Dinde Zorlama

İslâmiyet bir taraftan "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayrılmıştır." (Bakara/256) ve "De ki: Hak Rabbinizdir, öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin" (Kehf/29) gibi ayetlerle, müsamaha, hoşgörü ve insanların inanıp inanmamalarını onların iradelerine havale etmeyi esas alıyor görünürken; diğer taraftan, "Ey Peygamber! Kâfirler ve münafıklarla savaş, onların varacağı yer Cehennem'dir. O ne kötü gidilecek bir yerdir" (Tahrîm/9) ve "Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayınız, bulduğunuz yerile öldürünüz ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyiniz:' (Nisa/89) ve "Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulü'nün haram kıldığını haram saymayan ve Hak dini din edinmeyenlerle, hor hakir duruma düşüp cizye verecekleri âna kadar savaşınız" (Tövbe/29) gibi beyanlarla İslâmiyet'te kılıç ve zorlama olduğu, dolayısıyla da onun silahla yayıldığı mânâsı anlaşılmaktadır. Bu hususların te'lifi ve İslâm'daki cihad emrinin mânâsını izah eder misiniz?

Peygamber (as), Mekke'de, takriben 13 sene halkı açık-kapalı tevhide ve İslâm'ın getirdiği yüksek anlayışa davet etti. Daha sonra davetini Mekke'nin dışında Tâif ve Medine halkına müteveccihen sürdürdü. O'nun bu değişik yerlerdeki davet ve tebliğ vazifesine karşı ilk duyarlılık gösteren, daha doğrusu, topluca icabet eden Medine halkı oldu. Ve çok kısa zaman zarfında İslâmiyet'in ilk pâyitahtı ve İslâm medeniyetinin beşiği Medine'de, tevhid dininin girmediği bir ev kalmadı. O güne kadar yapılan hizmetlerde ve İslâmlaştırma hareketinde ne bir zorlama, ne bir tazyik, ne de silâh bahis mevzuu olmadı. Herkes dinledi, tetkik etti, düşündü ve seçeceği nurlu yolu kendi iradesiyle seçti.

Böylece, müslümanlar için gidip yerleşecekleri ve İslâm dinini neşredecekleri bir vasat meydana gelmişti ki, bu da onların kendi düşünce dünyalarını, imân ve akide hayatlarını serbest ve müdahalesiz yaşamaları demekti.

Bu yeni toplum, kendine has çizgileriyle. Arap yarımadasında kendini hissettirip, muzdarip ve karanlıkta olan insanlığa başvurulacak bir mihrâb haline geldikçe, zaten ruhlarında ciddi düşmanlık olan Kureyş, hergün biraz daha azgınlaşıyor, her fırsatta müslümanlığa ve müslümanlara saldırıyor ve ne pahasına olursa olsun, bu yeni dinin hakkından gelmek istiyordu. Ondaki bu şiddetli arzu ve düşmanlık duygusu, zaten cibilliyetinde her dine karşı adâvet bulunan Yahudi zekâ ve nifâkıyla birleşince; henüz hayatının baharında bir filiz ve bir fide durumunda bulunan bu yeni dinin etrafında bir kısım tehdit edici rüzgârlar esmeye başladı ki, bu esintiler gelecekte Sâsânileri, Romalıları da içine alacak şekilde yayılacak, genişleyecek, İslâm ve müslümanlara karşı ebedî bir düşmanlık olarak sürüp gidecekti.

Günümüze kadar devam edegelen, İslâm'a karşı, Yahudi ve haçlı ortak düşmanlığının nüveleri, tâ site İslâm devleti temelinin atıldığı o ilk Medine günlerine dayanır. İslâm’ın, hertürlü yanlış ve sapık düşüncelerle mücadelesi, insana, kaybettiği haysiyetini kazandırma yolundaki kavgası, tabakât-ı harb etmesi, putperestliğin yanında kilise'yi, kilise'nin yanında da Havra'yı harekete geçirmişti. O günden bugüne de -değişik ad ve ünvanlarla da olsa- bu müfsid üçlünün kan seylapları İslâm'ın bağrında akıp durmaktadır.

Bu itibarladır ki, peygamberimiz döneminde, İslâm nurunu söndürmeye azimli bu üç grupla muharebeler meydana geldi. Bu üç grubu şöyle bir tasnife tâbi tutarak teker teker üzerlerinde durmakta yarar var:

1 . Mekke müşrikleri

2. Medine ve Hayber yahudileri

3. Romalılar ve onların emrinin altındaki Gassân arapları.

1. Mekke Müşrikleri:

Peygamberimiz (s.a.v), önce de geçtiği gibi, 13 sene Mekke'de, fevkalâde bir sabır ve tahammül ile akla, hayâle gelmedik sıkıntılara katlandı; gördüğü şeyleri sinesine çekti; Kıır'ân-ı Kerim'in "O halde peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar (düşmanların) hakkında acele etme; onlar vadedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada bir günün sadece bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. " (Ahkaf/35) ve "Sen şimdi sabret. Bilki Allah'ın va'di gerçektir. İyi inanmamış olanlar sakın seni gevşekliğe sevketmesin" (Rum/60) ve "Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın va'di gerçektir ve günahının bağışlanmasını iste; akşam-sabah da Rabbini hamd ile tesbîh et"(Mü'min/55) gibi ayetleriyle kendinden evvel gelmiş geçmiş Peygamberleri misâl kabul ederek ûl'ü'1-azmâne bir sebatla vazifesini sürdürdü.

Binbir sıkıntı içinde geçirilen 13 senelik bu ilk süreden sonra tazyik, tahammül-fersâ hâle geldi. Baskılar arttı ve onlar için artık Mekke yaşanmaz bir yer oldu. Derken hicrete müsaade çıktı ve müslümanlar peyderpey yurtlarını yuvalarını, hatta çoluk-çocuklarını Mekke'de bırakarak Medine'ye hicret etmeye başladılar. Onların hicretini müteâkip de, müşrikler iyice işi azıttı ve müslümanların arkada bıraktıkları mallarını aralarında yağma ettiler. Artık onların ne Mekke'de ne de Medine'de dünya adına hiçbir şeyleri kalmamıştı. Vâkıâ, bu yeni mübarek belde, tarihin bu en şerefli mazlum ve mağdurlarına bağrını açıp "buyurun" etmişti; etmişti ama, ne başlarını sokacak kendilerine aid bir yerleri, ne de kendi öz mallarından bir lokma yiyecekleri yoktu. Kutlu beldenin mübarek insanları, kendilerine "Ensâr" namının verilmesine vesile olabilecek şekilde, muhacirlerin bu içiçe yokluklarını göğüsleyip, onlara birşey hissettirmemeye çalıştı iseler de, bir taraftan ele-âleme bâr olma gibi vicdani sıkıntı, diğer taraftan el konulan mallarının şurada-burada pazara sürüldüğünü gördükçe ihkâk-ı hak etme ve mallarını geriye alma düşüncesiyle gerildikçe geriliyorlardı.

İşte, bir tarafta böyle her türlü yaşama hakkından mahrum edilmek istenen bu mazlum ve mağdur insanlar; diğer tarafta ise, müslümanları yurtlarından yuvalarından ettikten sonra mallarına el koyup, servetlerini katlayan zâlim ve gaddarlar... Buna, Medine'deki Yahudi ve münafıkların, Kureyş müşriklerini, müslümanların aleyhinde tahrik edip, bütün İslâm nurunu söndürme gayretleri de inzimâm edince, doğrusu, müslümanların sabır ve tahammüllerine, Allah'ın emirlerine boyun eğmedeki hassasiyetlerine hayran kalmamak mümkün değil.

İşte böyle, zulmün ve gadrin doruğa ulaştığı, müminlerin de sabırda zirveleştiği esnadaydı ki, içinde müslümanların malı ve hakkı da bulunan Kureyş kervanının Medine yakınlarından geçtiği haberi müslümanlara ulaştı. O güne kadar müslümanlar bütün servetlerini müşriklere kaptırmışlardı. İlk plânda düşündükleri şey, haklarını geriye almak ve Medine insanına yük olmakdan kurtulmak idi. Ancak Allah; müslümanlara, müşrikleri te'dib etme, yahudi ve münafıkları sindirme, yâni Kureyş'le hesaplaşma ve her fırsatta müslümanlığın üzerine çullanmayı plânlayan bu dev gâileye haddini bildirme yolunu gösterdi. "Kendileri ile savaşılanlara (müminlere) zulme uğramış olmalan sebebiyle, (savaş mevzuunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah onlara yardım etmeye kâdirdir: Onlar başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir"(Hac/39-40)meâlindeki âyetlerle cihada izin verildiği gibi "Onları (yani size karşr savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Onlar sizi (yurtlannızdan) çıkardıkları gibi, siz de onları çıkarın. (Onlar fitne çıkarıyorlar) fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür." (Bakara/191) gibi beyanlarla da her fırsatta müslümanlara karşı zulümde, tecavüzde bulunan, ev ve arsalarına el koyan mallarını yağma eden saldırganlara hadlerini bildirme emri veriliyordu. Evet işte, böyle zulme uğrayıp yurtlarından edilen, kendi ülkelerinde binbir türlü haksızlığa uğratılıp, bir lokma ekmeğe muhtaç bırakılan bu mağdur ve mazlum insanlara 13 senelik çileden sonra hasımlarıyla hesaplaşma ve ellerinden alınan şeylerin geriye alınması yolu gösteriliyordu. Artık, Allah adını açıkça ilân edebilecek ve bunu engellemek isteyenlerle de savaşacaklardı. "Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz; Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahib gönder ve bir yardımcı yolla "diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz" (Nisâ/75) ilâhî beyanıyla; Allah yolunda, İslâm'ın izzeti uğrunda ve kâfirlerin elinde inim inim inleyen yaşlı, zayıf çoluk-çocuk ve kadınları kurtarıp hürriyete kavuşturma, onları koruyup kollama istikametinde savaşacaklardı ve bu savaş, yaşama hakkını kaybedenlere bu haklarını iade, itibarlarını yitirenlere itibarlarını yeniden kazandırma ve cihân dininin yayılmasını engelleyenleri de sindirmeyi hedefliyordu ki, Hakk'ın takdiriyle plânlanan şeylerin bütünü tahakkuk etmiş ve Bedr-i Kübrâ (Bedir Savaş) meydana gelmişti. Bilmem ki, müşrik ve putperestlerin ettiği bunca şeyden sonra "gelmeseydi" diyebilecek birisi çıkar mı?..

2. Uhud Savaşı:

Zulme, gadre alışmış; tâlânı, yağmayı meslek haline getirmiş; gaddar, mütecaviz, mağrur bir toplumun, Bedir'deki hesaplaşmayı hazmedememesi ve böyle giderse, kendilerine yağmacılık yollarının kapanması endişesi ve Mekke liderliğinin Medine'ye kayması Kureyş zorbalarını çileden çıkarıyor ve onlarda yeni bir intikam ve hesaplaşma duygusu meydana getiriyordu. Bu hınç ve duyguyla da tâ Medine önlerine kadar geldiler ve zâlimlerin harb anlayışı içinde müslümanlara saldırdılar. Su muharebede müslümanlar tamamen bir müdafaa savaşı verdiler. Dinlerini, ırzlarını, namuslarını korumak için başka birşey de yapamazlardı. Kimse de yapamazdı ve aslında yapılmamalıydı da...

3. Hendek Vak'ası:

Bir türlü sönme bilmeyen müşriklerin kan ve nefretleri, Uhud'dan sonra yeniden alevlendi, müteakip aylar içinde bu yangın yayıldı, büyüdü; yahudilerin düşmanlığıyla da bütünleşerek, bütün bütün İslâm nurunu söndürme düşüncesiyle Medine-i Münevvere'yi dörtbir yandan sardı. Bunca yıllık müşrik kin ve nefreti, yahudi hesap ve plânı Medine'deki bir avuç müslümanı boğmak için omuz omuza vermiş ve tarihin en utandırıcı şenaati işleniyordu. Buna karşılık müslümanlar da, yine tarihde eşi görülmedik bir sebat ve cesaretle, din, iman, ırz ve namuslarını koruma uğrunda ebedlere kadar iftihar edilecek ve sinelerde bir yâd-ı cemil olarak kalıp gidecek en büyük kahramanlıkları gösteriyorlardı.

Hendek de bir müdafaa harbiydi; dün olduğu gibi, bugün de aynı şekilde tecavüze uğrayan her milletin yapabileceği cinsten bir muharebeydi.

4. Mekke Fethi:

Zulüm ve gadrin en utandırıcısıyla yurtlarından, yuvalarından edilmiş, mallarına, mülklerine el konmuş müslümanların yuvalarına dönmek,bağ ve bahçelerini tımar etmek isterken, karşılarına çıkan haksız engellemeleri bertaraf edip, günde beş defa dönüp namaz kıldıkları Ka'be'yi putlardan temizlemeleri, yıllardan beri müşriklerin elinde esir bulunan zayıf, mağdur, aciz kadın ve çocukları yaşama, ibadet etme hak ve hürriyetine kavuşturmaları maksadıyla, kan dökülmemesi mevzuunda hassasiyet gösterilerek gerçekleştirilmiş peygamberâne bir operasyon ve beklenen bir fetihti. Hem de, hayat, duygu ve düşüncelerini Mekke reislerinin arzu, istek ve anlayışlarına göre ayarlayan çevredeki bütün kabile ve cemaatlerin akın akın İslâm'a girmelerine, bütün gönüllerin İslâm'a açılmasına vesile olan bereketli bir fetih.

Mekke fethi, başta düşünülüp plânlandığı gibi tahakkuk etti. Allah Resulünün (s.a.v) "Ebu Süfyan in evine giren, Hakim b. İz'ar’in hânesine giren, Kâbe'ye sığınan ve evine girip kapısını kapıyan herkes emniyettedir. " sözleriyle ilân ettiği umumî af, müsâmaha ve yücelik karşısında, o katı ve müsamahasız ruhlar, birdenbire yumaşamış, gözleriyle beraber gönülleri de açılmış ve emîn beldenin emîn insanları olmaya namzedler haline gelmişlerdi. Artık, o güne kadar ettiklerinin hicabıyla iki büklüm oluyor ve günahlarına kefaret arıyorlardı.

Bu kısa ve mücmel hatırlatmalarla da görüldüğü gibi, Allah Resulü, hemen bütün muharebelerini imânı neşir, Hakk'ı ikâme, mazlum ve mağduru müdafâa, maddî-manevî mutluluğa giden yolları engellerden temizleme, İslâm nurunun yayılmasına mâni teşkil eden düşmanlıkları bertaraf etme düşünce, mülâhaza ve gayretiyle yapmıştır. Ve çok garibtir; bu 23 senelik muharebe ve hesaplaşmalar neticesinde sadece ve sadece 375 insan ölmüştür ki; bu da şimdilerde bir aylık trafik kurbanlarının sayısına ya denk gelir ya da gelmez!

5. Efendimiz'in Yahudiler'e karşı muharebeleri:

Yahudiler, hiçbir zaman peygamberimizin peygamberliğini hazmedemediler. Bedir muvaffakiyetinden sonra ise, bütün bütün kindarlık ve kıskançlıkla hareket etmeye başladılar ve düşmanlıklarını açığa vurdular.

Evet, Bedir'den sonra, Beni Kaynuka yahudileri işi iyice azıtmış; bir taraftan gizli gizli düşman kutuplarla müslümanlar ve müslümanlığın aleyhinde oyunlar çevirirken, diğer yandan da "Ya Muhammed (s.a.v)! Bedir'de, harb ve darbten anlamayan bir cemaati yendim diye gururlanma..." diyerek açıktan açığa Peygamberi tehdit ediyor ve onunla karşılaşmaya vesile arıyorlardı. Hatta, İbn-i Esîr'in tesbitine göre bu esnada Kaynuka civarında bir müslüman kadına da saldırmışlardı. (EI-Kâmıl/C.2-5.96) Böylece, Medine-i Münevvere'de ilk defa ahdi bozan, fitne çıkaran ve müslüman kadınlara taarruz eden Kaynuka kabilesi oluyordu.

Benî Nadr, baştan Peygamberimizle anlaşma yaptıkları halde daha sonra, el altından Kureyş'le sözbirliği ederek Efendimiz'e karşı müşterek bir cephe oluşturdular. Benî Kureyza'da, önceleri müslümanlarla sözleşme akdetmiş olmasına rağmen, Hendek Vak'ası gibi en kritik, en sıkışık bir anda anlaşmayı bozup Kureyş cephesine iltihak etti ve bilfiil İslâmiyet'i içten çökertmek istediler.

Hasan İbrahim Hasan'ın da "İslâm Tarihi" adlı kitabında belirttiği gibi, yahudilerden üstüste gelen bu hıyânet darbelerine karşı Peygamberimiz; adalet, istikâmet ve yumuşaklıktan katiyyen ayrılmadı. Onların bunca ihânet ve İslâm'ı arkadan vurmaya çalışmalarına karşı, müslümanların ve müslümanlığın hukuku adına ancak yaptıkları cürümler ölçüsünde Cezalandırdı (H.İbrahim Hasan/İslam Tarihi C.I, Sh. 132).

Bir türlü dinme bilmeyen yahudi kin ve nefreti Hendek Vak'asından sonra da sürüp gitti. Bir taraftan. Peygamberimizin yiyeceği ete zehir katıyor, oturduğu yere yukarıdan taş atıyor ve ardarda komplolar hazırlıyor; diğer yandan da müslümanlığa karşı her çeşit İslâm düşmanını tahrik ediyor ve gizli açık harb vaziyetini almadan geri durmuyordu. Hele, Medine-i Münevvere'de fitne çıkarma arzu ve isteklerinin bir türlü ardı arkası kesilmiyordu. Bütün bunları nazar-ı itibâre alarak İslâm pâyitahtının emniyet ve güvenliği için Peygamberimiz onları Medine'den çıkarmaya karar verdi. Bu def'a da, Medine'den uzaklaştırılan bu yahudiler ve daha başkaları Hayber'i bir üs ve karargâh olarak kullanmak üzere orada toplanmaya başladılar. Şimdi durum daha da ciddiyet arzediyordu. Zira, Hayber yahudileri, bir yandan çeşitli ticâri ahlâksızlıklarla fakir arapları eziyor, diğer yandan da kâh Kureyş'le, kâh Romalılar'la işbirliği yaparak, mutlaka müslümanların hakkından gelmek ve İslâm nurunu söndürmek istiyorlardı. Bunların bir türlü bitip tükenme bilmeyen bu entrikaları karşısında peygamber efendimiz (sav) Hayber'i de İslâmî usüllerle idare etmeye karar verdi ve Ahzâb Vak'asından sonra orayı da fethederek Allah'ın âdil nizamıyla yahudileri hâkimiyeti altına aldı. Bu son fetihle, bir taraftan işleri, muameleleri, hile, entrika, yalan ve başkalarını aldatmadan ibaret olan yahudiler zabt-u rabt altına alınıyor, başkalarına zarar vermeleri önleniyor; diğer taraftan da müslümanların ve müslümanlığın geleceği emniyet altına alınıyordu.

Yahudiler, Peygamberimizden sonra, Râşit halifeler döneminde de hıyanet ve ihanetlerine devam ettiler. İrtidât hadiselerinde, kışkırtıcı rollerini oynadılar, müslümanlar iç meseleleriyle meşgul olurken Romalılar'ı tahrik ettiler,onlar ve Sasâniler hesabına casusluk şebekeleri kurarâk müslümanlığı çökertmekten bir lâhza geri durmadılar. En nihayet. Emîr-ül'müminin Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'a su-i kast'ta bulundular. Sonunda Hz. Ömer, müslümanlar ve müslümanlık için daima bir çıbanbaşı olan yahudilerin Peygamberimizin de bir işaretine binaen Arap yarımadasından çıkarılması hususunu ashâbla müzakere etti ve başka yerlerde kendilerine mal-mülk ve arazi verilmek üzere, payitahttan uzak yerlere yerleştirildiler.

Bilmem ki, yahudilerin o günkü müslümanlara yaptıkları, bugünkü devletlerden herhangi birine yapılsaydı başka bir muamelede mi bulunurlardı?..

6. Gassan hristiyanlanna karşı Peygamberimiz'in hareketi:

Efendimiz (s.a.v) hicretin 8. senesi, Şucâ bin Vehb'ül Esedi yi, Roma İmparatorunun yakını Gassân meliki Hâris'e göndermiş ve onu nezih bir üslupla İslâm'a dâvet etmişti. Devletlerarası, bir prensip olarak kabul edilen "Elçiye zeval yoktur" esasına rağmen Hâris, elçiyi öldürmüş ve Medine üzerine yürümek istediğini belirterek Roma İmparatorundan yardım istemişti. Bu maksatla büyük bir ordu teşekkül etmeye başlamıştı ki, Efendimiz tam vaktinde haberdâr oldu ve Zeyd b. Hârise kumandasındaki 3 bin kişilik bir orduyu gayet seri olarak Mu'te'ye gönderdi. Müslümanlar Mu'te'de, kendilerinden 20-30 kat daha fazla Roma destekli Gassânilerle karşılaştılar ve Hâlid'in usta mânevrâlan sayesinde az bir zâyiatla düşmanı durdurup Medine'ye döndüler.

Daha sonra, hem Roma cephesinde hem de Sasâni cephesinde İslâm'a karşı tavır daha da ciddileşti, muharrikler daha da arttı ama, Efendimiz'in hayât-ı seniyyelerinde değişik grup ve kesimlere karşı, büyük ölçüde müdâfaa harblerinin hülâsası bundan ibaretti. Denebilir ki, O, nurlu hayatlarında, harbin içine çekilmeden kat'iyyen kılıç kullanmadı. Aslında O peygamber olarak gönderilmişti. Allah'tan getirdiği âlem-şumul mesajları dünyanın dörtbir yanına ulaştıracak ve bütün insanlığa tebliğ edecekti. Bunu yapmamak elinden gelmezdi. Zira O, Hakk'ın elçisiydi ve insanlık da O'nun sunacağı bu mesajlar sayesinde Hakk'a, hakikata, saadete uyanacaktı. Cihan peygamberi, bu mutlak hayrı yerine getirirken, yukarıda bahsi geçen cephelerden engellemeler olacaktı; oldu da. Ama, Allah Resulü bunları birer birer aştı ve bir kısım aklı gözüne inmişlerce yadırganacak şeylerin de bulunmasına rağmen güzeller güzeli neticelere ulaştı ki, önemli olan da oydu.

Aslında cihan peygamberi, Kur'ân'ın elmas burhanlariyle gönülleri fethetmek, insanlığı dünya ve ukbâ saadetine uyarmak, şuraya-buraya dağılmış gönülleri Allah'a bağlayıp tevhide yöneltmek, insanoğluna insanlığını yeniden kazandırmak, insanlar arasında sarsılan denge ve yıkılan müsâvaatı ihya edip âlemşümul ilâhî adaleti bir kere daha te'sis etmek; ırz, namus, mal, can ve nesil emniyetini sağlam esaslara bağlamak için gönderilmişti. Bu büyük vazifeyi yaparken de akılları, kalbleri, ruhları muhatab alacak ve kat'iyyen zor kullanmayacaktı; öyle de yaptı. Evet O "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten artık ayırd edilmiştir" (Bakara/256) ilâhi prensibine uyarak iknâ ve talim usulünü seçip "Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve mücadeleni yolların en güzeliyle sürdür" (Nahl/125) düsturunun ışığında kafa ve kalblere seslendi ve "De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu biliniz ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine, sizin mükellefiyetiniz de size aiddir. Eğer O'na itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz. Zaten Peygamber'e düşen de açık seçik duyurmaktır" (Nur/54) ayetinin irşâdıyla, Peygamber'in vazifesinin şe'ni rububiyetin gereğiyle karıştırılmaması lazım geldiğini bilip "Öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin "(Gâşiye/21-22) ilâhî ihtârını kendisine düstur-u hareket ve rehber kabul ederek "Biz onların dediklerini çok iyf biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Şimdi sadece tehdidinden korkanlara Kur'ân'la öğüt ver." (Kâf/45) beyanının aydınlığında yoluna devam etti. Hem de bütün uygunsuz hareket ve davranışlara rağmen. Evet, o, senelerce yılmadan, usanmadan ve kendisine karşı yapılan kötülüklere mukabele etmeden temiz ruh ve temiz vicdanları aradı, insanlığını yitirmemiş kalblere seslendi; küfür ve ilhadla şahlanmamış dimağlarla diyaloga geçti ve en ağır şartlar altında dahi vazifesini yerine getirmeden geri durmadı.

Birgün gelip Hak nuru dörtbir yanı tutunca, karanlığa, zulme, haksızlığa alışmış ruhlar, iyiden iyiye rahatsız olmaya başladı ve ne pahasına olursa olsun İslâm nurunu söndürmek, müslümanların hakkından gelmek için cepheler teşkil ettiler. Ne var ki aı-tık, Allah'ın emri, Peygamber'in de vazifesi olan bu nurlu iş, müminler tarafından da benimsenmiş ve onların sevdası, mefkuresi haline gelmişti. Gayri neye mâl olursa olsun insanın câhilî düşüncelerden kurtarılmasına, hurâfelerin yıkılmasına, yalancı ma'butların ma'bed ve sinelerden atılmasına, zayıf ve mazlumların himaye edilmesine, her türlü zulüm ve taşkınlığın önlenmesine, din ve itikad hürriyetinin yerleştirilmesine, İslâm nurunun emniyet ve güven içinde neşredilmesine, insanlar arasında adalet, müsâvaat ve kardeşlik düşüncesinin gelişmesine kendini adamış bu insanların, İslâm'ın bu nurlu yolundan geriye dönmeleri düşünülemezdi ve dönmediler de.

Bundan böyle, Hak nurunun, cihadı aydınlatmasına engel olanların bertaraf edilmesi, İslâm'a tecavüzde bulunanların karşılık görmesi, onun nurunu söndürmek isteyenlerin cezalandırılması, cihan sulh ve salâhı adına zaruret halini almıştı ve bu, katiyyen İslâm'ın kılıçla yayıldığı manasına gelmemeliydi.

Bir kere İslâm, dünden bugüne hakim olduğu yerlerin pekçoğuna askersiz ve muharebesiz girmişti. Peygamber efendimiz döneminde araplar arasında böyle yayıldığı gibi, daha sonra Afrika ve cenubî Asya'da da böyle intişar etmişti. Hatta denebilir ki; ilk müslümanlar müslümanlığı şuraya-buraya götürmekten daha ziyâde, dünyanın dörtbir yanındaki insanların kalblerini fethedip onları müslümanlığın yanına getirip onlarla bütünleştiler. Evet, bir kısım küçük istisnalar bertaraf edilecek olursa, müslümanlar, sadece ve sadece dünya muvazenesi, mazlum ve mağdurların himayesi ve İslâm nurunun intişarının engellenmesi karşısında sert davrandı; zâlimi, gaddarı, nur düşmanını te'dib ettiler; ama kat'iyyen adalet ve istikametten ayrılmadılar.

Evet, harb ederken, cezalandırırken hatta müstehak birini öldürürken dahi hak ve istikametten ayrılmayan bir toplum varsa o da İslâm toplumudur. İşte ilk halifeden günümüze kadar tatbik edilegelen önemli düsturlardan sadece bir kaçı:

1 . Hıyânet etmeyin ve yağmacılık yapmayın.

2. Düşmanlarınız dahi olsa gadirde bulunmayın ve işkence etmeyin.

3. Zinhâr küçük çocuklara ilişmeyin.

4 . Yaşlılara ve kadınlara dokunmayın.

5 . Hurma ağaçlarını kesmeyin, bağ ve bahçeleri yakıp harâb etmeyin.

6 . Koyun, sığır ve develeri öldürmeyin.

7. İbadethanelere çekilmiş ve kendilerini ibadete vermiş kimselere dokunmayın (EI-Kâmil C.III, Sh. 227; Taberî C.III,Sh 226).

Sadece bir kısmını ifadeye çalıştığımız bu cihâd disiplinleriyle dahi, ilk müslümanların modern dünyayı çok gerilerde bırakmış oldukları görülecektir.

Evet, İslâmiyet, düşmanlara dahi işkenceyi,ateşle azâbı, onların bağ ve bahçelerini yakmayı yasaklamış; ilân-ı harb etmeden evvel, düşman cepheye, harbedeceğini iletmeyi esas kabul etmiş ve harbe hazırlanırken de, dîne davet ve hakikatı duyurmadan taarruza geçmeyi tasvîb etmemiştir. Harekete geçerken de, sırf Allah'ın yüce adını dörtbir yana duyurmak için hareket edilmesi lâzım geldiği hususu üzerinde ısrarla durmuştur. Onların bu hasbilik ve samimiyetleri, Allah için oturup Allah için kalkmaları, Allah için işleyip Allah için başlamaları sayesindedir ki, fethedilen yerlerde çarçabuk emniyet ve güven telkin ettiler ve arkasından da kitleler halinde İslâmiyet'e iltihaklar başladı. Zaten olmasaydı, çölden gelen bir avuç insanın, dünyanın üç kıtasında hakimiyet tesis edip, onu asırlarca devam ettirmesini izah etmek mümkün olmayacaktı. Tarihde silah zoru ve asker gücüyle kurulmuş pekçok imparatorluklar vardır ki, kurucuları ile beraber yıkılıp gitmişlerdir de geriye izleri bile kalmamıştır. İslâm, bunca haricî taarruz ve tahribe rağmen bin küsür seneden beri dünyanın pekçok yerlerinde hâlâ ağırlığını hissettiriyorsa, bunun sırrı onun ruhundaki sulhu salâh, emniyet ve güven ve âlem-şümul merhamettir.

Hâsılı; İslâm'da silâh ve kuvvet esas değil, o bir tâbi, Kur'ân hikmetinin bekçisi ve İslâm nurunun da muhafızıdır O, Hakk'ı kuvvette gören, cismanî yaşayışı gâye bilen, zulüm ve gadirden lezzet alan ve kendilerini yarı ilâh gören şartlanmış düşünce, kapalı gönüllere karşı, Hakk'ın ihyası, düşünce hürriyetinin ikâmesi, mazlum ve mağdur ahlarının dindirilmesi, zayıf ve güçsüzlere melce' ve dayanak olması yolunda kullanılmış; herkese seçme ve inanma imkânını hazırlamıştır ki, bu da, herkesin, temiz vicdanlarla, salim düşüncelerle, akıl, mantık ve tabiatla içli-dışlı olan İslâm'ı kabullenip benimsenmesine yetmiş artmıştır.

Evet, o, ruhun aradığı, düşüncenin fıtrî ve tabiî bulduğu, muhâkeme ve mantığın teslim-i silâh ettiği bir sistemdi. Silâh ise, güç ve kuvveti herşey sayan beden insanına karşı, bir güzellikler meşheri olan İslâm'ın görülmesine mâni perdeleri parçalıyor; onun güzel iklimine giden yollardaki hakikate baş kaldırmış ifritleri bertaraf ediyor; masum, mağdur ve hakikatı arayan ruhlara, üzerinden geçip ebedi mutluluğa erecekleri köprüleri gösteriyordu.

Aslında dünden bugüne, bütün İslâm düşmanları, kendi zulüm ve gadirlerini, kendi çapulculuk ve hunharlıklarını perdelemek ve dikkatleri başka tarafa çekmek için bir lahza olsun, müslümanlığı ve müslümanları karalamadan geriye durmamışlardır.

Zulmü Firavun yapmış ,silâh ve askeri o kullanmış, milletini "aton"a ibadete zorlamak için başka mabutlara karşı harb ilân etmiş ve başka bütün mabetleri kapamıştı. Budizm "azoka"nın gayret, baskı ve zorlamaları ile Seylan ve cenubî Asya'ya ulaşabilmişti. Mazdeizm, "Kobat"ın akıttığı kan seylaplarıyla yürüyen bir gemiydi ve kendiyle beraber de tarihe gömüldü. Hristiyanlık milâdın 313. senesinden itibaren, Konstantin'in akla-hayâle gelmedik hileleri, zulmü ve istibdatıyla zorla herkese kabul ettirildi. Şarlman Saksonlarla tam 33 sene savaşarak, onları bitap hâle getirip Hristiyanlığa girmeye mecbur etti. Mısır, dünyalar kadar kan döküldükten sonra hristiyanlaştırılabilmiştir. Rusya, Danimarka karşısında, kandan-irinden göller içinde boğulmamak için kerhen Mesihiyyet'e girdi.

Zaten Ehl-i Salîb'in bir hiç uğruna asırlarca İslâm dünyasına çektirdikleri hertürlü tarif ve tavsîfin üzerlerindedir. Bunlar sözde, Hristiyanlık uğruna, geçtikleri yerleri yakıp yıkıyor; kadın, çoluk-çocuk demeden insanları kesiyor; mezarları, mabetleri soyuyor; mescidleri, zaviyeleri hayvan ahırları haline getiriyorlardı ki, kendi kitaplan ve günümüzde her tarafta teşhir ettikleri antik-islâm eserleri bunun en canlı şahidleridir.

Hele İsrail, hele İsrail!.. Bugün olsun onun işlediği bunca fezaât ve şenaatleri görmeyen veya görmemezlikten gelen Batılı yazarlar ve onların İslâm dünyasındaki şuursuz mukallitleri bu mevzuda ne derece objektif olabilirler ki onlara ve dediklerine itimat edilebilsin.

Arzettiğimiz hususlar, müceızed iddialar değil; bilhassa son zamanlarda Thomas Arnold ve Toynbee gibi insaflı yazarların yüzlercesinin yazıp üzerinde durdukları müdellel gerçeklerdir. Bunlar, İslâm'ın, girdiği yerlerde kan dökülmediği, kuvvet ve cebir kullanılmadığını ısrarla ifade etmektedirler.

Bu cümleden olarak birkaç vak'ayı hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz:

l. Müslümanlar Şam'ı aldıklarında, halkın büyük bir kısmı hemen müslüman oldu. Diğerleri de önce müslümanların zimmetini kabul edip bir süre öyle kaldıktan sonra, peyderpey kendi irade ve ihtiyarlarıyla Müslümanlığı seçtiler. Hatta bir aralık, Şam'ın yeniden Romalılar'ın eline geçmesi endişesi belirince, hristiyan ahâli mabedlere dolup, müslümanların zaferi için dualar ettiler.

2. Başta Mısır olmak üzere, Romalılaı'ın girdiği her Afrika ülkesinin, İslâm hâkim olacağı güne kadar hristiyan idarecilerin elinde inim inim inlediğini "İslâm'a davet" kitabında Thomas Arnold yazıyor. Müslümanlık'la yeniden insanlığa uyanan Mısır halkı, birbaştan birbaşa Afrika'nın fethinde önemli bir merkez, daha sonraki dönemlerde de ilim ve kültür hareketlerinin beşiği haline gelmişti.

3. İspanya halkının İslâm'a karşı hâhiş izhâr etmesi ve asır İslâm'ın önemli bir ilim ve kültür merkezi haline gelmesi, çok dostlarla beraber bir kısım düşmanların da, düşünce ve sözbirliği ettiği bir gerçektir. Daha sonra Batılılar'ın, insana, insanlığa, ilim ve kültüre karşı edip-eylediklerini ifade etmeye terbiyemiz müsaid değil.

4. İstanbul, Balkanlar ve Şarkî Avrupa'nın Osm-anlılar tarafından fethedilmesi, tamamen insaf, istikamet, adalet ve merhamet çerçevesi içinde cereyan etmiş ve mağlup ülkelerin irade ve ihtiyarlarıyla İslâm'ı benimsemesine vesile olmuştur.

5. Maverâünnehir halkı ve daha sonraları Selçuklular'ın kendi rıza ve kendi istekleriyle İslâmiyet'i seçtikleri, asırlarca İslâm'ın bayraktarlığı vazifesini yüklendikleri ve bunu İslâm nurunun aydınlığında geliştirdikleri hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği gerçeklerdendir.

6. Zaten, Uganda, Somali, Sumatra, Cawa ve Filipinler'e İslâm, sofî ve dervişler vasıtasıyla girdi. Bu sevimli mürşitlerin sevimli davranışlarıyla, girdiği heryerde hüsn-ü kabul gördü, yaşandı ve kitleler tarafından benimsendi. Bunun böyle olduğunu T.CarIayl, Gustav Le Bon, Thomas Arnold Toynbee gibi münsif yazarlar da kabul etmektedirler.

Başlangıçtan bugüne kadar, İslâm hakimiyeti altına giren hemen her yerde, müslümanlar siyânet melekleri gibi tanınıp kabul edildi ve hiçbir zaman zimmîlerden bir şikâyet olmadı; bu uzun sükûnet ve itmi'nân hâli, Batılılar'ın İslâm bünyesindeki zimmîleri tahrik edip dünyanın dörtbir yanında peşipeşine hadiseler çıkaracakları güne kadar da devam etti. Vâkıa, Batılılar'ın oyununa gelip tahrik olan bu milletler, daha sonraları ettiklerine nâdim olup ağladılar; ağladılar ama; artık iş işten geçmişti.

Evet, İslâmiyet cihan sulhu prensipleriyle gelmiş, akla, ruha, vicdana beraber seslenmiş ve hasımlarına iknâ ile galebe çalmış eşi olmayan tek sistemdir. Bu sistemin temsilcileri olan müslümanlar, cân-ı gönülden bağlı oldukları Kur'ân ve Sünnetin aydınlık ikliminde, kâinata "mehd-i uhuvvet" nazanyla baktı ve bir ölçüde herkesle diyaloğa girme yollarını araştırdılar. Kur'ân onlara "Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilikde bulunmayı ve âdil davranmayı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever" (Mümtehine/8) diyerek mürüvvet ve insanlığın esas olduğunu ihtar ediyor ve müminlere hedeflerin en yükseğini gösteriyordu. Hatta denebilir ki, kime karşı olursa olsun, o daima iyiliği ve güzelliği yeğliyordu. "Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Zira anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (Bunun için) önce bana, sonra da anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. Eğer onlar seni hakkında bilgin olmayan birşeyi bana ortak koşmak için zorlarlarsa, onlara itaat etme. (Bununla beraber dünyada onlarla iyi geçin...) (Lokman/14-15) fermanıyla, müslüman evlâda, müşrik anne ve babasına karşı insanca davranmayı tavsiye ediyor, "İçlerinden zulmedenleri bir yana kitap ehliyle en güzel tarzda (münazara ve) mücadele edin" (Ankebut/46) beyân-ı sübhânisiyle de ehl-i kitaba hak ve hakikatın anlatılmasın da yolların en yumuşağını gösteriyordu.

Bu itibarladır ki, Peygamberimiz hayat-ı seniyyelerinde, İslâm'a sığınan hemen herkese iyi davranmış, onlara ikramda bulunmuş ve zimmetimizi kabul edenleri, hukukta müslümanlarla bir tutınuş ve her fırsatta, âlemlere rahmet olduğunu onlara da hissettirmiştir. Dâvet ettiklerinde davetlerine icabet etmiş, cenazelerine saygı göstermiş ve hastalarını ziyarette bulunmuştur. Ehl-i Kitap'tan borç para almış, onlara rehin vermiş, onlarla ticaret yapmış ve müslümanların vesâyâsı altında bulunanları gül gibi aziz tutmuştur. "Zimmîye eziyet eden benden değildir" (Ebu Dâvud) buyurarak zimmî hukukunu en ulaşılmaz seviyede ele almış ve "ahd-u zimmetimizde bulunan birisini öldüren Cennet'in kokusunu duyamaz" (Buharî-Ahmed b. Hanbel) ferman ederek hayatını müslümanların içinde geçiren zimmîlere yapılan eziyetin Cennet'ten mahrumiyete sebebiyet vereceği tenbinde bulunmuş; ne evvel ne de âhir hiçbir hukukî sistemin, hiçbir hümanist düşüncenin ulaşamadığı ve ulaşamayacağı en yüksek insanî değerler zirvesini göstermiştir.

Onun aydınlık döneminde, herşey böyle seviyeler üstü cereyan ettiği gibi, pek az talihsiz devirlerin istisnasıyla günümüze kadar gelen müslüman idareciler de ondan tevarüs ettikleri İslâm emanetinin korunması hususunda aynı hassasiyeti göstermişlerdir.

Allah'ın rıza ve rıdvanı üzerlerine olsun.

 

Kaynak: Asrın Getirdiği Tereddütler

 


  SORU-CEVAP

 

click tracking