31 MART

 


Milâdî 1909 yılının 31 Mart (Rumî 1325-13 Nisan) Salı sabahı İstanbul, uzak ve yakın bütün semtlerini deh­şete boğan tüfek sesleriyle yatağından fırladı. Zaten tarihî şehir, tabiîlik dışı bir hayat sürdüğünün, yaprak kımıldamaz bir havada zelzele bekler gibi bir hâl içinde olduğunun farkındadır.


Taksim’den Fındıklı ve Tünel istikametinde ikiye ayrılan, bir kısmı Beşiktaş’a sapan, sonra geriye dönen ve bu iki hat üzerinde sokak sokak yelpaze gibi bölünüp Ayasofya meydanında toplanmaya doğru ilerliyen kollar, İstanbul’un mahmur semalarını kurşunlariyle delik deşik etmektedir.

Bunlar, bir gece baskmı şeklinde sabaha karşı İstan­bul üzerine çullanmış bir eşkiya sürüsü değil, hakiki as­ker… İttihadçıların «Meşrutiyet Muhafızları» ismiyle ve bir inzibat vesilesiyle Rumeli’den getirip Taksim’de Taş-kışla’ya yerleştirdikleri avcı taburları…Zabitlerini iplerle bağlayıp kışlada hapsetmişler, silâh depolarını yağmalamışlar ve içlerindeki bütün tüfek ve mermileri ele geçirmişlerdir.

Önlerine çıkabilene; ne yapmak istediklerini, hare­ketlerinin neye varacağını düşünüp düşünmediklerini so­rabilene aşk olsun!..

Yığın psikolojisine göre, şahlanınca ateş ve çığdan daha lâf anlamaz hâle gelen bir güruh, bütün inzibat bağ­larını kırmış, eline vatan müdafaası için verilen silâhı «Şeriat» gibi mukaddes bir kelimenin maskesi altında nefsaniyet âleti olarak kullanmaya kalkışmıştır.

«Sultan Hamid» piyesinde gösterdiğim gibi onlara sorunuz ve her sualinize aynı klişe cevabı alacağınızdan emin olunuz:

— Ne istiyorsunuz?

— Şeriat istiyoruz!

— Şeriatten ne anlıyorsunuz?

— Şeriat istiyoruz!

— Şeriati kimler ve nasıl bozdu ki, şeriat istiyorsu­nuz?

— Şeriat istiyoruz!

— Şeriati tam yerine getirecek ve bütün dünyada ör-nekleştirecek insanlar olarak kimleri görüyorsunuz ki, şe­riat istiyorsunuz?

— Şeriat istiyoruz!

— Şeriati geliştirmenin ilmine, irfanına, zekâsına, siyasetine, iç murakabesine, dış muhasebesine malik mi­siniz ki şeriat istiyorsunuz?

— Şeriat istiyoruz!

Heyhat! Bu türlü şeriat isteği, onun bütün kâinatı kuşatıcı ve ferdî-içtimaî sonsuz saadeti tekeffül edici hik­metlerine yabancı olmak bakımından hiç istememeye nis­petle daha zararlıdır; ve zaten yahudi, dönme, mason tah­riklerinden ibaret bu hareket, o mukaddes nizamı, gafil insanlar çerçevesinde karartmak içindir.

Gizli niyet, gafil sürülerin şahsında evvelâ şeriati te­pelemek, sonra da o vesileyle, biricik şeriat bağlısı ve ko­ruyucusu Abdülhamid’i devirmek.

Meşrutiyeti ilân ettikten ve Mebusan Meclisini aç­tıktan sonra memleket meselelerini milli iradeye ve hak­kını Allah’a havale etmiş bir Halife ve Padişah sıfatiyle sessiz ve hereketsiz, sarayında oturan ikinci Abdülhamid Han’ın seyrettiği manzara:

Vatan bir ânda yahudi havrasına dönmüş ve «her ka­fadan bir ses» ifadesiyle (kakofoni)lerin en çıldırtıcısı hü­küm sürmeye başlamıştır. Ortada hürriyet isimli, ne oldu­ğu belirsiz; kiminin cemad sandığı, putlaştırılmış bir lâftan başka hiçbir mevcut kalmamıştır. Mutlakiyet gün­lerinde sansüre tabi tutulduğu, yâni kuduz dişlerine ağız-lıklı tasma geçirildiği için zulme uğramış farzedilen mat­buat, şimdi başmuharrirlerinin köprü üstlerinde kurşun­lanması suretiyle kuduz köpek muamelesi görmeye başla­mıştır. Aynı matbuatın İttihad ve Terakki finoları, serseri koğuşlarında bile duyulmamış küfürlerle Padişaha ulu­makta ve Ulu Hakan bu alçaklıkları, sessiz sessiz sarayın­da takip etmektedir.

Siyaset orduyu kemirmekte, Balkan Yarımadasındaki Türk ülkesini kuşatan dünkü tebea dev­letçikler, artık ev sahibini talan etme gününün geldiğini anlayıp hazırlanmakta, içerideki ekalliyetler de yüzsüzlük ve azgınlığın her türlüsüne baş vurmakta, koca Anavatan, masum ve mahzun Anadolu ise başsız ve rehbersiz, bu hâle gafil bir hayret ve dehşetle bakmakta ve imparator­luk her taraftan çatırdamakta, kendi kendisine yarılmakta, kopmakta, dökülmektedir.

Bu vaziyette Abdülhamid’in zaten başta yapması ge­rektiği gibi «Şeriat» bahsini etmeksizin, derhal ordularını harekete geçirip, hak adına, halk iradesi dolandırıcılığını ortadan kaldırması ve yine hak adına eski hâkimiyetini iade etmesi icap ederdi.Ne mümkün!.. Kendisine mutlaka bir suç aranması lazımsa, taşıdığı «Kızıl Sultan» damgasına rağmen yalnız hastalık çapında merhameti gösterilebilecek olan ikinci

Abdülhamid Hân bu mevzuda kararını çoktan vermiş ve kendisine hamle ve hareket telkin edenlere şöyle demişti:

«— Benim yüzümden tek damla müslüman kanı akıtılmasına razı değilim! İlâhî kader ne ise o tecelli eder.»

Makedonya’nın netameli rüzgârıyle İstanbul üzerine sevkedilen ve «Padişahı kurtaracağız!» yalaniyle yola çı­karılan sürüleri yalnız önlerine çıkmak ve Hassa Ordusu­nun birkaç birliğine havale etmek durdurmaya yeterken, Abdülhamid kendisi için bir kahve emretmekten daha ba­sit bu tedbiri kabul etmemiş ve kan akıtamadığı için, va­tanı ileride kana boğacaklara boyun eğmişti.

Hâdise dokunduğumuz gibi, aslında şeni bir istisma­ra vesile edilmek üzere ve hakikati ters-yüz etme yoliyle, suçlu göstermek istedikleri din dâvasına vurulan ilk dar­bedir; ve her noktasiyle sahtekârca tertiplenmiş bir İttihad ve Terakki oyunudur.

Şöyle ki:1 — Hâdiseyle, gerçek din temsilcilerinin hiçbir alâkası yoktur.

2 — «Şeriat isteriz!» diye güya ayaklanan yığın­lar, şeriatın ruh ve gayesi üzerinde en küçük bir bilgi ve anlayış sahibi değildir.

3 — Gaye yahudiler, dönmeler ve masonlarca, din inceliklerine en uzak insanları kışkırtarak, taşı­dıkları veya taşımak iddiasında bulundukları mukad­des şeriat kaynağını toy ve mukallit komitecilere çiğ­netmektir.

4 — Ve nihayet, tertibi Ulu Hakan İkinci Abdül­hamid Hân’a bağlayarak, tacında Tevhid Kelimesi pı­rıldayan büyük hükümdarı topyekûn tasfiye etmek…

5 — Abdülhamid başlangıçta kendisini hayret ve dehşete boğacak kadar (sürpriz) tesiriyle karşıladığı ve teskini için elinden geleni yaptığı hâdiseyi tam ge­lişme ânından istismar etmek ve başsız askerleri bir ânda teşkilâtlandırıp Hassa birlikleriyle desteklemek ve başlarına geçmek imkânı apaçık ortada dururken bunu yapmamış ve tevekküllerin en masumu içinde sonuna kadar hareketsiz kalmıştır. Hâdise onun eseri olsaydı «armut piş, ağzıma düş!» hâline gelen eser, meyvesini vermez miydi?

6— Âlemde, 31 Mart Vak’ası kadar, (mizan­senlerin en budalası hâlinde tertip edilmişken, itham­ların en gülüncü şeklinde Abdülhamid’e mal edilmek istenmiş ve yeni nesillere yutturulmuş abes şaheseri bir misal gösterilemez.

Tarihçi İsmail Hami Danişmend, Sadrâzam Tevfik Paşa’nın ilmî ve hususî vesikalarından meydana getirdiği «31 Mart Vak’ası» adlı eserinde Abdülhamîd’e ait masu­miyeti izah ve 9 madde içinde ispat ederken, bizim şah­sen malik bulunduğumuz en büyük vesikadan mahrum­dur.. Bu vesika, (pozitif) hendese ispatları gibi 31 Mart komedyasının Abdülhamîd tarafından yapılmadığını de­ğil de, kimlerce ve ne türlü körüklendiğini, itirafa dayalı tam bir hüccet hâlinde gösterir.

Yahudi, dönme ve mason telkinleriyle hâdiseyi ter­tipleyen İttihatçılar, bu mevzuda başlıca iki kişiyi kullan­mışlardır: Malûm ve meşhur beden terbiyecisi Selim Sırrı ile filozof Rıza Tevfik…

Bakın nasıl?Birinci hapsim 1947 yılında Büyük Doğu’da neşret­tiğim, Rıza Tevfik’in «Abdülhamîd’in Ruhaniyetinden İs­timdat» isimli şiiri yüzündendir. Ondan sonra Fransızca bir ansiklopedinin hakkımda kaydettiği gibi «Üniversite­lerimi geçen zindan hayatıma» başlangıç teşkil ve 20 küsur gün devam edici bu ilk hapse, bu şiiri yayınladığım için «Türk milletine hakaret» isnadiyle atılmıştım.

Önce, itham yerlerini noktalayarak şiiri bir kısmiyle göz önüne serelim:

Nerdesin şevketli Abdülhamîd Hân?

Feryadım varır mı bârigâhma?

Ölüm uykusundan bir lâhza uyan!

………………………….bak günahına!

Tarihler adını andığı zaman,

Sana hak verecek ey koca sultan!

Bizdik utanmadan iftira atan

Asrın en siyasî Padişahına!

Divâne sen değil, meğer bizmişiz,

Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz.

Sade deli değil, edepsizmişiz,

Tükürdük atalar kıblegâhına!

Milliyet dâvası fıska büründü,

Rida-yı diyanet yerde süründü.

Türkün ruhu zorla âsi göründü,

Hem Peygamberine, hem Allahına.

Sonra cinsi buruk, ahlâki fena,

Bir sürü türedi, girdi meydana

Nerden çıktı bunca veled-i zina?

Yuh olsun onların ham ervahına!

İşte, ilk zamanlarda, İttihat ve Terakkinin dolapları­na kapılıp ona var gücüyle yardım eden, sonra her şeyi gören ve anlayan ve zıt istikamete dönen Rıza Tevfik, bu şiiriyle, ihtiyarlığında çektiği vicdan azabını dile getir­mek ulviyetini göstermiş ve Abdülhamîd’in büyüklüğü mevzuunda dâvamıza en büyük vesikayı hazırlamış bulu­nuyordu.

Hayal ve kâbus âleminde bile Türk milletine haka­retle en küçük alâkası düşünülemeyecek olan bu şiirin hangi gayeyle yazıldığını tahkik etmek için Avukatım Abdurrahman Şeref Lâç, mahkeme kararıyle, o sırada hastahânede bulunan Rıza Tevfik’i hâkim refakatinde su­ale çekmeye gitmiş ve büyük bir heyecan içinde yatağın­dan doğrulan hasta adamdan resmen şu ifadeyi almıştı:

« — Ben bu şiiri, Türk milletine hakaret kasdiyle değil, tamamiyle aksi olarak, Türk milletini ölüme gö­türen bir zümreyi teşhir ve Abdülhamîd Hân’a edilen iftiraları tesbit gayesiyle yazdım. 31 Mart vak’asını tertiplediği isnadı altında tahtından al aşağı edilen bü­yük Hükümdar, bu isnatla, sade iftiraların değil, ter­tiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart’ı tertipleyen ittihatçılar ve bu işe memur edilenler ara­sında bizzat ben varım! 31 Mart’ı kışkırtma ve körük­leme işini Selim Sırrı (Tarçan) ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih ku­lağını kabartsın!»

Bir aralık mebus ve gazeteci, Avukat Abdurrahman Şeref Lâç ile refakatindeki hâkim ve mahkeme kâtibi sağ olduklarına göre, hâdisenin içyüzünü, en çarpıcı vesika hâlinde takdim ederim.

Bu kıymet hükümlerinden sonra, bıraktığımız yer­den alarak 31 Mart vak’asının hikâyesine devam edelim:

İsmail Hami Danişmend’in eserinden, vak’anın cere­yan şekline ait nakil:«31 Mart; yâni 13 Nisan Salı sabahından, 24 Ni­san Cumartesi sabahı Selanik’ten gelen Hareket Or­dusu İstanbul’a girinceye kadar 11 gün süren bu meş­hur irtica vak’asında en mühim hareket, birinci günü ilk kurşunlar havaya sıkıldıktan sonra Ayasosya mey­danındaki Meclis binasına yürüyen âsilerin: — Şeriat isteriz!

Nâralarıyle başlamış, bâzı sarıklı mebuslar aşa­ğıya inip nasihat etmek istemişlerse de hiçbir tesiri ol­mamış, âsiler yalnız Şeriat değil, daha başka şeyler de istemiş, Sadrâzam Hüseyin Hilmi Paşa ile Meclis-i Mebûsan Reisi Ahmed Rıza Beyin istifalarıyle ittihad-çıların nefyi ve alaylı zabitlerin vazifelerine iadeleri de istenilmiş, mütemadiyen atılan kurşunlar bâzı kazala­ra sebep olmuş ve nihayet o sırada Meclis’e gelen Ad­liye Nâzın Nazım Paşa yanlışlıkla Ahmed Rıza Bey zannedilerek kalbinden vurulup öldürülmüş ve Lâzıkkıyye Mebusu Mehmet Şefik Arslan da yine öyle bir yanlışlığa kurban gitmiştir. Bu 11 günlük irtica devrinin en mühim vak’alarından biri de, Yıldız Sara­yını topa tutmak isteğinden bahsedilen (Asâr-ı Tevfîk) süvarisi Ali Kabûlî Bey’in kendi gemisindeki bahriye­liler tarafından Yıldız’a götürülüp öldürülmesinde gösterilir: Asiler Sultan Hamîd’in pencereye gelmesini istemişler ve Kabûlî Kaptanı, onun muhalefetine rağ­men gözünün önünde öldürmüşlerdi. Sokaklarda ve köprü üstünde bâzı genç zabitlerin de «mektepli» ol­dukları için öldürüldüklerinden bahsedilirse de sayısı belli değildir. Bu badirede (Tanin) ve (Şûrâ-i Ümmet) gibi bâzı gazetelerin idarehaneleri de tahrip ve yağma edilmiştir.

Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa, vak’anın çıktığı gün saraya gidip istifa ettikten sonra bir dostunun evinde saklanmış ve ertesi gün bitaraflığından dolayı herkesin itimâdını kazanmış olan Hâriciye Nâzın Tevfik Paşa yeni kabineyi teşkile me’mur olmuştur. Askerin istemediği Meclis-i Meb’usan Reisi Ahmed Rızâ Bey’le birçok ittihatçı mebuslar da saklanmışlar­dır.

Sultan Hamid’in vak’a esnasındaki vaziyeti çok dürüsttür. Zuhurunda hiçbir dahli ve tesiri olmayan irtica hereketlerinin kendi lehindeki seyrinden istifâdeyi bile aklından geçirmemiş olduğunu isbât edecek resmi bir vesika vardır. Âsiler meşrutiyetin aleyhinde bulundukları ve hattâ meşhur Derviş Vahdeti (Volkan) gazetesinde Meclisin kapatılmasını istediği halde, Sultan Hamid yeni Sadrâzam Paşa’ya hitâb eden Sadâret Hatt-ı Hümâyûnunda «Kanun-u Esasinin muhafazası ile asayişin idâmesi» lüzumun­dan bahsetmiş, ihtilâlin ilk günü Mâbeyn Başkâtibi Cevad Bey’i âsilere göndererek istedikleri Şeriat’e daima olduğu gibi riayet edileceğini ve isyandan vaz­geçtikleri takdirde haklarında aff-ı umumî ilân edece­ğini bildirmiş, bu hâl işin biraz yatışmasına sebep ol­muşsa da tahrikçilerin tesiriyle âsiler ertesi gün tek­rar azgınlığa başlamış ve nihayet asker üzerindeki nü­fuzundan dolayı yeni kabinede Harbiye Nezâretine tâyin edilen Tesalya kahramanı müşir Gazi Edhem Paşa da Pâdişâh nâmına âsi askerlere gidip, bir kere daha teskine çalışmıştır. Kendi sarayını muhafaza eden İkinci Fırka efradı bile âsilere tarafdar olduğu için, Sultan Hamid’in nasihatten fazla bir şey yapması ve meselâ askeri bir tenkil hareketine kalkışması maddeten imkansızdır.»

Hâdise üzerine Hünkara çekilen şu edepsiz telgrafa bakın:

«Pâdişâh! İftihar ediniz! Bir irtica mel’anetiyle binâ-i meşrutiyyet hedm ve hükümet-i müstebide ikâme edildi. Umum bir milletin hukukunu muhafaza etmek vazifeden iken bu irtica kemâl-i maharetle tat­bik olundu. Mülevves bir İstanbul halkının âmâ-i mel’ûnânelerine tebean otuz milyon kuvvetinde bir millet-i muazzamanın eyâdî-i kahriyyeye geçirilmesi istenildi. Fakat heyhat! O cehennemlikler için buna muvaffakiyet değil, mezâr-ı adem nasib olacaktır.

Bundan evvel size Hilmi Paşa kabinesinin mevki-i ik­tidara getirilmesi hakkındaki lüzum ve vücûbu müş‘ir çekilen telgrafnâmeye muayyen olan müddet dâhilinde cevap vermediğiniz için işte bütün millet ve ordu İstanbul’a yürüyor. Bakınız, bu kudret-i kahhâra mâlik olan millet nasıl istihsâl-i matlab eder­miş! Milletin kudreti ve ordunun satveti, Tevfikat-ı Samedâniyyeye bizleri mazhar edip, ikaa eden alçak­ları derhal darağacına çektirsin! Bundan başka hiç bir türlü icraatın bizi müsterih edemeyeceğini ve mil­letin bu suretle intikamının alındığına dair bugün saat onikiye kadar cevap gelmediği taktirde başta ordu­muz kumandanı olduğu halde bütün ordu ve milletle yarın İstanbul üzerine yürüneceği suret-i kat’iyyede bilinsin! İşte artık bizim için ölmek var,dönmek yok tur!» Osmanlı İttihad ve Terakki Cem’iyeti Merkez-i Umumîsi Bu edepsiz telgraf, bizzat hâdise mürettiplerinin su­çu Ulu Hakan’a nisbet etmelerindeki şenaat ve doğrudan Şeriatı yıkmak emelleri bakımından hayâsızlık ve namus­suzlukta eşsizdir.

Bin kere tekrarlasak da yeri olduğu gibi, suçu, Şeriat bağlılarına atarak onların şahıslarında bu bağlılığı tepele­mek, arkasından da Abdülhamîd’i bütün bütün tasfiye et­mek plânından ibaret 31 Mart vak’asını, şüphesiz ki, İtti­hatçılara fırsat verici bazı hâdiseler beslemekte ve geliş­tirmekteydi. Bunlar arasında bazı alaylı zabitlerin ordu­dan çıkarılmaları, medrese talebelerinin askere alınmala­rı, ilericilik taslağı bazı subayların, askere:

« — Hocalarla kat’iyyen görüşmeyeceksiniz! As­kerlikte diyanet meselesi aranmaz ve Allah’tan başka kimse tanınmaz! Halk, ittihat ve Terakki Cemiyetinin elindedir!»

Tarzındaki telkinleri (31 Mart Hâdisesi - S. 22 - İs­mail Hami Danişmend), kısa zamanda halkta meydana gelen hayal sukutları ve inkisarlar, İttihatçıları dinsiz ve mason kuklası kabul edici halk kanaati, bu arada bazı ya­yınlar ve bilhassa Derviş Vahdeti isimli basit ve dâvayı temsil etmekten âciz bir şahısça çıkarılan (Volkan) gaze­tesi ve girişilen hücumlar böyle bir tepkiyi hazırlarken karşı tarafa tepeden inme bir tegallüb fırsatını ilham et­mekte rol sahibiydi.

İttihat ve Terakki, kendi eseri, bu plânsız, mihraksız, teşkilâtsız, devlet tarafından desteksiz tepkiyi, ortada mu­kavemet diye bir şeye imkân bulunmadığını görmekten ve bütün bunları evvelce hesap etmiş olmaktan gelen bir gözükaralıkla ve istismarların en küstahiyle karşılamış; ve eğer Padişah dileseydi birkaç saat içinde Hassa ordu­suna tepeleteceği muhakkak bir sürüyü, Selanik’ten yola çıkararak Payitahtı ele geçirmeyi bilmiştir. Yâni, saray bahçesine soktukları birkaç bekçiye kendilerine uzaktan yumruk sıktırmak yoliyle, ittihat ve Terakki komitecileri bahçeye girip, etrafında koskoca muhafız halkasına ve bütün bir halk barikadına rağmen sarayı talan etmek şan­sına ermişlerdir.Abülhamîd, her işde kendi öz dâvasına engel, düş­manlarına da yardımcı bir ruh haletine sahiptir ki, onun ismi merhamettir.

Ve işte İstanbul kapılarında Hareket Ordusu…

Birkaç komiteci elinde bu şuursuz sürünün İstan­bul’a girişini, o sırada Sadrâzam Tevfik Paşanın Ber­lin’deki oğullarına kâtiplik eden Ali Şevki Beyden daha canlı ve renkli ifade edebilen olmamıştır. Ali Şevki Bey, Tevfik Paşanın oğluna yazdığı uzun mektupta, bilhassa şu kısımlarla tabloyu en mahrem çerçevede çizmektedir:

«Selamlık merasiminden sonra Davutpaşa ve Rami kışlalarının Hareket Ordusu tarafından işgal edilmiş olduğu hakkında heyecanlı bir haber aldık. Bunun sebebi, boş kalan kışlalardaki askerlerin Selâmlık merasimine gitmiş olmalarıydı.Edhem Paşa pür-telaş gelip haberi getirdi. Aradan biraz geçince Padişah alelacele babanı saraya çağırttı. Baban giderken, annenle ikisi arasın-âa müessir bir sahne oldu.Baban annene:

— Ben bu akşam eve dönebileceğimi zannetmiyo­rum! Eğer ölecek olursam çocuklarıma iyi bak! Dedi. Bu sahnenin, annen Melek Hanımla benden baş­ka şahidi olmadığı hâlde hepimiz matem içindeydik. Yıldız Sarayı ile kışlalara her an bir hücum bekliyor­duk.»

Mektup, birkaç paragraf sonra şöyle devam ediyor: «Sabahleyin alaturka saat onbuçuğa doğru Me­lek Hanım beni çağırmak için koşa koşa aşağı indi. Korkudan titriyor ve şu sözleri güçlükle söylüyordu:

— Harp başladı! Taksim meydanına yerleştirilip Topçu kışlasını hedef ittihaz eden toplarla tüfek seslerinden başka bir şey işitmiyorduk. Kapımızın önündeki cadde askerler­le dolmuştu. Bunlar Selânikten gelmiş olan eski avcı kıt’alarının efradıydı. Kışlalarından kaçmış olan bu askerler bir taarruza uğradıkları takdirde mukabele­de bulunmak üzere hazırlanıyorlardı.Sokakta mütemadiyen mavzer kurşunlan yağı­yor ve hattâ bizim bahçeye bile düşüyordu.

Annen, şaşılacak bir soğukkanlılıkla bana dedi ki: — Bu top güllelerinin kışlaları yakacakları mu­hakkaktır ama, içlerinde kaynaşan kehleleri öldürüp ortalığı temizleyecekleri de şüphesizdir!

Sonra pencereleri açıp gramofon çaldığı takdirde sokakları dolduran âsi askerlerin sükûnet bulup bula­mayacaklarını sordu. Ben de pek tabiî olarak kendisi­ni o fikirden vazgeçirdim. Kışlalarında teslim olmadıklarına pişman olan âsî askerler affedilmelerini temin edecek bir çâre arı­yorlardı. Ben kendilerine bir nutuk irad edip hepsini etrafıma topladıktan sonra bonbardıman edilmekte olan kışlalarına götürmek ve silâhlarını teslim ettirip affolunmalarını temin etmek üzere sokağa çıktım. Fa­kat konağın arkasındaki camiin önünde bizim ahçıbaşının geçirmiş olduğu Cehennem azabını duyunca o sevdadan vazgeçtim. Halil Ağa, âsilerin muhasara kuvvetlerine teslim olmak istediklerini görünce kendi­lerine camie girip tüfeklerini teslim alâmeti olarak ka­pının önüne bırakmalarını teklif etmiş, bunun üzerine içlerinden üç nefer silâhlarını zavallının üstüne çevir­miş… Nihayet oraya biriken mahalle halkının ricaları sayesinde adamcağız ölümden kurtulup ahıra sığın­mış.

Kurşun sesleri de, bombardıman da ikindiye doğru nihayet buldu. Çünkü artık bütün kışlalar tes­lim olmuştu. Yalnız Taşkışla akşama kadar mukave­mete devam etti. Kurşun sesleri durur durmaz ben yaya olarak sokağa çıktım ve babanı görmek için saraya doğru yü­rüdüm. Kamilen müsellah asker kaçaklarıyie dolup taşan sokaklarda bâzı hamallarla tulumbacılar da do­laşıyordu. Bütün caddeler harp sahnelerine dönmüş­tü. Nihayet sağ salim Yıldız’a vâsıl oldum. Üç kapıcı ile iki asker muhafazasındaki saray kapısından geçip babanın Edhem Paşa ve Cevad Bey’le görüşmekte ol­duğu odaya girdim; koridorlarda ne bir uşak, ne de bir hademe görebildim; hepsi kaçmıştı.

Babanla yanındakiler bana şehirden havadis sor­dular; görüp işittiklerimi anlattım. Âsi askerlerin so­kaklarda silâhlarıyle dolaştıklarını ve can vermeden tüfeklerini vermeyeceklerini söylediğim zaman Ed­hem Paşa (Harbiye Nâzın) hayretler içinde kaldı. Âsileri teslim olmaya mecbur etmek için Hareket Or­dusu devriyelerinin sokaklarda dolaşmaya başlayıp başlamadıklarım sordu. Bilmediğimi söyledim.

Edhem Paşa’nın bütün vukuata alelade bir seyir­ci gibi, hattâ iyi haber alamayan bir seyirci gibi şâhid olduğunu ve Mahmud Şevket Paşa’nın plânından bihaber olduğunu anladım.

Baban benimle beraber bitişik odaya geçti. Gece­yi hiç göz yummadan geçirdiğini söyledi. Saat dokuza kadar uyanık kaldıktan sonra biraz istirahat etmek için kanepeye uzanmış ve nihayet saat onda top ve tü­fek sesleriyle uyanmıştı.Padişah Rumeli askerinin sadakat ve merbutiye-tinden son derece emin ve müsterih görünüyordu. Ba­bana işte bu emniyetle:

— Onların hepsi benim evlâtlarımdır ve hepsi Müslümandır; hiçbir zaman bana fenalık etmezler.

Demişti.

Baban saraya gitmekle hayatını tehlikeye atmış, fakat çok mühim bir hizmette bulunmuştu: Yıldız kış­lalarını muhasara eden müfrezeler sayıca mahsurlar­dan daha zayıftı. Muhasara edilen kuvvetler mühim­mat almak için depolara saldırmışlar ve mukavemete hazırlanmışlardı. Bunun üzerine baban muhasarayı idare eden Şevket Paşa ismindeki kumandanla Enver Bey’e haber gönderip muvaffak olmaları için daha fazla kuvvet celbine imkân olmadığını arzettiler. İşte bunun üzerine âsilerin muvaffakiyetlerinden doğabi­lecek neticelerin vehâmetini hesap eden baban onları birbirlerinden ayırmak suretiyle zayıflatma çarelerine başvurdu. Kimisine Padişahın muhasara kuvvetlerini kardeşçe kabul edip silâhlarını teslim etmelerini iste­diğinden bahsettirdi ve kimisine de tüfeklerini alıp memleketlerine gidebilme müsadesini verdi. İşte bu­nun üzerine üç bin kadar asker Üsküdar tarafına ge­çince boş kalan kışlalar muhasara kuvvetlerinin eline geçmiş oldu.»

Görülüyor ki Sadrâzam Tevfik Paşa, inmeli ve yata­lak bir hükümetin reisi sıfatiyle âdeta İttihatçıların içeri­den memuru gibi hareket etmekte ve Hareket Ordusunun işini çabuk bitirmesine yardım etmektedir. Vaziyet bu ka­dar perişandır.

Vak’a sırasında sarayın hali o kadar acıklıdır ki, Türk cemiyetlerinin asırlardır ne kadar çürütüldüğünden ve Abdülhamit Hân’ın ne çerden çöpten insanlarla çevrili olduğundan adetâ nişanedir. Tam 33 yıl dâhice idaresiyle cemiyetin seciye zaafını peçeleyen, dışarıya göstermeyen ve devamlı bir yalnızlık hayatı süren Abdülhamid, küçük bir buhran zuhur edince bütün yaldızların dökülmesine ve içyüzlerinin meydana çıkmasına mâni olamamıştır.

Hareket Ordusu İstanbul surlarının önünde boy gös­terir göstermez sarayda ne bir uşak, ne bir kapıcı, ne bir bahçevan, ne bir ahçı, ne bir kâtip, ne bir haremağası kal­mış; bütün hizmetçiler ve «bendegân» kadrosu başını al­dığı gibi kaçmış ve sağa sola sığınmıştır. Tek emriyle, Hassa Ordusunun tek tümenine, Hareket Ordusunu tek darbede çiğnetmek gücündeki Padişah, sarayda tek başı­na, sadece harem halkından ve iki üç yakınından ibaret kalmıştır. Öyle ki, Makedonya kaynaklı çapulcu sürüsünü mutlaka tepelemek, bunun için de Hassa Ordusunu kul­lanmak gerektiğini, önünde diz çökerek istirham eden bir kumandana, Abdülhamîd, kapı aralığından bir kadın eli­nin uzattığı kahveyi eliyle alıp vermek zorunda kalmış, kumandanın telâş ve ıstırabı üzerine de:

— Ne yapalım Paşa, iş bize düştü! Bütün etrafım kaçtı!

Cevabını verip, bildiğiniz gibi, silâhlı mukabele ve mukavemeti kökünden reddetmiştir.Manzarayı, Sadrâzam Tevfik Paşa’nın oğluna yazı­lan mektup pek güzel çizer:

«Yıldız Sarayının bomboş olduğu anlaşılıyordu. Herkes kaçmıştı. Askerler tüfekleriyle odalara kadar girmişlerdi. Baban doğru padişahın huzuruna gitti. Bütün adamları kendisini terk edip gitmişlerdi! Sul­tan Hamîd babana acı acı dert yanarak kendisine sa­dık zannettiği bütün adamlarının çekilip gitmiş olduk­larından ve hiç kimsenin imdadına yetişmediğinden bahsetti. Sonra sözüne şöyle devam etti: — Ben sizi bana daha merbut ve daha sâdık zan­nederdim. Şu perişan halimi görüyorsunuz da beni bu vaziyetten kurtaracak bir şey yapmıyorsunuz. Ben sizden selâmetimi temin hususunda daha fazla gayret beklerdim. Odalarıma kadar girmiş olan şu vahşiler­den kat’iyyen emin değilim. Herhangi bir anda, her­hangi birinin süngüsü altında can vermekten müte­madiyen endişe ediyorum. Eğer isterlerse beni hal ‘ etsinler; ama şu herifleri başımdan savsınlar ve haya­tımın masuniyetini temin etsinler…»

Sarayın suyu ve elektriği kesilmiş, kilerde de tek ki­şilik gıda malzemesi kalmamıştır. Yüzmilyonların Halife­si, harem halkıyle beraber, açtır.Nihayet sarayı kuşatan Hareket Ordusu birliklerine baş vuruluyor ve onlardan aç kalmış saray adına gıda maddesi isteniyor. Lütfedip bir araba ekmek gönderiyor­lar.

— Bu ekmeğe biraz da katık bulamaz mıyız? Ricasına da şu cevabı veriyorlar:

— Biraz da katıksız ekmek yeyin!

Nihayet örfi idare ve Divan-ı Harp… Hareket Ordu­sunun Yeşilköy’de (Ayestefanos) mânevi otağı içinde toplanan ve «Meclis-i Umumî-i Millî» yi teşkil eden Me-busan ve Ayan Meclisleri; başta her sıkıştığı zaman ecne­bilere sığınmakla maruf Said Paşa olmak üzere Abdülha-mid’e hiyanet mesleğinin ustalarından ibaret İttihat ve Te­rakki dalkavuklarının işe meşru bir şekil vermek gayretle­ri ve din adına en büyük dinsizlik vesikası olan meşhur fetva…

Şeyhülislâm Mehmed Ziyaüddin imzasını taşıyan bu fetva, Türk tarihini dini celâdet ve sadakatla dolduran ulvî şeyhülislâmlara karşılık, korku ve menfaat fetvaları vermekten çekinmemiş süfliler arasında en süflî olanıdır. En büyük hasleti dindarlık olan Abdülhamîd’i, din adına suçlamakta ve böylece, gayesi bâzı gafilleri din adma ha­rekete getirip dindarlığı ezmek olan İttihat ve Terakki zâlimlerine hizmet etmektedir. Demek ki, ilk din maz­lumlarına zemin açan tertip, dayanağını yine dinde gös­termek suretiyle küfrün en zehirli şubesi olan münafıklık­ta bir şaheser vermekte ve buna âlet olacak Şeyhülislâmı da bulmaktadır.

Evvelâ, ayniyle fetvayı okuyalım:

FETVA-Yi ŞER’İ

İmâm-ül müslimin olan Zeyd, bazı mesâil-i mü-himme-i şer’iyyeyi kütüb-i şer’iyyeden tayy-u ihraç ve kütüb-i mezkûreyi men-ü hark-u ihrak ve Beyt-ül mâl’de tebzîr-ü israf ile mesuğ-ı şer’i hilâfında tasar­ruf ve bilâ-sebeb-i şer’î katl-ü haps ve tağrib-i raiyye ve şâir güne mezâlimi itiyad eyledikten sonra salâha rücû etmek üzere ahd-ü kasem etmiş iken yemininde hânis olarak ahvâl ve umûr-i müslimîni bil-külliyye muhtel kılacak fitne-i azime ihdasında ısrar ve muka-tele ikaa etmekle menea-i müslimin Zeyd-i mezbûrun tagallübünü izâle ettiklerinde bilâd-i İslâmiyyenin cevânib-i kesiresinden mezbûru mahlû tanıdıklarına dâir ahbâr-ı mütevâliye vürûd edip mezbûrun bekaa-sında zarar muhakkak ve zevalinde salâh melhuz ol­mağın Zeyd-i mezbûra İmamet ve Saltanattan feragat teklif etmek veya hâlletmek suretlerinden hangisi erbâb-ı hill-ü akd ve evliyâ-yı umur tarafından ercalı görülür ise icrası vacib olur mu?

El-cevâb:Olur!»

KETEBE HÜL-FAKİRES-SEYYİD MEHMED ZİYAÜDDİNUFİYE ANHU

Kelimesi kelimesine tercümesi:

«Müslümanların başı olan Zeyd (filân adam) ba­zı mühim şeriat mes’elelerini şeriat kitaplarından sil-dirir ve çıkarır ve şeriat kitaplarını yasaklar ve yakar, müslümanların hazinesini israf eder ve dini ölçü dışın­da kullanır, tebasını din hükümlerine aykırı şekilde öldürür, hapseder, sürer ve ayrıca birçok zulmü alış­kanlık haline getirir ve sonra doğru yola gelmek üzere ahd ve yemin eder de yeminini çiğneyerek müslüman­ların halini ve işlerini tamamıyle bozan büyük fitneler çıkarmakla devam eder ve kan dökülmesine sebep olursa, müslümanların vasıtaları o adama ait baskıyı kaldırdıklarında İslâm memleketlerinin birçok yerin­den adamı tahtından indirilmiş tanıdıkları yolunda haberler gelince, adamın yerinde kalmasında zarar ve yerinden atılmasında fayda görüldüğü takdirde, adı geçen Zeyd’e saltanattan vaz geçilmesi teklif edilmek veya doğrudan doğruya tahtından indirilmek yolla­rından işbaşındakilere elverişli sayılanı hangisiyse ye­rine getirilmesi vâcib olur mu?

Cevab:Olur!»

Bu fetvaya göre Abdülhamîd, Şeriat kitaplarını de­ğiştirmek, bozmak ve yakmak, devlet hazinesini keyfine göre harcamak ve israf etmek, tebaasını da kanunsuz öl­dürmek, zindanlara atmak ve sürmekle suçlandırılmakta­dır ki, ithamların üçü birden güneşe katran kuyusu demek çapında birer yalandır.

Sedece mason ve dönmelerin din tahrifçisi kitapları­nı yaktıran, 3 milyon altınlık «Düyun-u Umumiye» bor­cunu kesesinden ödeyen ve saltanatı boyunca — tek bir haremağası katil müstesna — hiçbir idam kararını imza etmemiş olan bir Padişahı, bu maddelerle suçlamak, her üç misalde de ak’a kara demekten ve vakıaları tam zıtla-rıyle ele almaktan farksızdır. Ve bakınız, güya din eliyle dini tepelemek için hangi alçaklık derecesine kadar düşülmektedir!

Ve Padişahı tahttan indirdiler. Sahneyi, Başkâtip Ali Cevat Bey’den dinleyelim:

«Meclis-i Ayan âzasından ve yâveran-ı Şehriyari-den Bahriye Feriki Arif Hikmet Paşa ile ermeni katolik cemaatinden Aram Efendiye Meclis-i Mebusan âzasından Draç mebusu, Jandarma livası Esat Paşa ve Selanik Mebusu Cemaat-i Museviyyeden Emanüel Karasu Efendiden mürekkep bir heyet gelerek bilva­sıta vuku bulan arz üzerine heyetin huzura girmesi ferman buyruldu. Zât-ı Hümayunları birkaç günden beri ikamet buyurdukları küçük Mabeyn tesmiye olu­nan dairedeki salonda bulunuyorlar idi. Heyet ve mi­ralay Galip huzura girdiler. Şehzade Abdurrahim Efendi Hazretleriyle abd-i hakir ve diğer bazı hademe salon kapısının yanında bulunan paravananın önünde durduk. Heyetten Esat Paşa, (Biz Meclis-i Mebusan tarafından geldik.

Fetvâ-yı şerif var. Millet seni hal’et-ti. Ama hayatınız emindir) dedi. Bunun üzerine Zât-ı Hümayunları kemâl-i metanet ve vakar ile mumailey­he biraz takarrub ederek. (Bu işi ben yapmadım. Se­bep olanları millet arasın, bulsun! Ben milletimin iyi­liği için çalıştım. Hepsi mahvoldu. Hepsinin üstüne sünger çekildi! Kaderim böyle imiş. Müsebbiblerini varsın millet bulsun! Yalnız bir ricam var. O da haya­tımın Çırağan sarayında muhafaza edilmesidir. Ben orada hasta biraderimi bunca sene muhafaza ettim. Yarın bahçeden çoluk çocuğumla beraber oraya gide­rim. Zaten ben yorulmuş idim. Hiçbir şey istemem ve hiçbir şeye karışmam. Milletten bunu rica ederim) buyurdular. Esat Paşa ile Arif Hikmet Paşa hayat-ı şahanelerinin emniyette olduğunu ve ancak mahall-i ikamet tâyini için bir gûna memuriyeti olmayıp bu ar-zu-yı şahanelerini Meclise bildireceklerini beyan ede­rek gittiler ve Zât-ı Şahane de yanındaki odaya avdet

buyururlar iken, bana bakarak (Bu işlere sen sebep oldun) buyurdular. Ben de ağlayarak dedim ki: (Efen­dimiz, ben ne yaptım ve ne yapabilirim? Ben geber-meli idim de bu günü görmemeli idim.) Sultan Abdülhamîd Hân-ı Sânî Hazretleri aklen ve cismen kavi ve metin, sahib-i kiyaset ve fetanet bir padişah-ı vakur ve mekin olduğu halde, madde-i hal’in teveh-hüm ve tahayyülü ve hattâ hîn’i telâffuzda hal’ keli­mesine müşabeheti olan «hal» kelimesi ile muvazene-i asabiyesini müteessir ve müteheyyic ettiği cihetle, dai-re-i kitabetçe bu kelimenin istimalinden daima tevak­ki ve ihtiraz olunur idi. İşte bunun için vükelâdan ve ulemadan ve müşirandan, velhasıl eali ve esaf ilden bir sınıf halk ve vehim ve hayali bin türlü şekil ve surete sokup kendilerine sermaye-i terakki ve maişet ittihaz ederek, Zât-ı Hümayunlarının bu babdaki zaafından istifadeye kıyam etmişlerdir ki, bu alçaklar memleket ve halkın ve Sultan Abdülhamîd Hân Hazretlerinin felâketini mucib olmuştur.»

Abdülhamîd Hân’ın, öteden beri şüphelendiği Baş­katibine nihayet nasıl hitap ettiğini görüyor, onun bir it­hama karşı da neler gevelemeye çalıştığını gözden k’açır-mıyoruz. Gerçekten şüphe mevzuu olan bu şahıs, Hün­karın hal’i tebliğ eden heyete söylediklerini de gizlemek­tedir.

Ulu Hakan, hal’in tebliğinde «Takdir Allahındır» mealinde «Yasin» sûresinden bir âyet okumuş, peşinden Esad Paşa’ya Yahudi Karasu’yu göndererek demiştir ki:

«— Türklerin Padişahı ve Müslümanların Hali­fesi olan bana, hal’ini tebliğ için şu yahudiden başka­sını bulamadınız mı? Bu adamı siz, Türk ve Müslü­man olarak karşıma çıkarmaktan utanmıyor musu­nuz?»

Derken Selânik’e, yahudiliğin Abdülhamîd’den inti­kamı halinde Selânik’in yahudi Alâtini köşküne gönderili­şi…

Abdülhamîd’in Selânik’e gönderilişine ait, Başkâtip Ali Cevat Bey’in «Fezleke» sinden, vesika mahiyetinde bir tesbit:

«Geçen çarşamba gecesi saat yedi raddelerinde Abdülhamîd-i Sâni, ihzar olunan bir tren ile Selânik’e gönderilmiştir.

Trenin hareketinden evvel Sirkeci İstasyonu mikdar-ı kâfi askerle taht-u muhafazaya aldırılmış ve Hareket Ordusu Birinci Fırka Kumandanı Hüsnü Pa­şa ve Dersaadet Polis Müfettiş-i Umumisi Miralay Ga­lip Bey dahi zırhlı otomobil ile istasyona gelmişlerdi.

Abdülhamîd-i Sâni bir arabada ve maiyeti dahi diğer birkaç arabada oldukları halde saat yediye ya­kın şimendifer istasyonuna getirilmişlerdir.

Abdülhamîd’in azimetine tahsis edilmiş olan tren, Şark Demir Yolları Müdür-i Umumisi Mösyö Gross’un rükûbuna mahsus olarak yapılmış gayet müzeyyen bir vagon ile diğer bir vagondan ibaret idi.

Abdülhamîd, redingot, beyaz yelek iktisa etmiş idi. Veçhinde alâm-ı yeis ve keder nümayan oluyordu. Abdülhamîd’in maiyetinde onbir kadın, iki harema-ğası ve daha birkaç hademe bulunuyordu. Küçük mahdumu Abdürrahim Efendi dahi birlikte idi. Abdülhamîd’in ikameti için Selanik’te Alâtini köşkü tahsis edilmiştir. Bu köşk Selânik’in en güzel binasıdır.

Abdülhamîd’in yanında orta büyüklükte üç çan­ta bulunuyordu. Sirkeci istasyonunda bir bardak Taşdelen suyu istemiş, suyu getirene 30 kuruş kadar bah­şiş vermiştir. Tren nısfülleyli bir saat elli dakika geçe­rek hareket etmiş ve dün gece Selânik’e varmıştır.

Abdülhamîd’i Selânik’e götüren zât Binbaşı Fet­hi Bey olup maiyetinde bir miktar asker vardır.»

Dini vesile ederek, dini tepelemek ve Abdülhamîd’i devirmek taktiğinin mazlumları, İstanbul meydanlarını dehşete boğan üç ayaklı sehpalarda, bir sürü gafil, belki de safdil insan oldu.

Hareket Ordusu, bedavadan vaziyete hâkim olunca Örfi îdare ilân etti, (Divan-i Harb) ını kurdu ve dönmeler­den ilk Türk zabiti olan, Avcı Taburları kumandanı Bin­başı Remzi Bey’i (Remzi Paşa) bu Divan-ı Harp işine me­mur ederek, «Şeriat isteriz» diye bağırttığı gafillerin ele-başlarını teker teker ipte sallandırdı.

(Son Devrin Din Mazlumları) adını verdiğimiz ese­rimizde bu gafiller hiçbir şahsiyet rolü oynamasa da (ano­nim) olarak ilk din zulmünün, çoğu isimsiz örnekleridir ve hakikatte bu zulüm, birdenbire göze görünmeden Abdülhamîd’i hedef tutmaktadır. Fakat biz, sırf dinine, milliyetine bağlılığı yüzünden yahudi intikamına uğrayan yüce Hükümdarı doğrudan doğruya ele almaksızın, birta­kım gafiller ve safdiller plânında mücerret dine karşı giri­şilen yahudi oyununu,memleketimizde din mazlumluğu çığırını ilk açan hareket olarak başa almak ihtiyacını duy­muş bulunuyoruz.

Fert ve ferdi şahsiyet plânında din mazlumları bun­dan sonra gelecek ve Cumhuriyet devri çerçevesinde te­celli edecektir.

Yahudi ve mason kuklası İttihat ve Terakkinin dini batırırken nasıl bir din maskesi kullandığına «Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye» isimli teşekkülün 2 Nisan 1325 tarihli şu beyannâmesi şahittir: «MEBUSAN-I KİRAMHEYETİ MUHTEREMESİYLEMİLLETİ NECİBE-İ OSMANİYYEYE

Esselâmü aleyküm

Mebusan-ı kiramdan bâzılarının emniyet-i hayatiyelerince endişeye düşerek istifa etmek niyetinde bu­lundukları ve ahalimizce istibdadın avdedi ihtimalin­den korkulmaya başlandığı hakkında bazı hissiyat ve istitlâat hasıl olduğu anlaşıldığından meşveret ve meş­rutiyetin şer’i şerif-i Ahmedî ahkâmına kat’iyyen mu­vafık olduğunda zerre kadar tereddüdü olmayan ve devr-i istabdatta kütüb-i İslâmiyetimizin külhanlarda yakıldığını henüz unutmayan Cemiyet-i İlmiye-i İsla-miyenin ahkâm-ı şer’iyeye hadim olacak Meclis-i Me-busammızla meşrutiyet-i meşruamızın muhafazası uğ­runda bütün efradıyla son dereceye kadar sarf-ı me­saiye azmetmiş olduğu ve meşrutiyetin muhafazası için bezl-i hayat etmeyi bir farîza-i diniye bildiği ci­hetle, bugüne kadar istifa edenler veya firara tasaddi etmek suretiyle müstafi addolunacaklardan maada, müslim ve gayr-i müslim mebusan-ı kirama, ulema ve bütün milletin itimadı berkemâl olup badema istifaya teşebbüs edenler hain-i vatan addedilecekleri cihetle cümlesinin kemâl-i hakkaniyet ve adalet ve istikamet dairesinde ifa-i vazifeye müdavemetleri ve tevfikat-ı rabbaniyeye mazhariyetleri hususunda kemâl-i hulûs-i kalb ile dergâh-ı icabet-i Rabb-i muteâle ref-i nida-yı tazarru edilmekte olduğu ve ruhaniyet-i Muhamme-diyyeye müsteniden bütün millet zahiriniz bulunduğu arz ve beyan olunur. Şanlı asker evlâtlarımızdan da ricamız şudur ki, sükûnet ve itaatlerini muhafaza ede­rek ulema-i şeriatın nasihatlarıyle âmil olsunlar ki, Cenab-ı Hak da vatanımıza selâmet, dünya ve âhirette cümlemize saadet ihsan buyursun, âmin.»

31 Mart hâdisesi, ortada fert ve şahsiyet ismi bulun­mayan bir umumîlik plânında, ileride dine karşı girişile­cek zulmün ilk hazırlayıcı ve geliştirici iklimini getirmiş ve tahttan indirdiği Ulu Hakan Abdülhamîd Hânı maz­lumluk tahtına çıkarmıştır.

Necip Fazıl Kısakürek - Son Devrin Din Mazlumları

 


 
TARİH

 

click tracking