30. Mü'mİnlere söyle ki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar. Böylesi onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah yaptıkları İşlerden çok iyi haberdar olandır.

 

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız; [1]

 

1- Gözleri Haramdan Sakınmak:

 

Yüce Allah görülmemesi gereken şeyleri setredip örtmeyi söz konusu et­tikten sonra; "mü'minlere söyle ki: gözlerini sakınsınlar" buyruğu İle görmekle ilgili hususu söz konusu etmektedir.

"Sakınsınlar" lafzı, "Gözünü sakındı sakınır" denilir. Şair de der ki:

"Gözünü sakın çünkü sen Numeyrlisin, Ne Ka'b'a ulaşırsın, ne de Kilâb'a." Antere de şöyle demiştir:

"Hanım komşum görünürse gözüme, sakınırım gözümü, Tâ ki komşumun barındığı yer onu örtünceye."

Yüce Allah gözün neden sakınılacağını ve mahrem yerlerinin neden ko­runacağını söz konusu etmemektedir. Ancak bu, âdeten bilinen bir husus­tur ve bundan kasıt da helâl olandan değil, haram olandan sakınmaktır.

Buhâri'de şöyle denilmektedir: Said b. Ebi'l-Hasen, el-Hasen'e dedi ki: Acem kadınları göğüslerini ve başlarını açıyorlar. (el-Hasen) dedi ki: Sen de gözünü ondan sakın. Yüce Allah: "Mü'minlere söyle ki; Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar” diye buyurmaktadır. Katâde de der ki: Kendilerine helâl olmayan şeylerden (sakınsınlar) demektir. "Mü'mİn ka­dınlara da deki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar..."

Yani kendisine yasak kılınan şeye bakmak demek olan "hain bakış"tan sa­kınsınlar (demektir) [2]

 

2- Gözlerin Sakınması:

 

Gözlerini" buyruğundakİ kelimesi, şanı yüce Allah'ın: "zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapma­mıza engel olamazdı" (el-Hakka, 69/47) buyruğunda olduğu gibi zâid (faz­la) olduğu söylenmiştir. Bunun teb'îz (kısmîlik bildirmek) için olduğu da söy­lenmiştir, çünkü kimi bakmalar mubahtır.

"Sakınmak" eksiklik diye de açıklanmıştır, "Fi­lan kişi filândan eksiltti" denilir. Buna göre eğer göz işini yapma imkânı ve­rilmeyecek olursa, ondan bir şeyler düşülmüş ve eksiltilmiş demektir. Buna göre burada bu edat "sakınma"nın sılasıdır. Ne kısmîlik (teb'îz) bildirmek için­dir, ne de fazladan gelmiştir. [3]

 

3- Görmek Kalbe Açılan En Büyük Kapıdır:

 

Görmek kalbe açılan en büyük kapıdır. Oraya ulaşan duyu yollarının en mükemmelidir. İşte bundan dolayı görme dolayısıyla düşüşler de pek çok­tur. Ondan sakındırmak gerekti görülmüştür. Bütün haramlardan ve kendi­si sebebiyle fitneye düşülmesi korkulan her husustan gözün sakınılması farzdır. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Yollarda oturmaktan sakınınız," Ey Allah'ın Rasûlü! Bizim için orada oturmak kaçınılmaz bir şeydir. Biz ora­larda sohbet ederiz, dediler. Şöyle buyurdu: "Madem oturmaktan başka şeyi kabul etmiyorsunuz, o takdirde yolun hakkını veriniz." Yolun hakkı nedir, ey Allah'ın Rasûlü! dediler. Şöyle buyurdu: "Gözün haramdan sakınılması, ra­hatsızlık verici şeylerin önlenmesi, selâmın alınması, iyiliğin emredilip kö­tülüğün sakındırılması." Bu hadisi Ebu Said el-Hudrî rivayet etmiş olup, Bu-hârî ve Müslim kitaplarına kaydetmişlerdir.[4]

 

Rasûlullah (sav) da, Ali (r.a)a şöyle demiştir: "Bir bakışın arkasına diğe­rini salma. Birincisi senin hakkın olabilirse de, ikincisi senin hakkın değil­dir."[5]

 

el-Evzaî de şöyle demiştir: Bana Harun b. Riâb'ın anlattığına göre, Gaz-van ve Ebu Musa el-Eş'arî birlikte bir gazada bulunuyorlardı. Bir cariye üzerini açtı, Gazvan ona baktı. (Ebu Musa) elini kaldırıp gözüne bir tokat in­dirdi, gözünü şişirdi ve dedi ki: Sen, sana zarar verecek ve sana fayda sağ­lamayacak bir şeye bakıyorsun. Ebu Musa ile karşılaşınca halini sordu ve de­di ki: Sen gözüne zulmettin, Allah'tan mağfiret dile ve tevbe et. Çünkü ilk ba­kışı onun lehine ise de bundan sonrası onun aleyhinedir. el-Evzaî dedi ki: Gazvan gerçekten kendi nefsine hakim oldu, ölünceye kadar gülmedi. Allah ondan razı olsun.

Müslim'in, Sahih'inde Cerir b. Abdullah'tan şöyle dediği kaydedilmekte­dir: Rasûlullah (sav)a ani bakış hakkında sordum. Bana gözümü çevirmemi emretti.[6]

 

İşte bu "gözlerini" buyruğundaki "min" edatının teb'îz (kısmîlik bildir­me) için olduğunu söyleyenlerin görüşlerini desteklemektedir. Çünkü ilk ba­kışa kişi hakim olamayabilir, o bakımdan ilk bakış hitabın teklifi kapsamı­na girmez. Zira ilk bakışın kasti olma İhtimali yoktur. Dolayısıyla bu günah kazandırıcı olmaz. O bakımdan bu hususta da mükellefiyet söz konusu ol­maz. Bundan dolayı, bunun bir kısmının ele alınması gerekmektedir. Ancak "mahrem yerleri" için böyle buyurulmarmıştır. Zira kişi mahrem yerine ha­kim olabilir. eş-Şa'bî kişinin kızına, annesine ya da kızkardeşine dahi uzun uzun ve devamlı bakmasını mekruh görmüştür. Elbetteki onun zamanı da bi­zim bu zamanımızdan çok daha hayırlıdır. Kişinin kendisi için muharrem kı­lınmış, mahrem birisine arzuyla ve tekrar tekrar bakması haramdır. [7]

 

4- Mahrem Yerlerin Korunması:

 

"Mahrem yerlerini de korusunlar." Yani helâl olmayan kimsenin görme­sine karşı örtsünler, gizlesinler. "Mahrem yerlerini” zinadan "korusunlar" diye de açıklanmıştır. Bu görüşe göre şayet "gözlerini sakınsınlar" buyru­ğunda olduğu gibi burada da edatı ile birlikte kullanılmış olsaydı, yi­ne uygun düşerdi. Sahih olan, hepsinin kastedildiği ve lafzın da umumî ol­duğudur.

 

Behz b. Hakim b. Muaviye el-Kuşeyrî babasından, o dedesinden rivayet­le dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü! Biz mahrem yerlerimizden neyi bırakalım, ne­yi gösterelim. Şöyle buyurdu: "Sen mahrem yerini (avretini) zevcen ya da ca­riyen dışında herkesten korumalısın." Adam: Peki kişi kendisi gibi bir erkek- ile birlikte bulunursa? diye sorunca, şöyle buyurdu: "Eğer onun görmemesi­ni sağlayabiliyorsan, bunu sağla." Bu sefer: Peki kişi ya tek başına kalırsa diye sordum, şöyle buyurdu: "Allah kendisinden haya edilmeye insanlardan da­ha bir layıktır."[8]

Âişe (r.anhâ), Rasûtullah (sav) ile kendisinin durumunu söz konusu ede­rek şöyle demiştir: Ne ben onunkini gördüm, ne de o benimkini.[9]

 

5- Umumi Banyolara (Hamamlara) Girmenin Hükmü:

 

İlim adamları bu âyet-i kerîmeye dayanarak peştemalsız hamama girme­nin nass ile haram olduğunu belirtmişlerdir. İbn Ömer'den şöyle dediği ri­vayet edilmektedir: Bir adamın yaptığı en güzel infak, halvette kalacak şe­kilde hamama vereceği bir dirhemdir. Yine îbn Abbas'tan sahih olarak nak­ledildiğine göre o et-Cuhfe'de ihramlı olduğu halde hamama girmiştir. Bu­na göre erkeklerin peştemallı olmak şartıyla, hamama girmeleri caizdir. Ay-hali, lohusalık ya da bir hastalıkları dolayısıyla yıkanmak gibi bir zaruretten ötürü kadınlar için de hüküm böyledir. Ancak onlar için daha evla ve fazi­letli olan mümkün olduğu takdirde evlerinde yıkanmalarıdır. Ahmed b. Me-nî' şunu rivayet etmektedir: Bize el-Hasen b. Musa anlattı, bize İbn Lehîa an­lattı. Bize Zebban, Sehl b. Muaz'dan anlattı. Sehl babasından, -o Um ed-Der-dâ'dan naklen- Um ed-Derdâ'yı şöyle derken dinledi: Rasûlullah (sav) ile ha­mamdan çıktığım bir sırada karşılaştım. "Nerden geliyorsun ey Um ed-Der-da?" dedi. Um ed-Derdâ: Hamamdan, deyince, şöyle buyurdu: "Nefsim elin­de olana yemin ederim ki herhangi bir kadın elbiselerini annelerinden olma­yan birisinin evinde çıkartacak olursa, mutlaka kendisi ile aziz ve celil olan Rahman arasındaki her türlü perdeyi parçalamış olur."[10]

 

Ebubekr el-Bezzâr Tavus'tan rivayetine göre İbn Ab bas (r.a) şöyle demiş­tir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Hamam adı verilen bir evden sakınınız," Ey Allah'ın-Rasûlü! Kiri temizler, dediler. "O halde avretlerinizi setrediniz" di­ye buyurdu [11]

 

Ebu Muhammed Abdu'l-Hakk [12] dedi ki: Bu hadisi insanlar Tavus'tan mürsel olarak rivayet etmelerine rağmen bu hususta isnadı en sahih olan ha­distir. Ebû Davud'un bu konuda haram ve mübâhlığa dair naklettiği rivaye­te gelince, senedlerinin zayıflığı sebebiyle hiç sahih olanı yoktur. Tirmizî'nm rivayet ettiği de böyledir.

Derim ki: Bu zamanlarda hamama girmeye gelince, fazilet ve din ehli kim­selere haramdır. Çünkü insanlar çoğunlukla cahildirler ve hamamın ortası­na geldiler mi hükümlere hiç de aldırış etmezler. Peştemallarını bir kenara fırlatırlar, öyle ki yaşını başını almış bir adamın hamamın içinde ve dışında, ayakta, avreti açıkta, bacaklarını birbirine yaklaştırarak avretini kapatmaya çalışır, kimse de ona bu yaptığının yanlış olduğunu söylememektedir. Bu, er­kekler arasında böyleyken ya kadınlar arasında durum nedir? Özellikle şu Mı­sır diyarında... Çünkü onların hamamları insanların gözlerine karşı setredici özelliğe sahip değildir, taharetlenme yerleri de bulunmamaktadır. Lâ hav­le velâ kuvvete İllâ billahi'l-aliyyîl azîm. [13]

 

6- Hamama Girmenin Şartları:

 

İlim adamları der ki: Eğer hamama giren setr-i avrete riayet edecek olur­sa, şu on şarta da riayet ederek hamama .girebilir:

1- Hamama ancak ya tedavi ya da ter ve sıtmanın etkilerinden temizlen­mek niyetiyle girmelidir.

2- Kimsenin olmadığı ya da insanların az bulunduğu vakitleri gözetmeli­dir.

3- Sağlam, iyi dokunmuş bir peştamal ile avretini örtmelidir.

4- Gözüne bakılması haram olmayan bir şey değmesin diye ya yere bak­malı ya da_ duvara dönmelidir.

5- Gördüğü münkeri yumuşak bir dille değiştirmeli, (mesela) tesettüre ri­ayet et! Allah seni setretsin (hatalarını örtsün), demelidir.

6- Herhangi bir kimse ona masaj yapacak olursa, göbeğinden diz kapa­ğına kadar olan avretine elinin değmesine -hanımı ya da cariyesi olması müs­tesna- fırsat vermemelidir. Baldırların bu açıdan avret olup olmadıkları hu­susunda görüş ayrılığı vardır.

7- Hamama şartlı olarak belli bir ücret ile veya insanların bu husustaki adet­lerini kabul ederek girmelidir.

8- Suyu ihtiyaç kadar kullanmalıdır.

9- Şayet tek başına hamama girme imkânı yoksa ücreti kendisi vermek üze­re, dinlerini gereği gibi koruyacak bir topluluk ile ittifak edip girmelidir.

10- Hamamda cehennemi hatırlamalıdır. Eğer bütün bunları sağlama im­kanını bulamıyor ise avretini iyice örtmeli ve gözünü haramdan sakınmaya gayret göstermelidir.

 

Tirmizî Ebu Abdullah, "Nevâdiru'l-Usûl" adh eserinde Tavus'tan şu riva­yeti kaydetmektedir: Tavus, Abdullah b. Abbas (r.a)dan şöyle dediğini nak­letmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Hamam adı verilen bir evden sa­kınınız." Ey Allah'ın Rasûlü! Orada kirler giderilir ve cehennem ateşini ha­tırlatır, denilince şöyle buyurdu: "Şayet mutlaka gidecekseniz, o takdirde av­retinizi setrederek oraya giriniz."[14]

 

Ebu Hureyre yoluyla naklettiği hadise göre de Rasûlullah (sav) şöyle bu­yurmaktadır: "Müslüman adamın girdiği hamam denilen ev ne güzel evdir[15] -Çünkü oraya girdi mi Allah'tan cenneti ister ve cehennem ateşinden ona sı­ğınır.- Adamın girdiği bir ev olan damat evi de ne kötü evdir." Çünkü bu da kişiye dünya şevkini aşılar, âhireti unutturur." Ebu Abdullah (Tirmizî el-Ha-kîm) dedi ki: Bu gaflet ehli için böyledir. Yüce Allah, bu dünyayı içindeki­lerle birlikte gaflet ehli için onlarla âhiretlerini hatırlamalarına sebeb teşkil etsin diye yaratmıştır. Yakın ehli olan kimselere gelince, zaten âhiret onla­rın daima gözlerinin önündedir. Ne bir -hamam onu tedirgin eder, ne de bir damat evi onu korkutur. Çünkü dünya, içindeki bu iki tür özelliği ile âhirete nisbetle çok cılız kalır. Öyle ki bütün dünya nimetleri onların gözünde pek büyük bir sofradan geriye kalan yemek kırıntılarını andırır. Onların gözlerin­de dünyanın bütün sıkıntıları, bütün dünya ehlinin çekeceği ceza türleri ara­sından öldürülmeyi ya da asılmayı haketmiş, günahkâr veya suçlu birisinin kendisi sebebiyle cezalandırıldığı bir öldürülme gibidir. [16]

 

7- Haramdan Sakınmanın Güzelliği:

 

"Böylesi" yani gözü haramdan sakınmak ve mahrem yerlerini korumak "onlar İçin daha temizdir." Dinleri bakımından daha temizdir ve dünya pis­liklerinden daha bir uzaklaştırıcıdır.

"Şüphe yok ki Allah yaptıkları işlerden çok İyi haberdar olandır." Ne yaptıklarını çok iyi bilir. Bu, bîr tehdittir. [17]

 

31. Mü'min kadınlara da de ki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yer­lerini korusunlar, dışarıda kendiliğinden görünen kısmı hariç süslerini göstermesinler. Başörtülerini de yakalarının üzeri­ne indirsinler. Zînetlerini eşlerinden, babalarından, kocaları­nın babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kar­deşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğul­larından, kendi kadınlarından, cariyelerinden, kadınlara mey­li olmayan erkeklerden ve kadınların avret yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan başkasına sakın göstermesin­ler. Gizledikleri zînetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasın­lar. Ey iman edenler! Allah'a topluca tevbe edin ki, felah bula­şınız.

 

Bu âyet-i kerîmenin: "Mü'min kadınlara da de ki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar, dışarıda kendiliğinden görünen kısmı ha­riç süslerini göstermesinler" bölümüne dair açıklamalarımızı yirmiüç baş­lık halinde sunacağız: [18]

 

1- Mü'min Hanımlar da Gözlerini Haramdan Sakınmalıdır:

 

"Mü'min kadınlara da de ki" buyruğunda şanı yüce Allah te'kid yoluy­la özellikle de hanımlara hitab etmektedir, Aslında "mü'minlere söyle ki,.." buyruğu yeterli idi. Çünkü bu buyruk umumî olup erkeğiyle, kadınıyla bü­tün mü'minleri kapsamaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'deki bütün umumî hitablarda olduğu gibi.

Bu buyrukta; "Sakınsınlar" kelimesinde tad'ıf (aynı harfin ar­ka arkaya tekran)in çözüldüğünü görüyoruz. Halbuki (önceki âyette): "Sakınsınlar" kelimesinde çözülmemiştir. Çünkü bu âyette lâmu'l-fiil (fiifin son harfi) sakindir, önceki âyette ise hareketidir. Her ikisi de cevab olmak üzere cezm mahallindedir,

Ayet-i kerîmede mahrem yerlerinin korunmasından önce gözün haram­dan sakınılmasının emredilmesi, görmenin kalbin yol göstericisi oluşundan dolayıdır. Ölümden önce humma şeklindeki ateş yükselmesinin öncü olma­sı gibi. Bîr şair de bu anlamdan hareketle şöyle demektedir:

 

"Sen gözün, kalbin önderi olduğunu görmez misin?

İki göz ülfet sağladı mı, kalb daha da ısınır, bilmez misin?"

Haberde de şöyle denilmektedir: "Bakış İblis'in zehirli oklarından bir ok­tur. Kim gözünü sakınırsa, yüce Allah onun kalbine bir halâvet (tatlılık)[19]

 

Mücahid der ki: Kadın geldi mi şeytan onun başı üzerinde oturur ve ba­kan kimselere onu süsler, Geri gitti mi bu sefer onun kalçaları üzerine otu­rur ve ona bakanlara, onu süslü gösterir.

Halid b. Ebi İmran'dan, dedi ki: Arka arkaya bakışlarını sürdürme, çün­kü kul kimi zaman bir defa bakar da ondan dolayı tıpkı yemeğin bozulup da kendisinden istifade edilemeyecek hale gelmesinde olduğu gibi, kalp de bo­zulur, gider.

 

İşte bundan dolayı şanı yüce Allah, mü'min erkeklere ve kadınlara helâl olmayan şeylere bakmaktan gözlerini sakınmalarını emretmiştir. Ne erkeğin kadına bakması helâl olur, ne de kadının erkeğe bakması. Çünkü kadının er­keğe ilgisi, erkeğin ona ilgisi gibidir. Erkek kadına ne maksatla bakıyorsa, kadın da aynı maksatla ona bakar.

Müslim'in, Sahih'inde yer aldığına göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz yüce Allah, Âdemoğ-lunun zinadan payını yazıp takdir etmiştir. Kaçınılmaz olarak bunu gerçek­leştirecektir. Gözler zina eder, onların zinaları bakmaktır..."[20]

 

ez-Zührî de (yaşları küçük olduğundan) ayhali olmayanlara bakma husu­sunda şöyle demektedir: Küçük dahi olsa, canın kendileri bakmaya çektiği kimselerin herhangi bir yerlerine bakmak uygun değildir.

Atâ da bir kimsenin satın almak İstemesi hali dışında Mekke'de satılan ca­riyelere bakmayı mekruh görmüştür.

Buhârî ile Müslim'deki rivayete göre Peygamber (sav), kendisine soru so­ran Has'amlı kadına bakan el-Fadl'ın yüzünü başka bir tarafa çevirmiştir[21]Yine Peygamber (sav): "Gayret (kıskançlık) imandandır. Mİzâ (karşılıklı ola­rak birbirlerinden lezzet almak) İse münafıklıktandır" diye buyurmuştur.[22]

 

Miza, erkek ve kadınların bir araya getirilip sonra da birinin diğerinden lezzet almasını sağlayacak şekilde onları başbaşa bırakmak demektir. Bu ke­lime "mezi"den alınmadır. Bunun erkeklerin, kadınların üzerine salınması an­lamında olduğu da söylenmiştir. Bu ifade meraya bırakılan atı anlatmak üze­re; tabirinden alınmıştır. Erkek hakkında "mezi" dişi hakkında da "kazi" tabirleri kullanılır.

O halde Allah'a ve âhiret gününe iman eden herhangi bir kadının helâl olduğu veya ebedi olarak haram olduğu kimselerin dışında kalanlara zînetini göstermesi helâl değildir. Böyle bir kimseye zînetini gösterebilmesi ise, bu hususta erkek ondan ebediyyen ümit kestiğinden dolayı tabiatı itibariy­le ona karşı bir hareket duymayacağından emin oluşundandır. [23]

 

2- Kadınların da Erkeklere Bakmaktan Sakınmaları:

 

Tİrmizî, Um Seleme'nin azatlısı Nebhân'dan rivayet ettiğine göre Peygam­ber (sav) İbn Um Mektûm bulunduktan yere girdiğinde, Peygamber (sav) ona ve Meymune'ye; "Hicab'ın arkasına geçiniz" demiştir. Onlar: Ama o âmâdır deyince, kendisi: "Siz de mi körsünüz, siz onu görmüyor musunuz?" diye bu­yurmuştur[24]

 

Şayet: "Bu hadis nakil ehlince sahih değildir, çünkü bu hadisi Um Sele-me'den rivayet eden onun azatlısı Nebhân, hadisi delil gösterilmeyen kim­selerdendir. Sahih olduğunu kabul etsek bile, bu Peygamber (sav)ın hicab hususunda işlerini sıkı tuttuğu gibi, hanımlarının hürmeti dolayısı ile işleri on­lara karşı sıkı tutması kabilindendir. Nitekim Ebû Dâvûd ve başka hadis imam­ları da buna böylece işaret etmişlerdir[25]Geriye bu hususu sabit olmuş sa­hih hadisin ifade ettiği manadan başka bir delil kalmaktadır. O da Peygam­ber (sav)ın Kays'ın kızı Fatıma'ya, Um Şerik'in yanında iddet beklemesini em­rettikten sonra: "O kadının yanına ashabım gider gelir. Sen İbn Um Mektûm'un yanında iddetini bekle, çünkü o gözü görmeyen bir adamdır. Sen elbisele­rini üzerinden bırakacak olursan, o seni görmez"[26] demesidir" denilirse, ce­vabımız şu olur:

 

Kimi ilim adamı bu hadisi delil göstererek, kadının erkeğin bazı yerleri­ni görmesi caiz olduğu halde erkeğin kadının aynı yerlerini görmesi caiz de­ğildir. Baş, küpelerin takıldığı yer gibi. Ancak avret caiz değildir. Buna gö­re bu hadis yüce Allah'ın: "Mü'min kadınlara da de ki Gözlerini haramdan sakınsınlar" buyruğunun genel ifadesini tahsis etmekte ve bu durumda: edatı bundan önceki âyet-i kerîmede olduğu gibi teb'îz (kısmilik bil­dirmek) için zikredilmiş olmaktadır.

 

İbnu'I-Arabî der ki; Peygamber (sav)ın Fatıma bint Kays'a, Um Şerîk'in evinden, İbn Um Mektûm'un evine taşınmasını emretmesi, bunun onun için Um Şerik'in evinde kalmasından daha iyi ve uygun olmasından ötürü­dür. Zira Um Şerik'in yanına gidip gelenlerin çokluğu gibi özel bir durumu vardı. Dolayısıyla Fatıma'yi görecek kişiler de çoğalırdı. İbn Um Mektûm'un evinde İse kimse onu görmezdi. Fatıma'nın gözünü îbn Um Mektum'dan sa­kındırması ihtimali buna göre daha yüksek ve daha uygun düştüğünden, Pey­gamber bu hususta ona müsaade etmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [27]

 

3- Kadının Yabancılara Göstermesi Caiz Olmayan "Zînet’i:

 

Şanı yüce Allah kadınlara âyet-i kerîmenin geri kalan bölümünde istisna ettiği kimseler dışında zînetlerini kimseye göstermemelerini emretmektedir. Buna sebeb fitneye düşmekten ve düşürmekten sakınmaktır. Daha sonra gö­rülebilecek durumdaki zîneti istisna etmiştir. İlim adamları bunun miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbn Mes'ud dedi ki: Zînetin görünen kıs­mı elbiselerdir. İbn Cübeyr yüzü de buna ekler. Yine Said b. Cübeyr, Atâ ve el-Evzaî: Yüz, eller ve elbiselerdir, demektedirler.

ibn Abbas, Katade ile el-Misver b. Mahreme derler ki: Zînetin görünen kıs­mı sürme, bilezik, kolun yarısına kadar olan kına, küpeler ve ellerde bulu­nan büyükçe yüzüklerdir. Bu ve benzerlerinin kadının yanına girenler tara­fından görülmesi mubahtır.

 

Taberî, Katade'den "kolun yarısı"nın manası hakkında Peygamber (sav)dan gelmiş bir hadis zikretmektedir. Âişe (r.anhâ)dan, o da Peygamber (sav)dan diye zikrettiği başka bir hadise göre de Peygamber şöyle buyurmuştur: "Al­lah'a ve âhîret gününe iman eden bir kadının, ayhali olmaya başladığı tak­dirde yüzü ve şuraya kadar elleri dışında herhangi bir yerini göstermesi he­lâl olmaz." Peygamber böyle derken kolunun yarısını da eliyle kavradı.[28]

 

İbn Atiyye dedi ki: Âyet-i kerîmenin lafızlan hükmü gereğince benim kuv­vetli gördüğüm şudur: Kadın zînetini göstermemekle emrolunmuştur. Zînet sayılabilen herbir şeyi saklamak için gayret göstermelidir. Görünen kısmı, ka­çınılmaz olan hareketler halindeki bir zaruret gereğince yahut üstünü, başı­nı düzeltmek ve buna benzer hallerdeki zaruret gereğince istisna edilmiştir. Buna göre "görülen kısım" kadınlar için zaruretin kaçınılmaz kıldığı yerler­dir ve affedilmiş bulunan kısım da budur.

 

Derim ki: Bu güzel bir görüştür. Ancak yüz ve ellerin hem adet İtibariy­le hem de namazda ve hacda ibadet esnasında görülmeleri çoğunlukla rast­lanılan bir durum olduğundan dolayı bu istisnanın yüz ve ellere raci olma­sı uygun düşmektedir. Buna da Ebû Davud'un rivayet ettiği şu hadis delil teş­kil eder: Âişe (r.anhâ)dan: Ebubekir'in kızı Esma (r.anhâ), üzerinde şeffaf el­biseler olduğu halde Rasûlullah (sav)m huzuruna girdi. Rasûlullah (sav) ondan yüzünü çevirip ona: "Ey Esma! Kadın baliğ olup ay hali olmaya baş­ladı mı onun şu kısmı müstesna görülmesi uygun olmaz" deyip yüz ve elle­rine işaret etti.[29]

Bu, ihtiyat açısından daha güçlü görülmektedir. İnsanların fesada erdik­lerini göz önünde bulundurarak kadın zînetinin görünen kısmı sayılan yüz ve ellerinden başkasını göstermemelidir. Başarıyı ihsan edecek olan kendi­sinden başka hiçbir rab bulunmayan Allah'tır.

Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımızdan İbn Huveyzimendâd der ki: Kadın güzel olup da yüz ve ellerinden ötürü fitneden korkulacak olur­sa, bunları da örtmesi gerekir. Şayet yaşlı yahut da çirkin kabul edilen biri­si ise o takdirde yüz ve ellerini açması caiz olur. [30]

 

4- Zînetin Kısımları:

 

Zînet iki kısımdır. Birisi yaratılıştan gelir, diğeri ise kesbidir. Yaratılıştan gelen zînet kadının yüzüdür. Zînetin aslını, yaratılışın güzelliğini ve hayati­yetin manasını o ifade eder. Çünkü pek çok menfaat ve ilim edinme yolla­rı yüzde toplanmıştır.

Kesbî zînet ise kadının kendi hilkatini güzelleştirmek için giriştiği çaba­lar sonucu ortaya çıkandır. Elbiseler, zînet eşyaları, sürme, kına gibi. Yüce Allah'ın; "Her mescidde zinetinizi alın" (el-A'raf, 7/3D buyruğu da bu kabil­dendir. Şair de şöyle demektedir:

"Zînetlerini takınırlar, gördüğün en güzel şekilde, Güzelliklerinden ötürü süslenmeyecek olurlarsa da onlar, süslenmeyen kadınların en hayırlılarıdır." [31]

 

5- Görünen ve Görünmeyen Zînet:

 

Zînetin kimi zahirdir (görünendir), kimisi bâtındır (görülmeyendir). Zîne­tin görünen kısmı her zaman için ister mahrem, ister yabancı olsun bütün in­sanlara mubahtır. Bu hususta ilim adamlarının görüşlerini zikretmiş bulunu­yoruz. Zînetin görünmeyen kısmının ise, şanı yüce Allah'ın bu âyet-i kerîme­de ismen zikrettiği kimseler ya da onların yerini tutanlar dışındakilere gös­terilmesi helâl olmaz.

Bilezik hususunda görüş ayrılığı vardır. Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: Bi­lezik görünen süs kısmındandır, çünkü o ellerdedir. Mücahid de dedi ki: O zînetin gizlenmesi gereken kısmına dahildir, çünkü ellerin dışındadır. O kol­lara takılır. İbnu'l-Arabî der ki: Kına ise eğer ayaklara yakılırsa, o batın (gizlenmesi gereken) zînet türündendir. [32]

 

6- Başörtülerini Taksınlar:

 

"Başörtülerini de yakalarının üzerine indirsinler" buyruğunun: "İndirsinler" lafzındaki "lâm" harfini cumhur sakin olarak okumuş­lardır ki, bu da "emir lâm"ıdır. Ebu Amr ise İbn Abbas'ın rivayetine göre "emir lam"ının aslına uygun olarak esreli okumuştur. Çünkü "emir lamında aslolan esreli olmasıdır. (Cumhûr'un kıraatinde) esrenin hazfedilmesi, ağırlığı dolayisıyladır. Sakin okunması ise, bir takım kelimelerin hafifletilmesi maksa­dıyla bazı esreli harflerinin sakin okunması kabilindendir. Bu fiil, emir olduğundan ötürü cezm mahallindedir. Şu kadar var ki, Sibeveyh'e göre maziye tabi kılmak suretiyle tek bir halde mebnidir.

 

Bu âyetin (nüzul) sebebi şudur: Kadınlar o dönemde başlarını örttükleri takdirde, başörtülerini sırtlarının arka tarafına salıverirlerdi. en-Nekkaş der ki: Nabatilerin yaptıkları gibi yaparlardı. Böylelikle boyun ve göğüs kısım­ları, kulakları da örtülmeksizin açıkta kalırdı. Yüce Allah da başörtülerini ya­kalarının üzerine bükmelerini emretmektedir. Bunun şekli de kadının başör­tüsünü göğsünü örtmek maksadı ile yakasının üzerinden geçirmesidir.

 

Buhârî'nin rivayetine göre Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: Allah, ilk muha­cir hanımlara rahmet buyursun. "Başörtülerini de yakalarının üzerine İn­dirsinler" buyruğu nazil olunca, çarşaflarını yırttılar ve onlarla başlarını ört­tüler.[33]

 

Âişe (r.anhâ)nın huzuruna kardeşi Abdu'r-Rahman'ın kızı Hafsa -Allah hep­sinden razı olsun- boynunu ve orada bulunanları gösterecek şekilde şeffaf bir örtü giyinmiş olduğu halde girdi. Âişe (r.anhâ) bunu alıp yırttı ve: Başör­tüsü örten (alttakini göstermeyen) kalın bir şeyden olup yakanın üzerinden geçirilirse ancak (başörtüsü) olabilir.[34]

 

7- "el-Himar (Başörtüsü)":

 

"Başörtüleri" kelimesi in çoğuludur. Bu da kadının ken­disiyle başını örttüğü şey demektir. "Kadın başörtüsü­ne büründü, bürünür" tabiri ile; "O kokusu hoş olandır" ifa­deleri de buradan gelmektedir.

kelimesi, çoğulu olup, "yakalar" demektir. Bu da göm­lek ya da entarinin (baştan geçirmek için) kesildiği yer manasınadır. Kesmek anlamına gelen; den türemiştir. Meşhur kıraate göre "yakalan" an­lamındaki; kelimesinin "cim" harfi ötreli okunmuştur. Kimi Kûfeli-ler ise "ya" harfi sebebiyle esreli okumuştur. Nitekim: "Evler, yaşlılar" kelimelerini de böyle okurlar. Eski nahivciler böyle bir kıraati caiz kabul etmezler ve bu kelimelerin ilk harflerinin ötreli okunması gerektiğini söylerler. "Fels ve fulûs" gibi,

ez-Zeccâc der ki: Ötrenin yerine esre okumak (ibdâl yoluyla) caizdir. Ham-za'dan rivayet olunan hem ötre, hem de esreyi bir arada okuyuşa ise imkân yoktur. Çünkü -caiz olmayan imâ ile olması hali dışında- böyle bir telaffu­za güç yetirebilmesine imkan bulunmamaktadır.

Mukatil der ki: "Yakalarının üzerine" buyruğu, göğüslerinin üzerine de­mektir. Yani yakalarının bulunduğu yerin üzerine başörtülerini indirsinler. [35]

 

8- "Yaka"nın Yeri ve Mahiyeti:

 

Bu âyet-i kerîmede "ceyb"in (yani yakanın), elbisede göğüs mahallinde olacağına delil vardır. Selefin -Allah onlardan razı olsun- elbiselerinde de ya­kalar böyle idi. Tıpkı günümüzde Endülüs'te kadınların ve Mısır diyarında da erkeklerin, çocukların ve diğerlerinin yaptığı gibi yaparlardı, Buhârî de -yü­ce Allah'ın rahmeti üzerine olsun-: "Gömleğin ve başka giyeceklerin yaka­sının göğüs kısmında olduğuna dair'[36]diye bir başlık açmış ve sonra da Ebu Hureyre (r.a)ın rivayet ettiği şu hadisi kaydetmiş bulunmaktadır: "Rasûlullah (sav) cimri kimse ile tasaddukta bulunan kimsenin misalini üzerlerinde de­mirden iki cübbe bulunan, iki adamın misaline benzetmiştir. (Bu cübbeleri dolayısıyla) elleri mecburen göğüslerinin hizalarına ve boğazlarına kadar ulaş­mıştır..." Bu hadis tamamiyle daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-İsra, 17/29-âyet, l.başhk) Bu hadiste şu ifadeler de yer almaktadır; Ebu Hu­reyre dedi ki: Ben Rasûlullah (sav)ın parmağı ile yakasına şöylece yaptığı­nı gördüm. O yakasını genişletmek isterken, onun da bir türlü genişlemedi­ğini bir görmüş olsaydın.[37]

İşte bu açıkça şunu göstermektedir: Peygamber (sav)ın yakası elbisesinin göğüs bölümünde idi. Zira yakası şayet omuz tarafında bulunsaydı, elleri göğ­süne ve boğazına doğru zorunlu olarak toplanmış olmazdı. Bu da (bu husus­ta) güzel bir istidlaldir. [38]

 

9- Kadınların Zînetlerini Görebileceklerden: Kocaları:

 

"Eşlerinden" anlamındaki: lafzı Arap dilinde koca ve efendi an­lamına gelen; çoğuludur. Cibril hadisinde Peygamber (sav)ın belirt­tiği: "Cariye, efendisini doğuracağı vakit"[39] buyruğunda bu lafız, "efendi" anlamındadır ve burada fütuhatın artması sebebiyle edinilecek cariyelerin çoğalacaklanna işarettir. Bunun sonucunda cariye olan herbir an­ne, çocuğu sebebiyle hürriyetine kavuşacaktır. Sanki onu lütfedip, azad et­miş efendisiymiş gibi olacaktır. Çünkü azadlık onun sebebiyle gerçekleşmiş olmaktadır. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabî yapmıştır.

Derim ki: Peygamber (sav)ın, Mariye (r.anhâ) hakkında söylediği: "Oğlu onu azad etmiştir"[40] sözünde hürriyeti oğluna nisbet etmesi de bu kabilden­dir. Bu hadise dair en güzel açıklama şekillerinden birisi budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu buyruğun bizim ile ilgili olan kısmı da şudur: Koca ve efendi, kadının zînet mahallini görebileceği gibi, zînetin ötesini de görmek durumundadır. Çünkü onun bedeninin tamamı koca ya da efendiye hem lezzet almak, hem de bakmak itibariyle helâldir. Bundan dolayı yüce Allah ilk olarak "eşlerden söz etmiştir. Zira onların muttali oldukları, zînetin daha da İleri­sidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar ırzlarını korurlar Eş­lerine yahut sağ elleriyle sahip oldukları (cariyeleri)ne karşı müstesna. Çünkü onlar bundan dolayı kınanmazlar." (el-Mu'minûn, 23/5-6) [41]

 

10- Kocanın, Karısının Avret Mahalline Bakması:

 

İnsanlar kocanın, karısının fercîne bakmasının cevazı hususunda farklı iki görüşe sahihtirler. Bir görüşe göre caizdir, çünkü onun karısından lezzet al­ması caiz olduğuna göre bakmak öncelikle caiz olmalıdır. Caiz olmadığı da söylenmiştir. Çünkü Âişe (r.anhâ) kendisi ile Rasûlullah (sav)ın durumunu söz konusu ederken: "Ne ben onunkini gördüm, ne de o benimkini" demiş­tir.[42]

 

Ancak birinci görüş daha sahihtir. Buradaki ifade İse, edebe daha uygun­dur, diye açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabî yapmaktadır.

 

İlim adamlarımızdan Esbağ da: Diliyle yalaması dahi caizdir, demektedir. İbn Huveyzîmendâd der ki: Koca ve efendi, vücudunun diğer bölümlerine ve fercin -içine değil de- dış kısmına bakması caizdir. Kadının da kocasının, cariyenin de efendisinin avretine bakması aynı şekilde caizdir.

Derim ki: Peygamber (sav)dan şöyle dediği rivayet edilmektedir; "Ferce bakmak körlüğe sebebtir."[43] Yani bakanın kör olmasına sebeb teşkil edebi­lir. Denildiğine göre; onlardan doğacak çocuk kör doğar, doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [44]

 

11. Kadınların Zînetlerini Görebileceklerin Arasındaki Farklılık: Yüce Allah öncelikle kocaları söz konusu ettikten sonra ikinci olarak mah­rem olanları söz konusu edip, kendilerine süs yerlerinin gösterilmesi bakı­mından onları eşit seviyede zikretmiştir. Şu kadar var ki, insan nefsinde bulunana uygun olarak mertebeleri farklı farklıdır. Kadının, kocasının oğlu önün­de zînet mahallini göstermekte baba ve kardeşine göre, daha ihtiyatlı olma gerektiğinde şüphe yoktur. Bunların herbirisinin önünde gösterilebilecek yer­ler farklı farklıdır. Elbetteki babanın görebileceği yerlerin bazıları, kocanın oğlunun önünde açılması caiz değildir. Kadı İsmail'in naklettiğine göre Ha­san ve Hüseyin (r.anhuma) mü'minlerin annelerini görmezlerdi. İbn Abbas ise onların mü'mînlerin annelerini görmeleri helâldir, demiştir. İsmail der ki: Zannederim Hasan ve Hüseyin bu kanaatlerine Peygamber (sav)ın hanımla­rı ile ilgili âyet-İ kerîmede kocaların oğulları söz konusu edilmediğinden ulaşmış olmalıdırlar. Bu âyet te yüce Allah'ın: "Hanımlar için babaları, oğulla­rı, kardeşleri... hakkında günah yoktur." (el-Ahzab, 33/55) buyruğudur, en-Nûr Sûresi'nde de: "Zînetlerini eşlerinden... başkasına sakın göstermesin­ler" diye buyurmaktadır. İbn Abbas da bu âyet-i kerîmeden hareketle görüş belirtirken, Hasan ile Hüseyin diğer âyete dayanarak sözü geçen kanaate sa­hip olmuşlardır. [45]

 

12- Kocaların Oğulları:

 

Yüce Allah: "Kocalarının oğullarından" buyruğu ile kocaların erkek ev­latlarını kastetmektedir.

Bunun kapsamına erkek veya dişilerden olma -oğulların oğulları ve kız­ların oğulları gibi- ne kadar aşağıya inerlerse insinler, çocukların çocukları girer.

Aynı şekilde erkekler tarafından babaların babaları ve annelerin babala­rı gibi ne kadar yukarı çıkarlarsa çıksınlar, kocaların babaları ve dedeler de bu kabildendir. Bunların oğullan da ne kadar aşağıya inerlerse insinler, ay­nı hükümdedir.

Ne kadar aşağı inerlerse insinler kızların oğulları da böyledir. Oğulların çocukları ile kızların çocukları arasında hiçbir fark yoktur. Kadınların kız kardeşleri açısından da durum böyledir. Bunlar ise öz baba ve annelerden ol­ma kardeşler ile ikisinden birisi vasıtasıyla kardeş olanlardır.

Erkek kardeşlerin ve kızkardeslerin oğullan da ne kadar aşağıya İnerler­se insinler aynı durumdadırlar. Bunların erkek ya da dişi olmaları farketmez. Kızkardeslerin oğullan ile kızkardeslerin kızlarının oğullan gibi. Bütün bun­lar kendileri ile nikâhlanmaları da haram kılınanlar hükmündedirler. Nikâh­ta haramlık, doğum sebebiyle meydana gelen akrabalıktan ötürüdür, bunlar mahrem diye adlandırılırlar. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sû-"resi'nde (4/23. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Cumhurun kanaatine göre amca ve dayı da, kadınlara bakmalarının caiz olması bakımından sair mahremler durumundadırlar.

 

Âyet-i kerîmede süt emmekten söz edilmemektedir. Önceden de geçtiği üzere süt emme yoluyla akrabalık, neseb yoluyla akrabalık gibidir. eş-Şa'bî »ve İkrime'ye göre ise, amca ve dayı mahrem olanlardan değildir. îkrime şöy­le demektedir: Âyet-i kerîmede bunları söz konusu etmemesi (bu hususta) kendi oğullarına tabî olmalarından (yani amca ve dayı çocuklarının mahrem olmayışından) dolayıdır. [46]

 

13- "Kendi Kadınlarından":

 

"Kendi kadınlarından" buyruğu ile kastedilenler müslüman kadınlardır, müslüman cariyeler de bunun kapsamına- girer. Zimmet ehlinden olsun, başkalarından olsun müşrik kadınlar, kapsamın dışındadır. Mü'min bir kadı­nın, kendisinin cariyesi olması hali müstesna müşrik bir kadının önünde be­deninin herhangi bir tarafını açması helâl değildir. Cariyelerin müstesna kı­lınması İse, yüce Allah'ın: "Cariyelerinden" buyruğu dolayısıyladır.

 

İbn Cüreyc, Ubade b, Nusey ve Hişam el-Kâri' hristiyan kadının, müslü­man kadın ile öpüşmesini yahut avretini görmesini mekruh kabul ederlerdi. Onlar, "kendi kadınlarından" buyruğunu buna yorumluyorlardı.

Ubâde b. Nusey dedi ki; Ömer (r.a), Ubeyde b. el-Cerrah'a yazdığı mek­tubunda şunları söylemişti: "Bana ulaştığına göre zimmet ehli kadınları, müslüman kadınlarla birlikte hamamlara girmektedirler. Sen bunu yasakla ve buna engel ol. Çünkü zimmi bir kadının müslüman kadının açıkta bulunan bedeninin herhangi bir tarafını görmesi caiz değildir."[47] (Ubade) devamla de­di ki: Bunun üzerine Ebu Ubeyde kalktı, yüce Allah'a dua edip yakandıktan sonra dedi ki: Herhangi bir kadın mazeretsiz olarak sadece yüzünün beyaz­laşması maksadı ile hamama girecek olursa, yüzlerin ağaracağı o günde Al­lah onun yüzünü karartsın.

 

İbn Abbâs (r.a) dedi ki: Yahudi ya da hristiyan bir kadının, müslüman bir kadını görmesi -kocasına nitelendirmemesi için- helâl değildir.

 

Bu mesele çerçevesinde fukahânın farklı görüşleri vardır. Şayet kâfir ka­dın, müslüman bir kadının cariyesi ise hanımefendisine bakması caiz olur. Başkası İse caiz değildir. Buna sebeb ise müslümanlarla kâfirler arasında ve­layet bağının olmaması ile sözünü ettiğimiz hususlardır. Doğrusunu en iyi bi­len Allah'tır. [48]

 

14- "Cariyelerinden":

 

"Kendi cariyelerinden" buyruğunun zahiri erkek köleleri, müslüman ve kitab ehli olan cariyeleri de kapsar, ilirn ehlinden bir kesimin görüşü de bu­dur. Âişe ve Um Seleme (r.anhumâ)nın görüşlerinin de bu olduğu anlaşılmak­tadır. İbn Abbas der ki: Erkek kölenin, hanımefendisinin saçına bakmasın­da bir mahzur yoktur.

Eşheb der ki: Malik'e: Kadın hadım edilmiş kimsenin önünde başörtüsü­nü bırakır mı? diye sorulmuş, o da: Onun yahut da bir başkasının kölesi ol­duğu takdirde evet, ancak hürrün karşısında olmaz, demiştir. Şayet erkekli­ği yerinde olup yaşça büyük, karın tokluğuna çalıştırılan ve sahib olduğu kö­lesi ise, pek üstü başı muntazam olmayıp görünüşü de yerinde değilse, saçlarını görebilir. Yine Eşheb dedi ki: Malik dedi ki: Oğlun yahut da hanı­mın cariyesinin, adamın yanına tuvalete girmesi uygun değildir. (Çünkü) yü­ce Allah: "Yahut sahibi olduğunuz cariye(ler) ile yetinmelisiniz" (en-Nisâ, 4/3) diye buyurmaktadır.

Yine Eşheb, Malik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Bayağı olan bir köle hanımefendisinin saçına bakabilir. Ancak kocanın kölesi için bunu uygun görmemekteyim. Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Şu "cariyelerinden" buyruğu sakın sizi aldatmasın. Bununla sadece cariyeler kastedilmiştir, erkek

köleler kastedilmiş değildir.

 

eş-Şa'bî, erkek kölenin hanımefendisinin saçına bakmasını mekruh görür­dü. Aynı zamanda bu Mücahid ile Atâ'nın da görüşüdür. Ebû Davud'un kaydettiği rivayete göre Enes (r.a)ın naklettiğine göre Rasûlullah (sav) bağış­lamış olduğu bir köleyi Fatıma'nın yanına götürüp gitti. Fatıma'nın üzerin­de de bir elbise vardı ki, onunla başını örtecek olursa, ayaklarına kadar ulaş­mazdı. Ayaklarından itibaren örtmeye başlayacak olursa, başına kadar ulaş­mazdı. Peygamber (sav) onun bundan çektiği sıkıntıyı görünce dedi ki: "Senin için bir mahzur yok, çünkü bunlardan birisi senin babandır, diğeri ise kölendir."[49]

 

15- Kadınlara Meyli Olmayan Erkekler:

 

"Kadınlara meyli olmayan erkeklerden" buyruğu kadınlara ihtiyacı kalmamış erkekler demektir. Âyet-i kerîmedeki; kelimesi, (mealde; me­yil) ihtiyaç duymak demektir.

Mesela; Şuna ihtiyaç duydum, duyarım, denilir. da ihtiyaç demektir, çoğulu; diye gelir. Yüce Allah'ın: "Ve onunla başka ihtiyaçlarımı da görürüm" (Tâ-Hâ, 20/18) buyruğunda da bu kelime kullanılmıştır. Buna dair açıklama­lar daha önceden (Tâ-Hâ, 20/17-18. âyetler 4. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır. Şair Tarafe de şöyle demektedir:

 

"Eğer kişi cahilce sözler, günah ve hayasızca sözler söyleyecek olursa, (Belki) bir gün ileri gidebilir (ama) sonra da bütün ihtiyaçları yok olur, gider (hiçbir ihtiyacını karşılayamaz.)"

İlim adamları "kadınlara meyli olmayan erkeklerden" buyruğunun anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bunun kadınlara bir ihtiyacı ol­mayan ahmak kimse olduğu söylendiği gibi, ebleh diye de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre insanlar arkasından gidip onlarla beraber yemek yiyen ve onlarla oturup kalkan kimse demektir, Böyle bir kimse zayıf ve güçsüz kişi olup kadınlar dolayısıyla içinde herhangi bir istek duymaz, onları arzulamaz,

 

Kastın, erkekliği olmayan kimse olduğu söylendiği gibi, hayaları burul­muş, erkek de olmayan dişi de olmayan kimse olduğu da söylenmiştir. Pir-i fanî ve henüz hiçbir şeyin farkında olmayan küçük çocuk olduğu da söy­lenmiştir.

 

Bütün bu ayrı ifadelerin hepsinin anlamı birbirine yakındır. Ortak özel­likleri, kadınların durumunu kavrayamayan ve bunlara dikkat edecek bir ya­nı bulunmayan kimse olduğudur. Rasûlullah (sav)ın yakınlarında bulunan ve hünsâ olan Hit de böyle idi. Peygamber (sav) onun Ğaylan kızı Bâdiye'nin güzelliklerini anlatırken söylediklerini işitince (hanımlarına) ondan perde ar­kasına saklanmalarını emretti. Buna dair hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Muvatta'ında Malik ile başkaları Hişam b. Urve'den, o Urve'den, o da Âişe (r.an-hâ)dan yoluyla rivayet etmişlerdir.[50]

 

Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) dedi ki: Abdu'l-Melik b. Habib, Malik'in kâtibi Habib'den rivayetle dedi ki: Malik'e dedim ki: Süfyan, Ğaylan'ın kızı hadisin­de "kendisine Hit adı verilen bir Hünsâ" ifadesini ziyade etmiştir. Halbuki se­nin kitabında Hit kaydı yoktur. Malik: Doğru söylemiştir, o böyledir, dedi. Pey­gamber (sav) onu Zü'1-Huleyfe Mescidinin sol taraflarında bir yer olan el-Hima denilen yere sürgüne göndermişti. Habib dedi ki: Yine Malik'e dedim ki: Süfyan hadiste: Oturdu mu bir bina gibidir, konuştu mu yumuşacık konuşur, demiştir[51]Malik dedi ki: Doğru söylemiştir, o (hadis) böyledir.

 

Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) dedi ki: Malik'in kâtibi Habib'in, Süfyan'dan ha­diste yani Hişam b. Urve'nin hadisinde söylediğini naklettiği: "Hit adı veri­len bir hünsâ" ifadesi bu hadisi Hişam'dan rivayet eden hiçbir kimse ne İbn Uyeyne, ne de başkası tarafından bilinmemektedir. Yine hadisin ifadeleri ara­sında "Hît adı verilen bir hünsa" diye kimse söyleme mistir. Bunu sadece İbn Cüreyc hadisin tamamlanmasından sonra zikretmiştir. Süfyan'dan naklen onun hadiste: "Oturdu mu bina gibi oturur, konuştu mu yumuşacık konuşur" ifadeleri de bu şekildedir. Bunu da Hişam b. Urve yoluyla gelen hadiste ne Süfyan, ne de başkaları söylemiş değildir. Bu lafız sadece el-Vâkıdî'nin riva­yetinde bulunmaktadır. Hayret edilecek şu ki, bunu Süfyan'dan nakletmek­le, o da Malik'ten onun böyle olduğunu tasdik ettiğini de nakletmektedir. Bu­na bağlı olarak bu Malik'ten gelen bir rivayet olmaktadır. Halbuki bunu Ma­lik'ten, Habib'ten başkası rivayet etmediği gibi, yine ondan başkası da bu­nu Süfyan'dan diye zikretmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Mâlik'İn kâtibi olan Habib ise bütün hadis âlimlerine göre hadisi terkedi-len zayıf bir ravidir, onun hadisi yazılmaz. el-Vakidî ile el-Kelbî'nin Hünsâ Hit denilen şahsın, Um Seleme'nin baba bîr kardeşi olan annesi de Rasûlul-lah (sav)ın halası Atike olan, Abdullah b. Umeyye el-Mahzumî'ye söyledik­lerini belirttikleri sözlere de iltifat edilmez. Bu rivayete göre Hit kızkardeşi Um Seleme'nin evinde bulunan Abdullah b. Umeyye'ye, Rasûlullah (sav)ın da duymakta olduğu şu sözleri söylemiştir: Yarın Allah size Taif i fethetme­yi nasib ederse, sana Sakifli Gaylân b. Seleme'nin kızı Bâdiye'yi (Rasûlullah'tan istemeni) tavsiye ederim. O sana doğru gelince (şişmanlığından) dört lop et ile gelir, geriye döndüğünde sekiz ile gider. Papatya gibi bir ağzı vardır, otur­du mu yapı gibi oturur, konuştu mu şarkı söyler gibi konuşur. Bacaklarının arasındaki yüz üstü kapatılmış kapak gibidir. O Kays b. el-Hatim'in şu be-yitinde dediği gibidir:

 

"Bakan kimsenin dikkatini üzerinde toplar, kendisi ise hiç oralı olmaz,

Yüzünde sanki inceden inceye kan sızar.

Kadın çeşitleri arasında onun hilkati,

Mu'tedildir o, ne kaba sabadır, ne de son derece zayıf ve bir deri bir kemiktir.

Şanlı ve şerefli olarak uyur,

Yavaşça kalktı mı kırılır, dökülür gibidir."

 

Bunun üzerine Peygamber (sav) ona: "Ey Allah'ın düşmanı! Sen gerçek­ten ona inceden inceye ve dikkatlice bakmış bulunuyorsun." Sonra da onu Medine'den, el-Himâ denilen yere sürdü. el-Kelbî'nin dediğine göre Taif fet­hedilince, Abdu'r-Rahman b. Avf onunla (Bâdiye ile) evlendi ve ondan Bu-reyhe denilen oğlu dünyaya geldi. Hit, Peygamber (sav) vefat edinceye ka­dar orada sürgünde kaldı. Ebubekir halife seçilince, ona Hit'ten sözedildi, ge­ri çevirmeyi kabul etmedi. Yine Ömer halife olunca tekrar ona Hit'ten bah­sedildi, o da geri gelmesini kabul etmedi. Daha sonra Osman (r.a)a söz edil­di ve ona şöyle denildi: O artık yaşlandı, zayıfladı ve ihtiyaç içindedir. Bu­nun üzerine her cuma Medine'ye girip bir şeyler dilenmesine ve tekrar ye­rine dönmesine izin verdi. Hit, Abdullah b. Ebi Umeyye el-Mahzumî'nin azat­lısı idi. Aynı zamanda Abdullah'ın yine Tuveys adında bir kölesi de vardı.[52] Ebu Ömer dedi ki: Bu kadının adının "ya" harfi İle "Bâdiye" olduğu söylen­diği gibi, "nun" harfiyle "Bâdine" olduğu da söylenmiştir. Ancak ilim adam­larına göre doğrusu "ya" ile olduğudur, çoğunluğunun kabul ettiği görüş de budur. ez-Zübeyrî de adının "ya" ile olduğunu böylece zikretmiştir.[53]

 

16- "Kadınlara Meyli Olmayanlar'a Dair Bir Açıklama:

 

Burada "erkekler", "kadınlara meyli olmamak" ile nitelendirilmiştir. Çünkü bizzat erkekler kastedilmiş değildirler. Bundan dolayı lafız nekre gi­bi olmuştur. "(Mealde): Olmayan" kelimesi katıksız bir nekre sayılma­yacağından marife olan bir kelimenin vasfı (sıfatı) olabilir. Buna bedeldir de diyebilirsiniz. Buna dair yapılacak açıklamalar, daha önce: '...gazaba uğra­yanların...kine değil" (el-Fâtiha, 1/7) buyruğu ile ilgili yapılan açıklamala­ra benzemektedir.

Âsim vcîbn Âmir bu lafzı nasb ile okumuştur. O takdirde bu istisna olur. Zînetlerini (kadınlara) meyli olanlar müstesna, tabi' olanlara (mealde erkek­lere) gösterebilirler, demektir. Hal olması da mümkündür, yani kadınlara yak­laşmamdan acze düşmüş olup onlara tabi olan erkekler zînetlerini görebi­lirler demektir. Bu açıklamayı da Ebu Hatim yapmıştır. Zü'l-hal ise "et-tâbi-în (mealde; erkekler)"deki müzekker zamirdir. [54]

 

17- Çocuklar:

 

"Çocuklar" buyruğu çoğul anlamında cins ismidir. Buna delil ise "O kimseler ki..." ile nitelendirilmesidir. Hafsa'nın, Mushafında ise;.

"Çocuklar" şeklinde çoğul olarak gelmiştir. Ergenlik yaşına yaklaşmadıkça (küçüğe) tıfl (çocuk) denilir.

"Kadınların avret yerlerini henüz anlamayan" ifadesi, kadınlarla ilişki kuracak durumda olmayanlar, demektir. Bu da yaşları küçük olduğundan do­layı cima' maksadıyla kadınların avretlerini açmamış kimseler anlamındadır. Kadınlarla ilişki kurabilecek yaşa ulaşmamış çocuklar diye de açıklanmıştır. Nitekim; "O şeyi bildim" anlamındadır. Yine bu ifade, o şe­yi kahrettim, ona güç yetirebildim anlamına gelir.

Cumhur "avret yerleri" kelimesindeki "vav" harfini sakin olarak okumuş­lardır. Çünkü "vav"ın üzerinde hareke ağırdır. İbn Abbas'tan "vav" harfini üs­tün okuduğu rivayet edilmiştir, "(o-birj tt): Tencere, tencereler" gibi. el-Ferrâ da, Kayslıların bu kelimeyi "vav" harfini üstün olarak okuduklarını nak­letmektedir. en-Nehhâs: Kıyas böyle söylenebilmesini gerektirir, çünkü bu bir sıfat değildir. Nitekim "Caz önce geçen) tencere, tencereler" kelimesinde de böyledir. Şu kadar var ki "Avret yerleri" kelimesi ve beherle­rinde (vav harfini) sakin okumak daha güzeldir. Zira "vav" hareke alıp da, makabli de harekeli İse o takdirde elife kalbedilir. Bu şekilde söylenecek olur­sa da anlam ortadan kalkar. [55]

 

18- Yüz ve Ellerin Dışında Kalan Vücudun Sair Yerlerini Çocuğa Karşı Örtmenin Hükmü:

 

İlim adamları küçük çocuğun karşısında yüz ve ellerin dışında kalan be­denin diğer yerlerini örtmenin hükmü hususunda farklı görüşlere sahibtir. Bu görüşlerden birine göre bu, bağlayıcı değildir, zira çocuk mükellef değildir, sahih olan görüş de budur. Diğerine göre ise lazımdır, çünkü çocuk da ba­zen arzu duyabilir. Örtünmekle emrolunmuş olan kadın da arzu duyabilir. Şayet ergenlik çağına yaklaşacak olursa, tesettüre riayetin vücubu hususun­da ergenlik yaşına basmış çocuk hükmündedir. Şehveti kaybolmuş yaşlı da onun gibidir. Yine onda da tıpkı küçük çocukta olduğu gibi, iki farklı görüş dile getirilmiştir. Sahih olan ise (avreti açmanın) haramlığının kalıcı olduğu­dur. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabî yapmıştır. [56]

 

19-Avret Mahalli:

 

Ön ve arkanın hem erkek, hem kadın için avret olduğunu müslümanlar icmâ' ile kabul etmişlerdir. Yine kadının tamamen -yüz ve elleri müstesnâ-avret olduğunda da icmâ' etmişlerdir. Ancak yüz ve elleri hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İlim adamlarının çoğunluğu da erkeğin avretinin göbek­ten, diz kapağına kadar olduğunu kabul etmişlerdir ve bu avretinin görülmesi caiz değildir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-A'râf Sû-resi'nde (7/26. âyet, 1. bastıkta) geçmiş bulunmaktadır. [57]

 

20- Kadınların Avreti ve Avretlerini Gösterebilecekleri Bazı Kimseler ile İlgili Açıklamalar:

 

Re'y ashabı derler ki: Kadının kölesine karşı avreti göbek île diz kapağı arasındadır.[58]

 

îbnu'I-Arabî der ki: Onlar sanki bu durumda hanımefendiyi erkek, köle­yi de kadın gibi değerlendirmişlerdir. Yüce Allah ise kadına bakmayı ya da ondan zevk almayı mutlak olarak haram kılmış, ondan sonra kadından zevk almayı kocalara helâl kıldığı gibi, cariyeleri de helâl kılmıştır. Daha sonra oniki kişiye karşı süslenmeyi istisna etmiştir, köle de bunlardandır. Böyle bir ka­naatle bizim nasıl ilgimiz olabilir? Bu yanlış bir görüştür ve doğruluktan uzak bir ictihaddtr. Bazıları yüce Allah'ın: "Cariyelerinden" buyruğunu yalnızca cariyeler hakkında te'vil etmiş, köleleri dışarda bırakmıştır. Said b. el-Musey-yeb bunlardan birisidir. Peki nasıl olur da bu açıklamalarında köleyi dışar­da bırakırlar, sonra da erkek köleleri kadınlar gibi değerlendirirler? Bu ger­çekten uzak bir ihtimaldir. İbnu'l-Arabî der ki; Şöyle de denilmiştir: İfadenin takdiri şöyledir: Yahut onların ihtiyaç sahibi olmayan köleleri ile kadınlara meyli olmayan erkekler... Bu açıklamayı da el-Mehdevî nakletmiştir. [59]

 

21- Ayakları Yere Vurmadan Yürümek:

 

"Gizledikleri zînetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar" buyruğu şu demektir: Kadın yürüdüğü vakit ayağındaki halhalların sesleri İşitilme­sin diye ayağını yere vurarak yürümez. Çünkü zînetin sesini işittirmek, tıp­kı onu açıkça göstermek gibidir. Hatta daha da ileridir, oysa maksat tesettür­dür.

Taberî senedini kaydederek el-Mu'temir'den, o babasından naklen şöyle dediğini zikreder: Hadramî'nin iddiasına göre bir kadın, biri gümüşten, biri de boncuktan iki halhal edinip bunları ayak bileklerine takınmış. Erkeklerin yanından geçtiğinde, ayağını yere vurunca halhal boncuğa isabet edip ses çı­karmış. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme inmiş.

Böyle bir zinetin sesinin işitilmesi onu açığa çıkarmaktan daha çok şeh­veti tahrik eder. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. [60]

 

22- Zîneti Dolayısıyla Şımarmak:

 

Zîneti dolayısıyla şımanp böyle yapan kadınların bu davranışları mekruh­tur. Bunu süslenmek ve erkeklerin dikkatini çekmek için yapmak ise haram­dır ve yerilmiştir.

Erkek de kendisini beğenerek (ucb) ayağını yere vurursa bu haramdır. Çünkü ucb büyük bir günahtır. Eğer bunu süslenmek kastı İle yaparsa, bu da caiz değildir. [61]

 

23- Bu Âyetteki Zamirlerin Sayısı:

 

Mekkî -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: Yüce Al­lah'ın Kitabında bu âyetten daha çok zamir ihtiva eden bir başka âyet-i ke­rîme yoktur. Bu âyet-i kerîmede mecrûr ve merfû' olmak üzere mü'rain ha­nımlara ait yirmi beş zamir vardır.[62]

 

Bu âyet-i kerîmenin: "Ey İman edenleri Allah'a topluca tevbe edin ki fe­lah bulaşınız" bölümüne dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız.[63]

 

24- Tevbenin Gereği:

 

"Teybe edin" buyruğu bir emirdir. Tevbenin vacib ve bir farz-ı ayn oldu­ğu hususunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi (4/17-18. âyetler, 1. başlık ve devamı) ile baş­ka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

Buyruğun anlamı: Allah'a tevbe ediniz, çünkü sizler yanılmaktan, yüce Al­lah'ın haklannı edâ etmekte kusurlu hareket etmekten uzak kalamazsınız. O bakımdan durum ne olursa olsun tevbeyi terketmemelisiniz. [64]

 

25- "Ey: Eyyuhâ'nın Okunması:

 

Cumhur: "Ey" lafzım "he" harfini üstün olarak okumuştur. İbn Âmir ise ötreli okumuştur. Bunun izahı da "he" harfini bizzat kelimenin kendisinden kabul etmesi şeklinde yapılır. Bu durumda münâdanın i'rabı da onun üze­rinde yapılmış olur. Ebu Ali ise bunun oldukça zayıf olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: İsmin sonu "ey'in ikinci "ya"sıdır. O bakımdan ötrenin ismin sonunda yer alması gerekir. Şayet burada kelime ile bir arada gelmesi dola­yısıyla "he"nin ötreli olması caiz olursa, o takdirde "Allahumme" lafzında "mim" harfinin de uzunca bir ifadede, sonraki bir kelimeyle bir arada gele­ceğinden ötreli okunması da caiz olmalıdır. Sahih olan ise sudun Peygam­ber (sav)dan bir kıraat şekli sabit olduğu takdirde geriye dilde bunun doğ­ru olduğuna inanmaktan başka bir şey kalmaz. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm deli­lin tâ kendisidir. el-Ferrâ buna şu beyiti de örnek gösterir:

"Ey başka bir şey kabul etmeksizin direten kalb,

Beyaz, güzel yüzlü ve siyaha çalan dudaklılardan ayılıp, kendine gel!"

Bazıları da: "Ey" üzerinde durak yaparlar, Bazıları da "elif" ile;  diye durak yaparlar. Çünkü bunun vash halinde bu "elifin hazfedi-liş illeti hem kendisinin, hem de ondan sonra gelen "lâm"ın sakin oluşudur. Vakıf yapıldığı takdirde illet ortadan kalkar, dolayısı İle elif de eski haline dö­ner. Nitekim: "İhramda iken aylanmayı helâl saymamak şartı İle" buyru-ğundaki "Helâl saymak" kelimesi üzerinde vakıf yapılırsa, "ya" aynı şekilde geri döner.

Burada sözünü ettiğimiz kıraat farklılığı yüce Allah'ın: "Ey si­hirbaz" (ez-Zuhruf, 43/49) buyruğu ile "Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka (insanlar ve cinler)" (er-Rahmân, 55/31) buyruklarında da aynı şekilde söz konusudur. [65]

 


 

[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/349.

[2] Buhâri, İsti'zâtı 2

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/349-350

[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/350.

[4] Buhâri, Mezâlim 22, İsti'zân 2; Müslim, Libâs 114; Ebû Dâvâd, Edeb 12; Müsned, III, 36.

[5] Ebû Dâvdd, Nikâh 43; Tirmizl, Edeb 2b, Dârimt, Rikaak 3; Müsned, V, 351, 353, 357

[6] Müslim, Âdâb 45; Ebû Dâvûd, Nikâh 43; Tirmizi, Edeb 28; Müsned, IV, 358, 561.

[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/350-351

[8] Buhâri, Ğıısl 20; Ebû Dâvûd, Hammâm 2; Tirmizî, Edeb 22, 39; tbn Mâce, Nikâh 28: Müsned, V, 3-4

[9] İbn Mâce, Nikâh 28 (yakın bir rivayet)

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/351-352.

[10] Müsned, VI, 362. Bu hadisteki "hamam'dan (geliyorum)" gibi ifadeleri gözönünde bu­lunduran İhnu'l-Cevzfnitı, hem o dönemde "hamam" olmadığı, hem de ravîleri dola­yısıyla hadisi "el-Ehâdisıı'1-Vâhiye" adlı eserinde illetli gördüğünü belirtmekte ise de. Hafız İbn Hacer, "ez-Zebb..." adlı eserinde hadisin zayıf olmadığını savunmakta ve "o dftnemlerde hamamların olmadığı" gerekçesinin ise burada sftzü edilen "hamam"dan mutlak olarak yıkanılan ve banyo yapılan yer olarak anlaşılabileceğini belirterek cevap­landırmaktadır, bk. Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, et-Fethu'r-Rabbâni, II, 151.

[11] Bu anlamdaki hadisler için bk.: Eba Davûd, Hammâm 1; Tirmizî, Edeh 43; Nesâi, Öusl 2

[12] Bk. el-Kettânî, er-Ri$âletu'l-Mustatrafe, s. 173.

[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/352-353.

[14] Bir önceki başlıkta benzer bîr rivayet geçti. İlgili nota bakınız.

[15] el-Aclûnî, Keşftı'l-Hafû, II, 322, senfilin.if 'metruk (rivayetleri terk edilip alınmayan), yalancı bir ravîolan Salih b, Ahmed bulunduğu ve bu râvînin hadis uydurduğu belir­tilip örnek olarak da bu rivayetinin gösterildiği kaydıyla.

[16] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/353-354.

[17] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/354.

[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/355.

[19] el-Hevsemî, Mecmatı'z-Zev&id, VIII, 63, senedinde zayıf ravi bulunduğu kaydıyla.

[20] Buhârî, İsti'zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20, 21; Ebû Dâvûd, Nikâh 43; Müsned, II, 276, 317, 329...

[21] Buhârî, Hacc 1; İsti'zân 2; Müslim, Hacc 407; Ebâ Dâvûd, Menisİk 25; Nesât, Menâ-sik 12; Muv'atta, Hacc 97; Müsned, I, 359.

[22] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 327. Hâvilerinden Ebû Mercum'un, Nesâî ve başka­ları tarafından sika (güvenilir) bir râvi olduğu kabul edilmekle birlikte, tbn Main tara­fından zayıf bir râvi kabul edildiği kaydıyla.

[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/356-357.

[24] Ebu Davud, Libas 34; Tirmizi, Edeb 29; Müsned, VI, 296.

[25] Ebû Dâvüd, işaret edilen hadisi kaydettikten sonra: "Bu peygamberin hanımlarına hastır, deyip "Fatıma bint Kays'a: İbn Um Mektûm'un yanında iddet bekle demiş oldu­ğuna dikkat çekmektedir.

[26] Müslim, Talâk 36; Ebû Dâvdd, Talâk 39; Nesâi, Nikâh 22; Mavatta, Talâk 67; Müsıud, VI, 412

[27] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/357-358.

[28] Taberî, Câmiu'lBeyan, XVIII, 118-119.

[29] Ebu Davud, Libas 31.

[30] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/358-359.

[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/360.

[32] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/360.

[33] Buhâri, Tefsir 24. sûre 12; Ebû Ddvûd, Libâs 30

[34] Suyutî, ed-Durru'l-Mensûr, VI, 182

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/360-361.

[35] Suyutî, ed-Durru'l-Mensûr, VI, 182

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/360-361.

[36] Buhârî, Libâs 9

[37] Buharî, Libâs 9; Müslim, Zekât 75-76; Nesât, Zekât 6l; Müsned, II, 256, 523

[38] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/362.

[39] Esasında birçok yerde zikredilen Cibril hadisinde "cariyenin efendisini doğurması" an­lamındaki ibare bu lafız ile Müslim, İman 7'de geçmektedir.

[40] İbn Mace, Itk 2

[41] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/362-363.

[42] İbn Mâce, Nikah 28 (yakın bir rivayet).

[43] Hadisin uydurma (mevzu') olduğu belirtilmiştir. Geniş biigi için bk.: Şevkâni, el-Fevâ-idu'l-Meamûa, s. 127-128.

[44] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/363.

[45] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/363-364

[46] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/364-365.

[47] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensur, VI, 183

[48] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/365.

[49] Ebû Dûvad. Libâs 32

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/366.

[50] Buhari, Meğâzî 56, Nikâh 113, Libâs 62; Müslim, Selam 32, 33i Ebû Dâvûd, libâs 33; Muuatta, Vasiyyet 5; Müsned, VI, 290, 318.

Ancak merhum müfessirımizin kaydettiği senetle bu hadisi yalnızca Müslim, kaydettiği ri­vayetin birinde bir de Ebû Dâvûd zikretmiş bulunmaktadır. Diğer yerlerde hadis Um Se­leme yoluyladır.

[51] İbn Abdi'1-berr, tt-Temtıîd, XXII, 277'deki açıklaması ışığında böylece tercüme edildi.

[52] Burada: ibaresini terceine etmekte zorlandığımız gibi; bu ifadelerin ak­tarıldığı ve biraz sonra yerine ibaret edeceğimiz et-Temhîd'de de bulunmamaktadır.

[53] İbn Abdi'l-Berr, et-Ttmhîd, 270-277. Ayrıca bk. elîstizkâr, XXIII, 59-65.

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/366-369.

[54] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/369.

[55] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/369-370.

[56] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/370.

[57] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/370-371.

[58] Ancak Hanefiterin bu husustaki görüşü böyle değildir. Meselâ, el-Cessâs şöyle demek­tedir: "... Erkek köle, hanımefendisinin saçına bakamaz. Bizim mezhebimize mensup ilim adamlarının görüşü hudur. Mahrem bir kimse olması müstesna... Çünkü (bakma­sının) haram oluşu bakımından köle île hür arasında fark yoktur. Hanımefendinin kö­lesine haram oluşu ebedî olmadığı için köle de diğer yabancı erkekler gibidir." (Ah-k&mu'l-Kuı'ân, III, 318).

[59] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/371.

[60] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/371-372.

[61] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/372.

[62] Ancak, zamirler 26 adettir,

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/372.

[63] Aynı âyetin devamı olduğundan biz de başlık numaralarını 23'ten itibaren devam et­tirmeyi uygun bulduk.

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/372

[64] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/372

[65] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 12/372-373.

 

 

  Tesettürün Önemi

 

site stats