464. Kebire: Ensar'a Husumet Etmek

 

465. Kebire: Ashabtan Birine Kötü Söylemek

 

Enes radıyallahu anh'den: Resûl-i Ekrem:

“ (Olgun) îmanın belirtisi, Ensar'ı sevmek, nifakın belirtisi de En-sar'a buğzetmektir.”[1424], buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Onları (Ensar'ı) ancak mü’min olan sever ve onlara ancak münâfik buğzeder. Onları seveni Allah da sever, onlara buğzedene Al­lah da buğzeder.”[1425], buyurmuştur.

Ebû Hureyre radıyallahu anh'den: Resûl-i Ekrem:

“Allah'a ve âhiret gününe îman eden kimse Ensar'a buğzetmez.” [1426]buyurmuştur.

Hanbelî'lerden birisi, “Ensar'dan maksad, Allah'a, peygamberi­ne ve dinine yardım eden kimsedir. Bunlar ise kıyamete kadar var­dırlar. Bunlara husûmet, büyük günahlardandır.” demiştir. Ensâr'daki (lâm) harfi ahdi hârici için olursa, o zaman bunların görüşü doğrudur. Fakat ahdi zihni için olursa -ki zaten bu vasıf ile vasıflananlar, zihinlerde bilinen Evs ile Hazreç'tir. O zaman Medineli Sa­habeler olduğu anlaşılır ve gerçek de budur.

Ebû Saîd el-Hudri radıyallahu anh'den: Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Sakın Ashabıma kötü söylemeyin (sebb-ü şetmetmeyin). Siz­den birinin Uhud dağı kadar altın sadaka verdiği farzedilse, bu, As­hâb'dan birisinin iki avuç sadakasına erişmez. Hatta bunun yarısına da ulaşmaz.”[1427]

Yine Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Sakın sakın Ashâfa’ını aleyhinde bulunmayınız. Onları benden sonra ta'riz hedefi etmeyiniz. Onları her kim severse bana mahabbeti dolayısıyle sever. Her kim de buğzederse bana buğzu dolayısıyle buğzeder. Her kim onlara eza ederse bana eza etmiş olur. Her kim bana eza ederse Allah'a eza etmiş olur. Her kim de Allah'a eza eder­se çok sürmez Allah onun belasını verir.”[1428]

Bu hususta pek çok rivayetler vardır. Onları, “Es-Sava'ıkü'1-muh-rika li ihvâni'ş-Şeyâtîn ehl'l-ibtida' ve'd-delâl ve'z-zuıdıka” adlı ese­rimde topladım, istersen oraya baş vur. Orada Ashâb'ın iyiliklerini; Şi'a ve Rafızî'lerin onlara olan iftiralarını ve onlardan nasıl uzak ol­duklarını görürsün. Allah hepsinden razı olsun.

Tembih: Bunları birçokları kebireden saymıştır. Nevevi ile Rafii de sahabeye kötü söylemenin kebâirden olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Celâl Belkinî, “Ashâb'a dil uzatmanın sünneti terketmenin delâleti ile bid'attır. Ashâb'a söven kimsenin kebireyi irtikab et­miş olduğunda söz yoktur.” demiştir.

Bu hadislerin sarahati de bunu teyid etmektedir. Nitekim baş­ka bir hadîsde, “Doğrusu Allahu Teâlâ beni (son peygamber olarak) tercih etti ve benim için de Ashâb seçti. Onlardan bir kısmım vezir, yardımcı ve bir kısmını da bana hısım ve akraba kıldı. Onlara kim söverse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanlarm laneti onadır. Al­lahu Teâlâ farz ve nafileden bunun hiç bir ibâdetini kabul etmez.” buyurulmuştur. Ayrıca, “Allahu Teâlâ beni tercih etti ve benim için Ashâb seçti. Bunlardan bana kardeş, arkadaş, hısım ve akrabalar seçti. Benden sonra onlara dil uzatacak ve onlara buğzedecek insan­lar gelecektir. Onlarla bir arada düşüp kalkmayın, onlarla yiyip iç­meyin, onlarla evlenmeyin, onların ardında namaz kılmayacağınız gibi onlarla da bir arada kılmayın.” buyurulmuştur. Yine bir hadîsde, “Ashabım anıldığı zaman dilinizi tutunuz,” buyurulmuştur.

Ebû Bekir ile Ömer radıyallahu anhuma'ya sövmenin küfür oldu­ğu birçok âlimlerden rivayet edilmiştir. Bunlar, Resûl-i Ekrem’in, “Ey Ebû Bekir sana söven kafir oldu.”; “Kim din kardeşine, “Ey kâfir” derse, bu söz ile biri küfre gider.” hadîslerine dayanmışlardır ki, bu rivayetlere göre bunu Ebû Bekir radıyallahu anh ve soyuna şoven­lerin küfre gittikleri kesindir. Yine Allahu Teâlâ'nın Ashâb'dan razı olduğuna dair birçok âyetler vardır. Bunlardan biri şu âyettir:

“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensâr ile, on­lara güzelce uyanlardan Allah hoşnud olmuştur. Onlar da Allah'tan hoşnutturlar.” [1429]

Bunlara veya bunlardan birine kötü söyleyen, Allah'a meydan okumuş ve O'na savaş ilân etmiş olur, Allah'a karşı savaş açanı ise Allah mahv u perişan eder. Bunun için âlimler, sahabeye noksanlık getirecek bir konuşma olduğu vakit hemen susmak vacip olur ve hatta kişi, gücünün yettiği nisbette eli, dili veya kalbi ile onu boz­maya çalışır. Bunun için Resûl-i Ekrem: “Aman aman Allah'tan kor­kun, Allah'tan korkun.” diye tekid etti. Meselâ, ateşe düşmekte olan adamı gördüğün vakit, “Ateş, ateş” diye bağırdığı gibidir bu.

Onların üstün mevki ve faziletlerini şöyle düşün ki, Resûl-i Ek­rem onları sevmeyi kendisini sevmek ve onlara buğzetmeyi kendisi­ne buğzetmek kabul etti. Artık onların bu şerefi, onlara dil uzatmak­tan seni alıkor ve sana yeter. Onları sevmek, peygamberi sevmenin, onlara husûmet ise peygambere husûmetin başlangıcı sayılmıştır. Bu­nun için, “Ensar'ı sevmek îmandan ve onlara buğzetmek ise nifaktan” sayılmıştır. Zira onlar Resûl-i Ekrem’in sevgisi uğrunda mallarını ve canlarını veren ilk müslümanlardır. Sahabenin fazileti, onların Re­sûl-i Ekrem’in sevgisi uğrunda mallarını ve canlarını veren ilk müs­lümanlardır. Sahabenin fazileti, onların Resûl-i Ekrem ile olan sîret ve hallerini, Resûl-i Ekrem’in hayatında ve ölümünden sonra İs­lâm'daki güzel hallerini düşünmekle anlaşılır. Allah onları en iyi şekilde mükâfatlandırsın. Onlar, Allah için gereği gibi mücahede et­miş, dini yaymış ve İslâm seri'atını açıklamışlardır. Onların bu cehd-u gayretleri olmasaydı, bizim elimize Kur'an ve sünnetten, usûl ve furûdan bir şey geçmezdi. Elbette onlara dil uzatan, İslâmiyetten çık­mış olur. Bu gibiler İslâm'ın nurunu söndürmek isterler, fakat, “Kâ­firler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” Ayrıca Resûl-i Ekrem’in onları övmesine emin olmamalarını, Allah ve Resu­lüne dil uzatmalarını gerektirir. Bunun için bunlar tehlikelidir. Zi­ra onlar peygamber ile bizim aramızda aracıdırlar. Aracılara dil uzat­mak, onları aracı.kılanlara dil uzatmaktır. İnancı nifak hastalığın­dan salim olup gerçeği düşünebilenler için bu, açık ve meydandadır. Allah ve Resulünü seven kimseye, Allah ve Resulünün emirlerini ye­rine getireni, onları açıklayıp kendilerinden sonra gelenlere duyu­ranları ve bütün hakları yerine getirenleri de sevmesi vaciptir. İşte Ashâb-ı Kiram bütün bu vecibeleri eksiksiz yerine getiren kimse­lerdir.

Selefin ileri gelenlerinden olan Eyyup Sahtiyanı, Ebû Bekir'i se­ven, dinin alâmetini ayakta tutmuş, Ömer'i seven yolu açıklamış, Os­man'ı seven Allah'ın nuru ile nurlanmış ve Ali'yi seven de sağlam bir kulpa yapışmıştır. Resûl-i Ekrem’in bütün Ashabı hakkında ha­yır söyleyen de nifaktan uzaklaşmıştır. Onların iyilikleri sayılamaya­cak kadar çoktur.” demiştir.

Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat bunların efdaliyeninin, Resûl-i Ekrem’in dilinde bir arada cennet ile müjdelenmiş on kişi olduğunda -ki bun­lara Aşare-i Mübeşşere derler- icma' vardır. Bunların da en üs­tünü Ebû Bekir ve sonra Ömer'dir. Ehl-i Sünnetin çoğu, sonra Os­man ve sonra da Ali olduğunu söylemişlerdir. Ashâb'ın hiçbirine bir müslüman dil uzatamaz. Ancak bid'atçi, münafık ve alçak kimse­ler müstesnadır. Resûl-i Ekrem:

“Benim sünnetime ve benden sonra hidâyete erişmiş Hulefâ-i Râşidîn’in sünnetine bütün gücünüzle yapışınız.” [1430]buyurmuştur. Sözü dinlenenlerin ittifakı ile Hulefâ-i Râşidîn, bu dört halifedir. On­lara dil uzatanların içlerinin bozuk ve azâblarınm şiddetli olacağı­na delâlet eden çirkin halleri müşahede edilmiştir. Bunlardan birisi Kelam b. el-Kadim’in “Halep Tarihi”nde anlattığı şu hikâyedir:

İbn Münir öldüğü vakit Halep gençlerinden bir toplum hava al­mak için geziniyorlardı. Aralarında, “Biz öyle duyduk ki Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer'e dil uzatanlar mezarlarında suretleri mesholur -değişir-” derlerdi. İbn Münir ise bunlara sövüp duruyordu. Bun­lar, “Bakalım bu adam ne oldu” deyip mezarını açtıklarında kendi­sini domuz suretinde buldular ki, yönü kıbleden dönmüş idi. Her­kes görsün diye onu mezardan dışarı çıkardılar, sonra da bakıp yi­ne mezarına koydular.

Yine Kemal anlatıyor ve diyor ki; Ebû'l-Abbâs İbn Abdülvakid Şeyh Salih Ömer er-Ruaytî bana haber verdi ve dedi ki: “Resül-i Ek­rem sallallahu aleyhi ve sellem’in şereflendirdiği Medine'de mücavir olarak bulunuyordum. İmâmiyelerin aşûra günü toplandıkları Abba­sî kubbesine gittim. Onlar orada toplanmışlardı. Ben de kapı üzerinde durdum ve:

“Ebû Bekir’in sevgisi hakkında bir şey öğrenmek isterim,” de­dim. Bu sırada onlardan bir ihtiyar yanıma gelerek bana:

“Otur, işimiz bitsin dağılalım, sana bilgi veririm,” dedi. Bekle­dim, dağıldılar. Adam yanıma gelerek elimden tuttu ve beni evine götürdü, içeri aldı ve kapıyı üzerime kilitledi. Adam iki kölesini be­nim üzerime saldırdı, onlar beni koltukladı dövdü ve acıttılar. Sonra dilimi kesip omuz kemiklerimi kırdılar. Sonra bana:

“Haydi, sevgisini aradığın adama git de bu yerlerini düzeltsin,” dedi. Ben de açılanından ağlaya ağlaya Ravza-i Mutahhara'ya geldim. Kendi kendime:

“Ya Resûlallah, Ebû Bekir'e olan sevgimden başıma gelenleri görüyorsun; şayet senin arkadaşın gerçek söyleyecek bir zat ise ya­ralarımın düzeltilmesini isterim,” dedim. Acılarımın tesiriyle orada çöktüm ve kendimden geçtim. Uyur gibi oldum, rüyamda dilimin düzeldiğini gördüm. Uyandığımda gerçekten dilimin düzelmiş ol­duğu ve konuşabildiğimi gördüm, Allah'a hamdettim. Bundan son­ra Ebû Bekir'e olan sevgim daha da arttı. Gelecek yılın Aşure gü­nü yine onların toplantısına gittim ve:

“Ebû Bekir’in sevgisi uğrunda bir dinar isterim,” dedim. Gen­cin biri bana yaklaşarak:

“Otur, bu toplantı bitinceye kadar bekle,” dedi. Oturdum, top­lantı bittikten sonra delikanlı beni alıp aynı eve götürdü, yemek ver­di, yedim. Sonra delikanlı bu evde bir odanın kapışım açarak ağlama­ya başladı. Neden ağladığım merak ettim ve odaya baktım. İçerde köşeye bağlanmış bir maymun gördüm ve:

“Bu nedir?” diye sordum. Delikanlı daha çok ağladı. Ben israr edince, o:

“Kimseye bir şey söylemeyeceğine yemin edersen, sana anla­tayım,” dedi. Ben de söz verdim ve delikanlı söze başladı ve bu evde benim başımdan geçen macerayı bana anlattı ve bunu Şi'î'lerin ile­ri gelenlerinden birisi olan babasının yaptığını; akşam olunca baba­sının haykırarak maymun suretine döndüğünü anlattı ve:

“İşte onu bu odaya koyduk, insanlara da öldüğünü söyledik, ben ona ağlıyorum,” dedi. Ben:

“Babanın, dilini kestirdiği adamı görsen tanır mısın?” dedim. Delikanlı:

“Vallahi tamyamam,” dedi. Ben:

“İşte o, benim,” dedim ve hikâyemi anlattım. Delikanlı hemen boynuma sarıldı, elimi ayağımı öptü, sonra bana bir elbise ye bir dînar verdi. Nasıl iyileştiğimi sordu ve ben de oradan ayrıldım.”

Şa'bî diyor ki: “Tabi'i'nin Rafizîlerinden ileri gelenler bu ümme­tin yahûdileridir. Zira onlar yahûdiler gibi müslümanlara kin besler­ler. Çünkü onlar heves veya korku için İslâmiyete girmiş değiller, belki içinden yıkmak için müslüman görünmüşlerdir. Onlar hayvan olanlar eşek olurlardı. Eğer kuş olsalar akbaba olurlardı. Onların üzüntüsü, yahûdi üzüntüsüdür.

Yahudiler: “Mülk ve memleket ancak Davûd oğullarınındır. Me­sih gelinceye kadar savaş yoktur. Akşamı, yıldızların parlamasına kadar geciktirirler. Üç talak'a kıymet vermezler, kıbleden dönerler. Başkasının malını helâl sayarlar. “Ümmilerin, bizim üzerimize yo­lu yoktur.” derler. Tevrat'ı tahrif eder, Cebrail aleyhisselâm'a buğzederler ve, “O, melekler bizim düşmanımızdır, vahyi Muhammed'e getirmekte yanılmıştır.” derler. Boğazlanmış deve eti yemezler. Rafizîler de'aynıdır; onlar da bunların dediklerini söylerler. Meselâ, hükümdarlık Ali'nin evlâdına mahsustur. Mehdi çıkıncaya kadar savaş yoktur. Akşam namazını, yıldızlar parlayıncaya kadar geciktirirler. Üç talaka kıymet vermezler. Kıbleden meylederler. Müslümanların mallarını helâl sayar, Kur'an'ı tahrif ederler. Ali'ye gönderildiği hal­de galet ederek vahyi Muhammed'e götürdü diye Cebrail'e buğzederler. Şa'bi diyor ki: “Rafizî'lere nisbetle yahûdi ve hıristiyanların iki üstün meziyetleri vardır. Meselâ, yahudilere:

“Milletinizin hayırlısı kimdir?” diye sorulduğunda, onlar:

“Musa'nın Ashâbı'dır,” derler. Hıristiyanlar da, “İsa'nın Ashâbı'dır.” derler. Rafizi'ler de, “Milletimizin en kötüleri, Resulün Ashâb'ıdır.” derler. İkincisi, yahûdi ve hıristiyanlar ilk adamları için istiğfar ederler fakat Rafiziler ilk müslümanlara sövüp sayarlar. Kı­yamete kadar kılıç onların boyunları üzerindedir. Onlar hiç bir vakit ayak tutturamaz ve hüccet bulamazlar. Onlar parçalamışlar, top­lanamazlar. Duaları makbul değildir. Delilleri sapıktır. Sözleri birbi­rini tutmaz. Toplulukları ayrılıktır.

“Savaş ateşini ne zaman körükleseler Allah onu söndürür. Yer­yüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah bozguncuları sevmez.” [1431]

Salihlerden biri şöyle anlatıyor:

“Cemaat halinde Hazreti Ali'nin mezarım ziyarete gitmiştik. Alevilerin ileri gelenlerinden birine misafir olduk. Onun iç ve dış işlerine bakan yahûdi bir hizmetçisi vardı. Aramızda Haşimi'lerden dostum olan bir zat vardı. Biz ev sahibine saygı gösterdik. O da bi­ze ikram ve ihsanda bulundu. Haşimî olan dostum:

“Ey kethüda, her halin iyi; şeref, mürüvvet ve keremi bir ara­da topladm, ancak, dini dedenin dinine uymayan şu yahûdi'yi işlerin­de kullanmanı hoş karşılamıyoruz,” dedi. Kedhüda:

“Ben birçok köle ve cariyeler satın aldım, fakat hiç biri gön­lüme göre olmadı; hiç birinde bu yahûdi gibi emniyet ve sırdaşlık göremedim. Yahûdi gizli ve aşikâre iç ve dış bütün işlerimi emni­yet ve samimiyetle yürütüyor, dedi. Arkadaşlarımızdan birisi:

“Ey Kethüda, madem ki bu yahûdi o kadar temiz bir insan­dır, ona Islâmiyeti telkin et, olur ki Allahu Teâlâ senin aracılığın ile onu hidâyete ulaştırır,” dedi. Bunun üzerine yahudiyi çağırttı, geldi ve:

“Allah aşkına beni niçin çağırttınız? dedi. Arkadaşlardan biri:

“Ey yahûdi, hizmetinde bulunduğun bu Kethüdâ’nın şeref ve faziletini tabii sen de biliyorsun, o da seni seviyor, emin ve itimada şayan bir insan olduğunu söylüyor, dedi. Yahûdi:

“Evet, ben de onu seviyor ve sayıyorum, dedi. Bunun üzeri­ne biz :

“O halde neden müslüman olup selâmete eriniyorsun? Üedik. Yahudi:

“Ey cemaat, ben, Uzeyir’in ve Musa'nın kerem sahibi birer pey­gamber olduklarına inanıyorum. Yahudilerden biri bu peygamber­lerin eşlerinden birine veya onun babasına veya Peygamberin Ashâb'ına dil uzattığını görsem, katiyyen onlara da uymazdım. Şimdi ben müslüman olsam kime uyacaktım? dedi. Biz:

“İşte hizmet ettiğin bu kabile başkasına uyarsın,” dedik. Ya­hudi:

“Hayır, ben buna muvafakat edemem, gönlüm razı olmaz,” de­di. Biz:

“Niçin böyle diyorsun?” dedik. Yahudi:

“Çünkü bu Kedhüda, peygamberinin ailesi olan Aişevye dil uzatır. Aişe'nin babası Ebû Bekir ve peygamberin diğer arkadaşı Ömer'e söver. Artık ben hem Muhammed’in dinine girip hem bun­lara dil uzatılmasına gönlüm razı olamaz. Bundan dolayı içinde bu­lunduğum dini daha hayırlı görürüm,” dedi. Bunun üzerine bir za­man boynunu büküp düşünen Kedhüda, yahûdinin bütün söyledik­lerinin doğru olduğunu anladı ve:

“Doğru söylüyorsun, ben artık o söylediklerimden vaz geçtim. Allah'ın birliğine ve Resulünün hak peygamber olduğuna şehâdet eaderim,” dedi. Bunları dinleyen yahûdi:

“Ben de Allah'ın birliğine ve Hazret-i Muhammed’in hak pey­gamber olduğuna şehâdet ederim. İslâm'dan başka her din bâtıldır,” dedi ve güzel bir müslüman oldu. Kedhüda da aynı şekilde güzel bir müslüman oldu. Allah bizi rızasına muvafık hareketlerden ayırma­sın. Kedhüda müslüman oldu, diyoruz, çünkü daha önce Aişe radıyallahu anha'ya dil uzatıyordu. Ona dil uzatmak, Kur'an'ı inkâr ve küfürdür. Çünkü orada münafıkların ona isnad ettiği iffetsizliğin, if­tiradan ibaret olduğu anlatılmıştır. Yine bunun gibi Hazret-i Ebû Bekir’in sohbetini inkâr da küfürdür, zira orada da Kur'an'ı inkâr vardır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de,

“Arkadaşına: “Üzülme, Allah bizimledir.”[1432] buyurulmuştur. Arkadaşı, Ebû Bekir idi. Birçokları, Hazret-i Aişe'ye dil uzatan­ların öldürülmeleri ile fetva vermişlerdir.

Abdullah el-Hemedâni diyor: Taberistan'da Hasan b. Yezid’in yanına gittim. O, sof -kaba kumaş- giyer, mârufu emreder münkerden nehyeder ve Sahabe çocuklarına verilmek üzere Bağdat'a her yıl yirmibin dinar gönderirdi. Bir gün adamın biri onun yanın­da Hazret-i Aişe'ye dil uzattı. Hasan, kölelerinden birine:

“Kalk, bunun boynunu vur,” dedi. Alevî'ler birden ayaklandı ve:

“Bu, bizden biridir, bunu nasıl öldürürsün?” dediler. Bunun üze­rine Hasan:

“Allah korusun, bu adam Resûl-i Ekrem'e dil uzattı, halbuki Allahu Teâlâ,

“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara ya­kışırlar, iyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara ya­kışırlar. Bunlar, onların söylediklerinden uzaktırlar.” [1433]buyur­muştur. Aişe radıyallahu anha kötü ise kocası Resûl-i Ekrem’in de kötü olması lâzım gelir. Resûl-i Ekrem hem iyi ve hem de tertemiz­dir. Belki insanların en temizi ve en iyisidir. Aişe radıyallahu anha da temiz ve nezihedir, yapılan iftiradan çok uzaktır.

“Ey köle, kalk, bu adamın boynunu vur” dedi ve köle de kalkarak boynunu vurdu.

Hz. Aişe birçok nitelikleri ve menkıbeleri ile temayüz etmiş bir İslâm kadınıdır. Daha Resûl-i Ekrem ile evlenmeden Cebrail aleyhisselâm onun resmini Resûl-i Ekrem'e göstererek gelecek eşinin bu ola­cağını bildirmiştir. Ayrıca Resûl-i Ekrem bakire olarak yalnız onu al­mıştır. Resûl-i Ekrem’in zecvelerinden anası ile babası hicret eden yalnız Aişe radıyallahu anha'dır. Resûl-i Ekrem zevceleri arasında en çok onu sevdiği gibi, babası Ebû Bekir de Ashab’inm en önde gele­ni ve en güzidesi idi. Vahiy, yalnız onun evinde ona nazil olurdu. Berâetine dair âyet nazil olmuştur. Şevde radıyallahu anha nöbetini ona bağışlamış; diğer zevcelerin birer gün ve birer geceleri varken onun iki gün ve iki gece nöbeti vardı. O, öfkelenir ve Resûl-i Ekrem onu teskin ederdi. Resûl-i Ekrem onun göğsü üzerinde can vermiştir ve bu, onun nöbet gününde idi. Hasta halinde onun evinde kalmak için diğer zevcelerinden izin alırdı. Ölümü, onun evinde ve nöbeti­ne rast gelmişti. Son nefesde tükrüğü onun tükrüğüne karıştı. Onun evinde defnedildi. Resûl-i Ekrem’in zevcelerinden en çok hadîs rivayet edeni odur. Onun bilgi seviyesine hiç bir kadın yükselememiştir. Resûl-i Ekrem'den ikibin ikiyüz hadis rivayet etmiştir. Temiz yara­tıldı, temiz yaşadı, kendisine mağfiret va'dedildi ve yaşaması için yeterli rızık verildi.

Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallahu anh diyor ki: “Ashâb arasında bir hadisde bir müşkülâtımız olduğu vakit Hz. Aişe radıyallahu anha'ya baş vururduk ve o, mutlaka bize bilgi verirdi. Yaratılışta fasîh, tekellüfsüz ve bol kerem sahibi idi. Kendisine gelen yetmişbin dirhemi bir oturuşta dağıttı. Baş örtüsü yamalı iken diğerini almadı. Hatta oruçlu idi, akşam yiyeceği de yoktu. Hizmetçisi kendisine:

“Neden bir et parası ayırmadın?” deyince, o:

“Hatırlatsan ayırırdım,” dedi. Resûl-i Ekrem’in en çok onu sev­diğini herkes biliyordu. Onun için herkes getireceği hediyeyi Hz. Aişe'-nin nöbet günlerine ayırırdı. Hatta bu hal diğer zevcelerini üzdü ve Hz. Fâtıma radıyallahu anha vâsıtasıyle Resûl-i Ekrem'e bu husus­ta âdil olmasını hatırlattılar. Halbuki herkes hediye getirmekte ser­best idi. Resûl-i Ekrem:

“Aişe hususunda beni üzmeyin, zira yemin ederim ki, Aişe'nin yatağından başka hiçbirinizin yatağında bana vahiy gelmemiştir,” buyurdu.

Bunun için yine Resûl-i Ekrem:

“Aişe'nin diğer kadınlara üstün­lüğü, tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.” buyurmuştur.

Resûl-i Ekrem gözünün perdesini kaldırttı ve Cebrail'i görmesi­ni sağladı. Cebrail Resûl-i Ekrem'e,

“Ona selâmımı söyle” dedi. Re­sûl-i Ekrem:

“Bu gördüğün Cebrail'dir, sana selâmı vardır.” buyurdu. Şâir ne güzel söylemiştir:

“Eğer bütün kadınlar bu anlattığımız gibi olsalar, erkeklerden üstün olurlardı.”

“Şems lafzinin müennes olması güneş için bir kusur olmadığı gibi,

Kamer lafzının müzekker olması da ay için bir şeref değildir.”[1434]

Kaynak: İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’Zevacir An İktiraf’il-Kebair” İslam’da Helaller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-

----------------------------------------------------------------------------

[1424] Sahihu'l-Buhâri, Kitabü'l-İman; Sahihu Müslim, 1/85.

[1425] Sahihu 1/85.

[1426] Sahihu Müslim, 1/86.

[1427] Sahihu'l-Buhârî, Ashâb'ın faziletleri bahsi; Sahihu Müslim, 4/1967.

[1428] Sünen et-Tirmizî, 5/696. (Hadîs No: 3864).

[1429] et-Tevbe: 9/100.

[1430] Sünen Ebû Dâvûd, 4/201. (Hadis No: 4607); Sünen et-Tirmizî, 5/44. (Ha­dis No; 2676); Sünen İbn Mâce, 1/15. (Hadîs No: 42).

[1431] el-Maide: 5/64.

[1432] et-Tevbe: 9/40.

[1433] En-Nur: 24/26.

[1434] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’Zevacir An İktiraf’il-Kebair” İslam’da Helaller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”- II, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1981: 658-667.

 

 

 

click tracking