Soru: İnançsız birine önce neyi ve nasıl anlatmalı?

 

Cevap: Sorunun cevabına geçmeden önce bazı hususları belirtmek fâideli olacaktır.

Evvelâ inançsızlığın çeşitleri vardır: Şahsın husûsî kanaati, iman karşısındaki davranışları; inanılacak şeylerin bütününe inanıp inanmama gibi hâlleriyle çeşitlilik arzetmektedir.

İman esaslarına karşı alâkasızlıkdan inançsız olan birisi, o esasları kabul etmeyen bir diğerinden farklı olduğu gibi bu da, o erkânın bütününü reddeden ve yok kabul edenden tamamen farklıdır.

Daha değişik bir ifâde ile bu hususu şöyle bir tertibe tâbî tutmak da mümkündür;

1- İnanılması gerekli olan şeylerin varlığını düşünmeden, sırf bir alâkasızlık ve lâubâlîlikden doğan inançsızlıkdır ki ; büyük bir kısmı îtibariyle muhâkemesizlerin, budalaların veya hevâ ve hevesinin esiri zelil ruhların ve sefil akılların işidir. İnanç adına bunlara birşeyler anlatmak oldukça zor, belki de imkânsızdır. Bunların davranışlarına insiyâkilik hâkimdir. Kitlenin ağır baskısıyla hareket eder, onunla oturur, onunla kalkarlar.

2- İnanç esaslarını kabul etmeyenlerdir. Bunlar hangi sâikle bu duruma gelirlerse gelsinler, münkir ve mülhiddirler. Her toplum içinde en kabarık olan da hemen hemen bunlardır.

3- İnanılması gerekli olan şeyleri yok kabul edenlerdir ki; eski devirlerdeki emsâllerine nisbeten, günümüzde bunların sayıları da oldukça fazladır.

Bu son iki bölümde ele alınan inançsızı, ayrıca;

a) Herşeyi maddeye irca eden ve hiçbir metafizik hâdiseye inanmayanlar,

b) Bazı metafizik ve parapsikolojik hâdiseleri inananlar, diye ikiye ayırmak da mümkündür.

İnançsızlık, günümüzde, azgınlaşan insanoğlunun en bâriz vasfıdır. Ve asrımızda gençliğin, bunalım sebeplerinden birisidir.

İnançsızlık bütünüyle bir felâket ve bütünüyle anarşinin temel rüknü ve kaynağıdır. Diyebiliriz ki, insanlık en huzursuz demlerini, en îmansız olduğu devrelerde yaşadı. "Rönesansın" serâzâd efendileriyle, Fransız İhtilâlinin serserileri, tabakât-ı beşer çapında ilk inançsızlığı temsil eden ve onu yaygınlaştıranlar oldular. Daha sonra ise, müjik bir tip, ona bir "din" deyip sahib çıktı. Ve onu, bugün dünyanın dörtbir bucağında tutuşturulan fitne ateşlerinin kibriti ve çırası hâline getirdi.

Artık bir serserilik ve çılgınlık felsefesi olduğu iyiden iyiye anlaşılan günümüzdeki ilhâdın; içtimâiyatçılardan, iktisâdiyatçılardan daha çok, psikiyatristlerin üzerine eğilmeleri gereken bir mevzû olduğu kanâatindeyiz. Evet, psikiyatri kitaplarındaki deli tipleriyle, günümüzdeki inançsız neslin durumu karşılaştırılınca, buna hak vermemek elden gelmez.

Ne var ki, bu ne benim mevzuumdur, ne de sorulan soruyla doğrudan doğruya münâsebeti vardır. Ancak, hem bunu arzederken, hem de inançsızlığı basit bir tertibe tâbi tutarken, inancın dereceleri ve farklılığı gibi, inançsızlığın da dereceleri ve çeşitleri olduğunu göstermeye çalıştık ki, her inançsıza, her söylenen sözün derman olamayacağına, farklı inkârların farklı şekillerde ele alınması lâzım geldiğine ve her münkirin durumuna göre irşâdın yapılması zaruretine dikkatleri çekmiş olalım.

Binâenaleyh, inançsızlık içindeki farklılıklar kadar, irşad, uyarma ve ıslahda da, az çok birbirinden ayrı usûllere başvurmada fâide vardır. İyi bir uyarı ve irşâdın yapılabilmesi için, muhâtabın, yukarıda işaret edilen bölümlerden hangisine girdiğini önceden tesbit etmek bir kısım uygunsuz beyân ve falsoları önlemiş olur. İşin bu kısmı bir hekim hazâkati içinde ele alındıktan sonra inançsıza neyin ve nasıl anlatılması lâzım geldiği de, bir ölçüde belirlenebilir. Mâmâfih, biz yine de gerekli gördüğümüz şu hususları sıralamak istiyoruz:

1- Muhâtabın inançsızlığının nasıl bir inançsızlık olduğu; bütüne mi yoksa bazı rükûnlara mı râcî bıılunduğu hususunun tesbiti lâzımdır ki, etrafında tahşîdat yapılması lâzım gelen mes'eleye, gereken ehemmiyet verilmiş olsun. Bu arada körükörüne saplantısı olan veya lâubâlî bulunan biriyle de, boşurıa uğraşılıp vakit kaybına sebebiyet verilmesin.

2- Muhâtabın kültür seviyesinin, içtimâî ufkunun bilinmesi ve anlayabileceği bir dille kendisiyle konuşulması çok mühim bir unsurdur.

Kültür seviyesi oldukça yüksek birisine, daha az ma'lûmatı olan birinin bir şeyler anlatmağa çalışması, umumiyet îtibariyle aksülamel (reaksiyon) le karşılanır. Bilhassa günümüzde, enâniyeti çok inkişâf etmiş kimselere ve hele biraz da birşeyler biliyorsa, lâf anlatmak kâbil değildir. Böylelerine, kendi seviyelerinde birinin ve doğrudan doğruya onları muhâtab alıyor hissini de vermeden anlatılması gerekli olan şeyleri anlatmalıdır ki, maksat hasıl olsun.

Muhâtabın anlayabileceği bir dil kullanma da çok mühimdir. Günümüzde, düşüncedeki sakatlıklar, dilimize aksede ede, onu öylesine yıkdı ki, aynı vatan sınırları içinde yaşayan nesillerin, aynı dili kullandıklarını iddia etmek âdeta imkânsızdır. Vâkıâ; matbuât ve TRT'nin birleştirici unsurlar olarak tek-dil ve tek-stil mevzuunda müsbet bazı şeyler yapabilecekleri düşünülebilir. Ancak, çeşitli ideolojilere gönlünü kaptırmış, farklı grupların kendilerine göre kitabları, kendilerine göre gazete ve mecmuaları bulunduğundan zavallı nesiller kendi içine kapalı hizipler olarak yaşamaktan kurtulamamaktadır. Ayrı ayrı terminolojiler ve ayrı ayrı metodolojiler, nesiller arasında aşılmaz uçurumlar meydana getirmektedir.

Bu îtibarla, kendisine birşeyler anlatılması düşünülen kimsenin, hangi sözlere ve anlatma usûlüne, ne kadar âşinâ olduğunun çok iyi tesbit edilmesi lâzımdır. Yoksa, birbirini tanımayan iki yabancının, şaşkınlık içinde geçen musâhabelerine benzeyecek ki, çok da fâideli olacağı kanaatinde değiliz. Maksat ve maksada ışık tutacak terminoloji ve düşüncenin fevkalâde berrak olmasına bilhassa dikkat edilmelidir.

3- Anlatacağımız şeylerin, önceden çok iyi bilinmesi, hatta takdim edeceğimiz hususlar hakkında vârit olabilecek suallere, iknâ edici mâhiyette cevapların hazırlanması şarttır. Aksine, küçük bir falso, ehemmiyetsiz bir yanlış herşeyi alt-üst edebilir.

Bu arada bizim bilgisizlik ve görgüsüzlüğümüzle solgun görünen yüce hakikatlar, muhâtabımızın nazarında küçülür, değersizleşir ve söner gider. Daha sonra başkalarıyla, bu türlü biraraya gelme ve musâhabeler için de farklı bir bakış meydana gelmesine sebep olur ki; kanaatimce karşı taraf bir daha da böyle bir pozisyona düşmemeye gayret edecektir.

Böyle bir duruma sebebiyet veren şahıs, ne kadar da hüsnü niyetli olursa olsun hatası büyük sayılır. Kimbilir günümüzde böyle yarım mürşidlerden ötürü, ilhadda şartlanan ne kadar genç vardır!.. Eskiler; "yarım molla din götürür, yarım hekim de can" derlerdi. Aslında, yarım mürşidin zararı, yarım hekimden çok daha büyüktür. Zîrâ hekimin bilgisizliği veya yanlışı, kısacık maddi hayatı tehdit etmesine mukabil, mürşidinki çok uzun ve ebedî hayatı bozup mahvına sebebiyet vermektedir.

4- Anlatmada, diyalektik ve ilzâm yoluna katiyyen girilmemelidir. Ferdde enaniyeti tahrik eden bu usûl, aynı zamanda neticesizdir. Gönülde inanç nurlarının yayılıp gelişmesi, o imanı yaratacak Zât'la sıkı münâsebet içinde olmağa bağlıdır. O'nun hoşnudluğu ve görüp gözetmesi hesaba katılmadan, iddiâlı münakaşalar ve ehl-i gaflet usûlû münâzaralar hasmı ilzâm etme ve susturmağa yarasa bile, te'siri olabileceği kat'iyyen iddiâ edilemez. Hele böyle bir münâkaşa ve münâzara zemininin açılacağı başdan biliniyor ve oraya hazırlıklı ve yüksek gerilimle geliniyorsa.. böyleleri münâzaracıdan daha ziyade birer hasım halinde kinle oturur ve öfke ile ayrılırlar. Kalkarken de, iknâ olmamış gönüllerinde, anlatılmak istenen şeylere cevaplar araştırma düşüncesiyle kalkarlar. Ötesi ise mâlûmdur artık.. Dostlarına müracaat edecek, kitab karıştıracak ve bin yola başvurup, kafasına sokmağa çalıştığımız şeylerin cevaplarını araştıracaktır. Bu ise, onları inançsızlıkda bir kademe daha ileri götürecektir ki; irşadcının, asıl yapmak istediği şeye zıd bir duruma sebebiyet verilmiş olacaktır.

5- Anlatmada, muhâtabın gönlüne seslenilmelidir. Her cümle samimiyet ve sevgiyle başlayıp, aynı şekilde sona ermelidir. Karşımızdakine veya düşüncelerine yönelik herhangi bir huşûnet, anlatacağımız şeylerin tesirini bütün bütün kıracağı gibi, muhâtabı da küstürecektir.

Mürşid, hastasını mutlaka iyi etme kararında olan müşfîk bir hekim gibi, ona eğilen, onu dinleyen ve onun ma'nevi ızdırablarını vicdanında yaşayan, gerçek bir havârî ve hakikat eridir. Ses ve söz, bu anlayış içinde mûsikîleşir ve tatlı bir zemzem ile karşıdakinin gönlüne akacak olursa, onu fethettiğimizden emin olabiliriz.

Hatta muhâtabımızın mimiklerine ve işmîzazlarına dikkat kesilerek, kendimizi sık sık akord etmek suretiyle, onu bıkdıran, usandıran şeyleri tekrarlamamış oluruz.

Burada; şu nokta, asla hatırdan çıkarılmamalıdır:

Muhâtabımız yanımızdan ayrılırken, samimiyet gamzeden davranışlarımızı, tebessüm eden bakışlarımızı ve vücûdumuzun her tarafından akıp dökülen ihlâs ve inanışımızı alıp götürecek ve hiçbir zaman unutmayacaktır. Bir de buna, ikinci bir defa karşılaşma arzusunun duyulduğunu ilâve edecek olursak, anlatılması gerekli olan şeylerin büyük bir kısmını anlatmış sayılırız.

6- Muhatabın yanlış düşünceleri, isâbetsiz beyanları, gururuna dokunacak şekilde tenkid edilmemelidir. Hele, başkalarının yanında onu küçük düşürecek şeylere aslâ tevessül edilmemelidir. Maksat, onun gönlüne birşeyler yerleştirmekse, icâbında bu uğurda bizim onurumuz çiğnenmeli ve bizim gururumuz kırılmalıdır. Kaldı ki, karşımızdakinin "demine-damarına" dokundurarak, ona bir şey kabul ettirmek de katiyyen mümkün değildir. Aksine, onu her örseleyiş, bizden ve düşüncemizden uzaklaştıracaktır.

7- Bazen böyle bir inançsızı, itikadı sağlam, içi aydın, davranışları düzgün arkadaşlarla tanıştırma, bin nasihattan daha tesirli olur. Ancak, böyle bir yol, her inançsız için değildir. Bu itibarla irşadcı az-çok tilmizini tanıyıp ona göre bir metod tatbik etmelidir.

8- Bunun aksi olarak. davranışlarında gayri ciddi; düşüncelerinde tutarsız: Yüce Yaratıcıya karşı teveccüh ve huzuru zayıf kimselerle de asla görüştürülmemelidir. Hele, mütedeyyin ve bilgili geçindiği halde ibâdet aşkından mahrum, duygu ve düşünceleri bulanık kimselerle tanışıp temasa geçmesine katiyyen mâni olunmalıdır.

9- Onu, yer yer dinleyip kendisine konuşma fırsatı verilmelidir. Onun da bir insan olduğu düşünülerek, aziz tutulup fikirlerine müsâmaha ile bakılmalıdır.

Bir ferdin inancındaki keskinliği, kendi içine dönük olduğu nisbette onu olgunlaştırır, faziletli kılar. Dışa ve hususiyle birşey bilmeyenlere karşı ise onu kaçırma ve nefret hissi vermeden başka birşeye yaramaz.

Vâkıa, bâtıl fikirleri dinlemek ruhda yara yapar ve sâfi düşünceleri ifsâd eder. Ancak, bu türlü ezâya katlanmakla bir gönül kazanılacaksa, dişimizi sıkıp sabretmeliyiz.

Yoksa ona hakk-ı fikir, hakk-ı beyân tanımadan, anlatmayı daima elde tutacak olursak, meclis soluklarımızla dolsa taşsa bile, muhâtabın kafasına birşey girmeyecekdir. Bu hususda sevimsizleşen nice kimseler vardır ki; dibi delik kovayla su çekiyor gibi, dünyalar dolusu gayretine rağmen bir ferde istikâmet dersi verememiştir.

Veyl olsun, başkalarını dinleme nezâketinden mahrum konuşma hastalarına!

10- Anlatılan şeylerde, anlatanın yalnız olmadığını, kadîmden bu yana pek çok kimsenin de aynı şekilde düşündüğünü ifâde etmek yararlı olur. Hatta günümüzde bir-iki inanmayana bedel, bir hayli mütefekkirin sağlam inançlı olduğunu mutlaka anlatmak lazımdır. Hem, kavl-i mücerred olarak değil, misâlleriyle anlatmak lâzımdır.

11- Bu çerçeve içinde, anlatmak istediğimiz şeylerin ilki hiç şüphe yok ki: "Kelime-i tevhid "in iki rüknü olmalıdır. Ancak daha evvelki müktesebâtıyla veya o anda verilen şeylerle, kalben inanç ve iz'âna erdiği hissedilirse, başka hususlara geçilebilir.

İnanç babında gönlü sağlama bağlanmadıktan sonra, inkârcının her zaman tenkidine cür'et gösterebileceği mes'elelerin anlatılmasından katiyyen sakınılmalıdır.

Netice olarak diyebiliriz ki, inançsız'ın durumunu tesbit ettikten sonra, zikredilen usûl çerçevesinde birinci derecede anlatılması gerekli olan şeyler iman esasları olmalıdır. Bunlarda, gönlün itminana kavuşduğunu hissettikten sonra, diğer meseleleri anlatabilme imkân ve fırsatı doğmuş olur. Aksine, günümüzde olduğu gibi, "ata et, ite ot" vermelere veya yemek verme usûlü bilmeyen garson gibi, ilk defa sofraya hoşafları sıralama nevinden hatalı takdimler olacaktır ki, biz böyle bir takdimi, ne kadar beğenirsek beğenelim karşı taraf üzerinde menfî tesiri büyük olacaktır.

Bu yazıyı, millî duygu ve düşünceye susamış ve inançsızlık girdabı içinde her hareket edişte ölüm deliğine doğru yaklaşan biçâre neslimizin kurtarılma. vazifesini yüklenmiş muazzez maârif ordusuna armağan ediyoruz.

Müjik: Kaba,köylü tipli, Kus köylüsü.
Hazâkat: İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak.
Kavl-i mücerred: Delilsiz söz.

 

Kaynak: Asrın Getirdiği Tereddütler

 


  SORU-CEVAP

 

click tracking