu işaret, vardır  «Onları sevmek, imandandır, sevmemek küfürdür.» Zira onları sevmemek Rasûlullah (S.A.V.)'i sevmemektir. Bu ise küfürdür. Yukarıda geçen bir hadis-i şerifte : Beni nefsinden daha çok sevmeyen gerçek mü'min değildir» buyurul-muştur. Bu da Ashâb-ı Kirâm'ın, Hz Peygamber (S.A.V.)'e ne kadar yakın olduklarına bir delildir. Onları kendi nefsi gibi sayması ve onları seven beni sever, sevmeyen beni sevmez buyurmuş olmasıdır.

 

İşte mü*min için gerekli olan, bu mânâları düşünüp ona göre amel etmesidir.

Bir de şu hadîsi şerif vardır : «Ashabıma kötü laf söyleyene değnek vurun» buyurulmuştur. Kadı Iyaz, İmam Mâlik'ten ve başkasından alıp bildirdiğine göre, Rasûlullah (S.A.V.) in ashabını sevmeyen kişinin, kâfirlerden müslümanlara geçen mallarda (gerek barış yolu ile verilen peşkeşler gibi ve gerekse savaşta alınan ganimetlerde) hakkı yoktur. Din âlimlerinin bu hükmüne göre bu kişinin müslümanlık derecesi eksiktir. O halde mutlu kişi ashâb-ı kiramı seven, ululayan ve onlara her zaman ve her yerde gerekli saygıyı gösterendir. Allah hepsinden razı olsun.

 

  İmam-ı Kastalani

Mevahibü Ledünniye
 


[1] Şûra Sûresi, âyet : 23.

[2] Ahzâb Sûresi, âyet: 33.

[3] Muhammed Sûresi, âyet. 11

[4] Meryem Sûresi, âyet, 96.

[5] Nisa Sûresi, âyet, 89

[6] Feth Sûresi, âyet : 29.

[7] Mâide Sûresi, âyet : 54.

[8] Feth Sûresi, âyet : 29.

[9] Buhârî, Sahih, K. Pedâili's-Sahâhe, 1, K. Rikâk, 7. 

[10] Bkz. 273 nolu dipnot.

[11] Hadîd Sûresi, âyet, 10.

[12] Mücâdile Sûresi, âyet, 22.

 

 

 

click tracking