LOZAN'IN YILDÖNÜMÜ

 

Lozan’ın yıldönümü bütün yurtta, dış temsilciliklerimizde ve yavru vatan Kıbrıs’ta kutlanır gibi yapılmış, bu da kimsenin pek ipinde olmamış.

Tövbe, birkaç nutuk, birkaç demeç, birkaç mektup, birkaç resiiim, yıllar geçseee o ilk isiiiim, unutulmaaz, unutuulmaaz…


Lausanne isminin “Lozan” yazılmasını eleştirmekten yorulduğum ve bıktığım için ben de o meseleyi artık unutmaya koyulacağım ha!

Bu arada, araştırılmadan, öğrenilmeden edinilmiş düşünce benzeri klişeler de papağan gibi yinelenmiş tabii. Uğur Mumcu’nun deyimiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar” gene görevlerini yapmışlar.

Büyük Fransız yazarı Gustave Flaubert (bu ülkenin kültür düzeyine seslenince kimin ne iş yaptığını da ayrıca hatırlatmak zorundayız), bu tür düşüncelere “idee reçue” derdi, edinilmiş fikirler, kendi vardığın değil, sana dayatılmış düşünceler…

Hani “İtalyanlar bize benzerler”, ya da “İngilizler soğuktur” gibilerden (ikisi de yanlıştır).

Lozan Antlaşması’nın (işte ben de sürüye uydum), “laik Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası varlığının resmi belgesi olduğu” söyleniyor.

Böyle bir şey yoktur.

Sözkonusu antlaşma, müttefik devletlerle (yani dünya savaşında Almanya’ya, Avusturya’ya ve bize karşı savaşmış olan devletlerle, ki bunun da teknik terimi aslında “antant” devletleridir), Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti arasında imzalanmıştır.

Ortada Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet yoktur!

O devlet, üç ay beş gün sonra kurulacaktır…

Üstelik ortada “laik devlet” diye bir şey de yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti de, 1928 yılına kadar, laik bir devlet değildir. Bu ilkenin anayasaya girmesi de ancak 1937 yılındadır.

Lozan Antlaşması, yeni Türk devletini tanımış, bağımsızlığını kabul etmiş, sınırlarını belirlemiş, eski devletin dış borçlarından kendi payına düşeni nasıl ödeyeceğini saptamış, azınlık tanımlarını yapmış ve haklarını sağlama almıştır. Kabaca, budur. Antlaşma maddeleri arasında bir sürü hurda teknik ayrıntı da vardır.

Ayrıca tartışmaya da, eleştiriye de çok açıktır: O yerlere göklere sığdıramadığınız antlaşmaya göre yalnız Musul ve Kerkük’ten değil aynı zamanda Hatay’dan da vazgeçmiştik ve de kendi toprağımıza, boğazlar bölgesine kendi ordumuzu sokamıyorduk! (Birini 1936 yılında, ötekini 1939 yılında ancak çözebildik…)

Yeni Türk devletinin içişlerine karışmamıştır, yapısı ve düzeni hakkında Lozan’da hiçbir şey yoktur Türkiye’yle ilgili.

Gazi Mustafa Kemal Paşa o yılın ekim ayında “tahta kendim geçiyorum, Birinci Kemal ya da Beşinci Mustafa adını alacağım, devletin adı Türkiye Krallığı’dır, bu bir İslam devletidir” deseydi, antlaşmada imzası bulunan hiçbir yabancı ülke ağzını açmayacaktı, açmaya hakkı da yoktu, açamazdı.

(Memurlar kusura bakmasınlar ama, 1934 yılına kadar ortada Atatürk diye bir isim de yoktur.)

Bu konuları geçen gün hatırlatan sevgili dostum Emre Aköz, birtakım aymazların “31 Mart olayını” protesto etmek için 31 Mart günü ilan verdiklerini de söylüyor, oysa bu eski takvime göredir, olay bizim şimdi kullandığımız takvime göre 13 Nisan günü patlak vermişti…

Bütün bunlara çanak tutan da, elbette Cumhuriyet Gazetesi.

Emre’nin o yazısına ekleyeceğim bir cümle var: Utanması gereken, solcu geçinen yarı aydınları bir zamanlar “kitap aydını değil gazete aydını olmakla” suçlamış bulunan Attila İlhan’ın ruhudur.

28 Temmuz 2006 Cuma
(Engin Ardıç, Akşam)


 

 


 
TARİH

 

click tracking